KARTAL İLE EJDERHA SATRANCINA YENİ HAMLELER
YENİ PEARL HARBOR OLACAK MI?
Tonyukuk BORAN
Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD, resmî olarak tarafsızlığını korurken İngiltere ve Fransa’ya sağlanan silah, mühimmat ve finansman desteği ile fiilen Almanya’ya karşı cephede yer almıştır. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusitania yolcu gemisini batırmasıyla birlikte Amerikan kamuoyunda savaş algısının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Nihayetinde ABD, 6 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan ederek sürecin askerî boyutunu resmileştirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir tablo ortaya çıkmıştır. ABD, savaşın ilk yıllarından itibaren İngiliz nakliye hatlarını Alman denizaltılarına karşı korumuş, ödünç verme ve kiralama yasası kapsamında İngiltere’ye kapsamlı lojistik destek sağlamıştır. Aynı dönemde; Japonya’ya karşı mücadele eden Çin Milliyetçi Kuvvetleri’ne askerî ve mali yardım yapılmıştır. Japonya’ya hurda metal, uçak yakıtı ve nihayetinde petrol ihracatı yasaklanmıştır. Bu adımlar, Japonya’yı stratejik bir çıkmaza sürüklemiş ve 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor baskınına giden yolu açmıştır.
Bugüne gelindiğinde; ABD–Çin rekabetinde benzer bir çevreleme stratejisinin uygulandığı görülmektedir. ABD, Pasifik’teki askerî üsleri, ittifak ve/veya etkisi altındaki ülkeler vasıtasıyla Çin’in denize bağlantısını kontrol altında tutabilmekte ve Çin’in ana ticaret ile enerji hatlarını baskı altında tutmaktadır. Çin’in Avrupa ile ekonomik entegrasyonunu hedefleyen Kuşak ve Yol Projesi ise Ukrayna Savaşı ve artan jeopolitik gerilimler nedeniyle ciddi ölçüde yavaşlamıştır.
ABD’nin Çin’i Batı Pasifik Bölgesindeki Üsleri
(Kaynak: https://solidarity.net.au/highlights/us-bases-positioned-war-china/ )

Öte yandan; küresel ısınmanın etkisiyle Arktik deniz yollarının daha uzun süre ulaşıma açık kalması, Çin ve Rusya için alternatif bir ticaret rotası oluşturmuştur. Ancak ABD’nin Grönland üzerindeki nüfuzunu artırma çabaları, bu hattın da kırılgan hâle gelmesine neden olmaktadır.
Enerji konusu, ABD–Çin rekabetinin en hassas başlıklarından biridir. Çin, İran petrol ihracatının yaklaşık %80, Venezuela petrolünün ise yaklaşık % 75’ini satın almaktadır. İran’ın ABD baskısı altına girmesi veya Hürmüz Boğazı üzerinde ABD’nin belirleyici bir hâkimiyet kurması durumunda, dünya petrol ticaretinin yaklaşık % 40’ı Washington’un kontrol alanına girecektir. Bu senaryo, Çin açısından hem jeostratejik hem de jeoekonomik olarak kabul edilemez sonuçlar doğuracaktır.
Tüm bu gelişmeler, ABD’nin Çin’e yönelik politikalarının, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Japonya’ya uygulanan baskı modeliyle önemli benzerlikler taşıdığını göstermektedir. Ancak günümüz dünyasında teknoloji, küresel ekonomi ve karşılıklı bağımlılık düzeyi, ülkelerin zafiyetlerini değiştirmektedir. ABD’nin en güçlü yanı para birimi yani ABD Doları iken aynı zamanda en büyük zafiyetidir.
ABD’nin bu adımlarına karşılık Çin; özellikle SWIFT sistemine rakip olacak ödeme sistemini aktif etmiş ve 2 gün içerisinde 89 milyar ABD Doları hacme ulaşmıştır. Aynı zamanda nadir toprak elementleri ve deniz nakliyesindeki gücü vasıtasıyla da Venezuela’da yaşananlara karşı pek kimsenin vermediği karşılığı vermiştir. Ancak Çin’in bu eylemlerini devam ettirmesi ABD için yıkımın ayak sesleri olarak duyulsa da, Çin’in en büyük pazarının ABD olması ve hatırı sayılır miktarda ABD Dolarına bağlı finansal varlıkları nedeni ile bu gerilimlerin anlaşma ile sonuçlanmaması durumunda Çin de ciddi zarar görecektir.
1 ve 2. Dünya Savaşları süper güç olma mücadelesi idi. 3. Dünya Savaşı’nın vekâlet savaşları, ekonomik şoklar, siber saldırılar, kritik altyapıları hedef alan asimetrik hamleler ve hatta Ay’da yaşanan mücadele biçiminde ortaya çıkması daha muhtemel görünmektedir. Tarih, büyük güç rekabetlerinde kırılma anlarının, şekil değiştirmelerinin çoğu zaman beklenmedik bir tetikleyiciyle başladığını göstermektedir. Sonuç olarak yeni bir Pearl Harbor yaşanıp yaşanmayacağından ziyade, bu kırılmanın hangi alanda ve hangi yöntemle ortaya çıkacağıdır.











































Yorum Yazın
Facebook Yorum