BİR ASIR ÖNCEKİ DÜNYA GERİ Mİ DÖNÜYOR?
DR. MEHMET ARSLAN
Tarih bazen sessiz ilerler. İnsanlık gündelik hayatın akışı içinde büyük dönüşümlerin yaklaştığını fark edemez. Ancak bazı dönemler vardır ki siyasal gerilimler, ekonomik krizler, propaganda savaşları ve güç mücadeleleri geçmişin gölgelerini yeniden görünür hâle getirir. İşte bugün dünya tam da böyle bir eşikte bulunuyor. Çünkü uluslararası siyasetin son yıllarda aldığı biçim, birçok tarihçiye 1914 öncesi dünyanın ruhunu hatırlatıyor.

Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Avrupa’da görünürde büyük bir refah dönemi yaşanıyordu. Sanayi üretimi artıyor, ticaret büyüyor, şehirler modernleşiyor ve teknolojik gelişmeler insanlığa yeni bir çağın kapılarının açıldığı hissini veriyordu. Demiryolları kıtaları birbirine bağlıyor, telgraf haberleşmeyi hızlandırıyor, küresel ticaret imparatorlukların ekonomilerini birbirine bağımlı hâle getiriyordu. Dönemin birçok aydını, böylesine iç içe geçmiş ekonomik ilişkilerin büyük bir savaşı imkânsız hâle getireceğini düşünüyordu.
Ancak tarihin en büyük kırılmalarından biri tam da bu iyimser atmosferin ortasında yaşandı. Çünkü ekonomik yakınlaşma, devletler arasındaki rekabeti ortadan kaldırmadı. Aksine sanayi kapasitesi büyüdükçe ham madde ihtiyacı arttı; ham madde ihtiyacı arttıkça sömürge yarışı hızlandı; sömürge yarışı hızlandıkça ise askerî ve diplomatik gerilimler derinleşti. İngiltere deniz hâkimiyetini korumak istiyor, Almanya yükselen gücünü küresel düzeyde hissettirmeye çalışıyor, Fransa güvenlik kaygılarıyla ittifaklarını genişletiyor, Rusya ise Balkanlar üzerinden nüfuz alanını büyütmeye uğraşıyordu. Avrupa artık görünürde sakin, gerçekte ise patlamaya hazır bir güç dengesi sistemine dönüşmüştü.
Bugünün dünyasına bakıldığında benzer bir tablo dikkat çekiyor. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca ekonomik bir yarış değil. Teknoloji, yapay zekâ, enerji koridorları, deniz yolları, veri güvenliği ve uzay çalışmaları yeni yüzyılın stratejik mücadele alanlarına dönüşmüş durumda. Bir asır önce devletlerin savaş gemileri ve donanmalar üzerinden yürüttüğü üstünlük yarışı, bugün yarı iletken teknolojileri, siber güvenlik sistemleri ve yapay zekâ altyapıları üzerinden devam ediyor. 20. yüzyılın başında Alman donanmasının büyümesi İngiltere’de nasıl ciddi bir tehdit algısı oluşturduysa, bugün de Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi Washington’da benzer bir stratejik kaygı yaratıyor. Bu nedenle ticaret savaşları yalnızca ekonomik meseleler olarak okunamaz. Gümrük tarifeleri, teknoloji ambargoları ve üretim zincirlerinin yeniden şekillendirilmesi aslında küresel güç mücadelesinin modern araçları hâline gelmiş durumda.
Dünya siyasetindeki bloklaşmalar da dikkat çekici ölçüde geçmişi andırıyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa devletleri ittifak sistemleri etrafında sert biçimde kümelenmişti. Üçlü İttifak ve Üçlü İtilaf arasındaki denge o kadar kırılgandı ki küçük bir kriz bile küresel savaşı tetikleyebilecek noktaya ulaşmıştı. Nitekim Saraybosna’da atılan birkaç kurşun, milyonlarca insanın hayatını değiştiren büyük felaketin başlangıcı oldu. Bugün de dünya yeniden çok kutuplu, gergin ve kırılgan bir denge düzenine doğru ilerliyor. Rusya–Ukraynaa savaşı yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan çoktan çıktı. Enerji politikaları, NATO’nun genişleme stratejisi, Avrupa güvenliği ve küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle bütün dünyanın dengelerini etkileyen bir mesele hâline geldi. Aynı şekilde Orta Doğu’daki krizler de artık yalnızca bölgesel olaylar değil; enerji yolları, göç hareketleri ve büyük güçlerin nüfuz mücadelesi açısından küresel sonuçlar doğuruyor. Fakat asıl dikkat çekici unsur, dünya kamuoyunun artık yalnızca devletler tarafından değil dijital medya ağları tarafından da yönlendirilmesi. Çünkü propaganda çağ değiştirdi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde gazeteler ve karikatürler kamuoyu oluşturmanın en güçlü araçlarıydı. Milliyetçilik duyguları, düşman imgeleri ve savaş psikolojisi büyük ölçüde basın aracılığıyla yayılıyordu. Bugün ise aynı işlevi sosyal medya algoritmaları, dijital platformlar ve küresel haber ağları üstleniyor. Bilgi artık saniyeler içinde yayılıyor; ancak bu hız aynı zamanda dezenformasyonu da büyütüyor. Modern insan tarihte hiç olmadığı kadar fazla bilgiye ulaşıyor, fakat aynı zamanda gerçeği ayırt etmekte hiç olmadığı kadar zorlanıyor. Ekonomik gelişmeler de geçmişle şaşırtıcı paralellikler taşıyor.
20. yüzyılın başında küresel ekonomi büyürken devletler aynı zamanda kendi sanayilerini korumaya çalışıyordu. Gümrük duvarları yükseliyor, ekonomik milliyetçilik güç kazanıyordu. Bugün de benzer biçimde “küreselleşmenin sonu” tartışmaları yapılıyor. Devletler artık stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmak istiyor. Enerji, savunma sanayii, teknoloji ve gıda güvenliği yeniden millî güvenlik meselesi olarak görülüyor. Aslında dünya uzun bir aradan sonra yeniden jeopolitiğin sert gerçekleriyle yüzleşiyor. 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından birçok düşünür liberal demokrasinin ve küreselleşmenin insanlık için kalıcı bir düzen oluşturacağını savunmuştu. “Tarihin sonu” tezleri konuşuluyor, büyük savaşların geride kaldığı düşünülüyordu. Oysa son yıllar bunun tam tersini gösterdi. Güç dengeleri hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Bugün artık devletler yalnızca sınırlarını değil; veri akışlarını, enerji hatlarını, teknoloji altyapılarını ve ekonomik üretim zincirlerini koruma mücadelesi veriyor. Modern dünyanın savaş alanları bazen cephelerden çok limanlarda, borsalarda, medya merkezlerinde ve dijital ağlarda şekilleniyor. Fakat bütün bu benzerliklere rağmen tarih birebir tekrar etmez. Günümüz dünyası geçmişten çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Nükleer silahların varlığı, küresel iletişim ağları ve ekonomik karşılıklı bağımlılık büyük güçleri doğrudan bir dünya savaşından uzak tutan önemli unsurlar arasında yer alıyor. Ancak tarih bize başka bir gerçeği de hatırlatıyor: Büyük krizler çoğu zaman aniden ortaya çıkmaz.
Uzun süre biriken rekabetlerin, korkuların, güvensizliklerin ve yanlış hesapların sonucunda oluşur. Belki de bugün insanlığın önündeki en büyük soru şudur: Teknolojinin zirvesine ulaşan modern dünya, siyasi bilgelik konusunda gerçekten geçmişten daha ileri bir noktada mı? Yoksa insanlık, dijital çağın ihtişamı içinde bir asır önceki dünyanın hatalarını yeniden üretmeye mi başladı? Çünkü tarih bazen kendini aynı şekilde tekrar etmez; fakat aynı zihniyetler yeniden ortaya çıktığında benzer sonuçlar doğurabilir.
















































Yorum Yazın
Facebook Yorum