“SAKLI HAZİNE
YADA TAŞI ve HAYAT AĞACI”
Hilmi Özden[1]

Saklı Hazine “Yada Taşı” Yasemin Ak’ın nehir romanlarının birinci “Hayat Ağacı” ikinci eseridir. Romanlar birer sözlükle başlar. Sözlük eser içinde geçen mitolojik unsurları tanımlamaktadır. Yada Taşı’nın ilk sayfasında Bilge Kağan yazıtından alınmış şu cümleler bulunmaktadır: “Tengri (Yaratan) tektir. Her kim ki Tengri’den Kut almak dilerse; başkasına yakarmasın. Kimse töreden üstün değildir; dirlik ve birlik için Töre budur”.
Bilge Kağan’(M.S. 683-734) dan asırlar sonra Kutadgu Bilig’de de Kut ve Töre kavramlarının Yusuf Has Hacip (M.S. 1077) tarafından işlendiği görülmektedir. Romanın girişinde kut ve törenin açıklanması Türk Mitolojisinin nasıl bir Türk Felsefesini inşa edebileceğini anlamak açısından önemlidir. Her millet kendine özgü mitoloji birikiminden felsefî bir düşünce geleneği oluşturabilecektir. Yunan mitolojisi batı, Hint mitolojisi doğu felsefî okullarına hamilelik ve ebelik yaparken Türk mitolojisinin Türk fikir hayatı veya felsefesine güçlü bir köprü olması ihmal edilmiştir.
Sait Başer’e göre “Kutadgu Bilig, Töre çerçevesinde kut kazanma bilgisi vermektedir. Yani “Töre”yi anlatmaktadır”. “Gönlü pişmiş ve ök kazanmış bilge; Töre koymak noktasına gelen bir kişidir. Çünkü kendi öz cevheriyle yani kâinatın her yerinde mütecellî küllî şuur[2]la münasebete geçmiş, bizzat kut olmuştur”. “Kut, kaynak îtibâriyle Tanrı’dandır; hayatın her anında ve dünyanın her yerindedir, hizmettedir; hikmet, irfan kut menbaıdır; insan bilge ve âdil bir bey niteliğine büründüğü takdirde bizzat kuttur. Zaman da kutlu olabilir. Bütün dünya Töre hükmüne girerse kut kuşağı bağlayabilir. Töre; beşeriyete kut kazandıran, insanları kendi hakîkatlerine ulaştıran ilkeler yekunudur; kutta mutlak bir kudret, her türlü zenginlik ve nimet, mutlak güzellik, sürekli tâzelenme, sonsuz hayat ve kusurlardan arınmışlık açıkça görülür. Kuta ulaşmak zannedile geldiği gibi sadece idareciler değil, bütün insanlık için konmuş bir idealdir”. “Kuta kavuşmak, insanın kendi asli cevherinin gaflet, bilgisizlik… gibi arızalardan; ihtiras, kin, yalancılık… vb. zaaflardan ayıklanmasıdır. Kut, insanın aynı zamanda kâinatın da ruhu ve merkezî kudreti olan Tanrı ile kendi varlığında buluşması, temasa geçmesi demektir[3]”.
“Ancak kutun dereceleri vardır. Mesela cömertlik, dost çokluğu, hizmet, güzel söz, yiğitlik, idare hüneri, nefse hâkimiyet… gibi hünerler tek tek kut kazandırabilir; ama bunların ikisi, üçü… bir araya geldikçe kut yükselir ve mesela nihayet kanaat(tapı), güzellik… onu tamamlardı. Fakat bilhassa idare sanatında insana bin türlü erdem gerekirdi. Yani yöneticinin en üst seviyede kutlanması gerekliydi. İdeal bakımdan kut kazandıran sebeplerin hiçbirisine karşı kayıtsız, tokgözlü kalınamazdı. Kazanılan kut geri gidebilir, nefsine uyanı terk edebilirdi. Kut’u korumak; hikmette, fazilette istikrara bağlıydı. Kut’u tamam kişi artık bütün cihanın hâkimi, Tanrı adına Töre’nin uygulayıcısı olurdu.
Kutun bu seviyesindeki kişi, aynı zamanda yukarıda işlenen bilge kişidir. Artık Töre’nin gerçek sahibi Tanrı adına kâinat düzeni paralelinde hikmetten beslenen ilkeler koymak, mevcutlar içinde bozulmuş prensiplerin güncellenmesi bu kişinin işidir. O, gönlündeki hikmeti aklı yoluyla ve en güzel ifade kalıpları içinde söylemeye başlar”. “Töre (törü) “Törütgen Tengri”nin (Hâlık) koyduğu nizâmdır. Gerçek Töre koyucu Tanrı’dır. Töre olmazsa kâinat yerinde duramaz. Yani Töre, kâinat nizamının da adıdır. Töre hükümleri içindeki tavsiye, yasak ve emirler saf doğrulardır. Töre, bütün insanlığı kucaklamaktadır”. “Tanrı kaynaklı bir kavram olmak yönü, baskın karakterini meydana getirdiğine göre, kutun kendisine bağlı olarak belirdiği bütün unsurların Tanrı kavramı ile özdeşleşmesi gibi bir manzara ile karşı karşıyayız. Tanrı ve varlıklar âleminin birlikte, bir olarak kavranıldığını bu merhalede rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani kut, sanki “Tanrılaşma” veya “kendindeki Tanrı ile birleşme” gibi bir mahiyet arz etmektedir; ki bu nokta, aynı zamanda “Töre’lenmek”tir. Törük-Türük veya Türk olunan noktadır. Dikkat çekici olan husus, Töre vaz edenlerin hep bu aşamadan, yani kutlandıktan sonra Töre koyma yetkisi kazanmalarıdır[4]”.
Sadreddin Konevî’de ki şu satırlar ise bu makamın diğer bir ifade tarzıdır: “Hak; zatı, bütün sıfatları, isimleri, hükümleri ve itibarları cihetinden kendisinde kendisini ve içerdiği isimlerini ve sıfatlarını, hüküm ve itibarlarını ve yarattığı şeylerin hakikatlerinden ibaret olan bilinenlerin hakikatlerini bildiği tarzda insan-ı kâmil ile zuhur eder. Bu zuhurda eksik kabulün veya insanın ayna oluşunda kendisine yansıyan şeyin, gerçekte bulunduğu halden farklı yansımasına yol açan bozukluktan kaynaklanan bir değişiklik söz konusu değildir. Çünkü bu özellikteki kimse Hakk’ın iradesi karşısında bağımsız bir irade sahibi değildir. Bilakis o, Rabbinin iradesinin ve diğer sıfatlarının aynasıdır[5]”.
Saklı Hazine romanlarını okumaya başlamadan önce yahut romanlarla birlikte Türk Halk inançlarının da bilinmesi gerekmektedir. “Türk halk tasavvurunda ruhu ve sahibi olmayan hiçbir yaratılmış yoktur. Yaratılmışların ruhları arasındaki bağlantıyı ismi değişse de daima mutlak olan sağlıyordu[6]”. Bu açıdan baktığımızda evrende ruhu olan sadece insan değil dağ, taş gibi cansız zannedilen varlıklardan bitki, hayvan ve bilinen bilinmeyen her yaratılmışın ruhu ve aklı mevcuttur. Çünkü sadece insana ruh ve akıl ayrıcalığı tanınacak olursa tüm evrene büyük bir haksızlık yapılmış olacaktır. Bu açmazın çözümünde Türk mitolojisinden başlamak üzere Türk halk inançları okuyucuların yardımcısı olacaktır. “Bu noktada, halk inançlarının mitolojik boyutu önem kazanır. Örneğin halk inançlarının tasavvuf bağlantısı gibi halk inançlarının mitoloji bağlantısı da vardır, Halk inançları, tasavvuf-mitoloji ilişkilendirmesinde, kültürel hayatın sürekliliği noktasında köprü konumundadır. Yazılı kaynakların ve arşiv belgelerinin yanı sıra, yaşayan halk kültürü-halk inançları kültürü de kültürel ve fikri miras konusunda başlı başına bir kültür kaynağıdır. Türk Dünyası mitoloji dökümü giderek zenginlik kazanırken, mevcut çalışmaların nitelik ve nicelik tespiti henüz yapılamamıştır. Bu konuda ortak metot ve teori de geliştirilememiş iken, bu alanda çalışma yapan kurum ve araştırıcı potansiyeli de yeterince bilinememektedir. Halk inanç kültürü potansiyeli Türk kültür dünyası itibariyle incelenip yeni bir mayalanma vasat ve vasıtası oluşturulabilir. Halk inançları ve mitoloji çalışmalarında gelinen noktanın tespiti ve bu iki disiplinin tasavvufi düşünce bağlantısı belirlendikten sonra, asrın Yesevi donu(elbisesi-formu) ile kuşandırılmış sosyal bilimci kadroları metot ve teori noktasında zorlanmayacaklardır. Halk inançları tamamen ve mutlaka Ahmet Yesevî, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli tasavvufi inanç anlayışlarının izdüşümü konumunda değildirler. Ancak onların atmosferinden de tamamen bağımsız değildirler[7]. Bu vasat incelenip işlendiği nispette, küresel güçlerin kültürel stratejileri karşısında, kültürel ve fikri mirasa sahip çıkılmasında alternatif sunabilecek bir vasat oluşturabilir. Kültürel ve millî mirasın sahiplenilip ihya edilmesi sürecinde halk hikmeti kavramını merkeze alıp, halk inanmaları çalışmalarındaki bazı tıkanıklardan hareketle çözüm aranabilir mi? halk hikmeti ve halk inançları kavramlarının içeriği karşılaştırılabilir mi? Halk hikmetinin vasatı ve vasıtaları, bu arada doğuş ve gelişme şekliyle ilgili açıklamaları halkbiliminin halk inançları alt dalı ile yakından ilgilidir[8]”.
Yasemin Ak’ın romanlarındaki baskın özellik tam bu noktada başlamaktadır. Eserler mitolojik dönemlerde mevcut olan “Töre” ve “Kut” başta olmak üzere halk inançlarını Altay ve Anadolu mitleri çerçevesinde edebî/roman ve entelektüel hatta irfanî bir seviyeye taşımaktadır. Yazarın özellikle popüler “şaman” kavramı yerine Türk Coğrafyasının kadim isimlendirmesi “kam”ı kullanması da Türkçe tercihini göstermesi açısından takdir edilmesi gerekmektedir. Yada Taşına bir küçük “kam”ın “Hayat Ağacı”na tırmanmaya başlaması ile giriş olsa da ikinci roman “Hayat ağacı”nda insanın/insanların nefslerinin yolcuğu (nefsin olgunlaşması) daha iyi anlaşılacaktır. Yada taşı insanın “küçük savaşı” iken Hayat Ağacı insanın kendi nefsiyle savaşı olması açısından “büyük savaş” olacaktır. Bu çalışmanın amacı Türk Mitolojisinin Türk Edebiyatı, Folkloru ve Türk Felsefesine büyük bir kapı açtığını hatırlatmaktır. Şüphesiz bu konuda çeşitli özgün eserler verilmiştir. Yasemin Ak ta bu nehir romanları ile takdiri fazlasıyla hak etmektedir.
Yada Taşı romanı Hayat Ağacı ile devam etmektedir. İki romanda özellikle mitolojik dünyanın bugünün insanına anlatmak istediği öğütleri ve gerçekleri vurgulamaktır. Modern ve post modern insan tabiattan kopmuş dünyanın ve evrenin merkezine kendini yerleştirmiştir. Post modernite sözde modernitenin hatalarına tavır koyabilecek bir izlenim verse de tam tersine onun yeni bir versiyonu olarak insanlığın sorunlarını artırmıştır. “Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, insanlık durumunu doğrudan sorgulamayı beraberinde getirir. Bu bağlamda, trans- ve post önekleriyle kavramsallaşan (transhümanizm, posthümanizm, postmodernizm vb.) bir dizi yeni kavram ortaya çıkmıştır. Her biri farklı bir felsefi anlayışa işaret etse de bu kavramların ortak paydası, bir değişim ve dönüşüm diyalektiği içinde insana yönelik bir üst ve öte arayışında olmalarıdır. Transhümanizm ve Posthümanizm, yeni terimler gibi görünseler de insanın mükemmelliğini ifade eden bu anlayışların kökeni aslında çok daha eskidir. "İnsan nedir?" sorusuna verilen tarihsel cevaplar içinde, bu kavramlara dayanak teşkil edebilecek felsefi, dinî ve mitolojik unsurlar mevcuttur .[9]” “Trans-Posthümanizm, insan durumunun esaslı biçimde iyileştirilmesinin olanaklı ve arzu edilir olduğunu savunan entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu iyileştirme, özellikle yaşlanmayı durdurma, ölümcül hastalıkları tedavi etme, insanın entelektüel, fiziksel ve psikolojik kapasitelerinin artırılarak insanı aşan, insan sonrası bir varlık tasarımlanması büyük ölçüde teknolojik imkânlar sayesinde gerçekleşecektir. Düşüncesinin merkezinde teknoloji olduğu için, insanı makineye indirgenmiş bir varlık olarak algılayan trans-posthümanizmin insan doğasına yönelik bu indirgemeci yaklaşımı çok ciddi ahlaki ve varoluşsal tartışmaları gündeme getirdi. Çeşitli çevrelerden gelen ahlaki itirazlar karşısında, bu akımın savunucuları kendi düşüncelerini sürdürebilmek, geniş kitlelere yaygınlaştırabilmek ve bir meşruiyet zemini oluşturmak için makine etiği, makine ahlakı, yapay ahlak, robot etiği ve dost YZ gibi terimlerle yeni bir etik anlayışı geliştirdiler. Bu anlayışa göre, insan makineye indirgendiği için, insana yapılan diğer yüklemeler gibi ahlaki kodlar ve ilkeleri içeren algoritmalarla toplumsal ve etik kaygılar giderilebilir. Eğer insanı makine olarak kabul edersek böyle bir etik uygulama kusursuz bir şekilde işleyebilir. Nitekim günümüzde yapay sinir ağları kullanılarak yapılan çalışmalarda, insanın en mahrem ve manevi boyutu olan dindarlık ve dinî başa çıkma süreçleri dahi matematiksel veri setlerine dönüştürülerek tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Buradaki asıl zorluk şudur: Teknolojik etik, toplumun dayandığı sosyal normlar, değerler, inançlar gibi metafizik bağlantılı ilke ve kodları tanımıyor. Makinelerin, ahlâkın temelini oluşturan vicdan, sorumluluk, özerklik, şefkat, merhamet, sevgi, empati, adalet ve özgürlük gibi asli etik kategoriler karşısında nasıl bir yönelim geliştirecekleri meselesi, hâlen epistemik ve ontolojik belirsizlikler barındırıyor[10] ”.
Burada kırılma noktası bilim ve teknolojinin emperyal güçlerin adeta ilahlaşmış (Erlik Han) hâkimiyeti altında girmesidir. Dünyanın hava, su, toprak, ağaç ve ateş dengesinin sadece “teknolojik ateşi”n lehine bozulabileceğinin işaretleri görülmeye başlamıştır. Yapay zeka (YZ) teknolojisi ve genetik gelişmeler iyiye yönlendirilmediği takdirde sadece insanlığı değil tüm varlığı ve evrenin mikro ve makro unsurlarını tehdit etmeye başlayacaktır. Bu kavşakta tabiatla barışık yaşayan toplumların uyanması ve dünyanın geleceğine kol kanat germesi gerekmektedir.
Teknoloji sahasında geri kalmanın bedeli hayvanlara, bitkilere ve tüm mazlum milletlere ödetme peşinde olan Erlik Han’ın askerleri sadece yakmakta dünyaya gözyaşı ve ölüm bırakmaktadırlar. Türk Milleti başta olmak üzere tüm uluslar buna karşı dur demenin bilimsel ve ahlaki çarelerini evrensel değerler ışığında bulmaya çalışmalıdır. DNA, gen ve kök hücre çalışmaları insanı ve tüm varlığı bir biriyle kardeşce buluşturması mümkünken bu gerçek egemen güçlerin elinde varlığı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Bilindiği üzere bitki, hayvan, insan tüm canlıların yazılım dilleri dört harften oluşmuştur. Adenin(A), guanin(G), sitozin(S) ve timin(T)dir. DNA’nın oluşumunda tüm canlılarda bu ortak payda varsa mitolojilerde veya Türk Halk inançlarında bahsedilen don değiştirme bilimsel araştırmaların konusu olabilecektir. Fakat burada kritik soru bu çalışmaların etik yönünün ihmal edilip edilmemesidir. Popüler bilim dergilerine zaman zaman sızan bilgilerde insanların kopyalanması haberleridir. Yahut farklı türlerin mitolojik canlılar şeklinde oluşturulmasının bugünkü imkân ve etik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirilmesidir. Türkiye dâhil olmak üzere birçok ülkenin insanları biyolojik genetik materyallerini gen şirketlerine bilinçsizce vermiş genetik şifrelerin muhtemel gizli kullanımlarına bilmeden de olsa aracılık etmiştir. İnsan Genom Projesinin yürütücülerinden Francis S. Collins’in Hayatın Dili DNA[11] eserinde DNA çalışmalarının nelere muktedir olduğunu ve nerelere kadar genişlediğini anlaşılır bir sunumla özetlemektedir. Collins veya başka araştırmacıların çalışmalarında tepelerde/seçilmişler (kendilerini ayrıcalıklı sananlar) için nasıl gen savaşları/gen çalışma savaşları/rekabeti olduğunu görmek mümkündür. Mustafa Eren’in açık ifadesiyle “Sorun, bu teknolojiye paralel olarak insanı indirgemeci yaklaşımlardan kurtaran bütüncül bir insan doğasını savunabilecek etik teorilerin aynı hızla geliştirilememesidir. Pascal'ın dediği gibi insan, salt mantığın asla anlayamayacağı çelişki ve belirsizliklerin varlığıdır. Kalbin, aklın bilmediği akılları vardır. Bu husus tüm teknolojik gelişmelere rağmen halen anlaşılmayan gizemini koruyan bir nokta olarak kalacaktır. İnsanın irrasyonel ve aşkın boyutunu anlamadan ortaya konulan tüm teoriler insanı mutlu etmeye yetmeyecektir[12] ”.
Bugünün dünyasında Epstein bataklığı için çocukların kaçırılması ile Mitolojik Alemdeki Erlik Han’ın yeryüzünden çocukları kaçırması arasında büyük bir benzerlik vardır. Görevli Körmesler kıtalar dolaşmaktadır. Bunlara ses çıkarmayan insanlık yoksa ruhundan soyutlandığı yani ruhsuzlaştığının farkında değil midir? Kısaca kendi Tamu’sunu (Tamag-Cehennem) kendisi mi hazırlamakta mıdır? Yoksa çocuklarla birlikte kaçırılan kendi şahsiyetleri, insanî değerleri ve uygarlıkları mıdır? “Biyoteknolojik ve nöroteknolojik aygıtların sağladığı imkânlar aracılığıyla görsel algım kusursuz bir netlik ve derinlik kazanacak, işitsel duyum en ince frekans titreşimlerini yakalayabilecek düzeye ulaşacak, bilişsel kapasitem en karmaşık denklemleri ve teorik yapıları saniyeler içinde çözümleyebilecek hız ve yoğunluğa ulaşacak, biyolojik varlığımın bozulmaya uğramış tüm organik bileşenleri yeniden üretilebilecek ve böylelikle varoluşum potansiyel olarak ölümsüz kılınabilecektir. Ancak bu radikal dönüşümlerin sonucunda şu temel sorular tekrar sorulacak: İnsan nedir? Ben kimim? Nerden geldim? Nereye gidiyorum? Niçin varım? Bu süreçlerin sonunda özne olarak 'Ben', tarihsel ve fenomenolojik sürekliliğini muhafaza edebilecek mi yoksa bilinç ve kimlikten arındırılmış, yalnızca hareket kabiliyeti korunmuş teknik bir “mumyalanma” formuna mı indirgenecektir? [13]”
Hayat Ağacı romanında Yada taşındaki Acun (dünya) savaşından sonra kurtarıcıların yolculuğunun sonu Kaf Dağı ile Hayat Ağacına kavuşmakla nihayetlenmiş gözükmektedir: Dünya mitolojilerinde Kaf Dağı insanlar tarafından aşılması imkânsız bir dağ olarak düşünülmüştür. Türk anlatılarında da bu görüş kabul edilse de aşılabileceği veya ona varılacağı gösterilmeye çalışılmıştır. “Kaf Dağı arzın bütün dağlarının anasıdır. Eğer Kaf Dağı mevcut olmasaydı arz durmadan sarsıntılar geçirir, hiçbir yaratık orada yaşayamazdı[14] ” “Mitolojik devirlerde Tanrı yeryüzünü yarattıktan sonra bir taşın üzerine oturmuştur. Tanrının üzerine oturduğu ve yaratmanın sembolü taş kutsaldır[15]”diye düşünülmüştür. Anka Kuşu/Tuğrul Kuşu bu dağda olduğu kabul edildiği için o da kutsaldır. Yasemin Ak’ın romanlarındaki Kaf Dağı ve Tuğrul Kuşu, Feridüddin Attar’ın (M.S. 1145-1221) Kuşların Dili (Mantıku’t- Tayr[16]) eserindeki Kaf Dağına Hüthüd kuşu öncülüğündeki Kaf Dağındaki Simurg’a yolculuk yapan kuşlar düşünülerek değerlendirmelidir. Hayat Ağacı romanında yolcuların zorluklarla sınanması ve geçilen vadilerin adeta Mantık-ül Tayr’ın Türk Mitolojisi diliyle konuşturulmasıdır. Mantık-ül Tayr’da zorlukları aştıktan sonra Kaf Dağına ulaşan kuşlar orada yansıyan aynada kendilerini bulacaklardır. Yada Taşı ve Hayat Ağacı eserlerinde de Tuğrul Kuşu (Simurg) ustaca kugulanmış Amazon kraliçesi Anamer’in oğlu Arçuray ile küllerinin karışması ve tekrar dirilmesi Kaf Dağındaki Simurg (Tuğrul Kuşu) motifini çok anlamlı kılmaktadır. Hayat Ağacındaki geçilen vadiler Mantık-ül Tayr’da geçilen vadiler insanın iç yolculuğunu yokluktan korkmadan tekrar kendi özü ile yüzleşme serüvenini göstermektedir. Hayat Ağacı ve Mantık-ül Tayr’da ilk iki vadi, İstek ve aşk vadisidir. Hayat ağacındaki vadiler, inançsızlık, yalnızlık, dedi kodu, benlik olarak kurtarıcıların sınanma vadisi olmuştur. Mantık-ül Tayr’da ise marifet, istiğna (yalnızlık), tevhid, hayret ve yokluk vadisi Kaf dağına varmadan Simurg’u görmeden kuşların imtihanıdır. Simurg ise nihai anlamda yolu tamamlamış kuşların kendileri olacaktır. Hayat Ağac’ı romanında herkes Kaf Dağını aşarak nefsinin tuzaklarından arınmış bir halde Hayat Ağacı’na kavuşacaktır. Anlaşıldığı üzere aşılmaz sanılan Kaf Dağı insanın Benlik Dağı olmaktadır. Yasemin Ak’ın veciz ifadesiyle: “Bu dünyadaki her deneyim Hayat Ağacı’na yapılan yolculuktur”.
Unutmamak gerekir ki Hayat Ağacı kökleri Tamağ’dan (Tamu-Cehennem) dalları göklere doğru uzanıyordu. Onun için yolcuların Tamağ’a Erlik Han’la hesaplaşmaya gidişi yaşamın zorluklarının unutulmaması gerektiğini günümüz insanına hatırlatan ipucları olmaktadır. Tamağ’a girmeden romanlardaki ne Barlas gibi cengaver ne de Tuğrul (Simurg-Zümrüd-ü Anka) gibi kuş olunurdu. Onlar şimdilik Tamağ’da esirdi/tutsaktı.
“Saklı Hazine” için söyleyeceğim nihai söz; Aker Kartal’ın “okuduğunuz bir romanda, dinlediğiniz bir şarkıda kendinizi kaybetmiyorsanız toplumu anlatmıyor demektir” cümlesidir. Bu eserde okuyucuyu içine çekmekte ve baştan sona Türk mitolojisi, halk inançları, hayat kökleriyle birlikte insanlığın da dâhil olduğu varlık serüvenini anlatmaktadır. Atom ve atom altı cisimciklerle bezenmiş “Yada Taşı”ndan “Hayat Ağacı”na bizler kozmik bir ailenin hem söz hem de özleri bir kardeşleriyiz.
Eserlerin Künyesi
1-Yasemin Ak, Saklı Hazine / Yada Taşı / Kutlu Yayınevi / İstanbul, 2026.
2-Yasemin Ak, Saklı Hazine / Hayat Ağacı / Kutlu Yayınevi / İstanbul, 2026.
[1] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucu Müdürü.
[2] Tasavvufi ve felsefi düşüncede ilahî hakikatin ve bilincin kâinattaki her şeyde açıkça görünmesi, parlaması ve tümel/kuşatıcı bir farkındalıkla tecelli etmesidir.
[3] https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/
[4]https://www.kirmizilar.com/kutadgu-bilig-de-kut-ve-tore/, Geniş Bilgi İçin Bakınız: Sait Başer, Kutadgu Bilig'de Kut ve Töre’den Sevgi Toplumuna, Seyran Yayınları, İstanbul, 1995.
[5] Sadreddin Konevî, Vahdet-i Vücûdun İlkeleri, Çeviri, Açıklama ve Notlandırma: Ekrem Demirli, Fikriyat Yayınları, İstanbul, 2024, s. 65-66.
[6] Yaşar Kalafat, Pir-i Türkistan Işığında Halk İnançları-Tasavvuf-Mitoloji Bağlantısı Üzerine Düşünceler, Memoratlar-Astral Mitolojik Boyut, Berikan Yayınevi, Ankara, 2018, s. 134.
[7] A.g.m. s. 136.
[8] A.g.m. s. 137.
[9] Mustafa Eren, Trans ve Post-Hümanist Tartışmaları Ekseninde İnsan Doğasının Geleceği, İlahiyat Tetkikleri Dergisi 66/1 (2026), s.109.
[10] A.g.m., s. 115.
[11] Francis S. Collins, Hayatın Dili, Çeviri: Yurdakul Gündoğdu, Epsilon Yayınları, İstanbul, 2013.
[12] Mustafa Eren, a.g.e., s.115.
[13] A.g.e. s. 115.
[14] Bilge Seyidoğlu, Mitoloji Üzerine Araştırılmalar, Dergah Yayınları, İstanbul, 2002, s. 47.
[15] A.g. e., s. 48.
[16] Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr (Kuşdili), Türkçesi: Yaşar Keçeci, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 1998.

















































Yorum Yazın
Facebook Yorum