Ben Nereye Aidim ?
Bazen insan, hayatının en uzun yolculuğunu bir ülkeden başka bir ülkeye giderken değil, yıllar sonra kendi kendisine sorduğu tek bir sorunun peşinden gider:
Ben nereye aidim?

Bu soru, dışarıdan bakıldığında kolay görünür. Bir doğum yeri vardır, bir memleket vardır, bir vatandaşlık vardır; insanın hayatını üzerine kurduğu başka bir şehir, başka bir ülke vardır. Haritalar insan için sınırlar çizer, kimlikler ona isimler verir, adresler nerede yaşadığını söyler. Fakat insanın iç dünyası hiçbir zaman bir harita kadar kesin değildir.
Çünkü bazı insanlar hayatlarını tek bir coğrafyanın içinde tamamlamaz.
Bir sabah, çocukluğunun geçtiği toprağın kokusunu üzerinde taşıyarak başka bir ülkeye gelir; yıllar içerisinde o yabancı toprakta evini kurar, ailesini büyütür, sevinçlerini ve kayıplarını orada yaşar. Zaman, geldiği ülkeyle yaşadığı ülke arasındaki mesafeyi azaltır; fakat insanın içinde iki ayrı zamanın ve iki ayrı dünyanın izleri aynı anda yaşamaya devam eder.
Sonra bir gün fark eder ki, artık ne geldiği günkü insandır ne de geldiği ülkenin bıraktığı insan.
Değişmiştir.
Sadece yaşadığı yer değil, kendisi de yer değiştirmiştir.
Çocukluğunda anlamını düşünmeden kullandığı kelimeler, yıllar sonra başka bir derinlikle dönmüştür ona. Bir yemek kokusu, hiç beklemediği bir anda geçmişin kapısını açmıştır. Uzaklardan gelen bir ses, yıllardır unuttuğunu sandığı bir duyguyu yeniden uyandırmıştır. Fakat aynı insan, yaşadığı ülkenin sokaklarında yürürken de kendisine ait bir geçmiş değil, yıllar içerisinde bizzat oluşturduğu bir hayat taşımaktadır.
İşte aidiyet tam burada karmaşıklaşır.
Çünkü insanın doğduğu yerle yaşadığı yer her zaman aynı değildir; fakat insanın kendisi, ikisinden de aldığı parçalarla yeniden biçimlenmiştir.
Memlekete döndüğünde bunu daha açık hisseder.
Bir zamanlar ezbere bildiği yolların değiştiğini görür. Tanıdığı insanların hayatlarının başka yönlere savrulduğunu, çocukluğunda büyük anlam taşıyan bazı şeylerin artık yalnızca bir hatıra olarak kaldığını fark eder. Kendisi de değişmiştir; bakışı, beklentileri, alışkanlıkları, hayata verdiği anlam değişmiştir.
Bazen doğduğu yerde bile kendisini açıklamak zorunda hisseder.
Sonra yaşadığı ülkeye döner.
Orada da başka bir gerçekle karşılaşır.
Artık bu ülke yalnızca “yabancı bir ülke” değildir. Burada yılları vardır. Burada verdiği mücadeleler, kurduğu dostluklar, büyüttüğü çocuklar, yaşadığı sevinçler, atlattığı zorluklar vardır. Bu toprakların yollarında kendi ayak izlerini bırakmış, hayatının önemli bölümlerini burada yazmıştır.
Fakat yine de bazen, ne kadar uzun yaşamış olursa olsun, kendisini tamamen açıklayamayacağı bir mesafenin varlığını hisseder.
İnsanların çoğu bu duygunun adını bilmez.
Çünkü dışarıdan bakıldığında mesele yalnızca “nerede yaşadığın” sanılır.
Oysa insanın aidiyeti, ikamet ettiği adres kadar basit değildir.
Aidiyet; hatırladıklarının, alıştıklarının, kaybettiklerinin, kazandıklarının, sevdiği insanların ve yıllar içerisinde dönüştüğü kişinin birbirine karıştığı görünmez bir alandır.
Bu yüzden gurbetçinin içinde zaman zaman sessiz bir bölünmüşlük hissi doğar.
Fakat belki de bu bölünmüşlük değildir.
Belki insanın büyümesidir.
Çünkü insan bir yerden ayrıldığında yalnızca geride bir şey bırakmaz; kendisine yeni bir taraf da ekler. Başka bir kültürle karşılaşmak, başka bir dilin içinde yaşamak, farklı alışkanlıklarla aynı hayatı paylaşmak, insanın dünyaya bakışını genişletir. Bir zamanlar kesin sandığı bazı doğruların aslında hayatın yalnızca bir yorumundan ibaret olduğunu öğrenir.
Gurbet, insana bazen ait olmayı değil, aidiyetin ne kadar değişken ve derin bir kavram olduğunu öğretir.
Çocuklarımız ise bu hikâyenin başka bir sayfasıdır.
Onlar bizim hatırladığımız memleketi kendi çocukluklarıyla tanımadılar. Bizim özlediğimiz sokaklarda büyümediler; bizim çocukluğumuzun seslerini yalnızca bizden dinlediler. Onların hatıraları başka bir ülkede oluştu, kelimeleri başka bir çevrede şekillendi, dünyayı algılama biçimleri bizimkinden farklılaştı.
Bazen onların bize ne kadar benzediğini düşünürüz.
Bazen de bizden ne kadar farklı olduklarını fark ederiz.
İşte o zaman insan, aidiyet meselesinin yalnızca kendisiyle ilgili olmadığını anlar. Bir kuşağın hafızasıyla diğer kuşağın hayatı arasında görünmez bir bağ kurmaya çalışırken, geçmişi korumakla geleceğe alan açmak arasında hassas bir denge kurar.
Ne geçmişin içinde yaşamaya devam edebiliriz ne de geçmişimizi tamamen geride bırakabiliriz.
Çünkü geçmiş, insanın arkasında duran bir gölge değildir yalnızca; bugününü anlamlandıran hafızadır.
Belki bu yüzden bazı gurbetçiler yıllar sonra bile memleketlerinin haberlerini takip eder, oradaki değişimleri merak eder, çocukluklarının geçtiği yerlerin fotoğraflarına uzun uzun bakar. Bunu yalnızca özlemle açıklamak eksik kalır.
İnsan bazen kendi geçmişinin hâlâ orada bir yerlerde yaşayıp yaşamadığını kontrol eder.
Çünkü geçmişimiz değiştiğinde, onunla birlikte kendimizin bir parçasının da değiştiğini hissederiz.
Fakat zaman bize başka bir şey daha öğretir:
İnsan, geçmişinin olduğu yere değil; hayatının anlam kazandığı yerlere de ait olabilir.
Bir annenin çocuğunu büyüttüğü ev, doğduğu şehir kadar değerlidir.
Bir insanın yıllarca emek vererek kurduğu hayat, çocukluğunun geçtiği sokaklardan daha az gerçek değildir.
Bir dostun bıraktığı iz, bir ülkenin sınırından daha güçlü olabilir.
Bir mezarın başında edilen dua, bazen insanın doğduğu topraktan daha derin bir aidiyet taşıyabilir.
O hâlde insan nereye aittir?
Belki doğduğu yere.
Belki büyüdüğü yere.
Belki sevdiği insanlara.
Belki kaybettiklerine.
Belki çocuklarının geleceğine.
Belki de bütün bunların birbirine karıştığı, dışarıdan kimsenin tam olarak göremediği o iç dünyaya.
Ben nereye aidim?
Bu soruya artık tek bir ülkenin adını söyleyerek cevap verebilir miyim, bilmiyorum.
Çünkü hayatımın bir kısmı doğduğum topraklarda kaldı; bir kısmı yıllar önce geldiğim ülkede kök saldı. Bir yanım geçmişin seslerini hâlâ taşıyor, diğer yanım geleceğe doğru yürümeye devam ediyor. Bazı hatıralarımın dili başka, bazı hayallerimin dili başka.
Ama bütün bunların arasında değişmeyen bir şey var:
Ben, yaşadığım bütün hayatların içinden geçerek bugün olduğum kişiyim.
Bu yüzden belki artık kendime “Nereye aidim?” diye sormak yerine başka bir soru sormalıyım:
“Bütün bunların içinde ben kim oldum?”
Çünkü insanın asıl yurdu bazen doğduğu yer değil, kendisini inkâr etmeden yaşayabildiği yerdir.
Ve belki yıllardır aradığımız aidiyet, bir ülkenin bizi tamamen kendisine ait hissettirmesinde değil; geçmişimizi kaybetmeden geleceğimizi kurabilmemizde saklıdır.
Ben nereye aidim?
Belki bir ülkeye değil.
Belki iki ülkenin arasındaki mesafeye hiç değil.
Ben; hatırladığım çocukluğuma, kurduğum hayata, sevdiğim insanlara, kaybettiklerimin bıraktığı izlere ve bütün bunlardan süzülerek kendime dönüştürdüğüm o benzersiz hikâyeye aidim.
Belki de insanın ait olduğu en gerçek yer, sonunda kendi yüreğinde kendisine yabancılaşmadığı yerdir.
Sevgiyle...
Fikriye Ayrancı Keper




















































Yorum Yazın
Facebook Yorum