FRANSA’NIN BORCU VE TARİHİN UZUN GÖLGESİ
DR. MEHMET ARSLAN
Bir ülkenin mali krizi ne zaman siyasi krize dönüşür? Fransa bu soruyu ilk kez 1789'da sormadı. Fakat Fransız tarihinin son iki buçuk yüzyılı, devletin para bulma biçimi ile toplumdan aldığı siyasi destek arasındaki ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini defalarca gösterdi. Bugün Paris'in karşı karşıya olduğu borç sorunu da bu uzun tarihin yeni bir halkası.

Fransa bugün yeniden aynı kelimelerin etrafında dönüyor: borç, bütçe, vergi, faiz, tasarruf, reform ve siyasi uzlaşma. Haziran 2026 sonunda Fransız kamu borcu 3,596 trilyon avroya ulaşarak GSYH'nin yüzde 119'una çıktı. Bu, yalnızca Cumhuriyet tarihinin değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri görülen en yüksek borç oranı. Eylül sonunda Fransız devletinin on yıllık tahvil faizinin yüzde 4,9'lara yaklaşması, Fransa ile Almanya arasındaki faiz farkının 2011'den beri görülmeyen seviyelere çıkması ve euronun 5 Ekim'de 17 ayın en düşük seviyesine gerilemesi, meselenin artık yalnızca Paris'in bütçe hesaplarından ibaret olmadığını gösteriyor. Fakat Fransa'nın bugün yaşadığı mali sıkıntıyı anlamak için Paris'in bugünkü bütçe tablolarına bakmak yetmez. Fransa'nın devlet maliyesinin tarihine bakmak gerekir. Çünkü Fransa, tarihte devletin para ihtiyacı ile siyasi meşruiyet arasındaki bağın en dramatik biçimde ortaya çıktığı ülkelerden biridir. Ve bunun başlangıç noktası, kaçınılmaz olarak 1789'dur.
Bastille’den Önce Hazine Vardı
Fransız Devrimi anlatılırken çoğu zaman Bastille'in 14 Temmuz 1789'da düşüşüyle başlanır.Oysa devrimden çok önce Versailles'da başka bir kriz yaşanıyordu: para krizi.
XVI. Louis 1774'te tahta çıktığında Fransa zaten ciddi mali sorunlarla karşı karşıyaydı. Yedi Yıl Savaşı'nın bıraktığı yük, kraliyet harcamaları, vergi sisteminin yapısal sorunları ve devletin borçlanma ihtiyacı hazinenin üzerindeki baskıyı artırmıştı. Üstelik Fransa kısa süre sonra İngiltere'ye karşı Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na müdahil oldu. Amerikan kolonilerine verilen askeri ve mali destek, Fransa'nın İngiltere'ye karşı stratejik hesapları bakımından anlamlıydı; fakat kraliyet maliyesine yeni bir yük getirdi. Versailles'ın kendi tarih anlatısında da Amerikan bağımsızlık mücadelesine verilen desteğin Fransız monarşisinin ekonomik güçlüklerini ağırlaştırdığı ve 1789'daki çöküşü hızlandıran faktörlerden biri olduğu belirtiliyor. Burada tarihin ironilerinden biri ortaya çıkar: Fransa, Amerika'nın bağımsızlığına yardım ederek İngiltere'yi zayıflatmak istedi; fakat bu savaşın maliyeti Fransa'daki eski rejimin kendi dayanıklılığını zayıflattı.Bu, yalnızca bir bütçe açığı değildi. Çünkü Ancien Régime'in en büyük problemi, devletin daha fazla vergi toplamak istemesi değil, bunu siyasal olarak yapabilme kapasitesinin sınırlı olmasıydı. Fransa'da vergi sistemi karmaşıktı. Soyluların ve ruhban sınıfının çeşitli mali ayrıcalıkları bulunuyordu. Devletin daha geniş bir vergi tabanına ulaşabilmesi için reform gerekiyordu. Fakat reform, doğrudan doğruya ayrıcalıklı sınıfların çıkarlarına dokunuyordu. Böylece ortaya bir kısır döngü çıktı: Devletin paraya ihtiyacı vardı. Daha fazla vergi gerekiyordu. Ama vergi reformu siyasi direnç yaratıyordu.
Siyasi direnç reformu engelliyordu. Reform yapılamayınca devlet daha fazla borçlanıyordu. 1789'a giden yolun önemli taşlarından biri buydu.
Turgot’dan Necker’e: Reform Neden Yapılamadı?
XVI. Louis'nin mali reform girişimleri, bugün bize tanıdık gelebilecek bir başka soruyu da gösteriyor: Bir devlet krizden çıkmak için reform yapmaya çalıştığında, reformun kendisi krizi büyütebilir mi?
1774'te maliye genel denetçiliğine getirilen Anne Robert Jacques Turgot, devlet harcamalarını kısmaya, ekonomik engelleri azaltmaya ve mali yapıyı düzeltmeye çalıştı. Fakat özellikle tahıl piyasasına ilişkin düzenlemeler ve kötü hasatların yarattığı fiyat artışları toplumsal tepkiyi artırdı. Turgot görevden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından Jacques Necker geldi. Necker'in hikâyesi özellikle ilginçtir. Çünkü maliye teknokratı olarak başlayan kariyeri, kısa sürede siyasi meşruiyet meselesine dönüştü. Harcamaları kısmaya ve devlet hesaplarını daha görünür hale getirmeye çalıştı. Ancak 1781'de yayımladığı Compte rendu au roi ile kraliyet maliyesini kamuoyuna anlatması, finans yönetimini ilk kez geniş bir siyasi tartışmanın konusu haline getiren önemli adımlardan biri oldu. Necker daha sonra yeniden göreve çağrıldı ve 1789'da États généraux'nun toplanması sürecinde merkezi bir rol oynadı. 5 Mayıs 1789'da Versailles'da États généraux toplandığında, gündemin merkezinde mali kriz vardı. Versailles kayıtlarına göre toplantının arkasındaki temel nedenlerden biri ciddi mali ve siyasi durumdu; maliye bakanı Necker, açılışta bütçe açığını 56 milyon olarak ortaya koymuştu. Ama burada tarih bir anda yön değiştirdi. Çünkü mali meseleyi çözmek için çağrılan toplantı, Fransa'da egemenliğin kime ait olduğu sorusuna dönüştü.Üçüncü sınıfın temsilcileri, ruhban ve soylularla ayrı ayrı oy kullanmak yerine temsilcilerin kişi başına oy kullanmasını istiyordu. 17 Haziran'da kendilerini Ulusal Meclis ilan ettiler. 20 Haziran'da Tenis Kortu Yemini geldi. Başlangıçta mesele devletin gelirleriydi. Sonunda mesele devletin kendisi oldu. 1789'un asıl dersi: Borç tek başına devrim yaratmaz Burada tarihçilerin özellikle dikkat etmesi gereken bir ayrım var. Fransız Devrimi'ni “devlet borçlandı ve devrim oldu” şeklinde anlatmak yanlıştır. Mali kriz gerekli koşullardan biri olabilir; fakat tek başına yeterli değildir. 1789 Fransa'sında ekonomik sıkıntılar, toplumsal eşitsizlik, siyasal temsil problemi, Aydınlanma düşüncesi, kötü hasatlar, gıda fiyatları ve monarşinin meşruiyetindeki aşınma birbirine eklenmişti. Mali kriz bu unsurların hepsini tek başına yaratmadı. Fakat onları aynı siyasi sahnede buluşturdu. İşte Fransa'nın bugünkü borç tartışması açısından tarihin önemli dersi burada yatıyor. Devlet borcu, kendi başına rejim değiştiren sihirli bir rakam değildir. Asıl mesele, toplumun devletin aldığı kararları ne ölçüde meşru kabul ettiğidir. 1789'da mali reform ihtiyacı, temsil ve ayrıcalık tartışmasına bağlandığı anda sistemin sınırlarını zorlamaya başladı. Devrimden sonra borç ortadan kalkmadı İşin daha ilginç tarafı şu: Fransız Devrimi'nin eski mali düzeni yıkması, Fransa'nın borç problemini ortadan kaldırmadı. Devrim sonrasında devlet yeni bir ekonomik ve mali düzen kurmak zorunda kaldı. Kilise mülklerine el konulması, assignat adı verilen kağıt paranın kullanılması ve savaşların maliyeti yeni sorunlar yarattı. 1790'larda savaşlar genişledikçe maliye ile devletin güvenliği arasındaki bağ daha da güçlendi. Ardından Napolyon geldi. Napolyon döneminde Fransa, modern devlet maliyesinin bazı temel kurumlarını kalıcılaştırdı. 1800'de Banque de France'ın kuruluşu, 1807'de Cour des comptes'un oluşturulması ve daha merkezi bir mali yönetim anlayışının gelişmesi, devrim sonrasında devlet kapasitesinin yeniden inşasının parçalarıydı. Napolyon'un Avrupa savaşları ise başka bir tarihsel gerçeği gösterdi: Güçlü bir devlet de çok pahalıdır. Ordular, savaşlar, idare ve imparatorluk projeleri sürekli kaynak gerektiriyordu. Böylece Fransa tarihinde borç ile devlet kapasitesi arasındaki ilişki yeni bir biçim aldı. Ancien Régime'de devlet reform yapmak için borçlanıyordu. Devrim sonrasında devlet, savaşmak ve yeni düzeni kurmak için kaynak arıyordu.Modern Fransa'da ise devlet, sosyal güvenlikten sağlığa, emeklilikten savunmaya kadar çok daha geniş bir alandaki yükümlülüklerini finanse etmek zorunda. Devlet büyüdükçe maliyenin siyaseti de büyüdü.
1870: Fransa bir kez daha yenilginin faturasını ödüyor
Fransa'nın mali tarihinde 1870-1871 Fransa-Prusya Savaşı da önemli bir dönüm noktasıdır. Napolyon III'ün İkinci İmparatorluğu'nun yenilgisi, yalnızca rejimin sonunu getirmedi. Fransa ağır bir savaş tazminatı ödemek zorunda kaldı. Fakat burada ilginç bir gelişme yaşandı. Fransa, savaşın ardından kısa sürede büyük miktarda devlet tahvili ihraç ederek finansal piyasalardan kaynak sağladı. 1871-1873 dönemindeki borçlanma, modern Fransız devletinin finansal piyasalarla kurduğu ilişkinin gücünü de gösterdi. Yani borç her zaman devletin zayıflığının işareti değildir. Bazen güçlü devletler borçlanabilir çünkü piyasa onların gelecekte ödeme yapacağına inanır. Asıl mesele, güvenin devam edip etmemesidir. Bu nokta bizi doğrudan 2026'ya getiriyor. Bugün yatırımcıların Fransa'ya borç vermeyi tamamen reddettiği bir durum yok. Fransa hâlâ büyük ve likit bir devlet tahvili piyasasına sahip. Fakat borçlanmanın maliyeti yükseliyor. Dolayısıyla mesele “Fransa borç bulabiliyor mu?” değil.
Fransa, borcunu giderek daha pahalı koşullarda çevirmek zorunda kalmadan bu sistemi sürdürebilecek mi?
Birinci Dünya Savaşı ve borcun yeni çağı
Birinci Dünya Savaşı, Avrupa devletlerinin mali yapısını altüst etti. Savaşın finansmanı için devletler daha önce görülmemiş ölçekte borçlandı. Fransa da savaşın maliyetini büyük ölçüde borçlanarak karşıladı. Savaş sonrası dönemde Almanya'dan alınması beklenen savaş tazminatları, Fransız maliyesinin hesaplarında önemli bir yer tuttu. Ancak Almanya'nın ödeme kapasitesi ve tazminatların tahsil edilmesi meselesi, 1920'lerde Avrupa'nın mali ve siyasi krizleriyle iç içe geçti.Sonra 1929 geldi. Büyük Buhran, ardından İkinci Dünya Savaşı. Fransa'nın borç tarihi bir kez daha savaşın gölgesine girdi. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda kamu borcu GSYH'nin üç katını aşmıştı. Bugünkü yüzde 119 oranıyla karşılaştırıldığında bu çok daha yüksek bir düzeydir. Fakat savaş sonrası Fransa'nın borç oranının hızla düşmesinin çok önemli bir nedeni vardı: yüksek enflasyon, güçlü ekonomik büyüme ve yeniden yapılanma. Cour des comptes'un tarihsel verileri, 1945 sonrasında yüksek enflasyon ve ekonomik büyümenin borç/GSYH oranını hızla aşağı çektiğini; savaş sonrası dönemde oranının giderek düşerek Trente Glorieuses'ın sonunda yaklaşık yüzde 15 civarına kadar indiğini gösteriyor. Bu dönem, bugünün Fransa'sı açısından belki de en önemli tarihsel karşılaştırmayı sunuyor.
Çünkü Fransa daha önce de çok yüksek borç taşıdı.Ve borçtan çıkışın yolu her zaman kemer sıkma olmadı. 1945 sonrasında Fransa'nın işine yarayan şey, olağanüstü büyüme, enflasyon ve yeniden yapılanmaydı.Bugün ise Fransa'nın büyüme potansiyeli çok daha düşük. Dolayısıyla geçmişte işe yarayan reçeteyi bugüne aynen taşımak mümkün değil.
1974: Hikâyenin bugünkü bölümü burada başlıyor
Bugünkü Fransız borç hikâyesinin asıl uzun dönemli başlangıç noktalarından biri ise 1973-1974 petrol krizidir.Savaş sonrası “Trente Glorieuses” dönemi sona ererken ekonomik büyüme yavaşladı. Fransa'nın sosyal devlet modeli ise küçülmedi. Tam tersine emeklilik, sağlık, sosyal transferler ve kamu hizmetleri devlet bütçesinde kalıcı yükler oluşturdu. Böylece savaş sonrası dönemin temel denklemi değişti. Eskiden: yüksek büyüme, artan gelirler, güçlü devlet - düşük borç denklemi çalışıyordu.1970'lerden sonra: daha düşük büyüme, yüksek kamu harcamaları, kronik açık- artan borç denklemi giderek belirginleşti. Fransa'nın kamu borcu 1974'te GSYH'nin yaklaşık yüzde 14,5'i düzeyindeyken 1990'larda yüzde 40'lara, 2000'lerin sonunda çok daha yüksek seviyelere çıktı; 2020'de pandemi sırasında yüzde 100 eşiğini geçti. 2026'nın ikinci çeyreğinde ise yüzde 119'a ulaştı. Burada dikkat çekici olan, tek bir hükümetin veya tek bir ekonomik kararın bu tabloyu yaratmamış olmasıdır. Bu, yarım yüzyıla yayılan birikimli bir süreçtir. Ve bu nedenle bugünkü Fransız borç krizini yalnızca Macron döneminin veya yalnızca bugünkü hükümetin politikalarıyla açıklamak da tarihsel olarak eksik kalır. Bugün Paris'te yaşanan tartışma aslında iki yüzyıllık bir tartışmanın yeni biçimi 5 Ekim 2026'da Fransız hükümeti 2027 bütçesini parlamentonun önüne getirirken temel hedef kamu açığını azaltmak. Fakat bunun için vergileri artırmak, bazı vergi istisnalarını azaltmak, emeklilik ve sağlık harcamalarında tasarrufa gitmek gerekiyor. Hükümetin hazırladığı bütçede kamu borcunun 2027'de GSYH'nin yüzde 121,7'sine çıkması bekleniyor. Tam burada tarih yeniden karşımıza çıkıyor.1789'da soru şuydu: “Vergi yükünü kim taşıyacak?” 2026'da soru farklı bir biçimde yine aynı: “Borç yükünü kim taşıyacak?” 1789'da ayrıcalıklı sınıfların vergi reformuna direnci büyük bir siyasi soruna dönüşmüştü. Bugün ise demokratik bir cumhuriyette, yükün emekliler, çalışanlar, şirketler, orta sınıf veya gelecek kuşaklar arasında nasıl dağıtılacağı tartışılıyor. İki toplum birbirinden çok farklı. İki rejim birbirinden çok farklı. Fakat maliyenin siyasete sorduğu soru şaşırtıcı biçimde benzer: Fedakârlık nasıl paylaşılacak ve bu paylaşım hangi siyasi meşruiyetle yapılacak?
Fransa 1789 değil. Ama 1789'un bir dersi hâlâ geçerli Burada dikkatli olmak gerekiyor.
Bugün Fransa'nın yeni bir Fransız Devrimi'nin eşiğinde olduğunu söylemek tarihsel analiz değil, manşet üretmektir. Fransa'nın demokratik kurumları var. Euro Bölgesi'nin parçası. Modern bir vergi sistemi ve gelişmiş bir sosyal devlet yapısı var. Devlet tahvilleri için hâlâ güçlü bir finansal piyasa bulunuyor. Üstelik bugünkü borç krizi, 1789'daki gibi devletin iflasın eşiğine gelmesinden ibaret değil. Fakat tarihin değeri zaten geleceği birebir tahmin etmek değildir. Tarih bize krizlerin nasıl derinleşebileceğini gösterir. Fransız Devrimi'nin en önemli mali dersi belki de şudur: Bir devletin mali kapasitesi ile siyasi meşruiyeti birbirinden ayrı düşünülemez.Devlet gelir toplamak zorundadır.Harcamak zorundadır. Borçlanmak zorundadır. Fakat bunların her biri toplumun “adil” bulduğu sınırlar içinde kalmak zorundadır. O sınır aşıldığında ekonomik mesele siyasi meseleye dönüşür. 1789'da bu dönüşüm monarşinin çöküşüne kadar gitti. Bugün böyle bir sonuçtan söz etmek için hiçbir tarihsel gerekçe yok. Fakat Fransa'nın önündeki sınav yine de son derece ciddi: Borcu azaltırken sosyal barışı, sosyal devleti ve siyasi güveni aynı anda koruyabilecek mi? Çünkü borcun matematiği acımasızdır. Faiz yükselirse devlet daha fazla ödeme yapar. Daha fazla faiz ödemesi daha az eğitim, sağlık, yatırım veya savunma harcaması anlamına gelebilir. Daha az kamu harcaması siyasi tepki yaratabilir. Daha fazla vergi ise başka bir toplumsal tepki doğurabilir. Ve böylece ekonomi yeniden siyasete döner.
Fransa’nın asıl borcu
Belki de bu nedenle Fransa'nın bugünkü hikâyesine yalnızca bir borç hikâyesi olarak bakmamak gerekir. 1789'dan 2026'ya kadar Fransa'nın tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan mesele, devletin ne kadar harcama yaptığı değil yalnızca. Devletin toplumdan aldığı kaynak karşılığında nasıl bir siyasal ve toplumsal sözleşme kurduğu. Ancien Régime bu sözleşmeyi sürdüremedi. Devrim yeni bir sözleşme kurdu. Napolyon merkezi devleti yeniden inşa etti. Yüzyılın cumhuriyetleri modern vergi ve finans sistemlerini geliştirdi.İki dünya savaşı devletin mali kapasitesini olağanüstü büyüttü. 1945 sonrası refah devleti bu kapasiteyi toplumun sosyal haklarıyla birleştirdi. 1970'lerden sonra ise büyümenin yavaşlaması bu modelin finansmanını giderek daha zor hale getirdi.Şimdi Fransa yeniden aynı tarihsel kavşağın başka bir versiyonunda duruyor. Bu kez Versailles'ın aynaları yok. Bastille'in surları yok. Giyotin yok. Ama masanın üzerinde yine aynı şey var: Devletin hesabı. Ve hesabın arkasında daha zor bir soru: Bu hesabı kim ödeyecek? Fransa'nın geleceğini belki de borcun 3,6 trilyon avroya ulaşması değil, bu soruya vereceği cevap belirleyecek. Çünkü tarihin bize gösterdiği gibi, devletlerin en büyük mali krizleri bazen hazinenin boşalmasıyla değil, toplumun devletin kendisinden istediği fedakârlığa artık inanmadığı anda başlar. Fransa bugün 1789'a dönmüyor. Ama 1789'un gölgesinde, tarihin çok eski bir sorusunu yeniden tartışıyor: Devlet ne kadar borçlanabilir? Belki daha önemli soru ise şu: Bir toplum, geleceği adına ne kadar borcu miras kabul edebilir?






















































Yorum Yazın
Facebook Yorum