Brüksel isimleri siliyor. Diasporalar ise hayatları siliyor.
BRUXELLES KORNER / Kadir Duran
Yenilenen bir vitrin, dağılan bir hafıza
.jpeg)
Brüksel’de her şey yenileniyor. Cepheler modernleşiyor, vitrinler “temizleniyor”, tabelalar standartlaştırılıyor. Şehir yeniyi, pürüzsüzü, “uyumlu” olanı seviyor. Ama bazen bu sıradan süreçte küçücük bir ayrıntı, insanın içinde büyük bir sarsıntı yaratıyor.
Bugün bir adamın bürolarının yenilendiğini gördüm. Vitrine bakınca, o gün içinde adının büyük ihtimalle silineceğini anladım. Basit, neredeyse mekanik bir işlem: kazınıyor, sökülüyor, üstü kapatılıyor. Şehrin seri üretim gibi yaptığı, duygusuz bir hareket.
Oysa o isim sıradan bir çıkartma değildi. Bir işaretti. Bir dayanak noktasıydı. Brüksel’in tarihinden bir parçaydı.
O isim Yakup Yurt’un ismiydi (bazen karıştırıldığı gibi “Yakup Kurt” değil). Belçika’daki Türk toplumu içinde “Tercüman Yakup” diye biliniyordu. Sıradan “bir” tercüman değil; bir dönemin, bir kuşağın tercümanıydı. Entegrasyonun, formlar, randevular, prosedürler ve insanı ezip geçebilecek cümleler üzerinden yürüdüğü bir Brüksel’in tercümanı.
Brüksel’in “Tercüman Yakup”u: Yakup Yurt’un Ardından (1950–2024)
Brüksel’de uzun yıllar mahkemelerde ve resmî süreçlerde Türkçe–Fransızca arasında köprü kuran, diaspora içinde “Tercüman Yakup Yurt” adıyla tanınan Yakup Yurt, Nisan 2024’ün başında hayatını kaybetti. Haber dili, Belçika Türk toplumunda onun “aydın, toplumla barışık, sevilen bir figür” olarak anıldığını gösteriyordu.
Yakup Yurt Nisan 2024’ün başında vefat etti. Ama yine de bu sabah, sanki ikinci bir kayboluşa tanıklık ediyormuşum gibi hissettim: Şehrin, bir varlığın son görünür izini kaldırdığı anlarda yaşanan kayboluşa.
Yakup Yurt: “kurum”a dönüşen tercüman
Diasporada bazı meslekler meslek olmaktan çıkar, toplumsal bir işleve dönüşür. Özellikle tercüman, çoğu zaman bir geçiş kapısıdır: Devlet ile onun kodlarını bilmeyenler arasında bir aracı, bir tercümandan fazlası.
Yakup Yurt da bu figürlerden biriydi. Adı ailelerin içinde bir çözüm gibi dolaşırdı:
“Belediyeye gitmemiz lazım.”
“Bir mektubu anlamak gerekiyor.”
“Mahkemede bir dosya var.”
“Hastanede bir sorun çıktı.”
“Neye imza attığımızı anlamıyoruz.”
Bu anlarda mesele dil meselesi değildir. Mesele varoluşsal bir meseledir. Yanlış anlaşılan tek bir kelime çok pahalıya patlayabilir: kaçırılan bir yardım, talep edilmemiş bir hak, aceleyle imzalanmış bir belge, giderek ağırlaşan bir durum… Bu gerçeklikte tercüme, “Türkçeyi Fransızcaya çevirmek” değildir sadece; gişe dilini konuşamadığı için bir vatandaşın görünmezleşmesini engellemektir.
Bir kuşak Yakup Yurt’u tanıdı:
ya bizzat, çünkü onun üzerinden geçiyordu işler,
ya ismiyle, çünkü bir referansa dönüşmüştü,
ya da mecburiyetten; çünkü hayatın bir anında sistemi anlayan ve kaybolmanıza izin vermeyen birine ihtiyaç duyarsınız.
Paradoks şu: pek çok kişi onu duygusal anlamda “sevmiş” olmayabilir; ama neredeyse herkes onu, faydalı, yapı kuran, vazgeçilmez birini saygıyla anmanın o özel yerinden saygıyla hatırlıyordu. Brüksel diasporasının resmî olmayan kurumu gibiydi.
Sarsıntı: Tanımadım, ama yine de içim parçalandı
Onu şahsen tanımadım. Ve tam da bu yüzden bu sahne daha çarpıcı.
Bu sabah silinmek üzere olan o vitrini görünce çok net bir şey hissettim: kolektif hafıza büyük bir dramla yok olmaz. Katman katman silinir; teknik hareketlerle, yenileme işleriyle, tadilatlarla.
Bir an için kendimi soğuk bir aynada gördüm:
Bir gün biz de bir vitrinde bir isim olacağız.
Bir gün vitrin yenilenecek.
Bir gün o isim sökülecek.
Davasız. Anmasız. Arşivsiz.
Çağdaş şehirlerin sessiz şiddeti budur: silerek ilerlerler. Nötrleştirerek yenilerler. Fazla “iz” bırakanı kazıyıp düzleyerek modernleşirler.

Diasporada “bir ismi silmek” ne demektir?
Mahallelerde diasporalar kendi dayanak noktalarını kurar: dükkânlar, kafeler, bürolar, dernekler, dayanışma mekânları, ana dilde yazılmış tabelalar… Bunlar tutunma noktalarıdır. Nefes alınan, anlaşılan, aksanı “açıklamak” zorunda kalınmayan yerler.
Ama bu dayanaklar kırılgandır. Camın, kâğıdın, kiraların, sözleşmelerin üstünde dururlar. Ve kaybolduklarında, çoğu zaman yalnızca bir tabelayı değil, Brüksel’in sosyal tarihinin bir parçasını da beraberinde götürürler.
Yakup Yurt’un adını bir vitrinden silmek, sadece bir tabelayı kaldırmak değildir: Türk toplumunun ne olduğuna ve Belçika’nın karmaşıklığı içinde nasıl ayakta kaldığına dair bir izi de kaldırmaktır.
İşte tam burada duygu siyasete dönüşür: Şehirde iz bırakma hakkı kimindir? Kalıcı hafızayı kim hak eder? Neden bazı isimler taşın üstüne yazılır (sokaklar, plakalar, anmalar) da bazıları sadece kolayca değiştirilebilen vitrinlerde yaşar?
Brüksel ve seçici hafıza: Entegre eden ama arşivlemeyen şehir
Brüksel kendini uluslararası başkent, dünya şehri, mozaik olarak tanımlamayı sever. Çeşitlilik bir slogandır; bazen de gerçektir. Ama diasporaların hafızası çoğu zaman resmî anlatıların dışında kalır.
Bugünde çeşitliliği kutlarız; ama toplulukların geçmişini az arşivleriz:
az plaka,
az kurumsallaştırılmış hikâye,
az erişilebilir arşiv,
şehri ayakta tutmuş “sıradan” aktörlere az tanınma.
Oysa Brüksel’in tarihi, yalnız büyük politik isimlerden ya da Avrupa kurumlarından ibaret değildir. İdare koridorlarında, tercümanların yanında, arabulucuların içinde, insanla devleti birbirine bağlayan o görünmez işlerde de yazılır.
Yakup Yurt bu kategoriye aittir: “resmî” olmayan ama hayati bir figür. Bu yüzden kayboluşu iki kat tehlikelidir: Topluluk onun hafızasını canlı tutmazsa, kimse onun yerine tutmayacaktır.
Son söz: diaspora unutulma lüksüne sahip değil
Bu sabah sadece yenilenen bir vitrin görmedim. Acı bir ders gördüm: Brüksel’de diaspora çoğu zaman geçiciliğe mahkûm ediliyor. İnşa ediyor, çalışıyor, yardım ediyor, destek oluyor, dayanışma ağları örüyor. Sonra izleri siliniyor; yerini tertemiz, nötr, hikâyesiz bir yüzey alıyor.
Ama bizim bir sorumluluğumuz var: Hafızamızın sadece özel anılara sıkışmasına izin vermemek. Yapı kuran figürlerimizin iz bırakmadan kaybolmasına razı olmamak. Topluluk tarihinin “aile içinde anlatılan küçük anekdotlara” indirgenmesini reddetmek.
Yakup Yurt gitti. Mekânı cennet olsun.
Ve bilsin ki öte dünya varsa onu şahsen tanımayanlar bile izinden etkilenebilir.
Çünkü bir vitrindeki o isim, ondan daha büyük bir şeyi söylüyordu: bir dönemi, bir kuşağı, Brüksel’de hayatta kalmanın bir biçimini.
Vitrin belki silinecek.
Ama hafıza da silinirse, o zaman kaybettiğimiz yalnızca bir insan olmaz: Brüksel’deki hikâyemizin bir parçasını, kendi elimizle yok etmiş oluruz.
Bir isimden fazlası: “Tercüman Yakup Yurt” neyi temsil ediyordu?
Diasporada bazı isimler meslekle bütünleşir. “Tercüman Yakup” ifadesi tam olarak bunu anlatıyordu:
Resmî işlemlerde dili “çeviren” değil, aynı zamanda insanı ve bağlamı taşıyan bir figür,
Brüksel’de gündelik hayatın, kurumların ve göçmen gerçekliğinin içinde “iş gören” bir arayüz.

Biyografik hatlar: Bursa’dan Valonya’ya, oradan Brüksel’e
Basına yansıyan biyografik çerçeveye göre Yakup Yurt:
1950 Bursa doğumlu,
1967’de Belçika’ya geldi, eğitimini sürdürdü,
Louvain Katolik Üniversitesi (UCLouvain) iletişim alanında mezuniyet aldı,
1981’den itibaren Brüksel’de Türkçe–Fransızca yeminli tercümanlık yaptı,
Emeklilik sonrası Gemlik/Umurbey’de yaşadı.
Vefatına ilişkin haberler 7 Nisan 2024 tarihini işaret ediyor; cenaze bilgisinin Umurbey üzerinden paylaşıldığı görülüyor.
Yazılarında ana damar: “Değişmek” değil, “insani gelişmek”
Paylaştığınız metinlerde Yakup Yurt’un dili, klasik “göç hikâyesi” kalıbını aşan bir çizgide duruyor:
Türkiye–Belçika arasında gidip gelen zaman algısı,
Uyum/aidiyet tartışması (kişisel “uyumsuzluk” mu, kültürel “doku uyuşmazlığı” mı?),
“Taklitçilik” eleştirisi ve Batı’daki “üstünlük duygusu” gözlemi,
Çözüm olarak “asgari insani ortak değerlerde buluşma” vurgusu.
Bu yaklaşım onu sadece tercüman değil, diaspora içinde kamusal akıl üreten bir kalem konumuna yerleştiriyor.
Çeviri bir “teknik” değil, bir kültür politikasıydı
Yakup Yurt’un profilinde ve paylaşımlarında çeviri; şiir, veciz söz ve kültürel referanslar üzerinden, iki dil arasında estetik ve duygu taşıyan bir pratik olarak görülüyor. Facebook profilindeki “şiir ve güzel söz çevirisi” vurgusu bu kimliği tamamlıyor.
Nazım Hikmet’ten yaptığı çeviri örneği (paylaştığınız metinde olduğu gibi) şunu gösteriyor:
Metnin anlamını taşırken ritmi ve imgeyi koruma çabası,
“Diasporada Fransızcaya açılan Türkçe” ile “Türkçeye dönen Fransızca” arasında çift yönlü bir akış.
Brüksel’den Umurbey’e uzanan diaspora hafızası
Yakup Yurt’un yazılarında Brüksel; sadece bir şehir değil, bir hafıza mekânı: sokak başındaki kilise, soğuk hava, kahvaltı anı, sokakta uyuyan evsiz, yanındaki güvercin… Bunlar “gündelik” gibi görünür ama diaspora yazınında en kalıcı olan da çoğu zaman budur: küçük sahnelerle büyük toplumsal gerçeği yakalamak.
Bu nedenle vefat haberlerinde tekrar eden “sevilen, tanınan” vurgusu, sadece bir nezaket cümlesi değil; Brüksel’de toplumsal dokunun içinden geçmiş bir ismin kaybına işaret eder.











Yorum Yazın