Bir Çocuk Neden “Yalnızım” Der?
Kahramanmaraş’ta yaşanan o olaydan sonra herkes aynı şeyi soruyor:
“Nasıl oldu bu?”
Ama artık bu sorunun kendisi bile eksik geliyor bana.
Çünkü bir gün önce
Şanlıurfa’da da benzer bir haber vardı.
Bir gün Urfa…
Ertesi gün Maraş…
İki gün.
İki şehir.
Aynı karanlık.
Bu artık “bir olay” değil.
Bu bir işaret.
14 yaşında bir çocuk…
Ve geride bıraktığı bir cümle:
“Hayatım boyunca hep yalnız kaldım.”
Bunu okuyunca insanın içi sıkışıyor.
Çünkü bu bir cümle değil,
duyulmayan bir hayatın özeti gibi.
Bir çocuk durduk yere bu noktaya gelmez.
Kimse bir sabah uyanıp “bugün her şeyi yakacağım” demez.
Önce konuşur… ama duyulmaz.
Sonra anlatır… ama önemsenmez.
Sonra susar… ve kimse fark etmez.
En tehlikeli kısım da tam orasıdır zaten:
Susmaya alıştığı yer.
Biz bazen çocukları yanlış okuyoruz.
Sessizse “uyumlu” diyoruz.
İçe kapanıksa “böyle biri” diyoruz.
Sinirliyse “ergenlik” deyip geçiyoruz.
Ama çoğu zaman mesele bu kadar basit değil.
Bazen sessizlik, sadece sessizlik değildir.
Bazen “biri beni fark etsin” demenin en sessiz halidir.
Ben şuna inanıyorum:
Bir çocuk evinde gerçekten görülüyorsa, dışarıda kaybolmaz.
Ama “görülmek” dediğim şey
sadece aynı evde yaşamak değil.
Yan yana oturmak değil.
Aynı sofrayı paylaşmak değil.
Gerçekten bakmak.
Gerçekten dinlemek.
Telefonu bırakıp gözünün içine bakmak.
Bu kadar basit ama bu kadar zor.
Bugün çocuklar çok şey biliyor gibi görünüyor ama
çok az şey hissedildiklerini düşünüyorlar.
Ve hissedilmediğini düşünen bir çocuk,
bir süre sonra kendini anlatmayı bırakıyor.
O olaydan sonra bir cümle takıldı aklıma:
“Hayatım boyunca hep yalnız kaldım.”
Bence en ağır yalnızlık, kalabalıkların içinde yaşanan.
Evde.
Sınıfta.
Aynı odada.
Ama kimsenin gerçekten “orada” olmadığı bir yalnızlık.
Biz ebeveynler, yetişkinler, toplum olarak
bazen çok konuşuyoruz ama çok az dinliyoruz.
Çok öğüt veriyoruz ama az anlıyoruz.
Çok düzeltmeye çalışıyoruz ama az fark ediyoruz.
Belki de mesele şu:
Çocukları “büyütmeye” o kadar odaklandık ki
onları “anlamayı” unuttuk.
Bir çocuk kaybolmaz aslında.
Yavaş yavaş elinden bırakılır.
Bir bakmışsın konuşmuyor.
Bir bakmışsın içine kapanmış.
Bir bakmışsın artık anlatmıyor.
Ve en kötüsü:
Biz bunu “normal” sanıyoruz.
Ben kimseyi suçlamak istemiyorum.
Çünkü hepimiz bazen kaçırıyoruz bir şeyleri.
Ama şunu da görmezden gelemeyiz:
Bir çocuğun iç dünyası,
ihmal kaldırmaz.
Belki de artık şu soruyu sormak gerekiyor:
Bugün bir çocuk bana bir şey anlatmaya çalışsa,
gerçekten onu duyabilir miyim?
Yoksa yine “sonra konuşuruz” mu derim?
Çünkü bazı “sonralar”
hiç gelmiyor.
Bir çocuğun sessizliğini hafife alma…
Çünkü en büyük çığlıklar, hiç duyulmayanlardır.
Fikriye Ayrancı Keper
Belçika – Genk















































Yorum Yazın
Facebook Yorum