Taassup Yani Bağnazlık
Sosyal psikoloji literatürüne geçen ilginç bir olay bunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. ABD'de bir tarikat lideri, belirli bir tarihte dünyanın büyük bir sel felaketiyle karşılaşacağını, adeta kıyametin kopacağını ilân eder. Müritleri mallarını tasfiye ederek hayatlarını bu kehânete göre düzenleyip beklemeye başlar. Nihayet beklenen gün gelir fakat hiçbir şey olmaz. Sağduyulu bir insanın beklediği sonuç açıktır: İnsanlar aldatıldıklarını anlayacak ve tarikattan ayrılacaklardır. Fakat tam tersi yaşanır. Tarikat lideri, "Yaptığımız duâlar sayesinde felaket önlendi." der ve müritlerin önemli bir kısmı bu açıklamaya inanarak tarikata daha büyük bir sadakatle bağlanır. Çünkü o saatten sonra kabul edilmesi gereken gerçek yalnızca şeyhin yanılması değildir; yılların emeğinin, fedakârlığının, inancının ve hayatını adadığı davanın da yanlış olduğudur. İnsan zihni ise çoğu zaman böylesine ağır bir yükü taşımak yerine gerçeği yeniden yorumlamayı tercih eder.
İşte taassup yani bağnazlık tam bu noktada başlar. Taassup, hakikatin önüne kimliği koymaktır. Artık doğru ile yanlışın hiçbir önemi kalmaz. Önemli olan, "bizimkiler" ve "ötekiler" ayrımıdır. Bir grubun mensubu olmak, zamanla o grubun düşüncelerini paylaşmaktan çıkıp o grubun kendisi hâline gelmeye dönüşür. Böylece kişi, eleştirilen şeyin fikirleri değil kendi kişiliği olduğunu sanır. Bu yüzden liderine yöneltilen her eleştiriyi kendisine yapılmış kabul eder; şeyhini savunurken aslında kendi benliğini savunduğunu hisseder. Böyle bir psikolojide mantık geri çekilir, sadakat ise kutsallaştırılır.
Bu yalnızca tarikatlarda görülen bir durum değildir. Aynı tabloyu cemaatlerde, siyasî partilerde, ideolojik hareketlerde, hatta bazen spor kulüplerinde bile görmek mümkündür. Dün "asla" denilen şeyler bugün savunulur; yıllarca eleştirilen uygulamalar iktidar değişince alkışlanır; dün ihanet sayılan davranışlar bugün "devlet aklı", "stratejik hamle" veya "büyük plan" gibi kavramlarla meşrulaştırılır. Aynı kişiler, aynı olaylara yalnızca taraflar değiştiği için tamamen farklı hükümler verebilirler. Çünkü artık ölçü hakikat değildir; aidiyettir.
İbn Haldun, insanların ait oldukları grubun dayanışmasını ifade etmek için "asabiyet" kavramını kullanır. Asabiyet, bir toplumu ayakta tutan önemli bir güç olabilir ancak hakikatin önüne geçtiği anda adaletin de önüne geçer. Gustave Le Bon ise kalabalıkların bireylerden farklı düşündüğünü, kalabalık içinde insanın muhakeme yeteneğinin zayıfladığını söyler. Erich Fromm ise özgürlüğün ağır sorumluluğundan kaçan insanın kendisini güçlü bir lidere teslim etmeye meylettiğini anlatır. Farklı dönemlerde yaşamış bu düşünürlerin ortaklaştıkları nokta şudur: İnsan, çoğu zaman gerçeğin peşinden gitmez; kendisine güven veren yapının peşinden gider.

Ne yazık ki modern siyaset de bu psikolojiden fazlasıyla beslenmektedir. Bir siyasî partinin yanlışını söylemek, birçok insan için kendi kimliğini inkâr etmek gibi algılanmaktadır. Oysa demokrasinin özü, sorgulayabilmektir. Bir lidere duyulan sevgi, onun hatalarını görmeye engel oluyorsa bir tarikata duyulan bağlılık, aklı devre dışı bırakıyorsa; bir ideoloji, vicdanın sesini susturuyorsa orada artık inanç değil taassup vardır. Çünkü hakikati seven insan delil arar, taassup sahibi insan ise mazeret arar. Hakikati seven insan yanlışını düzeltir, taassup sahibi insan yanlışını savunacak yeni gerekçeler üretir. Belki de insanın en büyük cesareti, başkalarını eleştirmek değil kendi inandıklarını sorgulayabilmesidir. Çünkü hakikate ulaşmanın yolu, "Ben yanılıyor olabilirim." diyebilmekten geçer. Bu cümleyi kuramayan toplumlar düşünemez; düşünemeyen toplumlar ise gelişemez. Bilim de felsefe de medeniyet de ancak şüpheyle, sorgulamayla ve eleştiriyle büyür. Kör itaat ise yalnızca otoriteyi büyütür, insanı küçültür.
Hülâsa; mesele bir tarikat, bir cemaat ya da bir siyasi parti meselesi değildir. Mesele, insanın kendi zihniyle kurduğu ilişkidir. İnsan bazen hakikati kaybettiğini fark eder fakat ait olduğu kalabalığı kaybetmek istemez. İşte o anda gerçeği değil, kendisini kandırmayı seçer. Belki de en tehlikeli yalan, başkalarına söylenen değil, insanın kendi vicdanına söylediği yalandır. Çünkü o yalan yıllarca yaşayabilir, nesiller boyunca aktarılabilir ve sonunda bir toplumun kaderini belirleyebilir. Bu nedenle gerçek özgürlük, hiçbir lidere, hiçbir tarikata ve hiçbir partiye körü körüne bağlanmak değil; aklı, vicdanı ve ahlâkı her türlü aidiyetin üzerinde tutabilmektir. Zira insanı yücelten, ait olduğu kalabalığın büyüklüğü değil gerektiğinde o kalabalığın karşısında hakikatin yanında durabilecek iradeyi gösterebilmesidir.
Dr. Hacı Ahmet ŞİMŞEK

























































Yorum Yazın
Facebook Yorum