Rafta Duran Kitap, Masada Açılan Kitap
Kitap Biriktirmenin Psikolojisi ve İş Yerinde Bilgiyi Saklamanın Bedeli

Gece yarısı telefonda gezinirken bir program başlığına takıldım: Kitap sahip olmak için mi okunur, hakikati paylaşmak için mi? Soruyu okur okumaz gözüm çalışma odamdaki rafa kaydı. Orada kapağını henüz açmadığım en az on kitap duruyor. Bir kısmını kongre dönüşlerinde aldım, bir kısmını da "şimdi almazsam bir daha bulamam" telaşıyla. Utanmam mı gerekiyor, bilmiyorum. Japonlar bu hâle "tsundoku" diyor: Kitabı alıp okumadan üst üste yığmak. Bir davranışın başka bir dilde kendine ait bir kelimesi varsa, o davranış yalnızca bize ait değildir.
Tüketici psikolojisinin önemli isimlerinden Russell Belk, 1988'de yayımladığı çalışmasında sahip olduğumuz nesnelerin "genişletilmiş benliğimizin" parçası hâline geldiğini ileri sürer. Kitap bu açıdan diğer eşyalardan ayrılır. Rafa bir kitap koyduğumuzda aslında "ben böyle düşünen, bunları merak eden biriyim" demiş oluruz. Kahneman, Knetsch ve Thaler'in 1990'daki ünlü kupa deneyi de işin başka bir boyutunu gösterir. Katılımcılar ellerine verilen sıradan bir kupaya, o kupaya sahip olmayanlara göre belirgin biçimde daha yüksek fiyat biçmiştir. Adına sahiplik etkisi denen bu eğilim, hiç okumadığımız bir kitabı bağışlamanın neden bu kadar zor geldiğini de kısmen açıklar.
Biriktirmeyi hemen mahkûm etmek de haksızlık olur. Umberto Eco'nun on binlerce kitaplık kütüphanesinden söz eden Nassim Taleb, okunmamış kitapları "antikütüphane" olarak adlandırır ve onları bilmediklerimizin haritası sayar. Bu fikrin bilimsel bir karşılığı da var. Sikora, Evans ve Kelley'nin 2019'da yayımlanan araştırması, 31 ülkeden yaklaşık 160 bin yetişkinin verisini inceler ve ergenlik yıllarını kitaplarla dolu bir evde geçirenlerin yetişkinlikte okuryazarlık, sayısal beceri ve teknoloji kullanımında daha iyi durumda olduğunu ortaya koyar. Yani raf, sessiz bir öğretmen gibi çalışabiliyor.
Asıl mesele, meslek alanım olan endüstri ve örgüt psikolojisine uzandığında daha da ilginç bir hâl alıyor. Pierce, Kostova ve Dirks 2001'de "psikolojik sahiplenme" kavramını örgüt literatürüne kazandırdı. Çalışanlar, yasal olarak kendilerine ait olmayan projelere, fikirlere, hatta bir masaya bile "benim" duygusu geliştirebiliyor. Van Dyne ve Pierce'ın 2004 tarihli çalışması bu duygunun örgütsel bağlılık, iş tatmini ve gönüllü katkı davranışlarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Buraya kadar her şey yolunda görünüyor.
Madalyonun öbür yüzünü ise Brown, Lawrence ve Robinson 2005'te "örgütsel bölgesellik" başlığıyla tartıştı. Sahiplendiğimiz şeyin etrafına duvar örme eğilimimiz iş yerinde de sürüyor. Connelly ve arkadaşlarının 2012'deki araştırması bu duvarın en sinsi biçimini adlandırdı: bilgi saklama. Soruyu geçiştirmek, bilmiyormuş gibi yapmak ya da "bunu paylaşmam yasak" diyerek kendini haklı çıkarmak, bu davranışın gündelik kılıkları. Peng'in 2013 tarihli çalışması ise bilgiye yönelik psikolojik sahiplenme arttıkça saklama eğiliminin de arttığını buldu. Rafı dolu ama kimseye kitap vermeyen okurla toplantıda kritik bilgiyi cebinde tutan çalışan, aynı kökten besleniyor olabilir.
Bu yüzden bence soru biriktirip biriktirmemek değil, biriktirdiğimizi dolaşıma sokup sokmadığımız. Erich Fromm "Sahip Olmak ya da Olmak" kitabında bu ayrımı yıllar önce yapmıştı: Sahip olma kipinde bilgi bir mülktür, olma kipinde ise bir yaşantı. Adam Grant'in iş dünyası üzerine gözlemleri de ilk bakışta şaşırtıcı bir tablo çiziyor. Cömert davrananlar hem başarı sıralamasının en altında hem de en üstünde yer alabiliyor. Farkı, verirken kendini tüketmemeyi bilmek belirliyor.
Yöneticilere düşen pay da burada başlıyor. "Benim projem" duygusunu bastırmaya çalışmak yerine onu "bizim bilgimiz" duygusuyla dengeleyen bir kültür kurmak mümkün. Bilgiyi paylaşanı görünür kılmak, soruyu soranı değil saklayanı sorgulayan bir ortam yaratmak, rafları kilitli kütüphanelerden daha verimli bir iş yeri demek.
Bu yazıyı bitirirken rafa yeniden baktım. O on kitaptan birini bu hafta bir öğrencime vereceğim. Belki okur, belki o da rafına koyar. Ama en azından bir kitap, bir süreliğine yalnızca benim olmaktan çıkacak.
Doç. Dr. Yeşim Sırakaya
Endüstri ve Örgüt Psikolojisi Uzmanı





















































Yorum Yazın
Facebook Yorum