“Ah o eski günler!” deriz ya… Belki de pek eski değiller; zira bazen şekil değiştirip yeniden karşımıza çıkıyorlar. Ve biz, bir bakmışız farklı bir zamanda aynı hissin kapısını yeniden aralıyoruz.
Benim çocukluğumda tabir yerindeyse görüntü yok ses vardı: Radyo tiyatroları. Bir odada oturur, görünmeyen yüzleri zihnimizde kurardık. Bir kapı gıcırdardı; ardında ne olduğunu herkes kendine göre hayal ederdi. Aynı hikâye, her dinleyenin zihninde bir sahneye dönüşürdü. Fantastik bir deneyim; görmeden inanmak ve inandığını kendi içinde tamamlamak.
Sonra bir beyaz perde girdi hayatıma: Marmara Sineması. Bursa Devlet Tiyatrosu’nun arka salonunda küçük ama etkisi büyük bir yer. Kartal Tibet’in Tarkan’ı, Cüneyt Arkın’ın Kara Murat ve Malkoçoğlu filmleri… Dergilerde dolaştığımız dünyalar orada hareket kazanıyordu. Filmlerin içine giriyorduk adeta.
Yıllar sonra Brussels International Fantastic Film Festival (BIFFF)'de devasa salonda otururken bunun aslında yeni olmadığını fark ettim. Sadece ölçeği değişmişti. Brussels Expo içindeki Palace 10 salonunda iki bine yakın insan aynı anda aynı dünyaya dahil oluyordu. Klasik bir film izleme deneyimi değildi. Karanlıkta yükselen çığlıklar, kahkahalar, sahneye atılan sözler… Bunlar filmi bölmüyor, aksine tamamlıyordu. Bir festivalden öte, bir topluluk, bir ortak kültür. Yurt dışından gelenlerke sınır tanımayan bir oluşum. Hatta bazen kıyafet balosu gibi, masal kahramaları etrafta dolaşıyor. BIFFF, 44 yıldır büyüyerek kült haline gelmiş.
Bu yıl Türkiye’den Cam Sehpa filmi bu dünyanın içindeydi. Can Evrenol’un yönettiği, La Mesita del Comedor uyarlaması olan film, basit bir durumdan yola çıkıyor: Bir sehpa kurulurken yaşanan küçük bir kaza, geri dönüşü olmayan bir süreci başlatıyor. Gerilim kazadan ziyade onu saklama çabasında: suçluluk, panik, vicdan... Her şey zihinsel bir çözülmeye dönüşüyor. Hatice Aslan, Alper Kul, Algı Eke gibi tanıdık yüzleri görmek ise ayrı bir yakın hissetiriyor kendimize.
Ama festivalin gücü sadece gösterdiği filmlerde değil, aynı zamanda ürettiklerinde. Her yıl sosyal sorumluluk kapsamında katılımcı film yapımını da destekliyor. Bu yıl Cinemaximiliaan ile yapılan projede ben de yer aldım. Fikirler ortaya atıldı, hikâyeler oluşturuldu.. Sonra içlerinden biri seçildi ve birlikte bir senaryo yazıldı: *The Darkroom of Mind*. Alzheimer hastası bir fotoğrafçı, karanlık odada eski bir fotoğrafla karşılaşıyor: çocukken annesinin öldürüldüğü ana ait sıyah beyaz bulanık bir kare. Kim, ne zaman, nasıl çekmişti bunu? Film, hafızanın neyi sakladığını değil, neyi bırakamadığını anlatıyor. Peşimizi bırakmayan o gölge tarafımızı.
Bu tür katılımcı projelerde herkes katkı veriyor, herkes öğreniyor. Bir yandan üretim, bir yandan kendini deneme. Sonra kısa sürede yapılan o film, dev perdede oynuyor. Bir zamanlar uzaktan baktığın yerde, şimdi senin de bir parçan var. Sinema izlenen bir şey değil, birlikte kurulan bir dünya oluyor.
Bunu daha önce yaşamış mıydım?
Radyodan gelen sesle duygulanmak, sinemadaki kahramanla coşup taşmak… Ve o paylaşım, birlikte varoluş hâli… Zaman düz bir çizgi olmaktan çıkıyor; geri sarıyor, üst üste biniyor, birbirini çekiyor. Ve sanki bu yolculuk bir kelimeye dönüşüyor:
"Dejavu".
Sevgiyle kalın.















































Yorum Yazın
Facebook Yorum