Zorbalık: En Derin Yaralar Her Zaman Görünmez
Hiç bir cümlenin gün boyu aklınızdan çıkmadığı oldu mu? Belki bir öğretmeninizin, belki bir yöneticinizin, belki de hiç tanımadığınız birinin söylediği tek bir söz… Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ hatırlıyorsunuz. Çünkü bazı yaralar bedende değil, zihinde iz bırakır. Üstelik bu izler çoğu zaman dışarıdan fark edilmez. İşte zorbalık tam da böyle bir olgudur. Çoğu insan zorbalığı yalnızca okul çağındaki çocukların yaşadığı bir problem olarak düşünür. Oysa gerçek bundan çok daha geniştir. Zorbalık; okulda, iş yerinde, aile içinde, sosyal medyada ve günlük yaşamın birçok alanında karşımıza çıkabilen, insanın psikolojik iyi oluşunu derinden etkileyen bir davranış biçimidir.

Peki neden son yıllarda zorbalığı daha fazla konuşuyoruz? Gerçekten zorbalık mı arttı, yoksa artık görünmeyen yaraları fark etmeye mi başladık?
Eskiden zorbalık denildiğinde akla çoğunlukla fiziksel şiddet gelirdi. Oysa bugün biliyoruz ki bir insanı sürekli küçümsemek, dışlamak, alay etmek, yok saymak, yaptığı işi değersiz göstermek ya da onu toplum içinde utandırmak da en az fiziksel şiddet kadar yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Üstelik psikolojik zorbalığın en zor tarafı, çoğu zaman kanıtlanmasının güç olmasıdır. Bir tokadın izi görülebilir; fakat küçümsenen bir insanın özgüvenindeki kırılmayı ölçmek o kadar kolay değildir. İnsan beyni sosyal bir organdır. Kabul görmek, ait hissetmek ve saygı görmek temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu nedenle dışlanmak ya da aşağılanmak yalnızca duygusal bir deneyim değildir. Psikoloji ve nörobilim alanındaki araştırmalar, sosyal reddedilmenin beyinde fiziksel acıyla benzer sinir ağlarını harekete geçirebildiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, "Sadece bir şakaydı." diyerek geçiştirilen bazı davranışlar, maruz kalan kişi için hiç de şaka olmayabilir. Belki siz de buna benzer bir olaya tanıklık etmişsinizdir. Bir toplantıda sürekli sözü kesilen bir çalışan… Sınıfta arkadaşlarının alay ettiği bir öğrenci… Sosyal medyada görünüşü nedeniyle yüzlerce yorum alan bir genç… Ortak noktaları yalnızca incinmiş olmaları değildir. Ortak noktaları, zamanla kendilerini değersiz hissetmeye başlamalarıdır. Çünkü insan, sürekli maruz kaldığı mesajlara bir süre sonra inanmaya başlayabilir.
İlginç olan ise zorbalığın her zaman yüksek sesle yapılmamasıdır. Bazen en ağır zorbalık sessizlikle gerçekleşir. Bir kişiyi sürekli toplantılara çağırmamak, fikirlerini görmezden gelmek, başarılarını yok saymak ya da sosyal çevreden bilinçli şekilde dışlamak da zorbalığın farklı biçimleridir. Bu davranışlar tek başına küçük görünebilir. Ancak sürekli tekrarlandığında kişinin aidiyet duygusunu, motivasyonunu ve psikolojik dayanıklılığını ciddi biçimde zedeleyebilir. Endüstri ve örgüt psikolojisi alanında yapılan çalışmalar da bu durumu desteklemektedir. Çalışanlar yalnızca iş yükü nedeniyle tükenmişlik yaşamıyor. Sürekli eleştirilen, değersiz hissettirilen veya dışlanan bireylerde stres düzeyi yükseliyor; iş doyumu azalıyor, yaratıcılık ve performans olumsuz etkileniyor. Çünkü beyin tehdit altında hissettiğinde enerjisinin önemli bir bölümünü kendini korumaya ayırıyor. Böyle bir ortamda üretmek, öğrenmek ve yenilik geliştirmek giderek zorlaşıyor.
Bir başka önemli soru da şu: İnsanlar neden zorbalık yapar?
İlk bakışta bunun nedeni güç gibi görünebilir. Oysa psikolojik açıdan tablo daha karmaşıktır. Araştırmalar, bazı zorba davranışların altında yetersizlik duygusu, düşük özsaygı, empati eksikliği, öğrenilmiş davranış kalıpları ya da kontrol ihtiyacının bulunabileceğini göstermektedir. Elbette bu durum zorbalığı haklı çıkarmaz. Ancak sorunun yalnızca mağduru değil, davranışın nedenlerini de anlamadan kalıcı çözümler üretmek kolay değildir. Son yıllarda dijital dünyanın gelişmesiyle birlikte zorbalık yeni bir boyut kazandı. Eskiden okuldan ya da işten eve dönen kişi en azından bulunduğu ortamdan uzaklaşabiliyordu. Bugün ise telefon ekranı cebimizde taşınan yeni bir sosyal alana dönüştü. Anonim hesaplar, aşağılayıcı yorumlar, alaycı paylaşımlar ve dışlayıcı içerikler günün her saatinde karşımıza çıkabiliyor. Üstelik dijital ortamda yapılan bir paylaşım saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabiliyor. Bu da psikolojik etkinin çok daha geniş ve kalıcı olmasına neden olabiliyor.
Peki zorbalık karşısında ne yapabiliriz?
Her şeyden önce zorbalığı normalleştirmemeliyiz. "Bizim zamanımızda da olurdu.", "Biraz güçlü olsun." ya da "Şaka kaldırmayı öğrensin." gibi ifadeler, çoğu zaman sorunu çözmek yerine görünmez hâle getiriyor. Oysa mizah ile aşağılamayı, eleştiri ile küçük düşürmeyi birbirinden ayırabilmek sağlıklı ilişkilerin temelidir. İkinci olarak sessiz kalmanın her zaman tarafsızlık olmadığını unutmamalıyız. Bazen tek bir destek cümlesi bile zorbalığa maruz kalan kişinin yalnız olmadığını hissettirebilir. Yapılan araştırmalar, çevresinden sosyal destek gören bireylerin zorbalığın olumsuz psikolojik etkileriyle daha iyi başa çıkabildiğini göstermektedir. Bu nedenle bazen büyük çözümler değil, küçük ama samimi destekler en güçlü etkiyi oluşturabilir.
Kendimize de şu soruyu sormamız gerekiyor: Günlük hayatımızda istemeden de olsa başkalarını inciten davranışlarımız olabilir mi? Birini konuşurken sürekli bölmek, fikirlerini küçümsemek, başarılarını görmezden gelmek ya da sosyal çevreden dışlamak çoğu zaman zorbalık olarak adlandırılmasa da karşı tarafta derin izler bırakabilir. Empati, yalnızca başkasının ne hissettiğini anlamaya çalışmak değil; kendi davranışlarımızın onda nasıl bir etki oluşturabileceğini de fark edebilmektir. Belki de asıl güç, başkalarını susturabilmekte değil; onların kendilerini güvende hissedebileceği bir ortam oluşturabilmektedir. Çünkü insanlar korktukları yerde yalnızca susarlar; kendilerini güvende hissettikleri yerde ise düşünür, üretir ve gelişirler.
Unutmamak gerekir ki zorbalık çoğu zaman birkaç saniyede gerçekleşir; etkisi ise yıllarca sürebilir. Söylenen bir söz unutulabilir ama o sözün insanda bıraktığı duygu uzun süre yaşamaya devam eder. Bu nedenle hepimiz, kullandığımız kelimelerin ve sergilediğimiz davranışların başkalarının hayatında nasıl izler bırakabileceğini düşünmeliyiz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: İnsanların bizden uzaklaşmasının nedeni söylediklerimiz mi, yoksa onlara hissettirdiklerimiz mi? Çünkü gerçek güç, korku uyandırmakta değil; güven verebilmektedir. Ve bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, büyük bir iyilik değil; küçük ama incitmeyen bir davranıştır.
Doç. Dr. Yeşim SIRAKAYA

















































Yorum Yazın
Facebook Yorum