Almanya'da bitmeyen ırkçılık
Dr. Bülent Güven

Fotoğraf: Thomas Peter/Reuters
Son yıllarda Ukrayna süreci ile başlayıp Trump’ın tekrar iktidara gelerek ABD dış politikasının eksenini değiştirmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni jeopolitik değişimler, dünyada ve Almanya’da aşırı sağ partilerin yükselişini nispeten gölgede bıraktığı için konu dışarıdan bakınca gündemden düşmüş gibi görünse de, içeriden bakıldığında ırkçılığın yükselişi maalesef canlılığını korumaktadır.
Almanya ve Fransa gibi Avrupa Birliği’nin iki başat ülkesinde, aşırı sağ partilerin anketlere bakılırsa bir dahaki seçimde iktidar olmaları kuvvetli bir ihtimal olarak gündemde duruyor. Bu iki ülkede bu partilerin iktidar olması, tüm dünyada yansımaları olabilecek yeni jeopolitik gelişmelerin de önünü açacaktır.
Bu yazıda Fransa’dan ziyade Almanya’daki ırkçı yükselişi ele alarak olayın boyutunu anlamaya çalışacağız.
Irkçılığın yükselişini ilk bakışta, ırkçı söylemler kullanarak oylarını artıran aşırı sağcı parti AfD’de görüyoruz. Bu parti an itibarıyla anketlere göre yüzde 28 ile birinci parti durumunda ve yükselme trendi de devam ediyor. 1 yıl önce yapılan genel seçimde bu partinin yüzde 20 oy aldığı dikkate alınırsa, oylarını bir yıl içinde yüzde 8 civarında artırmış olması meselenin vehametini daha da ortaya çıkarıyor.
Mevcut Başbakan Friedrich Merz’in partisi ise anketlere göre yüzde 24’lerde seyrediyor. Parlamentoda bulunan Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti gibi partiler ise yüzde 11 ile 15 arasında gidip geliyorlar. Bu veriler, Almanya’daki diğer partilerin artık erime sürecine girdiğini ve 90’lı yıllarda İtalya’da olduğu gibi “merkez” olarak adlandırılan partilerin yok olup onların yerini aşırı sağ ve aşırı sol partilerin siyasi merkeze yerleştiği süreci hatırlatıyor.
Aşırı sağ parti AfD’nin Almanya genelindeki bu oy artışının dışında, Almanya’nın doğusunda yer alan ve 1990’a kadar Sovyetler Birliği’nin hegemonyası altında bulunan Doğu Almanya’ya ait eyaletlerde ise oyları yüzde 35 ile 40 arası seyrediyor. Almanya eyalet sistemi ile yönetildiği için, bu partinin bu süreç devam ettiği takdirde bu eyaletlerde tek başına iktidara gelme ihtimali mümkün görünmektedir.
Mevcut durumda diğer partiler bu parti ile koalisyon yapmak istemedikleri için, bu partinin eyaletlerde iktidar olmaya başlaması Almanya için felaketin başlangıcı olur. Almanya’da eyaletlerin yetkileri çok fazla olduğu için bu partinin eline bu şekilde ciddi bir güç geçmiş olacak. Eyaletlerin kendi polis teşkilatları, kendi istihbarat yapıları, kendi anayasa mahkemeleri ve kendi bankaları olduğu gerçeği dikkate alındığında vehametin boyutunu anlamak daha da kolaylaşıyor.
Bu gelişmeler karşısında sorulması gereken soru, Almanya’da ırkçı söylemler kullanan bir partinin kitleselleşmesinin nedenlerinin neler olduğu sorusudur.
Bu yükseliş farklı dönemlerde ve farklı ülkelerde olduğu gibi, ülkede işlerin iyiye gitmemesinden dolayı mı gerçekleşiyor, yoksa konunun daha derin sosyolojik ve kültürel nedenleri mi var?
Almanya için bu sorunun cevabı olarak “her ikisi de” demek mümkün.
Tüm Batı toplumlarında olduğu gibi Almanya’da da son yirmi yılda ekonomik olarak iki kırılma süreci yaşandı:
Bunlardan birisi 2007 yılında tüm dünyada da yansımaları olan ekonomik kriz, diğeri ise pandemi sonrası oluşan ekonomik durgunluktur. 2007 yılına kadar ABD liderliğindeki G7 ülkeleri dünya ekonomisinin yüzde 80’ini oluşturuyordu.
Bugün ise bu oran yüzde 40’lar civarına düşmüş durumda. Bu ekonomik durgunluğun topluma yansımaları Batılı ülkelerde siyasi anlamda kırılmalara yol açtı. İtalya’da aşırı sağ gelenekten gelen Meloni’nin başbakan olması, Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin yüksek oranda oy almalarının arkasında bir yönüyle bu ekonomik durgunluk yatmaktadır. Trump gibi aşırı sağ ve dini söylemler kullanan birinin ABD’de ikinci defa başkan olması da bu sürecin sonuçlarından birisidir.
Bu ekonomik krizin nedenleri nelerdir sorusu ayrı bir tartışma konusudur; burada bu konunun detaylarına girilmeyecektir.
Fakat Almanya için ırkçılığın yükselişinin farklı sosyolojik nedenleri de var ve Hitler gibi ırkçı ve faşist birini iktidara taşıyan dinamiklerin bugün de maalesef hâlâ var olduğunu yapılmış araştırmalar ve gözlemler teyit ediyor.
Öncelikle belirtmek gerekir ki Alman devleti 19. yüzyılda (1871) kurulurken, kuruluş meşruiyetini Alman kanından gelme olgusundan alıyordu. İlk anayasada da Alman vatandaşı olmanın temel şartı Alman kanından olmaktan geçiyordu. Bu anayasal madde 2000 yılında dönemin başbakanı Gerhard Schröder tarafından, göçmen kökenli insanların da Alman vatandaşı olmalarını kolaylaştırmak amacıyla değiştirildi.
Almanya’nın kurulmasından sonra ülkenin birliğini pekiştirmek için Alman ırkının üstünlüğünü vurgulayan ideolojik propagandalar devlet tarafından da destekleniyordu. Fichte ve Herder gibi Alman filozoflar da bu konunun entelektüel altyapısını yazdıkları yazılar ile oluşturmaya çalıştılar.
Bu perspektiften bakıldığında, I. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Almanya’nın kırılan gururunu onarmak için Alman ırkının üstünlüğüne vurgu yapan Hitler ve Nazi kadrosunun iktidara gelmesi şaşırtıcı değildir.
Fakat Hitler’in başlattığı İkinci Dünya Savaşı Almanya’yı ve dünyayı felakete sürükledikten sonra, Almanların akıllandıkları ve artık ırkçılıkla aralarına mesafe koyduklarına dair bir varsayım oluşmuştu. Bu varsayım iki temele dayanıyordu: Bunlardan ilki, savaş sonrası Batı Almanya’da ABD, İngiltere ve Fransa’dan oluşan galip devletlerin Almanları ırkçılıktan arındırma programları; diğeri ise Batı Almanya’da kurulan devletin gerçekten tarihiyle yüzleşerek Nazi dönemi ile yüzleşmeyi hem medyada hem de eğitim sisteminde gerçekleştirmiş olmasıydı.
Bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden 4 yıl sonra ünlü Alman sosyolog ve filozofu, meşhur Frankfurt Okulu’nun kurucularından Theodor W. Adorno, 20'nci yüzyılın en büyük roman yazarlarından Alman Thomas Mann’a Almanya’nın ırkçılıkla ilişkisi üzerine yazdığı mektupta: “Eski kafadan, biraz dokunaklı derecede kuklamsı birkaç hayduttan başka henüz hiç Nazi görmediğini” söyler “ve bunu yalnızca kimsenin Nazi olduğunu kabul etmek istememesi gibi ironik bir anlamda değil, çok daha ürkütücü bir şekilde, gerçekten öyle olmadıklarına inanmaları anlamında” demiştir. Mektupta Adorno’nun Almanların Naziliği konusunda net bir biçimde kaygısız olduğu görülür: Onların artık Nazi olmadıklarına inandığını ve “bu belirleyici noktada kendimi yanıltmamayı umduğunu” ifade eder.
Fakat Adorno’nun bu kaygısızlığı, bizzat 1950 yılında, yani yazdığı mektuptan bir yıl sonra kendisinin yönettiği bir araştırma ile sarsılır. Araştırmanın sonuçlarını o kadar ürkütücü bulur ki, yaptığı araştırmayı yayımlamaktan vazgeçer.
Adorno ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nü tanıyanlar için “grup deneyi” bilinen bir kavramdır.
Adorno ve arkadaşları grup tartışması yöntemini ABD’deki sürgün yıllarından, oradaki sosyal bilimcilerden öğrenip Almanya’ya getirmişlerdi; o dönemin Alman sosyal bilimleri için bu yöntem yapısal bir değişimdi. Temel düşünce şuydu:
Küçük gruplar içinde toplumsal kanaat oluşum süreçleri izlenebilir, az sayıda denekten hareketle Batı Alman kamuoyuna dair genellemeler yapmak mümkündür. Bu tür sosyolojik grup tartışmaları bugün de yürütülmektedir; örneğin en son 2023 tarihli ve büyük yankı uyandıran Berlin çalışması “Triggerpunkte” kapsamında uygulanmıştır. “Uzlaşılar nerede oluşur? Kim susar, kim onay verir? Hangi güç dinamikleri vardır?” gibi soruları irdeler bu yöntem.
Ağustos 1950’den Mayıs 1951’e kadar Adorno’nun öncülüğünde Enstitü çalışanları bu yöntem ile toplam 1.635 deneği grup tartışmalarında bir araya getirmişlerdir. Bu araştırma ile amaçlanan, yeni Federal Almanya’daki kamuya açık olmayan görüşleri, yani daha çok özel sohbetlerde dile getirilen tutumları tespit etmekti. Tartışmalar Frankfurt, Lübeck, Augsburg, Münih, Hamburg ve Batı Almanya’nın diğer bazı yerlerinde gerçekleştirildi; araştırmanın sonucu olarak 33.000 sayfayı aşan bir rapor ortaya çıkmıştır.
Araştırma çerçevesinde yapılan tartışmadaki aşağıdaki kesit, Hitler tecrübesini bizzat yaşamış insanların savaşa ve sonuçlarına rağmen görüşlerinde bir değişim olmadığını gösteriyor:
Deney yöneticisi: Evet, bugün bir devleti—modern devleti—nasıl tasavvur ediyorsunuz? Sizce insanlar ırklara, sınıflara vb. göre mi ayrılmalı, yani farklı ırklara mı bölünmeli...?
Aradan bir ses: Hayır, böyle olmamalı!
Başka bir ses: Elbette! Zaten doğaları gereği farklı ırklar var ve aslında Tanrı’nın yasası bu ırkları saf tutmaktır, değil mi; çünkü başka türlü anlaşılamaz. Diğeri ise doğa yasasının ihlalidir.
Deney yöneticisi: Bayan Horn. Diğer hanımların bu konuda ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum. Irk saflığına inanıyor musunuz?
Bayan Horn: Evet, her ırk saf tutulmalıdır. [...]
Bayan Dietz: Bana göre Almanya’da, insanları yönlendirme yeteneğine sahip bir erkeğin yönetmesi gerekir ve farklı toplumsal katmanları da gözetebilmelidir. Böylece halkların katlanılabilir bir birlikte yaşamına da ulaşılabilir [...]
Bugün AfD yöneticileri ve AfD’nin havzasında hareket eden “entelektüeller” benzer şeyleri söylüyorlar. AfD liderlerinden Bernd Höcke yaptığı açıklamada Almanya’nın 25 milyon eksik insanla da ayakta kalabileceğini söylüyor. Bahsettiği 25 milyon rakamı Almanya’da yaşayan göçmen kökenli insanların sayısını oluşturuyor. Höcke’ye göre Alman ırkını göçmenlerden arındırmak gerekiyor.
Araştırmadan bir başka kesit ise yapılan soykırımdan pişmanlık duyulmadığını açık bir şekilde gösteriyor:
Deney yöneticisi: Şimdi size şunu sormak istiyorum—ve diğer hanımlara da—: Demek ki siz, ya da en azından bazılarınız, Almanların Yahudileri yabancı bir ırk, halk içinde yabancı bir unsur olarak görme ve buna bağlı olarak onlara yaptırım uygulama hakkına sahip olduğunu kabul ediyorsunuz?
Aradan bir ses: Evet! [...]
Bayan Reuther: Bu biraz da şu yüzden; Yahudi de bize pek nazik davranmadı; bir bakıma bu bir tür intikamdır, diyebilirim… bazı Almanları adeta bir Rusun ya da bir Yahudinin peşine düşmeye iten şey de budur.
Savaş ve savaş sonrası dönemi yaşamış anne babası ya da büyükanne ve büyükbabası olanlara bu konuşma tarzının içeriği muhtemelen tanıdık geliyordur: Fısıltı hâlindeki antisemitizm, suçun inkârı, “Hitler döneminde her şey kötü değildi” söylemi hâlâ yaygın bir kanaat maalesef. Bugün AfD’li siyasetçilerin söylemi de belirtildiği gibi hâlâ bu paralelde gitmektedir.
Sosyolojik olarak da Hitler’in partisi NSDAP’nin en fazla oy aldığı yerlerde AfD de aynı dereceye yakın oranda yüksek oy almaktadır. Ayrıca siyasi partinin dışında Nazi geleneğini devam ettiren başka yapılar da daha fazla gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Bunlardan en sonuncusu Jungadler isimli bir gençlik örgütüdür. Hitler dönemindeki Hitler Jugend isimli gençlik örgütünün devamı olarak görüyorlar kendilerini ve kendi iç çalışmalarında o dönemin ritüellerini kullanıyorlar.
Tekraren belirtmek gerekirse, Almanya’da aşırı sağın yükselmesi sadece ekonomik anlamda işlerin iyi gitmediğinden dolayı değil, aşırı sağa mümbit bir zemin sunan sosyolojik bir gerçeklikten kaynaklanıyor. Bir ülkenin tarihi ile bu kadar açık bir şekilde yüzleşip kayda değer bir ilerleme gösterememiş olması da ayrı bir tartışma konusudur.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
















































Yorum Yazın
Facebook Yorum