Türkiye için 3 savaş stratejisi
Dr. Bülent Güven Siyaset Bilimci

Görsel: trendsresearch.org
Yıllar önce Türkiye’nin içinde bulunduğu güvenlik riskini dikkate alarak emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ, Milliyet gazetesinde “İki Buçuk Savaş Stratejisi” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Elekdağ bununla ne kastettiğini şöyleyazıyordu:
Türkiye'nin yaşamsal hakları ve toprakları üzerinde hak iddia eden Yunanistan ve Suriye, ülkemize karşı çıkar birliğiiçindedir ve Türkiye'yi çökertmek amacıyla PKK'ya her türlüyardımı yapmaktadır. Türkiye, bu ülkelere karşı savunmaplanlamasını, aynı anda iki ayrı cephede çatışmayazorlanacağı varsayımı üzerine dayandırmalıdır.
(Milliyet, 27 Kasım 1994)
Yani o dönem Türkiye’ye doğrudan tehdit oluşturan Suriye veYunanistan, her biri Türkiye için kendi başına birer tehditoluşturmalarına karşın, bunların enstrümanı olan PKK’nın iseyarım tehdit olarak tasvir edildiği görülmektedir Elekdağtarafından. Bu perspektiften bakıldığında:
Türkiye, buülkelere karşı savunma planlamasını, aynı anda iki ayrı cephede çatışmaya zorlanacağı varsayımı dayandırmalıdır.
Elekdağ’ın 90'lı yıllar için yaptığı tespit, dönemin konjonktürü açısından doğru ve önemliydi. Fakat bugünkonjonktür değişti. Suriye’de Türkiye’ye en azından düşmanca bakmayan bir yönetim ve Türkiye’yi tanıyan ve Türkiye ile gönül ve akrabalık bağı olan bir halk var. Dolayısıyla konuya Suriye merkezi hükümeti açısındanbakıldığında, Türkiye için kalıcı bir tehdit unsuru olmaktançıkmış durumda.
Fakat İsrail’in niyet olarak hep var olan ancak son yıllarda uygun şartları oluşturup fiiliyatta uyguladığı agresif vesaldırgan politikası, Türkiye için kalıcı ve ontolojik bir risk hâline gelmiş durumdadır. Fanatik ve ırkçı Yahudilerin dışındaİsrailli devlet adamları ve güvenlik yetkilileri de açık ve netolarak farklı ortamlarda Türkiye’yi kendileri için bir “tehdit” olarak gördüklerini belirterek İran sonrası sıranın Türkiye’ye gelmesi gerektiğini söylemeye başlamışlardır.
Bunları İsrail’in travmatik yetkililerinin hezeyanları olarak ciddiye almamak doğru bir yaklaşım değildir. İsrail’in başbakanı Netanyahu, 90’lı yıllardan itibaren Saddam’ın başında olduğu Irak’ı ve İran’daki molla rejimini bölge barışıve İsrail güvenliği için tehdit göstererek ABD’yi bu iki ülkeye karşı savaşa sokmayı başarmıştır. ABD’li bir senatörün dediğigibi İsrail başbakanı Netanyahu, kendine göre aptal bir ABD başkanı bulduğunda İsrail lobisi AIPAC’ın ABD’deki gücünü kullanarak bu ülkeyi istediği ülkeye karşı bir lejyoner gibi kullanarak savaşa sokabilmektedir.
En son ABD’nin niçin İran’a karşı savaşa girdiğini başta Trump olmak üzere hiçbir ABD’li yetkili açıklayamıyor, Netanyahu hariç. Netanyahu, İran’a karşı savaş açmak benim 40 yıllık hayalimdi diyor. ABD’li yetkililerin anıları okunduğunda, Netanyahu‘nun başta olduğu zamanlarda ABD’nin Obama ve Biden’ı da İran’a karşı savaşa zorlamak istediği, fakat bu iki başkanın buna direndiği görülmektedir. Biden dönemindeki durumu Washington Post yazarı Bob Woodward, War (Savaş) isimli kitabında detaylı anlatıyor.
İran’da savaşın sonu ne olursa olsun, ister mevcut rejim ayakta kalsın ister gitsin, İran; proksileri (vekil güçleri) ile birlikte İsrail ve ABD tarafından aldığı darbeler ile artık İsrail için kısa ve orta vadede bir tehdit oluşturmaktan çıkmış durumda. Dolayısıyla İsrail, kendi bölgesel planlarını gerçekleştirmekiçin Türkiye’yi hedef tahtasına oturtmuş durumdadır.
İsrail’in ana hedefi, Tevrat’ta geçen vadedilmiş toprakları elegeçirip bölgede uzun vadede bu hedeflerine ulaşmakta kendisine engel olabileceğini düşündüğü ülkeleri bölüpparçalayarak istikrarsızlaştırmak ve bölgede bir hegemonya kurmaktır. Bölgede Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeleri ABD’nin baskısı ile kendi açısından hizaya getirerek İsrail için bir güvenlik riskiolmaktan çıkarmıştır. Suriye, Lübnan, Irak gibi ülkeleri isekendi gayretleri ve ABD’nin askerî desteği ile fiilen parçalayarak kendisi için zararsız hâle getirmiş durumdadır.
Mevcut ABD hükümeti de İsrail’in tüm bölgesel planlarını destekliyor. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Huckabee gibisiyonist evanjelistler, Ortadoğu topraklarının İsrail’e vadedilmiş olduğunu ve İsrail’in bu topraklara sahip olmasıgerektiğini açık ve net bir şekilde söylüyorlar. Bir başka Siyonist Evanjelist olan ABD’nin mevcut savunma bakanı Peter Hegseth de bakan olmadan yaptığı konuşmalarda İsrail’in kuruluşunu Mesih’in tekrar gelişinin bir mucizesi olarak değerlendirip, Mesih’in gelmesinin ön şartı olan üçüncüsü tapınağın tekrar inşasına sıranın geldiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında İsrail ve ABD’de an itibarıyla sorumluluk taşıyan kişiler, rasyonel çıkar eksenli bir politika takip etmekten ziyade fanatik dinî hezeyanlarının gerçekleşmesini hedefleyen bir kaosu hedeflemektedirler. Bu fanatik insanların elinde dünyanın en büyük askerî gücü vardır ve bu gücühukuk, kural ve merhamet tanımadan fütursuzca kullanmak istemektedirler. Bunca sivil ve masum insanın ölmesinin bunlar açısından hiçbir anlamı yoktur. Bu ölümler onlar için kolateral hasardır.
Bu perspektiften bakıldığında İsrail’e göre Türkiye, kendisi ve hedefleri için en büyük engellerden biri olarak görünmektedir. İsrailli yetkililerin Türkiye’yi İran sonrası yeni bir hedef olarak göstermelerinin arkasında bu gerçek yatmaktadır. İsrail’in hedefi, İran’ı bir “failed state” hâline getirdikten sonra Türkiye’yi mercek altına almaktır. Nitekim başta İsrail Başbakanı Netanyahu olmak üzere, bu niyeti İsrailli yetkililerin açıklamalarında belirtildigini görmek mümkündür.
İsrail’in Türkiye’ye saldırma niyetinin, Türkiye’nin NATO ülkesi olması nedeniyle mümkün olmayacağına dair itiraz, oldukça romantik bir bakış açısı olur. NATO, Trump ilebirlikte fiilen bitmiş durumdadır. ABD ve İsrail’dekisiyonistlerin gözünde NATO’nun ciddi bir önemi bulunmamaktadır.
Son yıllarda Türkiye’nin F-35 savaş uçakları programından çıkarılmasının, Türkiye’ye 1988’den beri taleplerine rağmen ABD’nin hava savunma sistemi satmamasının arkasında, Türkiye’nin kendini savunabilecek duruma gelmesini engellemek isteyen İsrail ve ABD’deki siyonistlerin etkisi gözardı edilemez. ABD’nin Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemine aşırı tepki vermesinin arkasında da bu düşünceler yatmaktadır. Tüm parçalar bu perspektiften biraraya getirildiğinde, İsrail’in Türkiye’ye karşı ABD’nin desteği ile bir savaş planı olduğu iddiası artık çok da abartılı görünmemektedir.
İsrail, Türkiye’ye yönelik bu düşmanca tutumunu Türkiye’nin hem komşusu hem de kadim “düşmanı” Yunanistan ile 2021 yılından bu yana yaptığı bir dizi askerî anlaşma ile ç stratejisi çerçevesinde sürdürmektedir. Bu anlamda Türkiye ile İsrail arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşt Yunanistan sadece İsrail’e ülkesinde vereceği lojistik destekile sınırlı kalmayabilir. Yunanistan da geliştirdiği askeri kapasite ile Türkiye ile Kıbrıs’ta ve Ege’deki adalarda kendiaçısından "yarım kalmış" işini bizzat savaş açarak tamamlama yoluna gidebilir. Yunanistan’daki ABD askerî üsleri de bu anlamda hem Yunanistan’a hem de İsrail’e savaş lojistiği ve mühimmat açısından destek verebilir. An itibarıyla sahip olduğu 5. nesil savaş uçakları F-35’ler ve hava savunma sistemleri ile Yunanistan’ın askerî teknoloji açısındanTürkiye’ye karşı üstünlüğü bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, güney ve batı sınırlarında ABD’nin askerî desteğine sahip bu iki ülkenin savaş tehdidi altındadır. Böyle bir savaş belki kısa vadede gerçekleşmeyebilir; ancak orta vadede bu riskin varlığı göz ardı edilemez.
Tasvir edilen böyle bir savaş durumunda Türkiye için birbaşka tehdit ise kuzeydoğuda komşusu olan Ermenistan olabilir. Ermenistan’daki Paşinyan yönetimi ABD’nin desteğiile iktidardadır. Türkiye’nin İsrail ve Yunanistan ile bir savaş içinde olduğu bir durumda, ABD’nin yönlendirmesi ile Ermenistan’ın da böyle bir konjonktürde Türkiye’ye saldırma ihtimali bulunmaktadır. Ermenistan açısından bakıldığında, Türkiye’ye karşı düşmanlık duygusunun tarihsel gerekçeler bulunmaktadır. 1915 tehcirinden sonra bazı Ermeni gruplar, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ile sorun yaşayan ülkeler tarafından zaman zaman terör amacıyla kullanılan bir araç haline gelmiştir.
Yukarıda tasvir edilen bu üç ülke ile aynı anda savaş durumuilk bakışta abartılı görünebilir. Ancak tarihsel ve güncel gelişmeler bu ihtimali tamamen dışlamamaktadır.
Bu nedenle Türkiye, güvenlik mimarisini bu üç ülke ile aynıanda savaşabilecek bir yapıya göre yeniden kurgulamalıdır.
Türkiye’nin kara kuvvetleri güçlü olmakla birlikte, hava ve deniz kuvvetlerinin daha da geliştirilmesi gerekmektedir. Özellikle 5. nesil savaş uçakları ve hava savunma sistemleri kritik öneme sahiptir. Türkiye’nin geliştirdiği KAAN savaşuçağının tam operasyonel hâle gelmesi 2030’lu yılları bulabilir.
Ayrıca İsrail’in elinde farklı kaynaklara göre 250 ile 400 arasında nükleer silah bulunduğu iddia edilmektedir. Bu durum da caydırıcılık tartışmalarını gündeme getirmektedir. Türkiye mutlaka atom bombasına sahip olmanın yollarını araştırmalıdır. İran örneğinde görüldüğü gibi, İsrail'in saldırganlığı ve baskısından korunmanın yollarından biri nükleer silaha sahip olmaktır. Kuzey Kore, atom bombasına sahip olduğu için kendi güvenliğini ve bağımsızlığını koruyabilmektedir. ABD’nin, ister NATO çerçevesinde isterikili ilişkiler boyutunda sağladığı güvenlik garantilerinin hiçbir önemi yoktur. Körfez ülkeleri, İran ile olası bir savaşta ABD tarafından korunamadığı gibi, tam tersine ABD Askerî islerinin varlığı nedeniyle hedef hâline gelmişlerdir. ABD, Körfez’de en yakın müttefiklerinden biri olan Katar’ı dahi İsrail’in saldırısından koruyamamıştır.
Bu üç ülke ile savaş ihtimalinin dışında, olası bir savaşta ABD ve Avrupa’nın bu ülkelere destek vereceği de dikkate alınmalıdır. Ayrıca Suriye’de YPG üzerinden Kürt kartının da kullanılabileceği yönünde ciddi şüpheler bulunmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, iç güvenlik mimarisinin yanı sıra çevresindeki ülkeler ve küresel güçlerle ilişkilerini butehditleri dikkate alarak yeniden kurgulamalıdır.















































Yorum Yazın
Facebook Yorum