Ortadoğu’da değişen dengeler
Dr. Bülent Güven
Siyaset Bilimci
Perşembe 16 Nisan 2026 8:04

İllüstrasyon: Annelise Capossela/Axios
7 Ekim 2023’te Gazze savaşının başlamasıyla Ortadoğu’da uluslararası boyutta da yansımaları olan yeni bir süreç başladı. Fakat Gazze savaşı bu anlamda belki bir kırılma anı oldu. Asıl süreç, çok daha önceden Arap Baharı’nı ve İsrail’in agresif ve yayılmacı politikalarını içeren olaylarla başladı. Son olarak İran, ABD ve İsrail arasında yaşanan savaş da bölgede önümüzdeki dönemde yeni gelişmelerin ve dönüşümlerin önünü açtı.
Bu vesileyle Körfez ülkeleri, güvenlik politikaları ve jeopolitik ilişkilerinde kuvvetle muhtemel yeni bir yapılanma sürecine giriyor. Kendi güvenlikleri için ABD’ye yakın duran ve bu kapsamda ABD’ye milyarlarca dolar aktaran Katar, BAE gibi ülkelerde giderek daha net şekilde şu algı yerleşiyor: ABD için İsrail’in güvenliği vazgeçilmezdir; bu nedenle kriz anlarında öncelik İsrail’in güvenliğine verilmektedir. Bu algı, Amerika’nın bu ülkelere verdiği güvenlik garantilerine duyulan güveni kalıcı biçimde sarsıyor.
Bu perspektiften bakıldığında Körfez monarşilerinde stratejik bir yeniden kalibrasyonun gerekli ve kaçınılmaz olduğu yönünde bir anlayış yerleşiyor. Ancak bu sürecin başlangıcı belirtildiği gibi son çatışmayla sınırlı değil. En geç 7 Ekim 2023’ten, Eylül 2025’te İsrail’in Doha’ya yönelik saldırısından ve aynı ay Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşmasından itibaren bu jeopolitik kaymanın işaretleri görünür hâle geldi.
Daha da geriye gidildiğinde, 2019’da İran’ın Suudi petrol tesislerine yönelik saldırısına ABD’nin askerî karşılık vermemesi bu anlayışın yerleşmesinde kritik bir dönüm noktasıydı. Bu olay, Washington’un güvenilir bir koruyucu güç olup olmadığına dair ilk ciddi şüpheleri doğurdu. Benzer bir durum Türk-ABD ilişkileri için de geçerliydi. Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen “müttefik” ABD’nin, kırk yılı aşkın süredir NATO ülkesi Türkiye’yi bölmeye çalışan bir terör örgütünün Suriye’deki uzantısını ağır silahlarla donatması da bu kapsamda değerlendirilebilir.
Bu gelişmeleri yalnızca bölgesel dinamiklerle açıklamak mümkün değil. Bu anlamda uluslararası sistemdeki yapısal değişimleri de dikkate almak gerekiyor. ABD’nin küresel hegemonyasındaki yavaş ama sürekli gerileme ve Çin’in yükselişi, Körfez ülkelerini global anlamda da stratejik tercihlerini yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Aynı zamanda İran, Şii kartı üzerinden Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde nüfuzunu artırma çabaları nedeniyle önemli bir istikrarsızlık unsuru olmaya devam ediyor bu ülkeler için. İran bu yolla kendi konumunu Ortadoğu’da güçlendirmeye çalışıyor.
Bu ülkelerin ABD’nin güvenilirliğine ilişkin açık ve resmî açıklamaları olmasa da, çeşitli gelişmeler Körfez ülkelerinde ciddi bir rahatsızlık yaşandığını gösteriyor. Bölge ülkelerinin Çin gibi yeni güçlerle ilişkilerini artırmaya çalışmaları da bu şekilde okunabilir. Özellikle ABD’nin kayıtsız ve şartsız biçimde İsrail’in güvenliğine odaklanması, bölge ülkeleri arasında ciddi bir eleştiri konusu. Bu durum, Körfez ülkelerinin on yıllar boyunca Amerikan ekonomisine yaptıkları büyük yatırımlar düşünüldüğünde daha da dikkat çekici hâle geliyor. Bu yatırımların bir yönüyle İsrail saldırganlığına karşı kendilerini güvence altına alma amacı varken, diğer yönüyle İran gibi tehditlere karşı güvenlik desteği sağlama beklentisi bulunuyordu.
Son dönemde yaşanan gelişmeler ABD’ye yönelik şüpheleri daha da derinleştirdi. ABD’nin, Eylül 2025’te Doha’daki bir Hamas ofisine yönelik İsrail saldırısını engelleyememesi, bölge ülkeleri tarafından sessiz ama derin bir şekilde kayda alındı. Buna ek olarak Gazze’de süren savaş, Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesi ve 2025 tarihli yeni ABD ulusal güvenlik stratejisinde Ortadoğu’nun daha düşük bir seviyede önceliklendirilmesi, Washington’un güvenilirliği konusunda soru işaretlerini artırdı. Aynı durum İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları için de geçerli.
Son İran savaşında İran’ın Katar, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelere yönelik saldırıları karşısında, ABD’nin İsrail’i koruma konusundaki hassasiyetine benzer bir refleksi bu ülkeler için göstermemesi, belki de bardağı taşıran son damla oldu. Mevcut ABD yönetiminde savaş bakanı olarak anılan Siyonist evanjelist Peter Hegseth gibi isimlerin yer alması ve bunların İslam karşıtı söylemleri açıkça dile getirmeleri, ABD’nin güvenilir bir koruyucu olduğu yönündeki şüpheleri daha da artırdı.
Aslında Körfez ülkeleri ile ABD arasındaki ittifak uzun süre istikrarlıydı. Bu ilişki, “güvenlik karşılığında petrol” ilkesine dayanıyordu ve Soğuk Savaş sonrasına kadar etkili bir şekilde işledi. Ancak bu düzen hiçbir zaman iç çelişkilerden tamamen arınmış değildi. ABD’ye olan güvenlik bağımlılığı, toplumların bazı kesimlerindeki Batı karşıtı duygularla çelişiyordu. Ayrıca İran’a karşı denge unsuru olarak İsrail’e yaklaşılması da iç politik gerilimleri artırdı.
Buna rağmen bu ülkelerdeki yönetimler uzun süre bu çelişkileri kontrol altında tutmayı başardı. Ancak Arap Baharı, iç istikrarın ne kadar kırılgan olabileceğini ortaya koydu. Öte yandan İran’ın sahip olduğu asimetrik askerî kapasite –özellikle füze ve insansız hava araçları– Körfez ülkeleri için ciddi bir tehdit oluşturmaya devam ediyor. İran’ın nükleer programı da bu belirsizliği artıran önemli bir faktör olarak kayda geçti.
Bugünkü tablo ise oldukça çelişkili. Bazı Körfez ülkeleri İran’ın zayıflamasını isterken, aynı zamanda İsrail’le aynı cephede yer almanın yaratacağı siyasi sonuçlardan kaçınmak istiyor; çünkü halkta Filistin meselesi nedeniyle İsrail’e karşı güçlü bir tepki var. İsrail ile aynı safta bulunmak, bu monarşilerin iktidarını Arap Baharı’na benzer bir şekilde tehlikeye atabilir. En önemlisi ise uzun sürecek bir savaşın ekonomik ve güvenlik açısından doğuracağı öngörülemez sonuçlar ile ABD’nin böyle bir durumda bu ülkelere gerçekten destek verip vermeyeceği konusundaki belirsizliktir. Mevcut durum analiz edildiğinde, bugünkü ABD’nin bu ülkelere böyle bir durumda destek verme ihtimali oldukça düşüktür.
ABD’ye olan güvenin ileri derecede aşınması, bölge için köklü sonuçlar doğurabilir. Gelinen noktada eski düzenin aynen devam etmesi pek olası görünmüyor. Bunun yerine Ortadoğu’nun güvenlik mimarisinde kapsamlı bir yeniden yapılanma ihtimali büyüktür. Bu süreç; silahlanmanın artması, Çin ve Rusya’ya yönelimin güçlenmesi ve ABD yapımı silah sistemlerinden uzaklaşılması gibi sonuçlar doğurabilir. Nitekim bu ülkelerin BRICS çerçevesinde bu aktörlerle yakınlaşmaya başlaması da bunu göstermektedir.
Bu yönde ilk işaretler de ortaya çıkmış durumda. Örneğin Ukraynalı bir askerî heyetin bölgeye yaptığı ziyaret, alternatif askerî iş birliklerine duyulan ilginin arttığını gösteriyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin, teknoloji transferi konusundaki anlaşmazlık nedeniyle Fransa ile yürütülen bir savunma projesinden çekilmesi ve Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşması da bu arayışın göstergeleri arasında zikredilebilir. Ayrıca Suudi Arabistan’ın kendi nükleer programını geliştirmeye çalıştığı da ifade ediliyor. Yine bu ülkelerin Türk savunma sanayi ürünlerine ilgi duyması da bu sürecin yansımalarından biridir.
Bu çerçevede Çin’in rolü giderek önem kazanıyor. İran’ın önemli bir ortağı olan Pekin, Körfez ülkeleri için hem bir risk hem de bir fırsat olarak görülüyor. Çin ile iyi ilişkiler, istikrar ve dolaylı bir güvenlik garantisi sunabilir. Ancak bölge içindeki dengeler farklılık gösteriyor: Şii nüfusun ağırlıkta olduğu ülkeler İran etkisine karşı daha hassas kalırken, Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler İsrail’le ilişkilerini daha da geliştirebilir.
Belirtildiği gibi, bazı Körfez ülkelerinin askerî bilgi ve teknoloji alanında Ukrayna ve Türkiye gibi yeni ortaklara yönelmesi dikkat çekici, hem de yeni dengelerin oluşması açısından önemli gelişmelerdir. Bu eğilim yalnızca yeni siyasi tercihlerin sonucu değildir; aynı zamanda ABD’nin askerî-sanayi kompleksinde ortaya çıkan yapısal sorunlarla da bağlantılıdır. Özellikle modern savaşın gerektirdiği alanlara, örneğin drone teknolojilerine yeterince uyum sağlanamaması eleştiri konusudur.
Yüksek maliyetli füze savunma sistemlerinin, düşük maliyetli insansız hava araçlarına karşı kullanılması bu yapısal dengesizliği açık biçimde ortaya koymaktadır. 20 ile 50 bin dolara mal olan bir drondan korunmak için 3 ile 9 milyon dolar arası maliyeti olan bir füzeyi kullanmak savaş ekonomisi açısından pek mantıklı görünmüyor. İyi bir altyapı ile yılda bir milyon drone üretmek mümkün iken, bahsedilen savunma sistemleri füzelerinden yılda ancak 700 ile 800 arası üretmek mümkün.
İran ise ABD ile Körfez ülkeleri arasında giderek belirginleşen bu gerilimi kendi lehine çevirmeye çalışmakta ve önümüzdeki dönemde bu yöndeki çabalarını artırması beklenmektedir. Tahran uzun zamandır ABD’nin bölgeden çekilmesini savunmakta ve bunun yerine İran’ın da dâhil olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisinin oluşturulmasını önermektedir. Ancak İran’ın hegemonya arayışı ve ideolojik karakteri, Körfez ülkelerindeki mevcut yönetimlerde kalıcı bir güvensizlik duygusu yaratmaktadır.
Savaşın ABD açısından maliyeti arttıkça, Irak ve Afganistan örneğinde görüldüğü gibi, ABD’nin bölgeden çekilmesi büyük bir ihtimaldir. ABD’deki güçlü İsrail lobisi hem toplumda hem de genç nesil siyasetçilerde ciddi eleştirilere tabi tutulduğu için orta vadede bu lobinin gücü ABD’yi İsrail güvenliği açısından bölgede tutmaya yetmeyebilir.
Yaşanan bu gelişmeler yalnızca bölgesel dinamiklerin sonucu değildir; aynı zamanda küresel siyasi ekonomideki daha geniş çaplı dönüşümlerin de bir yansımasıdır. ABD öncülüğünde şekillenen liberal dünya düzeni ve neoliberal ekonomik yapı, artık Amerikan ekonomisine geçmişte sağladığı ölçüde katkı sunmamaktadır. Çin’in yükselişi ve Hint-Pasifik bölgesinin artan stratejik önemi, Washington’un önceliklerini son yirmi yılda önemli ölçüde değiştirmiştir. İç politikada ise “America First” yaklaşımı bu yönelimi daha da pekiştirmektedir.
Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Körfez bölgesindeki güç dengelerinin yeniden şekillendiği açıkça görülmektedir. ABD’nin bu süreçten beklenildiği kadar olumsuz etkilenmeyebileceği öne sürülse de, Avrupa Birliği’nin bölgede daha etkin bir rol üstlenme arayışında olması muhtemeldir. Bununla birlikte hem AB hem de Körfez ülkeleri, başta Çin olmak üzere yeni ortaklık seçeneklerine temkinli bir şekilde yönelmektedir.
Tasvir edilen bu jeopolitik çerçevede, dış güçlerin etkisinde kalmadan bölge ülkelerinin kendi aralarında bir düzen kurup kuramayacağı sorusu önem kazanmaktadır. Sadece bölgede değil, tüm İslam dünyasına bakıldığında insanın aklına 1860 yılında Ziya Paşa tarafından yazılmış şu dizeler gelmektedir:
Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün viraneler gördüm,
Harâb olmuş bu cihânın her tarafın hâneler gördüm.
Bölgenin bu kısır döngüden kurtulması ve virane hâlinden çıkabilmesi için yeniden yapılanmaya gitmesi gerekmektedir. Aslında ideolojik duruşu nedeniyle bölgede risk unsuru olarak algılanan İran, Türkiye ile birlikte burada anahtar bir rol oynayabilir. Bölgenin iki büyük ülkesi, ideolojik bagajlarını bir kenara bırakarak Almanya ve Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da yaptıkları gibi yeni bir düzenin kurulmasının önünü açabilirler. Bu yapılmadığı takdirde bölge ülkeleri bugün ABD ve İsrail’in, yarın ise Çin veya Rusya’nın hegemonik etkisi altında kalmaya devam edecektir. Ümit edelim ki son yaşanan gelişmeler böyle bir yeniden yapılanmanın kapısını aralar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir.















































Yorum Yazın
Facebook Yorum