İsrail'in Yeni Ortadoğu Planı ve Türkiye
7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail, askeri doktrinin temel ilkelerini zorlayan bir yaklaşımla aynı anda yedi cephede savaştığını öne sürüyor. Bu söylem, yoğun askeri güç kullanımını meşrulaştırırken, şiddeti adeta dış politika aracına dönüştürüyor. Ancak mesele yalnızca İsrail'in savunma politikalarıyla sınırlı değil. Aynı zamanda bu yaklaşım, Orta Doğu’daki istikrarsızlığı derinleştiren uzun vadeli planlamaya da işaret ediyor.

İsrail yönetimi yıllardır Hamas'ı ''terör örgütü'' olarak nitelendiriyor. Ne var ki sahadaki uygulamalara bakıldığında, Netanyahu hükümetinin izlediği sert askeri yöntemlerin; 1789 Fransız Devrimi sonrasında Maximilien Robespierre liderliğinde yaşanan ve tarihe ''Terör Dönemi''olarak geçen, güvenlik adına olağanüstü tedbirlerin meşrulaştırıldığı süreçten çok farklı olmadığı görülüyor. Özellikle silahsız sivillerin, kadınların ve çocukların dahi potansiyel tehdit olarak kabul edilmesi, bu tartışmaların odak noktasını oluşturuyor.
Aslında bu durum yeni değil. İsrail’in devletleşme süreci de uzun yıllardır güç kullanımı ve şiddet eksenindetartışılan tarihsel bir arka plana sahip. Bu nedenle güç kullanımı, İsrail siyasetinde yalnızca bir savunma refleksi olmaktan çıktı; zamanla kurumsallaşan ve meşruiyet zemini bulan bir ''kamu politikası'' niteliği kazandı.
Bunun doğal sonucu olarak İsrail, çevresindeki ülkelerle ilişkilerinde müzakere ve diplomasi yerine çoğu zaman askeri ağırlıklı yöntemleri tercih eden bir politika izledi. Bu eğilim özellikle Netanyahu döneminde daha belirgin hale geldi. Gelinen noktada İsrail, bölgesinde barış ve istikrar üreten bir aktörden ziyade, askeri güce giderekdaha fazla bağımlı hale gelen ve bölgesel gerilimlerin odağında yer alan bir ülke görünümü sergiliyor. Bu durum da Tel Aviv yönetiminin uzun vadeli stratejik doktrininin sürdürülebilirliğini tartışmaya açıyor.
Bu tabloyu daha iyi anlayabilmek için İsrail devletinin tarihsel ve ideolojik temellerine de bakmak gerekir. Bu noktada karşımıza çıkan en önemli kavramlardan biri ise Siyonizm'dir. Siyonizm, Yahudi dini metinlerine dayanarak ''Tanrı'nın vaat ettiği topraklara dönüş'' fikrine odaklanır ve ''Büyük İsrail'' vizyonunu benimser. Tevrat'ta yer alan, ''Senin soyuna bu ülkeyi vereceğim: Mısır ırmağından büyük Fırat Irmağı'na kadar'' (Tekvin 15:18) ifadesi, özellikle bazı dini ve milliyetçi Siyonist çevreler tarafından yalnızca dini bir referans olarak değil, aynı zamanda siyasi hedeflerin meşruiyet zemini olarak da yorumlanır.
Bu perspektiften bakıldığında, 1948'den bu yana yaşanan gelişmeler de doğal olarak farklı bir anlam kazanır. Filistinlilerin "Nakba" olarak adlandırdığı kitlesel göç süreci, Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetleri, Doğu Kudüs'teki uygulamalar, İsrail'in savunma politikalarının ötesine geçen bölgesel tasarım olarak değerlendirilmelidir.
Bugün Gazze ise bu tartışmaların odak noktasında bulunuyor. Uluslararası gözlemciler tarafından sıklıkla ''açık hava hapishanesi'' olarak tanımlanan bölgede yaklaşık iki milyon insan, temel sağlık, eğitim ve gıda ihtiyaçlarına erişimde ciddi zorluklar yaşıyor. Süregelen çatışmalar nedeniyle Filistinliler, geleceklerini planlamaktan çok, günlük yaşamlarını sürdürebilme mücadelesi veriyor.
Ortaya çıkan bu durum, yalnızca insani krizi derinleştirmiyor; aynı zamanda yeni toplumsal ve siyasi sonuçlar da doğuruyor. İsrail hükümetinin uyguladığı askeri ve baskıcı politikaları ise beklenenin aksine Filistin toplumundaki direniş duygusunu zayıflatmıyor; aksine toplumsal öfkeyi ve çatışma dinamiklerini besleyen yeni bir zeminin oluşmasına yol açıyor.
Yakınlarını kaybeden ve sürekli çatışma ortamında yaşamak zorunda kalan insanlar açısından silahlı mücadele, zamanla siyasi bir tercihten çok varoluşsal bir refleks ve intikam biçimine dönüşebiliyor.
Tam da bu noktada iki devletli çözüm önem kazanıyor. Ancak Netanyahu yönetimi, bırakın Filistin devletinin kurulmasına sıcak bakmayı, bölgenin kırılgan denkleminde yeni cepheler açmaktan dahi çekinmiyor. Dahası, ulaşabildiği her noktada askeri müdahale kapasitesine sahip olduğunu göstermeye çalışıyor.
Bu politikanın bir sonucu olarak İsrail'e yönelik uluslararası hukuk tartışmaları da giderek büyüyor. İnsan hakları kuruluşları ve hukukçular; insani yardımların kısıtlanması, sivillerin yerlerinden edilmesi, boşaltılan bölgelerin işgal edilmesi ve sivillerin doğrudan hedef alınması gibi uygulamalar nedeniyle İsrail'e ağır suçlamalar yöneltiyor. Tartışmaların merkezinde ise soykırım ve etnik temizlik iddiaları yer alıyor.
Uluslararası hukuk tartışmaları derinleşirken, bu gelişmeler İsrail-ABD ilişkilerinin niteliğine ilişkin yeni soruları da beraberinde getiriyor. İsrail hükümetinin zaman zaman Washington'ın tercihleriyle örtüşmeyen adımlar atabilmesi, Tel Aviv'in kendi stratejik önceliklerini belirleme konusunda önemli bir hareket alanına sahip olduğunu gözler önüne seriyor.
Bu stratejik yaklaşımın en belirgin yansımalarından biri ise Suriye sahasında somutlaşıyor. İsrail, güçlü ve merkezi bir Suriye'nin ortaya çıkmasını kendi çıkarları açısından risk olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, güvenlik gerekçesiyle yürüttüğü operasyonlarla ülkenin güneyinde fiili bir etki alanı oluşturmaya çalışırken, diğer yandan Suriye'nin egemenlik alanına doğrudan nüfuz ediyor.
Dürziler ve Kürtler üzerinden yürütülen politikaların da yalnızca taktik hamlelerden ibaret olmadığı, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmeye dönük daha geniş bir stratejinin parçası olduğu giderek belirginleşiyor.
Benzer şekilde İran da İsrail'in stratejik öncelikleri arasında yer alan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. İran'a yönelik saldırı ve baskıların sadece nükleer programla ilişkilendirilemeyeceğini söylemek mümkündür. Her ne kadar Netanyahu yönetimi bu politikaları nükleer tehdidi engelleme gerekçesiyle savunsa da, asıl hedefin İran'ın bölgesel nüfuzunu sınırlandırmak ve uzun vadede rejimi istikrarsızlaştırmak olduğu izlenimi güçleniyor.
Ancak İsrail'in bölgesel stratejisi yalnızca kara sahalarıyla sınırlı da değildir. Güç mücadelesinin önemli ayaklarından biri de Doğu Akdeniz'de şekillenmektedir. Bu noktada İsrail'in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile geliştirdiği iş birliği dikkat çekiyor. Kıbrıs'ın stratejik konumu, İsrail'e hem askeri hem de lojistik avantajlar sağlarken, bölgedeki doğal gaz rezervleri de bu ortaklığın önemini artırıyor. Güvenlik anlaşmaları, savunma projeleri ve ortak tatbikatlar söz konusu üçlü iş birliğinin giderek daha da kurumsal bir yapıya kavuştuğunu teyit ediyor. Bu ortaklık modeli, İsrail'in bölgedeki hareket alanını genişletirken, Türkiye açısından da yeni bölgesel hesapları zorunlu kılıyor.
Tüm bu gelişmeler, İsrail'in güvenlik yaklaşımının dayandığı stratejik mantığı da gözler önüne seriyor. İsrail’in, çevresindeki ülkelerin askeri kapasitesini sınırlandırmayı, potansiyel tehditleri kontrol altında tutmayı ve kendi güvenliği açısından düşmansız bir çevre oluşturmayı hedeflediğini düşündürüyor. Bu yaklaşım, gerektiğinde sınır ötesi operasyonları, önleyici saldırıları ve bölgesel askeri üstünlüğün sürekli korunmasını da içeriyor.
Ancak mesele yalnızca tehdit algısıyla açıklanabilecek kadar basit değil.Netanyahu hükümetinin siyasi çizgisini anlayabilmek için küresel güç dengelerini, ideolojik motivasyonları ve bölgesel çıkar çatışmalarınıbirlikte değerlendirmek gerekiyor. Tevrat'a dayalı dini referansları siyasal zemine taşıyan mevcut İsrail yönetiminin, barışı öncelikli bir hedef olarak görmediği; sürekli çatışma ortamını stratejik bir araç olarak değerlendirdiği ve Arz-ı Mevud anlayışı doğrultusunda şekillenen genişlemeci bir perspektifi benimsediği anlaşılıyor.
Bu nedenle Akkuyu Nükleer Santrali'ne yönelik olası saldırı senaryolarının dillendirilmesi, Arz-ı Mevud anlayışının Dicle-Fırat havzasına uzanan yorumları ve Türkiye'nin jeopolitik konumunailişkin değerlendirmeler Ankara açısından dikkatle takip edilmesi gereken gelişmeler arasında bulunuyor.
Nitekim İsrail yönetimi, Türkiye'yi giderek daha fazla bölgesel güç denklemine dahil edilen ülkelerden biri olarak görüyor. Bu bağlamda Türkiye'nin hem stratejik hazırlık hem de kriz yönetimi açısından teyakkuz halinde olması, bölgesel gelişmeleri yakından izlemesi ve olası tehditlere karşı hazırlıklı bulunması önem taşıyor.
Çünkü Gazze'den Suriye'ye, İran'dan Doğu Akdeniz'e kadar uzanan gelişmeler tek tek değerlendirildiğindefarklı krizler gibi görünebilir. Fakat resmin bütününe bakıldığında, bunların aynı stratejik denklem içinde birbirini tamamlayan halkalar olduğu daha iyi görülür. Bu çerçevede Tel Aviv yönetininin attığı her adımı yalnızca savunma gerekçeleriyle açıklamak eksik kalır. Asıl mesele, Ortadoğu'nun siyasi haritasını ve bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirme mücadelesidir.
Eğer bugün İran'ın geleceği ve toprak bütünlüğü tartışılıyorsa, yarın Türkiye'nin karşı karşıya kalabileceği stratejik riskler de aynı ciddiyetle ele alınmalıdır. Çünkü Ortadoğu'nun siyasi ve bölgesel güç dengelerini yeniden kurmayı hedefleyen hiçbir proje, Türkiye'yi dışarıda bırakarak başarıya ulaşamaz.
Dolayısıyla bölgede İran'ın parçalanmasını hedefleyen bir plan varsa, Türkiye'yi de parçalamayı hedefleyen jeopolitik bir plan vardır. Bu nedenle yaşanan gelişmelerin uzun vadeli etkileri bugünden dikkate alınmalı ve bölgede ortaya çıkan değişim, yeni bir bölgesel dönüşüm sürecinin habercisi olarak okunmalıdır.
Netanyahu yönetiminin politikalarına verilen ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin desteği ile Rusya ve Çin'indaha temkinli yaklaşımı, uluslararası sistemde yeni bir dönemin kapılarının aralandığını gösteriyor. Kuralların zayıfladığı, gücün belirleyici hale geldiği böylesi bir dönemde Türkiye'nin en büyük ihtiyacı; milli birlikle desteklenen uzun vadeli devlet aklıdır.
Dr. Güngör Gökdağ
22.06.2026

















































Yorum Yazın
Facebook Yorum