Kendini dinlemek, öz farkındalığın temel bileşenlerinden biri!
Psikolojik açıdan ‘kendi kendini dinlemek’ kavramının, kişinin yalnızca zihninden geçen düşünceleri takip etmesi değil; duygularını, bedensel duyumlarını, ihtiyaçlarını ve içsel deneyimini fark edebilmesi anlamına geldiğini ifade eden Klinik Psikolog Buse Arslan, “Başka bir ifadeyle bu, kişinin dikkatini bir süreliğine dış dünyanın taleplerinden kendi iç dünyasına çevirebilmesidir. Çünkü insan zihni yalnızca düşünen değil, aynı zamanda hisseden ve anlam üreten bir yapıdır.” dedi.
Bu nedenle sağlıklı bir ruhsal işleyiş için kişinin zaman zaman kendi iç dünyasıyla temas kurabilmesinin oldukça önemli olduğunu aktaran Arslan, “Klinik açıdan bakıldığında kendini dinlemek öz farkındalığın temel bileşenlerinden biridir. Öz farkındalık; kişinin ne hissettiğini, neden böyle hissettiğini ve bu duyguların davranışlarını nasıl etkilediğini anlayabilme kapasitesidir. Kişi gün içinde huzursuz hissedebilir ancak bu huzursuzluğun altında aslında uzun süredir bastırdığı bir kırgınlık ya da yoğun bir tükenmişlik olduğunu ancak kendini dinlediğinde fark edebilir.” şeklinde konuştu.
Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırır!
Kendini dinlemenin, sürekli kendini analiz etmek anlamına gelmediğine dikkat çeken Arslan, şöyle devam etti:
“Günümüzde birçok kişi içe dönüklük ile aşırı zihinsel meşguliyeti birbirine karıştırabiliyor. Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırırken, aşırı analiz etme zamanla kişinin düşüncelerinin içinde kaybolmasına neden olabilir. Yani amaç zihinde olup biten her şeyi kontrol etmeye çalışmak değil, onları merak eden, yargılamayan ve anlayan bir tutum geliştirebilmektir.
Aslında psikoterapide de hedeflerden biri, kişinin kendi iç deneyimini daha doğru okuyabilmesini sağlamaktır. Çünkü çoğu zaman insanlar yaşadıkları duygudan değil, o duyguya yükledikleri anlamdan dolayı zorlanırlar. Kendi kendini dinleyebilen birey, zamanla duygularını bastırmak yerine tanımayı, ihtiyaçlarını fark etmeyi ve kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrenir.”
Ruminasyon, çözüm üretmeyen tekrarlayıcı bir düşünme biçimi!
Kendi kendini dinlemek ile ruminasyon (tekrarlayıcı düşünme) arasındaki farka değinen Buse Arslan, “İlk bakışta bu iki kavram birbirine oldukça benzer görünebilir. Çünkü her ikisi de kişinin dikkatini kendi iç dünyasına yöneltmesini içerir. Ancak psikolojik açıdan aralarında çok önemli bir fark vardır.” dedi.
Kendi kendini dinlemenin, kişinin duygu ve düşüncelerini anlamaya yönelik sağlıklı bir farkındalık süreci olduğunu ifade eden Arslan, “Ruminasyon ise aynı düşüncelerin çözüm üretmeden, tekrar tekrar zihinde dönüp durduğu ve kişinin bu döngünün içinde sıkışıp kaldığı bir düşünme biçimidir.” diye konuştu.
Ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur!
Sağlıklı bir içe yönelişte kişinin kendisine merakla yaklaştığını dile getiren Arslan, “Kişi yaşadığı bir tartışmanın ardından ‘Bu olay beni neden bu kadar etkiledi?’, ‘Aslında neye kırıldım?’ ya da ‘Bu durum bana ne hissettirdi?’ gibi sorular sorabilir. Bu soruların amacı kendini suçlamak değil, yaşanan deneyimi anlamlandırmaktır.” dedi.
Bu süreç sonunda kişinin genellikle duygularını daha iyi tanıdığını belirten Arslan, şunları söyledi:
“İhtiyaçlarını fark eder ve yaşadığı olaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir. Ruminasyonda ise düşünce süreci ilerlemez; aynı noktada dönüp durur. Kişi saatlerce aynı olayı zihninde tekrar eder, farklı senaryolar kurar, kendisini ya da başkalarını suçlar ancak bütün bu zihinsel çabanın sonunda rahatlamak yerine daha da yorulur. Çünkü ruminasyonun temel amacı anlamak değil, belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Oysa yaşamın birçok alanında mutlak bir cevap ya da kesinlik mümkün değildir.
Ruminasyon özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında sık gördüğümüz bilişsel süreçlerden biridir. Kişi çoğu zaman düşündükçe çözüm bulacağını zanneder; ancak aslında düşüncenin içinde dolaşmaya devam eder. Bu nedenle ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur.
Ayırt edici nokta şudur; kendini dinledikten sonra zihniniz biraz daha netleşiyor ve duygularınızı daha iyi anlıyorsanız bu sağlıklı bir farkındalıktır. Ancak aynı düşünceleri tekrar tekrar düşünüyor, buna rağmen hiçbir yere varamıyor ve kendinizi giderek daha yorgun hissediyorsanız, büyük olasılıkla ruminatif bir döngünün içindesinizdir.”
Birçok kişi, en sert eleştiriyi kendisine yöneltiyor!
İç sesimizin, doğuştan sahip olduğumuz değişmez bir özellik olmadığını vurgulayan Buse Arslan, “Çocukluk dönemindeki bakım verenlerle kurduğumuz ilişkiler, yaşam deneyimlerimiz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançlar zamanla iç sesimizin tonunu şekillendirir.” dedi.
Özellikle sık eleştirilen, koşullu kabul gören ya da hata yapmanın tolere edilmediği ortamlarda büyüyen bireylerde, zaman içinde dışarıdan duyulan eleştirel seslerin içselleşebileceğini aktaran Arslan, “Yetişkinlikte ise bu ses artık dışarıdan değil, kişinin kendi zihninden gelmeye başlar. Bu nedenle birçok kişi, en sert eleştiriyi aslında kendisine yöneltir. Bu noktada Öz Şefkat Terapisi önemli bir bakış açısı sunar. Bu yaklaşımın kurucusu olan Klinik Psikolog Paul Gilbert, insanların çoğu zaman başkalarına gösterdikleri anlayış ve şefkati kendilerine göstermekte zorlandıklarını ifade eder. Oysa psikolojik dayanıklılığı artıran en önemli becerilerden biri, kişinin zorlandığı anlarda kendisiyle nasıl konuştuğudur.” açıklamasını yaptı.
Neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz?
Terapide amacın, eleştirel iç sesi tamamen susturmak olmadığı bilgisini paylaşan Arslan, “Çünkü bu ses çoğu zaman aslında bizi korumaya çalışan, hata yapmamamızı isteyen bir parçadır; ancak bunu oldukça sert ve yıpratıcı bir dille yapar.” dedi.
Bu nedenle terapide kişiye, bu eleştirel sesi fark etmesi ve onun karşısına daha şefkatli, daha dengeli bir iç ses geliştirmesinin öğretildiğini söyleyen Arslan, “Kişi iş yerinde yaptığı küçük bir hata sonrasında ‘yine beceremedim, benden hiçbir şey olmaz’ diye düşündüğünde, terapist ona şu soruyu yöneltebilir; ‘Aynı durumu çok sevdiğiniz bir arkadaşınız yaşasaydı ona ne söylerdiniz?’ Çoğu kişi bu soruya ‘herkes hata yapabilir’, ‘bu tek bir hata, seni tanımlamaz’, ‘bir dahaki sefere daha iyi olacaktır’ şeklinde cevap verir. Ardından ikinci soru gelir; ‘Peki neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz?’” diye konuştu.
Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeyleri daha düşük!
Bu noktada ‘öz şefkat’ kavramının devreye girdiğini dile getiren Buse Arslan, “Kendine şefkat göstermek, yapılan hataları görmezden gelmek ya da sorumluluk almamak değildir. Tam tersine, kişinin kendi acısını inkâr etmeden, onu büyütmeden ve kendisini değersizleştirmeden karşılayabilmesidir.” dedi.
İnsanların çoğu zaman başkalarını motive etmek için destekleyici bir dil kullanırken, kendilerini motive etmek için sert eleştirilerin gerekli olduğuna inandıklarını hatırlatan Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:
“Oysa araştırmalar bunun tam tersini gösteriyor. Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeylerinin daha düşük, psikolojik dayanıklılıklarının ise daha yüksek olduğu görülüyor.”
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı






Yorum Yazın