<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>BRUXELLES KORNER  COPYRIGHT 2015-2026</title>
        <link>https://www.bruxelleskorner.com/</link>
        <description>Bruxelles Korner Posta
Son Dakika Haberleri: Türkiye, Orta Asya ve Belçika’nın Fransızca, İngilizce ve Türkçe Haber Portalı
Les dernières actualités en direct de Turquie, d’Asie centrale et de Belgique,  votre portail d’information trilingue en français, anglais et turc.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Sigara ve tütün ürünleri meme kanseri riskini artırıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sigara-ve-tutun-urunleri-meme-kanseri-riskini-artiriyor-16007</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sigara-ve-tutun-urunleri-meme-kanseri-riskini-artiriyor-16007</guid>
                <description><![CDATA[Sigara başta olmak üzere tütün ürünleri kullanımının, akciğer ve gırtlak kanserinin yanı sıra KOAH ve kalp-damar hastalıklarında önemli rol oynadığı uzun yıllardır biliniyor. Ancak günümüzde bilimsel çalışmalar; tütün ürünlerinin kullanılmasıyla meme kanseri arasındaki bağlantıyı da net biçimde ortaya koyuyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, “Son yıllarda pek çok araştırmanın bulguları sigara içen kadınlarda meme kanseri riskinin hiç içmeyenlere göre yaklaşık yüzde 10-25 oranında arttığını göstermektedir” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sigara başta olmak üzere tütün ürünleri kullanımının, akciğer ve gırtlak kanserinin yanı sıra KOAH ve kalp-damar hastalıklarında önemli rol oynadığı uzun yıllardır biliniyor. Ancak günümüzde bilimsel çalışmalar; tütün ürünlerinin kullanılmasıyla meme kanseri arasındaki bağlantıyı da net biçimde ortaya koyuyor. <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, </strong><strong>“Son yıllarda p</strong>ek çok araştırmanın bulguları sigara içen kadınlarda meme kanseri riskinin hiç içmeyenlere göre yaklaşık yüzde 10-25 oranında arttığını göstermektedir” diyor.</p>

<p><strong>Yeni bağımlılık ürünlerine dikkat!</strong></p>

<p>Elektronik sigaralar, ısıtılmış tütün ürünleri, nargile ve dumansız tütün kullanımıyla meme kanseri riski arasındaki ilişkiye yönelik verilerin de henüz sınırlı olmakla birlikte, kanser hastalarında tedaviyi olumsuz etkilediğini ve ölüm oranlarını artırdığının bilindiğini vurgulayan Doç. Dr. Aykaç “Tütün endüstrisi tarafından ‘buhar’ olarak adlandırılan aerosol içerisinde nikotin, nitrozaminler ve çeşitli toksik bileşiklerin bulunması bu ürünlerin de kansere yol açabileceğini düşündürmekte, bu nedenle uzak durmak gerekmektedir” diye konuşuyor. </p>

<p><strong>Sigara içenlerde ihmale gelmez belirtiler! </strong></p>

<p>Sağlıklı yaşam için yapılabilecek ilk ve en etkili adımın tütün ürünlerini kullanmayı bırakmak olduğunu, araştırmalara göre sigarayı bırakmayla riskin de zaman içinde azaldığının ortaya konulduğunu vurgulayan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, sigara içenlerde alarm niteliği taşıyan 5 belirtiyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>1. Üç haftayı aşan öksürük </strong></p>

<p>Sigara içen kişilerde görülen ‘sigara öksürüğü’ genellikle hafif oluyor ve düzenli bir seyir gösteriyor. Buna karşın öksürüğün üç haftadan uzun sürmesi, karakterinin değişmesi (kuru öksürükten balgamlıya dönmesi gibi) ve şiddetinin artması durumunda zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor.  </p>

<p><strong>2. Balgamda kan görülmesi </strong></p>

<p>Doç. Dr. Nilüfer Aykaç, balgamda kan çizgileri veya kan görülmesinin, miktarı ne kadar az olursa olsun ciddiye alınması gereken bir belirti olduğunu vurguluyor.  </p>

<p><strong>3. Nefes darlığı </strong></p>

<p>Daha önce zorlanmadan yürünebilen bir mesafede nefes nefese kalmak veya daha önce rahatlıkla çıkılan merdiven sayısının azalması, akciğer kapasitesinde azalma olduğuna işaret edebiliyor. </p>

<p><strong>4. Göğüs ağrısı </strong></p>

<p>Nefes alıp verirken, öksürürken veya derin nefes alırken ortaya çıkan ve sürekli hale gelen göğüs ağrısının basit bir kas ağrısıyla karıştırılmaması son derece önemli. Zira süreklilik gösteren veya tekrarlayan göğüs ağrısı, önemli bir hastalığın sinyali olabiliyor. </p>

<p><strong>5. Ses kısıklığı </strong></p>

<p>Kısa süreli ses kısıklığı çoğunlukla üst solunum yolu enfeksiyonları gibi geçici nedenlere bağlı olarak gelişiyor. Ancak iki-üç haftadan uzun süren ve kendiliğinden geçmeyen ses kısıklığının ciddiye alınması gerekiyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 27 Oct 2026 14:33:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/sigara-ve-tutun-urunleri-meme-kanseri-riskini-artiriyor-1793100795.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp Damarlarınızın Yaşlandığını Gösteren 5 İşaret!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalp-damarlarinizin-yaslandigini-gosteren-5-isaret-16004</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalp-damarlarinizin-yaslandigini-gosteren-5-isaret-16004</guid>
                <description><![CDATA[Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan bir sağlık sorunu değildir. Yıllar içinde biriken risk faktörleri nedeniyle genç yaşlarda da kendini gösterebiliyor. Kontrolsüz tansiyon, yüksek kolesterol, hareketsizlik, sigara ve stres gibi faktörler damarların biyolojik yaşını doğum tarihinden çok daha ileriye taşıyabiliyor. Peki, kalp damarlarımızın daha yaşlı olduğunu gösteren hangi işaretlere dikkat etmemiz ve hangi önlemleri almamız gerekiyor? Memorial Göztepe Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ahmet Ekmekçi, kalp sağlığını etkileyen belirtiler ve korunma yolları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kalp yaşınız doğum tarihinizden farklı olabilir</strong></p>

<p>Damarlarımızdaki yıpranma, doğum tarihimizden bağımsız olarak kalp sağlığımızın gerçek yaşını ortaya koyabilmektedir. Kısacası kalbimizin gerçek yaşını belirleyen kimlikteki doğum tarihi değil, damarlarımızın ne kadar yıprandığıdır. Tıpta buna biyolojik damar yaşı denilmektedir. Ateroskleroz yani damar sertliği bir gecede ortaya çıkmaz, yıllar içinde damar duvarına biriken kümülatif hasarın sonucudur. Bu sebeple maalesef kontrol altına alınmamış tansiyon, yoğun LDL kolesterol, insülin direnci ve sigara gibi etkenlere uzun süre maruz kalan 35 yaşındaki bir kişinin damarları, 60 yaşındaki birinin sertliğine ulaşabilmektedir.</p>

<p><strong>Kalbi en çok yüksek tansiyon ve hareketsizlik yoruyor</strong></p>

<p>Tansiyon yüksek olduğunda kalp, kanı daralmış damarlara pompalamak için fazladan güç harcar ve kalp kası kalınlaşır. Bu kalınlaşma kalbin esnekliğini kaybedip zamanla yetersizliğe sürüklenmesine yol açar. Hareketsizlik de bacak kaslarını çalıştırmadığı için damarların kendini genişletmesini sağlayan nitrik oksit üretimini azaltır, insülin direncini artırır ve iyi kolesterolü (HDL) düşürür. Buna karşılık her gün 7-8 bin adım ya da haftada 150 dakika tempolu yürüyüş, damarları elastik tutarak kalp krizi riskini yüzde 30’lara varan oranda azaltabilmektedir.</p>

<p><strong>Kalp damarları daralırken bu 5 belirtiyi veriyor</strong></p>

<p>Kalp krizi her zaman şiddetli bir ağrıyla gelmez; damarlar daralırken vücut önce sessiz ipuçları verebilir. Kalp damarlarınız daralırken verdiği en önemli 5 işaret şu şekildedir:</p>

<ol>
	<li>Daha önce rahat çıkılan merdivende nefes yetmemesi veya efor sırasında göğüs sıkışması</li>
	<li>Çeneye, boyna, sol kola veya mideye vuran ama dinlenince geçen belirsiz baskı hissi</li>
	<li>Aniden ortaya çıkan aşırı halsizlik durumu</li>
	<li>Açıklanamayan soğuk terlemelerin yaşanması</li>
	<li>Diyabet hastalarında sinir hasarı nedeniyle yalnızca nefes darlığı veya bulantıyla seyreden atipik krizler</li>
</ol>

<p><strong>Genç kalp hastalıklarında en önemli neden elektronik sigara</strong></p>

<p>20’li ve 30’lu yaşlarda kalp krizi artık çok daha sık görülüyor. Bunun nedenleri arasında işlenmiş gıda ve hareketsiz yaşamın erken yaşta metabolik sendromu tetiklemesi, damarları erkenden tıkayabilen Lipoprotein(a) gibi genetik risklerin taranmaması ve elektronik sigara/nikotin kullanımının artması yer almaktadır. Enerji içecekleri de masum değildir; içerdikleri yoğun kafein, taurin ve şeker kan basıncını ve kalp hızını aniden yükseltip damarlarda ani büzüşmeye yol açabilir, fark edilmemiş bir ritim bozukluğu varsa ölümcül aritmileri tetikleyebilir.</p>

<p><strong>Stres damarların biyokimyasal bir zehri</strong></p>

<p>Kronik stres yalnızca zihinsel bir yük değil, biyokimyasal bir damar zehridir; sürekli yüksek kalan kortizol ve adrenalin kalp hızını ve tansiyonu artırır, damarın iç tabakasında mikroskobik hasar yaratır ve pıhtılaşma eğilimini artırarak sessiz duran bir plağın çatlamasını kolaylaştırabilir. Yoğun bir üzüntü veya travma sonrasında kalbin geçici olarak kasılma gücünü yitirdiği ”kırık kalp sendromu” (Takotsubo kardiyomiyopatisi) da bu stres hormonlarının doğrudan etkisiyle ortaya çıkar.</p>

<p><strong>Hiçbir şikayetiniz olmasa da bu kontrolleri yaptırın  </strong></p>

<p>Ateroskleroz sessiz ilerlediği için şikayet olmasa bile düzenli kontrol önemlidir. Yılda en az bir kez tansiyon ölçümü, açlık kan şekeri, HbA1c, lipit profili ve hayatta en az bir kez Lipoprotein(a) ile ApoB düzeyi ölçülmelidir. EKG ve ekokardiyografi kalbin elektriksel iletisini ve yapısını gösterirken, ailesinde erken kalp hastalığı olan veya orta riskli kişilerde koroner kalsiyum skoru veya koroner BT anjiyografi gelecekteki kriz riskini öngörebilir.</p>

<p><strong>İki büyük hata tedaviyi geciktiriyor</strong></p>

<p>Tansiyon ve kolesterol normale döndüğünde ilacı kendi kendine bırakmak en sık yapılan hatalardan biridir. Bu ilaçlar damarı koruyan birer kalkandır ve kesildiğinde risk kaldığı yerden devam eder. İkinci büyük hata, göğüs baskısı veya kol uyuşması gibi belirtileri ”geçer” diyerek saatlerce beklemektir. Kalp krizinde kaybedilen her dakika geri dönüşü olmayan kalp kası kaybı demektir. Bu nedenle şüphe anında hemen 112 aranmalı veya en yakın acil servise başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>Verilerinizi bilmezseniz kalp sağlığınızı yönetemezsiniz</strong></p>

<p>Tansiyon, açlık şekeri, LDL kolesterol ve bel çevresi gibi kendi verilerini bilmeyen kalp sağlığı için riskini yönetemez. Bunların yanı sıra her zaman belirttiğimiz gibi beslenme çok çok önemli. Akdeniz tipi beslenmeye geçmek, işlenmiş ve şekerli gıdalardan uzak durmak, düzenli hareket ve kaliteli uykuyu yaşam rutinine eklemek gerekir. Damar tıkanıklığı 50 yaşında aniden ortaya çıkan bir talihsizlik değil, 20’li yaşlardan itibaren biriken ihmallerin sonucudur. Modern kardiyolojinin asıl başarısı tıkanan damarı tedavi etmek değil, hiç tıkanmamasını sağlamaktır. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 27 Oct 2026 14:32:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/kalp-damarlarinizin-yaslandigini-gosteren-5-isaret-1793100767.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enfeksiyonlara karşı önlem zamanı!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-15953</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-15953</guid>
                <description><![CDATA[Sonbaharla birlikte sadece havalar değil, çocukların günlük yaşamı da değişiyor. Okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ile ortak kullanılan alanlar, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, “Bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi yakınmaları daha sık görüyoruz. Influenza, RSV ve diğer solunum yolu virüsleri benzer belirtilerle başlayabiliyor; özellikle küçük çocuklarda hastalığın seyri yaşa ve eşlik eden risk faktörlerine göre değişebiliyor” diyor. Ancak çocukları enfeksiyonlardan korumanın yolunun; onları steril bir dünyada büyütmek ya da ‘mucizevi’ denilen vitaminleri gelişigüzel kullandırmaktan geçmediğini, aksine bu tür uygulamaların fayda yerine zarar verebileceğini belirten Dr. Kurt, basit ama etkili 6 yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sonbaharla birlikte sadece havalar değil, çocukların günlük yaşamı da değişiyor. Okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ile ortak kullanılan alanlar, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt</strong>, “Bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi yakınmaları daha sık görüyoruz. Influenza, RSV ve diğer solunum yolu virüsleri benzer belirtilerle başlayabiliyor; özellikle küçük çocuklarda hastalığın seyri yaşa ve eşlik eden risk faktörlerine göre değişebiliyor” diyor. Ancak çocukları enfeksiyonlardan korumanın yolunun; onları steril bir dünyada büyütmek ya da ‘mucizevi’ denilen vitaminleri gelişigüzel kullandırmaktan geçmediğini, aksine bu tür uygulamaların fayda yerine zarar verebileceğini belirten Dr. Kurt, basit ama etkili 6 yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>El hijyenini alışkanlığa dönüştürmek</strong></p>

<p>En temel önlemlerden birinin, ‘doğru zamanda, doğru el hijyeni’ sağlamak olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Kurt şöyle diyor: “Çocuklara özellikle eve geldiklerinde, yemeklerden önce, tuvaletten sonra ve burunlarını silme, öksürme, hapşırma durumunda ellerini yıkama alışkanlığı kazandırılmalıdır. Sabun ve suyla yaklaşık 20 saniye el yıkamak yeterlidir. Su ve sabunun bulunmadığı, bazı zorunlu durumlarda en az yüzde 60 alkol içeren el antiseptikleri kullanılabilir ancak küçük çocuklarda yetişkin gözetiminde kullanılmalıdır.” </p>

<p><strong>Kapalı alanları düzenli havalandırmak </strong></p>

<p>Enfeksiyonlardan korunmada, özellikle sınıfların ve evlerin uygun aralıklarla havalandırılması, mümkün olduğunda açık havada zaman geçirilmesi çok önemlidir. Soğuk hava çocuğu ‘hasta eden’ unsur değildir. Aksine, sonbahar ve kış aylarında insanların daha fazla kapalı alanlarda ve birbirleriyle yakın zaman geçirmesi bulaşmayı kolaylaştırır. </p>

<p><strong>Hasta çocuğu evde dinlendirmek</strong></p>

<p>Çocuğun ateşi, kusma, ishal gibi bulaştırıcılığı artırabilecek belirtileri varsa ya da genel durumu giderek kötüleşiyorsa evde dinlendirilmesi hem kendi iyileşmesi hem de diğer çocukların korunması açısından oldukça önemlidir. </p>

<p><strong>Öksürürken veya hapşırırken mendil kullanmak</strong></p>

<p>Dr. Çiğdem Kurt, “Öksürürken veya hapşırırken ağzı ve burnu mendille kapatmak, mümkünse kağıt mendil kullanıp her kullanımdan sonra çöpe atmak, mendil yoksa dirsek içine öksürmek ve ardından elleri temizlemek çocuklara erken yaşta öğretilebilecek basit ama etkili davranışlardır” diyor. </p>

<p><strong>Beslenme, uyku ve fiziksel aktivitesine dikkat etmek</strong></p>

<p>Enfeksiyon mevsimi başladığında ailelerin en çok “Bağışıklığını güçlendirmek için ne verebilirim?” sorusunu yönelttiklerini belirten Dr. Kurt, şöyle diyor: “Çocuğun yaşına uygun ve dengeli beslenmesi, yeterli uyuması, düzenli fiziksel aktivite yapması ve günlük yaşamında açık havaya yer verilmesi genel sağlığın temelidir. Eksiklik saptanmadan gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmak yerine çocuğun beslenme düzeninin ve bireysel gereksinimlerinin değerlendirilmesi doğru yaklaşımdır. Burada hedef ‘hiç hastalanmayan çocuk’ yaratmak değil, hastalıklarla baş edebilecek sağlıklı bir çocukluk zemini oluşturmaktır.”</p>

<p><strong>Aşı takvimini aksatmamak</strong></p>

<p>Çocukluk çağı rutin aşılarının zamanında yapılmasının, enfeksiyonlardan ve özellikle bazı enfeksiyonların ağır sonuçlarından korunmanın en güçlü yollarından biri olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Kurt “Mevsimsel influenza gibi aşılar açısından da çocuğun yaşı, sağlık durumu ve bireysel riskleri değerlendirilerek hekimiyle birlikte karar verilmelidir. Aşılama, özellikle ağır solunum yolu hastalığı, hastaneye yatış ve komplikasyon riskini azaltmada büyük katkı sağlarken, çevredekilerin korunmasına da yardımcı olur” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Oct 2026 14:29:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-1793014147.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Bütünlüğü Mikrocerrahi ile Korunabiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-15842</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-15842</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanseri nedeniyle memenin tamamının veya bir bölümünün alınması, kadınların fiziksel görünümünün yanı sıra beden algısını ve psikolojik iyilik halini de etkiliyor. Meme rekonstrüksiyonu, yani meme onarımı, kaybedilen meme dokusunun yeniden oluşturulmasını sağlayarak vücut bütünlüğünün ve doğal görünümün yeniden kazanılmasına katkıda bulunuyor. İmplantların yanı sıra hastanın kendi dokularının kullanıldığı mikrocerrahi yöntemler, meme onarımında önemli seçenekler arasında yer alıyor. Memorial Ankara Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, meme kanseri sonrası rekonstrüksiyonun zamanlaması, cerrahi seçenekler ve iyileşme süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Meme onarımında yöntem hastaya özel belirleniyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu, meme kanseri nedeniyle memenin tamamı veya bir bölümü alındıktan sonra meme dokusunun yeniden oluşturulması işlemidir. Bu cerrahinin amacı yalnızca kaybedilen hacmi yerine koymak değil, vücut bütünlüğünü desteklemek ve karşı meme ile mümkün olduğunca doğal bir görünüm ve simetri sağlamaktır. Uygun hastalarda farklı cerrahi yöntemlerle gerçekleştirilebilen meme onarımında karar; hastanın genel sağlık durumu, kanser tedavisinin aşaması, radyoterapi gereksinimi, vücut yapısı ve beklentileri doğrultusunda verilmektedir.</p>

<p><strong>Kanser ameliyatıyla aynı anda ya da sonrasında yapılabiliyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu, kanser ameliyatıyla aynı seansta veya kanser tedavilerinin tamamlanmasının ardından gerçekleştirilebilmektedir. Eş zamanlı rekonstrüksiyon olarak adlandırılan ilk yaklaşımda meme onarımı, memenin alındığı ameliyat sırasında yapılmaktadır. Gecikmiş rekonstrüksiyonda ise onarım, hastanın tedavi süreci ve sağlık durumu değerlendirilerek daha sonraki bir tarihte planlanmaktadır. Özellikle radyoterapi alması gereken hastalarda cerrahinin zamanlaması ve kullanılacak yöntem dikkatle belirlenmelidir. Bu nedenle kararın meme cerrahisi, tıbbi onkoloji, radyasyon onkolojisi ve plastik cerrahi ekiplerinin ortak değerlendirmesiyle verilmesi önem taşımaktadır. Memenin alınmış olması, tek başına rekonstrüksiyona engel oluşturmamaktadır. Ancak her hastaya aynı yöntemin uygulanması mümkün olmadığından, cerrahi planın kişiye özel hazırlanması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Mikrocerrahi, hastanın kendi dokularıyla meme onarımı sağlıyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonunda temel olarak implant kullanımı ve hastanın kendi dokularıyla yapılan onarım olmak üzere iki yaklaşım bulunmaktadır. İmplantla yapılan rekonstrüksiyonda meme hacmi protezler aracılığıyla oluşturulurken, otolog rekonstrüksiyon adı verilen yöntemde karın, sırt veya vücudun başka bölgelerinden alınan dokular kullanılmaktadır. Mikrocerrahi teknikler, hastanın kendi dokularının damar bağlantıları korunarak veya yeniden oluşturularak meme onarımında kullanılmasına olanak sağlamaktadır. Özellikle karın bölgesindeki deri ve yağ dokusunun karın kasını mümkün olduğunca koruyarak kullanıldığı DIEP flebi, uygun hastalarda değerlendirilen yöntemlerden biridir. Bu yaklaşımda doku, mikrocerrahi tekniklerle meme bölgesindeki damarlara bağlanmaktadır. İmplant teknolojilerindeki gelişmeler, yağ enjeksiyonu ve ameliyat öncesinde yapılan üç boyutlu planlamalar da rekonstrüksiyon seçeneklerini çeşitlendirmektedir. Bununla birlikte en ileri teknolojinin her hasta için en uygun seçenek anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Temel hedef, hastanın ihtiyaçlarına ve onkolojik tedavi planına en uygun yöntemin belirlenmesidir.</p>

<p><strong>Amaç doğal görünüm ve beden bütünlüğünü desteklemek</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu yalnızca estetik bir işlem olarak değerlendirilmemelidir. Meme kaybı, bazı hastalarda özgüven, beden algısı, sosyal yaşam ve kıyafet seçimi üzerinde önemli etkiler oluşturabilmektedir. Meme onarımı, hastanın kendi bedenine ilişkin algısının ve yaşam kalitesinin desteklenmesine katkı sağlayabilmektedir. Cerrahi planlamada meme hacminin yanı sıra şekil, çıkıntı, cilt dokusu, meme altı oluğunun konumu ve meme başı ile çevresindeki areolanın görünümü de dikkate alınmaktadır. Karşı meme ile uyumun sağlanması, doğal bir sonuç elde edilmesinin önemli parçalarından biridir. Bazı hastalarda simetriyi artırmak amacıyla sağlam memeye de küçültme, dikleştirme veya uygun durumlarda büyütme işlemleri uygulanabilmektedir. Bu tür tamamlayıcı girişimlerin amacı, iki meme arasında vücut yapısıyla uyumlu bir görünüm sağlamaktır. Sürecin her aşamasında hastanın beklentilerinin anlaşılması ve gerçekçi hedeflerin birlikte belirlenmesi önem taşımaktadır. </p>

<p><strong>Meme onarımı sonrasında kanser takibi devam ediyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonunun kanseri tedavi eden bir işlem olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Kanserin tedavisi, hastalığın özelliklerine göre planlanan onkolojik cerrahi ve gerekli diğer tedavilerle yürütülmektedir. Rekonstrüksiyonun amacı ise kanser nedeniyle kaybedilen meme dokusunun yeniden oluşturulmasıdır. Meme onarımı yapılmış olması, hastalığın tekrarlama riskini ortadan kaldırmadığı gibi onkolojik takip gereksinimini de sona erdirmemektedir. Hastaların kendi kanser ekipleri tarafından belirlenen kontrol programına düzenli olarak devam etmesi gerekmektedir. Rekonstrüksiyon yöntemi ve hastanın kanser öyküsü dikkate alınarak takip planının ilgili uzmanlar tarafından sürdürülmesi önem taşımaktadır. </p>

<p><strong>İyileşme süreci cerrahi yönteme göre değişiyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu sonrasında iyileşme süresi, uygulanan yönteme ve ameliyatın kapsamına göre değişiklik göstermektedir. İmplantla yapılan işlemlerde iyileşme genellikle daha kısa sürebilirken, hastanın kendi dokularının kullanıldığı daha kapsamlı mikrocerrahi ameliyatlarda toparlanma süreci uzayabilmektedir. Ameliyat sonrasında ağrı, ödem ve hareketlerde geçici kısıtlılık görülebilmektedir. Hastalar genellikle erken dönemde hareketlendirilmektedir; ancak ağır kaldırma ve yoğun fiziksel aktivitelere dönüş için hekim önerilerine uyulması gerekmektedir. Günlük yaşama ve işe dönüş zamanı kişiye, yapılan cerrahinin kapsamına ve iyileşme hızına göre belirlenmektedir. Bazı hastalarda meme başı ve areolanın yeniden oluşturulması, yağ enjeksiyonu veya simetri düzeltmeleri gibi ek işlemler de gerekebilmektedir. Bu nedenle meme rekonstrüksiyonu her zaman tek ameliyatla tamamlanan bir süreç olarak değerlendirilmemelidir. Meme kanseri sonrası meme onarımında temel hedef, hastanın onkolojik güvenliğini ön planda tutarak vücut yapısıyla uyumlu ve mümkün olduğunca doğal bir sonuç elde etmektir. Cerrahi seçeneklerin hastaya özel değerlendirilmesi; fiziksel görünümün yanı sıra beden algısının, özgüvenin ve yaşam kalitesinin desteklenmesi açısından önem taşımaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Oct 2026 12:05:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-1792659934.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>PMOS Hakkında Kadınların En Çok Merak Ettiği 6 Soru</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/pmos-hakkinda-kadinlarin-en-cok-merak-ettigi-6-soru-15820</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/pmos-hakkinda-kadinlarin-en-cok-merak-ettigi-6-soru-15820</guid>
                <description><![CDATA[Adet düzensizliği, tüylenme, akne, saç dökülmesi ve gebelikle ilgili sorunlarla kendini gösterebilen PMOS (Poliendokrin metabolik over sendromu), yalnızca yumurtalıkları ilgilendiren bir durum değil. Hormon dengesi, yumurtlama düzeni ve bazı kadınlarda metabolik sağlık üzerinde de etkili olabilen bu tablo, tanı alan kadınlarda pek çok soru işaretine yol açabiliyor. “Yumurtalıklarım kistlerle mi dolu?”, “Hamile kalabilir miyim?”, “Şeker hastası mıyım?” ve “Erken menopoza mı gireceğim?” en sık sorulan ve kafa karıştıran sorular arasında yer alıyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Berrak Beyoğlu Oruç, PMOS hakkında en çok merak edilen sorulara yanıt verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“PMOS şeker hastası olduğum anlamına mı geliyor?”</strong></p>

<p>Poliendokrin metabolik over sendromu (PMOS), eskiden bilinen adıyla polikistik over sendromu tanısı alan her kadında diyabet veya insülin direnci bulunmaz. Ancak bazı kadınlarda insülin direnci görülebilir ve uzun dönemde Tip 2 diyabet gelişme riski artabilir. İnsülin düzeylerinin yükselmesi yumurtalıklarda yumurtlama/ovulasyon döngüsü üzerine baskılayıcı etki oluşturabilir veya androjen üretimini artırarak adet düzensizliği, tüylenme, akne ve yumurtlama sorunlarına katkıda bulunabilir. Bu nedenle PMOS yalnızca üreme sistemi açısından değil, gerektiğinde metabolik sağlık açısından da değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>“Yumurtalıklarım kistlerle mi dolu?” </strong></p>

<p>PMOS’ta ultrasonda görülen yapılar, çoğu zaman klasik anlamda yumurtalık kistleri değildir. Bunlar gelişimin belirli aşamalarında kalan küçük yumurtalar/foliküllerdir. Bu nedenle yalnızca ultrason görüntüsüne bakarak PMOS tanısı koymak doğru değildir. Tanıda adet ve yumurtlama düzeni, androjen hormonlarının etkileri ve klinik bulgular birlikte değerlendirilmelidir. Yani PMOS’u yalnızca yumurtalıkların görüntüsüyle açıklamak mümkün değildir.</p>

<p><strong>“PMOS varsa hamile kalamaz mıyım?”</strong></p>

<p>PMOS doğrudan kısırlık anlamına gelmez. Ancak yumurtlamanın düzensiz olması gebeliğin oluşmasını zorlaştırabilir. Buradaki temel sorun çoğu zaman yumurta sayısının az olması değil, yumurtlamanın düzenli gerçekleşmemesidir. Uygun değerlendirme, yaşam tarzı düzenlemeleri ve gerektiğinde uygulanan tedavilerle yumurtlama desteklenebilir. Bu nedenle PMOS tanısı alan bir kadının “Çocuk sahibi olamam” şeklinde düşünmesi doğru değildir.</p>

<p><strong>“Yumurtlamıyorsam erken menopoza mı giriyorum?”</strong></p>

<p>Düzensiz veya seyrek yumurtlama, yumurtaların tükendiği ya da erken menopoza girildiği anlamına gelmez. PMOS’taki yumurtlama bozukluğu ile erken menopoz birbirinden farklı durumlardır. PMOS’lu bazı kadınlarda yumurtlama düzensiz olmasına rağmen yumurtalıklardaki folikül sayısı yüksek olabilir. Menopoz ise yumurta sayısının azalmasından dolayı yumurtalıkların üreme fonksiyonlarının kalıcı olarak sona erdiği farklı bir biyolojik süreçtir. Bu nedenle adet düzensizliği, yumurtalık rezervi ve menopoz aynı kavramlar gibi değerlendirilmemelidir.</p>

<p><strong>“Kilo vermeden PMOS düzelmez mi?”</strong></p>

<p>PMOS yalnızca kilo problemi yaşayan kadınlarda görülmez. Normal kilodaki kadınlarda da ortaya çıkabilir. Bununla birlikte sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzeni ve stres yönetimi PMOS’un kontrolünde önemli rol oynar. Özellikle insülin direnci olan veya fazla kilosu bulunan kadınlarda sürdürülebilir yaşam tarzı değişiklikleri adet ve yumurtlama düzeninin iyileşmesine katkıda bulunabilir. Ancak tedavi yalnızca kilo vermeye indirgenmemeli; kişinin şikayetleri, metabolik durumu ve gebelik planı birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>“PMOS tedavisinde mutlaka ilaç kullanmak gerekir mi?” </strong></p>

<p>Her PMOS hastasının tedavisi aynı değildir. Bazı kadınlarda yaşam tarzı değişiklikleri yeterli olabilirken, bazı hastalarda adet düzeni, tüylenme, akne, insülin direnci veya gebelik planına yönelik medikal tedaviler gerekebilir. Tedavide amaç yalnızca adetleri düzenlemek değil; kadının hormonal, metabolik ve üreme sağlığını bir bütün olarak değerlendirmektir. Bu nedenle PMOS yönetimi kişiye özel planlanmalı ve yalnızca tek bir belirtiye odaklanılmamalıdır.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Oct 2026 12:37:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/pmos-hakkinda-kadinlarin-en-cok-merak-ettigi-6-soru-1792575442.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Osteoporoz sessiz ilerliyor, kırıklar hayati risk taşıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/osteoporoz-sessiz-ilerliyor-kiriklar-hayati-risk-tasiyor-15797</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/osteoporoz-sessiz-ilerliyor-kiriklar-hayati-risk-tasiyor-15797</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde 500 milyondan fazla kişiyi etkileyen osteoporoz, kemiklerin yoğunluğunu ve kalitesini kaybederek kırılgan hale gelmesine yol açıyor. 50 yaş üzerindeki her üç kadından biri ve her beş erkekten biri, yaşamının geri kalanında osteoporoza bağlı kırık riski taşıyor. Özellikle kalça kırıkları, yaşam kalitesini ciddi ölçüde düşürürken ölüm riskini de artırıyor. Memorial Antalya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ahmet Turan Aydın, 20 Ekim Dünya Osteoporoz Günü kapsamında kemik sağlığının korunması, erken tanı ve kırık riskinin azaltılması hakkında önemli bilgiler paylaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kemikleri güçlendirmek için hiçbir zaman geç değil</strong></p>

<p>Osteoporoz, kemik kütlesinin ve dayanıklılığının azalmasıyla ortaya çıkan, çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen bir hastalıktır. Kemiklerdeki zayıflama uzun süre fark edilmeyebilir ve hastalık ilk kez basit bir düşme ya da günlük yaşam sırasında meydana gelen kırıkla ortaya çıkabilir. Özellikle kalça kırıkları, ileri yaşlarda hareket kabiliyetinin kaybedilmesine, yatağa bağımlılığa ve yaşamı tehdit eden komplikasyonlara neden olabilmektedir. Osteoporoza bağlı kırıkların sonuçları, hastalığın erken dönemde belirlenmesinin önemini ortaya koymaktadır. Kalça kırığı geçiren hastaların önemli bir bölümü bağımsız yaşamına geri dönmekte zorlanırken, bir kısmı uzun süre yatağa bağımlı kalabilmektedir. Kırık sonrasında ölüm riskinin artması da hastalığın yalnızca kemik sağlığını değil, genel sağlık durumunu da etkilediğini göstermektedir. Kırık geçiren hastaların önemli bir bölümünde daha önce tanı konulmamış veya tedavi edilmemiş osteoporoz bulunması, koruyucu sağlık hizmetlerinin ve erken değerlendirmenin önemini artırmaktadır. </p>

<p><strong>50 yaş üzerinde her 4 kişiden biri osteoporoz riski taşıyor</strong></p>

<p>Türkiye’de de kemik sağlığı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Elli yaş üzerindeki her dört kişiden birinde osteoporoz bulunduğuna ilişkin veriler, yaşlanan nüfusla birlikte hareketsiz yaşam tarzı ve yetersiz beslenmenin de dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kemik sağlığını korumak için hiçbir yaş geç değildir. Risk faktörlerini öğrenmek, düzenli hareket etmek, dengeli beslenmek ve kırık sonrasında kemik sağlığını mutlaka değerlendirmek, alınabilecek temel önlemler arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong> Kemik sağlığını çocukluk ve ergenliktin itibaren korumak gerekiyor</strong></p>

<p>Kemik sağlığı yalnızca ileri yaşlarda önem kazanan bir konu değildir. Çocukluktan itibaren kazanılan sağlıklı yaşam alışkanlıkları, ilerleyen yıllardaki kemik dayanıklılığının temelini oluşturmaktadır. Osteoporozdan korunmak ve kırık riskini azaltmak için yaşamın farklı dönemlerinde üç temel adıma dikkat edilmesi gerekmektedir. Kemik kütlesinin büyük bölümü çocukluk ve ergenlik döneminde oluşmaktadır. Bu süreçte yeterli kalsiyum, protein ve D vitamini alımı ile kemikleri yük taşıyarak çalıştıran fiziksel aktiviteler büyük önem taşımaktadır. Yetişkinlik döneminde de düzenli egzersiz ve dengeli beslenme alışkanlıklarının sürdürülmesi, kemik kaybının azaltılmasına katkı sağlamaktadır. Sigara kullanımından ve aşırı alkol tüketiminden uzak durmak, sağlıklı vücut ağırlığını korumak da kemik sağlığını destekleyen önemli faktörler arasında bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Kemik kaybını önlemek için risk faktörlerini bilmek gerekiyor</strong></p>

<p>Kemik sağlığının korunmasında ikinci aşama, mevcut kemik kütlesini mümkün olduğunca korumak ve kırık riskini azaltmaktır. Ailede osteoporoz öyküsü bulunması, boy kısalması, uzun süreli kortizon kullanımı ve erken menopoz gibi durumlar osteoporoz riskini artırabilmektedir. Bu nedenle risk grubundaki kişilerin hekim değerlendirmesinden geçmesi ve gerekli görüldüğünde kemik mineral yoğunluğu ölçümü yaptırması gerekmektedir. Kemik sağlığının korunmasında düşmelerin önlenmesi de önemli bir yer tutmaktadır. Ev ortamındaki kaygan zeminlerin ve takılmaya neden olabilecek eşyaların düzenlenmesi, yeterli aydınlatmanın sağlanması ve denge egzersizlerinin yapılması, özellikle ileri yaştaki bireylerde düşmeye bağlı kırık riskini azaltmaya yardımcı olmaktadır.</p>

<p><strong>Kırık sonrasında yeni kırıkları önlemek büyük önem taşıyor</strong></p>

<p>Osteoporoza bağlı bir kırık yaşanması, sonraki kırıklar açısından önemli bir uyarı işaretidir. Kırık sonrasında yeni bir kırık gelişme riski artmakta ve özellikle ilk bir-iki yılda daha yakından takip gerekmektedir. Bu nedenle kırık tedavisiyle yetinilmemesi, altta yatan kemik hastalığının da araştırılması gerekmektedir. Uygun hastalarda hekim tarafından planlanan tedaviler, düzenli fiziksel aktivite, yeterli beslenme ve düşmeleri önlemeye yönelik uygulamalar birlikte yürütülmelidir. Böylece kemik kaybının ilerlemesinin yavaşlatılması ve yeni kırıkların önlenmesi hedeflenmektedir.</p>

<p><strong>Erken tanı ve doğru tedavi kırık riskini azaltıyor</strong></p>

<p>Osteoporozun tanısında kemik mineral yoğunluğu ölçümü önemli bir yer tutmaktadır. DXA adı verilen yöntemle yapılan ölçüm, kemik yoğunluğunun değerlendirilmesine ve kırık riskinin belirlenmesine yardımcı olmaktadır. T-skorunun -2,5 veya altında olması, osteoporoz tanısında kullanılan temel ölçütlerden biridir. Bununla birlikte tedavi kararı yalnızca bu değere göre değil; kişinin yaşı, daha önce kırık geçirip geçirmediği, diğer risk faktörleri ve genel sağlık durumu birlikte değerlendirilerek verilmektedir. Osteoporoz tedavisinde fiziksel aktivitenin artırılması, beslenmenin düzenlenmesi, ihtiyaç halinde kalsiyum ve D vitamini desteğinin sağlanması ve uygun hastalarda kemik kaybını azaltmaya yönelik tedavilerin uygulanması önem taşımaktadır. Günlük yürüyüşler, kişinin sağlık durumuna uygun egzersizler ve yeterli güneş ışığından yararlanma da kemik sağlığını destekleyen uygulamalar arasında yer almaktadır. Kalsiyum ve D vitamini desteğinin gerekliliği ile tedavi seçeneği, hekim değerlendirmesi doğrultusunda belirlenmelidir. Osteoporozun erken dönemde tanınması, yalnızca kemik yoğunluğunun korunması açısından değil, kırıklara bağlı hareket kaybının ve yaşam kalitesindeki düşüşün önlenmesi açısından da önemlidir. Özellikle düşük enerjili bir düşme sonrasında kırık gelişen kişilerin osteoporoz yönünden değerlendirilmesi gerekmektedir. Bireylerin risk faktörlerini dikkate alması, gerekli kontrollerini yaptırması ve kemik sağlığını yaşam boyu korumaya yönelik adımlar atması, osteoporozla mücadelede belirleyici rol oynamaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Oct 2026 18:32:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/osteoporoz-sessiz-ilerliyor-kiriklar-hayati-risk-tasiyor-1792510369.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tiroit ve kalp-damar hastalığından jinekolojik kanserlere…</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-15713</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-15713</guid>
                <description><![CDATA[Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, 18 Ekim Dünya Menopoz Günü kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca</strong> “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, <strong>18 Ekim Dünya Menopoz Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>‘Menopozda olur’ diyerek şikayetlere katlanmak</strong></li>
</ul>

<p>Sıcak basması, gece terlemesi, uyku bozukluğu, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk veya cinsel ilişkide ağrı menopoz döneminde sık görülebilir. Ancak bir belirtinin sık görülmesi, tedavi edilmeden yaşanması gerektiği anlamına gelmez. Özellikle günlük yaşamı, iş performansını, uykuyu veya cinsel yaşamı etkileyen yakınmaların değerlendirilmesi gerekir. Üstelik her şikayeti menopoza bağlamak da doğru değildir; tiroit hastalıklarından anemiye, uyku bozukluklarından metabolik sorunlara kadar farklı nedenler benzer belirtilere yol açabilir. “Menopozdasın, bunlar normal” şeklinde bir yaklaşım ciddi sonuçlara yol açabilir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Hormon tedavisinden kulaktan dolma bilgilerle korkmak</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Hormon tedavisini herkes için aynı ve tehlikeli sanmak en büyük yanlışlardan biridir. Günümüzde tedavi tamamen kişiye özel planlanıyor; kadının yaşı, sağlık geçmişi ve riskleri dikkate alınıyor. Uygun adaylarda ilk 10 yıl içinde başlanan tedavi, kemik erimesinden sıcak basmalarına dek hayat kalitesini baştan aşağı değiştirebiliyor. Bugün artık ‘hormon iyi mi, kötü mü?’ sorusunu değil, ‘hangi kadına, hangi dozda ve nasıl bir tedavi verilmelidir?’ sorusunu konuşmalıyız” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Menopozda kalp ve kemik sağlığını ihmal etmek </strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde yapılan en büyük yanlışlardan biri de; bu süreci sadece sıcak basmasından ibaret sanıp, kemik kaybı ve kalp-damar hastalıkları açısından risklerin arttığı bir dönem olduğunu dikkate almamak. Bir kadının sıcak basması olmaması, menopozun sağlığı üzerindeki diğer etkilerinin değerlendirilmesine gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Menopozla birlikte kemik kaybı hızlanabilir; kilo ve bel çevresinde yağlanma, kan yağlarında yükseliş, insülin duyarlılığı ve kardiyovasküler risk faktörleri değişebilir. Bu nedenle menopoz kontrolü yalnızca hormon tetkiki yapılan bir muayene olmamalıdır. Özellikle aile öyküsü, sigara kullanımı ve bireysel kardiyovasküler riskler mutlaka değerlendirilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sadece kiloya odaklanıp kaslarını unutmak</strong></li>
</ul>

<p>Menopozda hormonların değişmesiyle karın yağlanması artarken, kas kütlesi ve gücü hızla erir. Bu dönemde bilinçsizce yapılan çok düşük kalorili diyetler, tartıda kilo verdirse de kas kaybını hızlandırır. Sadece zayıflamaya değil; düzenli egzersiz, fiziksel aktiviteler, direnç egzersizleri ve yeterli proteinle kas gücünü korumaya odaklanılmalıdır. 50’li yaşlardan sonra yalnızca daha zayıf olmayı değil; daha güçlü olmayı hedeflemek gerekir. Kas, sağlıklı yaşlanmanın en önemli yatırımlarından biridir.</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku sorununu sadece menopoza bağlamak </strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde uyku sorunları oldukça sık görülür. Gece terlemeleri uykuyu bölebilir; ancak bu dönemde her uyku sorununun nedeni hormonlar değildir. Sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla birlikte açık havada geçirilen sürenin ve fiziksel aktivitenin azalması da uyku düzenini ve genel iyilik halini etkileyebilir. Düzenli uyku saatleri oluşturmak, gün ışığından yararlanmak, fiziksel aktivitelerde bulunmak ve özellikle akşama doğru kafeini azaltmak önemlidir. Alkol de uykuya dalmayı kolaylaştırıyor gibi görünmesine rağmen gece uykusunun kalitesini bozabilir. Ayrıca menopoz döneminde alkol tüketimi meme kanserine de zemin hazırlayabilir. </p>

<ul>
	<li><strong>‘Yaşım geldi, artık böyle’ diyerek yaşam konforunu ihmal etmek</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Jale Dal Ağca “Menopozun en fazla gözden kaçan alanlarından biri; östrojen azalmasına bağlı gelişen kuruluk, hassasiyet ve idrar yolları yakınmalarıdır. Bu sorunlar kadınların özel ilişkilerinde yaşadığı konfor kayıpları ve ağrılı süreçlerle birleştiğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür. Ancak pek çok kadın, mahremiyet çekinceleri nedeniyle hekimden sakladığı için sorunlar daha da büyümektedir. Oysa lokal ve kişiye özel tedavilerle bu tabloyu düzeltmek mümkündür. Unutmayın; kadının yaşam kalitesi ve özel hayatındaki konforu yaşla birlikte sona ermez. Yaşanan bu sıkıntılar ‘yaşım geldi, artık böyle’ denilerek kabullenilmemeli, mutlaka hekime danışılmalıdır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 21:07:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-1792174040.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okul Sabahı Gelen Karın Ağrısındaki Gizli Tehlike!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/okul-sabahi-gelen-karin-agrisindaki-gizli-tehlike-15660</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/okul-sabahi-gelen-karin-agrisindaki-gizli-tehlike-15660</guid>
                <description><![CDATA[Yeni eğitim döneminin başlaması, sınavlar, arkadaş ilişkileri veya öğretmen değişikliği gibi faktörler çocuklarda kaygı yaratarak çeşitli fiziksel yakınmalara yol açabiliyor. Özellikle sabah saatlerinde ortaya çıkan karın ağrısı, bulantı, iştahsızlık veya tuvalet ihtiyacı çoğu zaman okul stresiyle bağdaştırılıyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, stresin fiziksel belirtilere yol açabileceğini doğrularken çok önemli bir noktanın altını çiziyor: ”Çocuklarda görülen her karın ağrısını stres veya kaygı ile açıklamak doğru değildir”. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yeni eğitim döneminin başlaması, sınavlar, arkadaş ilişkileri veya öğretmen değişikliği gibi faktörler çocuklarda kaygı yaratarak çeşitli fiziksel yakınmalara yol açabiliyor. Özellikle sabah saatlerinde ortaya çıkan karın ağrısı, bulantı, iştahsızlık veya tuvalet ihtiyacı çoğu zaman okul stresiyle bağdaştırılıyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, stresin fiziksel belirtilere yol açabileceğini doğrularken çok önemli bir noktanın altını çiziyor: ”Çocuklarda görülen her karın ağrısını stres veya kaygı ile açıklamak doğru değildir”. </p>

<p><strong>Cerrahi Müdahale Gerektiren Hastalıkların Habercisi Olabilir</strong> </p>

<p>Karın ağrısının çocukluk çağında çok sık karşılaşılan bir şikâyet olduğunu belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kılıç, bu durumun tek başına bir hastalık olmadığını söylüyor. Ağrının basit bir mide-bağırsak enfeksiyonu (gastroenterit), kabızlık, parazit veya idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabileceği gibi; apandisit veya doğuştan gelen bağırsak sorunları (Meckel divertikülü) gibi cerrahi hastalıklara da işaret edebileceğini belirtiyor. Karın ağrısı şikâyetiyle yapılan tıbbi değerlendirmelerde, çocukların yaklaşık %10-20’sinde cerrahi bir sorun saptanırken, yaklaşık %5’inde ameliyat gerekebiliyor. </p>

<p>Cerrahi hastalıklar arasında akut apandisitin ayrı bir önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Kılıç, ”Apandisit, çocuklarda ani başlayan karın ağrıları nedeniyle yapılan ameliyatların en sık nedenidir ve özellikle okul çağında dikkatle değerlendirilmelidir. Hastalık genellikle apandisitin iç boşluğunun tıkanmasıyla başlar; tedavi geciktiğinde ise delinme ve karın içine iltihap yayılması gibi ciddi riskler ortaya çıkabilir” diyor. Ayrıca enfeksiyonlar sonrasında karın içindeki lenf bezlerinin şişmesinin (mezenterik lenfadenit) de apandisiti taklit eden ağrı ve ateşe yol açabileceğini hatırlatıyor. </p>

<p><strong>Çocuğunuzun Sadece Söylediklerine Değil, Hareketlerine de Bakın</strong> </p>

<p>Çocuklarda karın ağrısını değerlendirmenin yetişkinlere göre daha zor olduğunu belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, küçük çocukların ağrının yerini tam tarif edemediğini ve organların birbirine yakınlığının teşhisi güçleştirebildiğini ifade ediyor. Bu noktada ebeveynlere düşen en önemli görev, çocuğun sadece söylediklerini değil hareketlerini de gözlemlemek. Doç. Dr. Kılıç şu ipuçlarını paylaşıyor: ”Eğer karın zarında bir iltihaplanma varsa, çocuk hareket etmek istemeyebilir, yürürken veya öksürürken ağrısının arttığını söyleyebilir. Ağrıyı hafifletmek için bacaklarını karnına doğru çekerek hareketsiz bir pozisyon alması oldukça önemli bir belirtidir”. </p>

<p><strong>Hangi Durumlarda Zaman Kaybetmeden Hekime Başvurulmalı?</strong></p>

<p>Her karın ağrısının acil bir tablo yaratmadığını ancak bazı belirtilerde vakit kaybedilmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, hekime başvurulması gereken durumları şöyle sıralıyor: </p>

<ul type=”disc”>
	<li>Ağrının giderek şiddetlenmesi veya uzun sürmesi. </li>
	<li>Ağrının karında belirli bir noktada yoğunlaşması. </li>
	<li>Çocuğun yürümek veya hareket etmek istememesi. </li>
	<li>Ateş, tekrarlayan kusma veya dışkıda kan görülmesi. </li>
	<li>Karında belirgin bir şişlik ve genel durumda bozulma olması. </li>
</ul>

<p>Karın ağrısı yakınmasının yalnızca ”okul stresi” denilip geçiştirilmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kılıç, ”Çocuğun şikâyetini küçümsememek, ancak her karın ağrısında da paniğe kapılmamak gerekir. Doğru yaklaşım; karın ağrısının süresini, şiddetini, yerini ve hareketle ilişkisini hekim kontrolünde değerlendirmektir” diyerek sözlerini tamamlıyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 Oct 2026 22:15:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/okul-sabahi-gelen-karin-agrisindaki-gizli-tehlike-1792091758.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Görülme Sıklığı Her Yıl Erkeklerde de Artıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-gorulme-sikligi-her-yil-erkeklerde-de-artiyor-15443</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-gorulme-sikligi-her-yil-erkeklerde-de-artiyor-15443</guid>
                <description><![CDATA[Ekim ayı boyunca pembe kurdeleler, kadınlara yönelik tarama çağrıları ve “erken teşhis hayat kurtarır” mesajları hakim oluyor. Ancak bu hatırlatmalar  içinde neredeyse hiç duyulmayan bir gerçek yer alıyor. Meme kanseri yalnızca kadınların hastalığı olarak bilinse de erkeklerde de görülebiliyor ve farkındalık eksikliği yüzünden çoğu zaman ileri evrede yakalanıyor. Türkiye’de ulusal kayıtlar sınırlı olsa da uzmanlar yıllık 200-250 yeni erkek vakası olduğunu belirtiyor; bazı merkez verileri daha yüksek rakamlara işaret ediyor. Son 25 yılda erkeklerde meme kanseri görülme sıklığının yüzde 26 arttığı bildiriliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Alihan Gürkan erkeklerde görülen meme kanseri ve cerrahisi hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Erkeklerde meme kanseri de gündeme getirilmeli</strong></p>

<p>Dünya genelinde tüm meme kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 1’i erkeklerde ortaya çıkmaktadır. Amerikan Kanser Derneği’nin 2026 tahminlerine göre ABD’de bu yıl yaklaşık 2.670 erkeğe invaziv meme kanseri tanısı konulması ve 530 erkeğin bu hastalıktan hayatını kaybetmesi beklenmektedir. Meme Kanseri Farkındalık Ayı’nda yalnızca tarama oranlarını artırmak yetmez. Hastalığın herkes için geçerli olduğunu, erkeklerin de risk altında olduğunu ve erken teşhisin onlar için de hayat kurtardığını hatırlatmak gerekmektedir.</p>

<p><strong>Ailesinde meme kanseri olan “herkesin” dikkatli olması gerekiyor</strong></p>

<p>Erkeklerde meme dokusu az olduğu için kitleler daha kolay hissedilebilir. Buna rağmen birçok erkek “meme kanseri erkeklerde olmaz” yanılgısıyla sert kitle, meme başında içe çekilme, akıntı, cilt değişikliği gibi şikayetleri önemsememekte veya utanç nedeniyle doktora gitmeyi ertelemektedir. BRCA mutasyonu taşıyan erkeklerde risk 100 kata kadar çıkabilir; aile öyküsü olanlar özellikle dikkatli olmalıdır. Özellikle ailesinde erkek meme kanseri öyküsü olan kadınların çok daha dikkatli olması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Tanı için geç kalınıyor…</strong></p>

<p>Erkek hastalarda tanı genellikle daha geç evrede konmaktadır. Bu da sağ kalım oranlarını olumsuz etkilemektedir. Erken evre tümörlerde 5 yıllık sağkalım yüksek olsa da bölgesel ve metastatik olanlarda çok düşmektedir. Türk Onkoloji Grubu’nun bir çalışmasında ileri evre erkek meme kanseri oranının %30 civarında olduğu saptanmıştır.</p>

<p><strong>İleri evre meme kanserine yakalanmamak için bunlara dikkat edin;</strong></p>

<ul>
	<li>Erkekler de memede veya koltuk altında yeni kitle, şekil değişikliği, meme başı akıntısı veya cilt değişikliklerini önemsemeli ve hekime başvurmalıdır.</li>
	<li>Özellikle birinci derece akrabalarda meme veya yumurtalık kanseri öyküsü olan erkekler genetik danışmanlık ve risk değerlendirmesi için yönlendirilmelidir.</li>
	<li>Sağlık profesyonelleri ve kamuoyu, meme kanseri farkındalık çalışmalarında erkekleri de kapsayan mesajlar üretmelidir. “Pembe” yalnızca kadınlara ait bir renk olmamalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>Belirtileri ihmal etmeyin!</strong></p>

<p>Erkeklerde meme kanseri tanısı genellikle fizik muayene ile başlar. Çoğunlukla meme başı altında ağrısız sert kitle, meme başında içe çekilme, akıntı veya cilt değişikliği gibi belirtiler değerlendirilir. Şüphe halinde ultrason ve/veya mamografi yapılır; kesin tanı için ultrason veya mamografi eşliğinde ince iğne veya kor biyopsi ile doku örneği alınır. Biyopsi sonucuyla tümör tipi, hormon reseptör durumu ve HER2 durumu belirlenir; gerekirse lenf nodu değerlendirmesi, ileri görüntüleme ve genetik testler eklenir.</p>

<p><strong>Kadınlara yapılan cerrahiden farkı yok</strong></p>

<p>Cerrahi gerektiğinde yaklaşım kadınlardakiyle benzerdir, ancak erkeklerde meme dokusu sınırlı olduğu ve tümörler sıklıkla meme başına yakın yerleştiği için en sık uygulanan yöntem memenin çıkarılmasıdır. Bu cerrahide meme dokusu, meme başı ve çevresiyle birlikte çıkarılır. Koltuk altı lenf bezlerinin durumunu değerlendirmek için örnekleme yapılır; tutulum varsa koltuk altı temizlenir. Uygun seçilmiş erken evre vakalarda, tümör boyutu ve yerleşimi uygunsa, meme koruyucu cerrahi de mümkün olup sonrasında radyoterapi önerilir. Ameliyat sonrası evreye ve tümör özelliklerine göre hormon tedavisi, kemoterapi veya radyoterapi planlanır.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 20:35:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/meme-kanseri-gorulme-sikligi-her-yil-erkeklerde-de-artiyor-1791394544.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kemer’de evde bakım hizmeti gönüllere dokunuyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kemerde-evde-bakim-hizmeti-gonullere-dokunuyor-15394</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kemerde-evde-bakim-hizmeti-gonullere-dokunuyor-15394</guid>
                <description><![CDATA[Kemer’de yaşayan hasta ve bakıma muhtaç vatandaşlar, Kemer Belediye Başkanı Necati Topaloğlu öncülüğünde Sağlık İşleri Müdürlüğü tarafından yürütülen evde bakım hizmetlerinden duydukları memnuniyeti dile getirerek belediye ekiplerine teşekkür etti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>“Her şeyin başı sağlık” anlayışıyla çalışmalarını sürdüren Kemer Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü ekipleri, Kemer’de yaşayan hasta ve bakıma muhtaç vatandaşları düzenli olarak evlerinde ziyaret ediyor. </p>

<p>Evde bakım hizmeti kapsamında gerçekleştirilen ziyaretlerde hastaların pansumanları ve gerekli tedavileri belediye sağlık ekipleri tarafından titizlikle yapılıyor.</p>

<p>Haftanın belirli günlerinde rutin olarak gerçekleştirilen ziyaretlerde vatandaşların sağlık kontrolleri ve bakımları yapılırken, ekipler hastalarla sohbet ederek ihtiyaç ve taleplerini de dinliyor.</p>

<p>Kemer Belediyesi, evde bakım hizmetlerinin yanı sıra vatandaşlara ücretsiz kuaför ve tıraş hizmeti de sunuyor. Hastaneye ulaşmakta güçlük çeken vatandaşların ulaşım ihtiyaçları da belediye tarafından ücretsiz karşılanıyor.</p>

<p>Kemer Belediyesi’nin özellikle hasta, yaşlı ve bakıma ihtiyaç duyan vatandaşlara yönelik sürdürdüğü hizmetler, vatandaşların yaşamını kolaylaştırırken sosyal belediyecilik anlayışının da önemli örnekleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Kemer Belediye Başkan Yardımcısı Semih Top, yaptığı açıklamada, Kemer Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü olarak yaşlı ve ihtiyaç sahibi vatandaşları sürekli ziyaret ederek, bir ihtiyaçları olup olmadıklarını sorduklarını söyledi. </p>

<p>Kemer Belediyesi’nin evde sağlık hizmetleri kapsamında belediye personelinin her zaman vatandaşların yanında olmaya gayret gösterdiklerine dikkat çeken Başkan Yardımcısı Semih Top, “Evde sağlık hizmetlerimiz kapsamında, kuaför, pansuman, hasta yatağı temini, ücretsiz hastane servisi hizmeti veriyoruz. Bunun yanında diyetisyen, anne taksi, psikolog ve Mola Evi’nde özel bireylere de ücretsiz hizmet veriyoruz. 2026 yılı içerisinde dokuz ayda 6930 vatandaşımıza hizmet verdik. Gittiğimiz evlerde Kemer Belediye Başkanımız Sayın Necati Topaloğlu ve meclis üyelerimizin selamını ileterek geçmiş olsun dileklerini iletiyoruz. Amacımız hasta ve ihtiyaç sahibi vatandaşlarımızın gönüllerine dokunmak ve yalnız olanları yalnız hissettirmemek. Yanlarında Kemer Belediyesi’nin olduğunu hissettirmek istiyoruz. Bu yönde çalışmalarımız devam ediyor.” dedi. </p>

<p>Vatandaşlardan evde sağlık hizmetleri teşekkürü </p>

<p>Kemer Belediyesi evde sağlık hizmetlerinden yararlanan Tamer Özgüç’ün kızı Fügen Özgüç, “Babama verilen sağlık hizmetlerinden oldukça memnunuz. Gelen ekip gerçekten çok tatlı. Bayramlarda bile babamı ziyarete geliyorlar. İşlerini içtenlikle yapıyorlar ve sanki babasına davranıyor gibi davranıyorlar. Bu hizmetlerin çoğalmasını arzu ediyorum. Kemer Belediyesi’ne bu hizmetleri için teşekkür ediyorum.” dedi. </p>

<p>Kemer Belediyesi’nin Evde Sağlık Hizmetlerinden yararlanan Samira Eriş, daha çok sayıda ameliyat olduğunu belirterek, taburcu olduktan sonra Kemer Belediyesi’nden destek istediklerini söyledi. </p>

<p>Belediye ekiplerinin her zaman güler yüzlü olduğuna işaret eden Eriş, “Sağ olsunlar, bizi yalnız bırakmadılar. Yaralarıma pansuman yaptılar ve güzel baktılar. Başta Necati Başkanım olmak üzere destek veren herkese teşekkür ediyorum.” dedi. </p>

<p>Samira Eriş’in eşi Bedri Eriş ise “Kemer Belediyesi’ne müracaat ettik ve eşimin pansumanlarını yaptılar. Bana da nasıl yapılacağını öğrettiler. Kendilerinden çok memnunuz. Dara düşen herkes Kemer Belediyesi’ni arayabilir. Gerçekten çok ilgileniyorlar. Bize destek olan ekibe ve Necati Başkana çok teşekkür ediyorum.” diye konuştu. </p>

<p>Vatandaşlardan İbrahim Temur da “Kaza geçirdiğim günden bu yana başta Necati Başkanım çok ilgilendi. Kendisi beni de ziyaret etti ve sürekli telefonla süreci takip etti. Kemer Belediyesi’nin hizmetleri kapsamında sandalyesinden ambulansına, kuaföründen pansumanına kadar her şeyinden faydalandım. Belediye sanki bana çalışmış gibi hissettim. Hepsinden Allah razı olsun. Hiçbir yerde olmayan hizmeti ben burada gördüm. Bize hizmet veren arkadaşlarla ev arkadaşı gibi olduk. Hepsi güler yüzlü.” ifadelerini kullandı. </p>

<p>Vatandaşlardan Mustafa Varlı ise “Gece gündüz fark etmeksizin Kemer Belediyesi’ni arıyoruz ve bize destek oluyorlar. Allah razı olsun. Tıraşımızı yapıyorlar, tırnaklarımızı kesiyorlar ve her ihtiyacımıza koşuyorlar. Evladım olsa bu kadar hizmet etmez. İstediğim zaman çağırıyorum ve geliyorlar. Necati Başkanı öğretmenlik zamanından beri tanırım. Kendisinden Allah razı olsun.” dedi. </p>

<p>Vatandaşlardan Kamil Göker de Kemer Belediyesi’nin evde sağlık hizmetlerinden oldukça memnun olduklarına dikkat çekerek, “Son bir yıldır hastaneye ücretsiz olarak götürüp getirdiler. Sağ olsunlar. Üç tane ameliyat geçirdim. Pansuman hizmetinden de yararlandım. Kendilerinden Allah razı olsun. Verdiği hizmetlerden dolayı Belediye Başkanı Sayın Necati Topaloğlu’na teşekkür ediyorum.” dedi. </p>

<p>Vatandaşlardan Cahide Koca ise bir telefon sonrası kendisine ulaşarak hizmet aldığını ve aldığı hizmetlerden dolayı Kemer Belediyesi’ne teşekkür ettiğini dile getirdi. </p>

<p>Vatandaşlardan Semiha Şık da şunları söyledi:</p>

<p>“Kemer Belediyesi’nin evde sağlık hizmetlerini öğrendikten sonra aradık ve geldiler. Sağ olsunlar her şeyimizle ilgilendiler. Babam Talat Şık’ın tıraşını yapıyorlar. Hasta yatağı da temin ettiler. Kemer Belediyesi’nin bu hizmetleri çok güzel ve çok memnunum. Başkanımıza da çok teşekkür ediyorum.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 22:28:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/kemerde-evde-bakim-hizmeti-gonullere-dokunuyor-1791314909.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme kanseri cerrahisinde hasta konforunu artıran 5 yöntem!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-cerrahisinde-hasta-konforunu-artiran-5-yontem-15350</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-cerrahisinde-hasta-konforunu-artiran-5-yontem-15350</guid>
                <description><![CDATA[Tüm dünyada yaklaşık 2,4 milyon, ülkemizde ise 30 bine yakın kadına her yıl meme kanseri teşhisi konuluyor. Erken tanı ve doğru tedavi planlaması ile hastalığın tamamen tedavi edilebilmesi ise yüz güldürüyor. Meme kanserinin cerrahi tedavisinde robotik cerrahi, dondurarak tedavi, endoskopik cerrahi, onkoplastik cerrahi gibi yenilikçi yöntemler de kullanılabiliyor. Meme kanserinde uygulanacak cerrahi yöntem; hastalığın evresi, tümörün özellikleri ve hastanın genel sağlık durumu dikkate alınarak belirleniyor. Tek portlu robotik cerrahi uygun hastalarda kullanıldığında; tek ve küçük giriş yarası, daha az doku hasarı, dar alanlara daha rahat ulaşım, daha geniş görüntü gibi avantajlar sunuyor ve hastanın tedavi konforunu olumlu yönde etkiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Gürsel Remzi Soybir, meme kanseri ve güncel modern cerrahi tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<ol>
	<li><strong>Tek portlu robotik cerrahi az ağrı ve kozmetik konfor sağlıyor: </strong>Robotik cerrahi teknolojileri, farklı cerrahi branşların ardından meme cerrahisinde de kullanılmaya başladı. Özellikle tek portlu robotik cerrahi, dar alanlarda sağladığı teknik kolaylık ve yüksek görüntü netliği ile meme cerrahisinde tercih edilen yeni teknolojiler arasında yer almaktadır. Tek port üzerinden gerçekleştirilen cerrahi ile daha küçük bir girişten meme dokusunun çıkarılabilmektedir. Zor ulaşılan alanlara robotik sistem ile kolaylıkla ulaşılabilmektedir. Robotun sunduğu yüksek görüntü netliği ve büyütülmüş görüntü, cerrahın dokuları daha ayrıntılı değerlendirmesine ve hassas cerrahi işlemleri daha kontrollü gerçekleştirmesine olanak vermektedir.  Robotik cerrahi ile meme ameliyatları daha küçük yara, daha az kanama ve daha az doku hasarı ile gerçekleştirilebilmektedir. Daha az ağrı, iyi bir kozmetik sonuç ile hasta erken taburcu edilebilmektedir. Robotik cerrahide ameliyatı robot kendi başına gerçekleştirmemektedir. Cerrah, ameliyat masasının yanında bulunan konsoldan robotik kolları ve cerrahi aletleri kontrol ederek işlemi gerçekleştirmektedir. Robotun hareket kabiliyeti, görüntü büyütme ve netlik, meme cerrahının becerileriyle birleşmektedir. Tek portlu robotik cerrahinin her meme kanseri hastası için uygun olmadığı, yöntemin tümörün özellikleri, hastalığın evresi ve hastanın genel sağlık durumu değerlendirilerek seçilmesi gerektiğini vurgulamak gerekir. Uygun hastalarda bu teknolojinin, onkolojik güvenlikten ödün vermeden, cerrahi travmayı azaltmaya ve ameliyat sonrası konforu artırmaya yönelik seçeneklerden biri olduğu kabul edilmektedir. </li>
	<li><strong>E</strong><strong>ndoskopik cerrahi iyileşme sürecini hızlandırıyor: </strong>Meme cerrahisinde kullanılan modern yöntemlerden biri de endoskopik cerrahidir. Bu teknikte küçük kesilerden yerleştirilen kamera ve özel cerrahi aletler yardımıyla meme dokusu görüntülenmekte ve ameliyat gerçekleştirilmektedir. Cerrah, monitöre yansıyan görüntüler eşliğinde gerekli cerrahi işlemleri tamamlamaktadır.  Uygun hastalarda daha küçük kesilerle gerçekleştirilebilen endoskopik meme cerrahisi, yara izlerinin azaltılmasına ve ameliyat sonrası iyileşme sürecinin daha konforlu geçirilmesine katkı sağlamaktadır. Meme kanserinde cerrahi yöntemin belirlenmesinde tümörün boyutu ve yerleşimi, hastalığın evresi ve meme dokusunun özellikleri dikkate alınmaktadır. Endoskopik meme cerrahisi de bu değerlendirmeler doğrultusunda tercih edilebilen yöntemler arasında yer almaktadır. </li>
	<li><strong>Uygun hastalar buzla tedavi edilebiliyor: </strong>Meme hastalıklarının tedavisinde kullanılan yeni yöntemlerden biri de kriyoablasyon, diğer adıyla dondurarak tedavidir. Bu yöntemde görüntüleme eşliğinde hedeflenen dokuya özel bir prob yerleştirilmekte ve çok düşük sıcaklıklarla dokudaki hücreler dondurularak tahrip edilmektedir. Önceleri bazı iyi huylu meme kitlelerinde kullanılan bu yöntem, artık seçilmiş meme kanserli hastalarda da tedavi seçenekleri arasında yer almıştır. Erken evre meme kanserinde de belirli koşullarda tedavi amaçlı gündeme gelen kriyoablasyonun kullanımı; tümörün özellikleri, hastanın genel sağlık durumu ve eşlik eden tedavi gereksinimleri doğrultusunda değerlendirilmektedir. İşlemin lokal anestezi altında ve küçük bir girişimle yapılabilmesi, ayrıca önemli bir tercih sebebi olmaktadır. </li>
	<li><strong>Onkoplastik cerrahi estetik imkan sağlıyor: </strong>Meme kanseri cerrahisinde hedef yalnızca tümörün uygun cerrahi sınırlarla çıkarılması değil, aynı zamanda memenin doğal görünümünün de korunmasıdır. Onkoplastik cerrahi, kanser cerrahisi ile plastik cerrahi teknikleri bir araya getirerek, iki hedefin birlikte gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Bu yaklaşımda tümör, onkolojik güvenlik ilkelerine uygun biçimde çıkarılırken geri kalan meme de hastanın istediği şekilde yeniden yapılandırılmaktadır. Onkoplastik cerrahi ile ameliyat öncesinde memede bulunan bazı şekil bozukluklarının düzeltilmesine de olanak sağlamaktadır. Cerrahi planlama sırasında tümörün özellikleri, çıkarılması gereken doku miktarı ve hastanın beklentileri birlikte değerlendirilmektedir. </li>
	<li><strong>Genetik riski yüksek kişilerde risk azaltıcı cerrahi mümkün:</strong>Genetik bilimindeki gelişmeler, meme kanserine yakalanma riski yüksek kişilerin belirlenmesine önemli katkı sağlamaktadır. Ailesinde yoğun meme kanseri öyküsü bulunan ya da meme kanserini önleyen genlerinde bozukluklar saptanan hastalarda kişisel risk değerlendirmesi önemlidir. Risk azaltıcı meme cerrahisi, meme kanserine yakalanma olasılığı yüksek olan kişiler için önemli seçeneklerden biridir. Bu ameliyatlarda meme dokusunun çıkarılmasının ardından kişinin durumuna göre kendi dokuları veya implantlar kullanılarak yeniden meme oluşturulmaktadır. Risk azaltıcı cerrahi kararından önce kişinin genetik sonuçları, aile öyküsü, yaşı, genel sağlık durumu ve olası fayda/zarar risklerinin multidisipliner konseylerde değerlendirilmesi gerekmektedir. Risk azaltıcı cerrahinin kanser gelişme olasılığını büyük ölçüde düşürebilmesine rağmen riski tamamen ortadan kaldırmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.</li>
</ol>

<p><strong>Daha az cerrahiyle de etkili tedavi imkanı mümkün</strong></p>

<p>Meme kanserinin biyolojik özelliklerinin daha iyi anlaşılması ve sistemik tedavilerdeki gelişmeler, cerrahi yaklaşımın da yeniden değerlendirilmesini yol açmıştır. Kemoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerdeki önemli başarılar ve uygun hastalarda ameliyat öncesinde uygulanan tedavilerle tümörün küçültülmesi veya tamamen yok edilebilmesi, memede ve koltuk altında daha sınırlı cerrahi uygulamalarını gündeme getirmiştir. Bu yeni yaklaşımlarla onkolojik güvenlikten ödün vermeden cerrahiye bağlı yan etkiler azalmakta ve hastaların günlük yaşamlarına dönüşü kolaylaşmaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Oct 2026 14:34:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/meme-kanseri-cerrahisinde-hasta-konforunu-artiran-5-yontem-1791200044.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enfeksiyonlar kapıyı çaldı, vitamin endişesi başladı!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-15335</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-15335</guid>
                <description><![CDATA[Bu yıl sonbahar çok farklı bir tabloyla karşımıza çıkıyor. Aynı gün içerisinde bir anda bastıran sağanak yağışlar, fırtına ve sert rüzgarların hemen ardından yeniden yükselen sıcaklıklarla alışılmadık hava değişimleri hastalıkların görülmesini kolaylaştırabiliyor. Buna okulların açılmasıyla, kapalı ve kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi de eklenince, enfeksiyonlar şimdiden kapıyı çaldı. Hal böyle olunca özellikle çocuklu ve bebekli ailelerde “hastalanmasın, bağışıklığı güçlü olsun’ kaygısıyla ‘hangi vitamini veya takviyeyi vereyim?’ sorusu sıkça soruluyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Miraç Ergen</strong>, ülkemizde yapılan çalışmalara göre çocuklarda vitamin eksikliğinin yaygın olduğunu ancak vitamin ve minerallerin gerektiğinde ve doğru dozda kullanılmasının kritik önem taşıdığını belirterek “Vitamin eksikliği sadece büyümeyi olumsuz etkilemekle kalmayıp,  dikkat ve konsantrasyon bozukluğuna yol açarak okul başarısını da düşürüyor. Ancak gelişigüzel şekilde internetten veya çevreden duyulan takviyeleri kullanmak başta karaciğer olmak üzere sağlığa ciddi zararlar verebilir. Bu nedenle önce çocuk hekimine başvurmak, kan tetkikiyle eksiklikleri belirleyip ona yönelik tedavi uygulamak gerekir” diyor. </p>

<p>Dr. Ergen, çocuklarda vitamin ve mineral eksikliğine karşı 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. <strong> </strong></p>

<p><strong>Tabağındaki besinleri çeşitlendirin</strong></p>

<p>D vitamini dışında çocukların ihtiyaç duyduğu vitaminlerin ve birçok mineralin önemli bölümü yeterli ve çeşitli beslenmeyle doğal gıdalardan alınabilir. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri, kuru baklagiller, sebze, meyve ve yaşına uygun kuruyemişlerin sofrada düzenli olarak bulunması önemlidir. Sebze ve meyveler C vitamini ve folat; yumurta ve hayvansal ürünler B grubu vitaminleri ve B12; kırmızı et ise demir açısından değerli kaynaklardır.<strong> </strong></p>

<p><strong>D vitamini değerlerini kontrol ettirin </strong></p>

<p>Ülkemizde çocukların neredeyse yarısında D vitamini eksikliği olduğunu, ancak özellikle ergenlik döneminde riskin arttığını belirten Dr. Ergen şöyle konuşuyor: “D vitaminini sadece besinlerden edinmek zordur. Bu nedenle bebeklik ve çocukluk döneminde çocuk hekiminin önerisiyle D vitamini kullanılmalıdır. Rastgele ‘kış geldi, yüksek doz D vitamini başlayalım’ yaklaşımı doğru değildir. Gereğinden fazla D vitamini sağlık sorunlarına yol açabilmektedir.” </p>

<p><strong>Demir yapıcı besinler yedirin</strong></p>

<p>Çocukluk çağında en sık karşılaşılan sorunlardan biri olan demir eksikliği, beynin normal çalışması için de önemlidir. Eksikliğinde halsizlik, solukluk, çabuk yorulma ve iştahsızlığın yanı sıra dikkat, konsantrasyon ve öğrenme performansında sorunlar görülebilir. Dr. Ergen “Kırmızı et, yumurta ve kuru baklagillerin düzenli tüketilmesi; demir içeren öğünlerin C vitamininden zengin sebze ve meyvelerle birlikte verilmesi yararlıdır. Çocukta şüpheli belirtiler varsa yalnızca ‘kansız mı?’ diye bakmak yerine çocuk doktorunun gerekli görmesi halinde hemogramla birlikte ferritin gibi demir depolarını değerlendiren testlere de başvurulabilir” diyor. </p>

<p><strong>Haftada 2 gün balık tüketmesine özen gösterin</strong></p>

<p>Çocukların, haftanın iki günü düzenli balık tüketmelerinin çok önemli olduğunu vurgulayan Dr. Miraç Ergen sözlerine şöyle devam ediyor: “Balık yalnızca omega-3 değil; kaliteli protein, D vitamini, iyot, demir, çinko ve başka birçok besin öğesini birlikte sağlayarak beyin ve göz gelişiminin yanı sıra bağışıklık sistemini güçlendirir. Çocukların yaşlarına uygun porsiyonlarla haftada yaklaşık iki kez düşük cıvalı balık tüketmesi önemlidir. Somon, sardalya, hamsi ve benzeri uygun seçenekler bu açıdan değerlidir. Çocuk düzenli olarak balık yiyebiliyorsa öncelik besinin kendisi olmalıdır. Balık hiç tüketilemiyorsa veya özel bir gereksinim söz konusuysa balık yağı desteği çocuk doktoruyla birlikte değerlendirilebilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Oct 2026 14:32:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-1791199937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Tanısını Geciktiren 10 Yanlış İnanış</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-tanisini-geciktiren-10-yanlis-inanis-15293</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-tanisini-geciktiren-10-yanlis-inanis-15293</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanseri konusunda toplumda doğru kabul edilen bazı yanlış bilgiler, kadınların kontrollerini ertelemesine ve memedeki değişiklikleri önemsememesine neden olabiliyor. “Ailemde meme kanseri yok, bende olmaz”, “Kitle ağrımıyorsa önemli değildir” ya da “Biyopsi kanseri yayar” gibi düşünceler, erken tanının önündeki önemli engeller arasında yer alıyor. Oysa meme kanserinde belirtilerin doğru değerlendirilmesi, kişiye uygun tarama programının belirlenmesi ve şüpheli durumlarda zaman kaybetmeden hekime başvurulması büyük önem taşıyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Meme Sağlığı Merkezi’nden Prof. Dr. Bülent Çitgez, meme kanseri tanısının gecikmesine yol açabilen 10 yanlış inanış hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>1. “Ailemde meme kanseri yoksa benim de riskim yoktur”</strong></p>

<p>Yanlış. Meme kanseri tanısı alan her kadının ailesinde meme kanseri öyküsü bulunmaz. Aile öyküsü ve bazı genetik değişiklikler riski artırabilse de meme kanseri yalnızca kalıtsal nedenlerle ortaya çıkmaz. Bu nedenle ailede meme kanseri olmaması, rutin kontrollerin ve kişinin kendi risk durumunun değerlendirilmesinin gereksiz olduğu anlamına gelmez.</p>

<p><strong>2. “Mememdeki kitle ağrımıyorsa kanser değildir”</strong></p>

<p>Yanlış. Meme kanseri erken dönemde ağrıya neden olmadan gelişebilir. Memede yeni ortaya çıkan, daha önce olmayan veya zaman içinde değişiklik gösteren bir kitlenin ağrılı olup olmadığına bakılmaksızın değerlendirilmesi gerekir. “Ağrımıyor, o halde önemli değildir” düşüncesi hekime başvurunun gecikmesine yol açabilir.</p>

<p><strong>3. “Mememde ağrı varsa kesin kanserim”</strong></p>

<p>Yanlış. Meme ağrısı oldukça sık görülen bir şikayettir ve hormonal değişiklikler başta olmak üzere birçok iyi huylu nedene bağlı gelişebilir. Ancak özellikle tek taraflı, belirli bir bölgede devam eden veya beraberinde kitle, meme başı değişikliği ya da akıntı gibi başka bulgular bulunan ağrılarda hekime başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>4. “Mamografi kansere yol açar”</strong></p>

<p>Yanlış. Mamografi düşük doz X-ışını kullanılarak gerçekleştirilen ve meme kanserinin erken tanısında önemli yeri bulunan bir görüntüleme yöntemidir. Modern cihazlarda kullanılan dozlar oldukça düşüktür ve sağlık açısından güvenlidir. Alınan doz, uçak yolculuğu veya doğadan aldığımız doğal radyasyon kadardır. Tarama programlarının amacı, henüz belirti vermeyen meme kanserlerini erken evrede saptayabilmektir. Radyasyon endişesi nedeniyle hekim tarafından önerilen mamografiyi ertelemek, erken tanı fırsatının kaçırılmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>5. “Mememi düzenli kontrol ediyorum, mamografiye ihtiyacım yok”</strong></p>

<p>Yanlış. Kişinin memesindeki değişiklikleri fark etmesi önemlidir ancak bu, hekim değerlendirmesinin ve uygun yaş ve risk grubunda görüntüleme yöntemlerinin yerini tutmaz. Bazı meme kanserleri ele gelen bir kitle oluşturmadan, görüntüleme yöntemleriyle erken dönemde saptanabilir. Bu nedenle kişinin kendi farkındalığı ile düzenli tarama birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.</p>

<p><strong>6. “Biyopsi yapılırsa kanser yayılır”</strong></p>

<p>Yanlış. Memede şüpheli bir lezyon görüldüğünde kesin tanıya ulaşabilmek için biyopsi gerekebilir. Biyopsinin kanseri vücuda yaydığı düşüncesi bilimsel olarak doğru değildir. Aksine gerekli olduğu halde biyopsiden kaçınmak, kesin tanının ve buna bağlı olarak tedavinin gecikmesine yol açabilir.</p>

<p><strong>7. “Genç kadınlarda meme kanseri olmaz”</strong></p>

<p>Yanlış. Meme kanseri riski yaşla birlikte artsa da genç yaşlarda da görülebilir. Özellikle aile öyküsü, genetik yatkınlık veya kişisel risk faktörleri bulunan kadınların takip programları standart tarama yaklaşımından farklı olabilir. Yaşın genç olması, memede ortaya çıkan şüpheli bir değişikliğin görmezden gelinmesi için gerekçe değildir.</p>

<p><strong>8. “Emziriyorsam meme kanseri olmam”</strong></p>

<p>Yanlış. Emzirmenin meme kanseri riskini azaltıcı etkileri bulunabilir ancak riski tamamen ortadan kaldırmaz. Emzirme döneminde memede sertlik ve şişlik gibi değişiklikler sık görülebildiğinden bazı bulgular süt birikmesi veya enfeksiyonla karıştırılabilir. Geçmeyen bir kitle veya olağan dışı bir değişiklik olduğunda “emziriyorum, normaldir” düşüncesiyle beklenmemelidir.</p>

<p><strong>9. “Memede kitle varsa mutlaka kanserdir”</strong></p>

<p>Yanlış. Memede saptanan her kitle kanser anlamına gelmez. Kistler, fibroadenomlar ve diğer iyi huylu meme hastalıkları da kitle şeklinde ortaya çıkabilir. Ancak kitlenin iyi ya da kötü huylu olduğuna yalnızca elle muayene ederek karar verilemez. Gerekli durumlarda ultrasonografi, mamografi ve biyopsi gibi yöntemlerle değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<p><strong>10. “Meme kanseri tanısı konursa memenin mutlaka tamamı alınır”</strong></p>

<p>Yanlış. Günümüzde meme kanseri cerrahisi hastalığın evresi, tümörün özellikleri, memedeki yerleşimi ve hastanın bireysel durumu dikkate alınarak planlanmaktadır. Uygun hastalarda meme koruyucu cerrahi ve onkoplastik cerrahi yöntemleriyle memenin tamamının alınmasına gerek kalmadan tedavi uygulanabilmektedir. Bu nedenle “mememi kaybederim” korkusunun tanı ve tedavi sürecini geciktirmesine izin verilmemelidir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 13:15:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/meme-kanseri-tanisini-geciktiren-10-yanlis-inanis-1790936130.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Bu belirtilerde yürüyüşe devam etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-15287</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-15287</guid>
                <description><![CDATA[Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde ölüm nedenleri arasında başı çekerken, günlük yaşama kolayca dahil edilebilen yürüyüş bu riski azaltmada önemli rol oynuyor. Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinlere haftada 150-300 dakika orta şiddette fiziksel aktivite öneriyor. Ancak özellikle 35 yaşından sonra ve uzun süredir hareketsiz olanlarda, yürüyüşün süresi kadar, temposu ve hangi koşullarda yapıldığı da önem taşıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan</strong>, yürüyüşte doğru tempoyu anlamanın en kolay yollarından birinin ‘konuşma testi’ olduğunu belirterek, “Orta tempolu bir yürüyüşte konuşabilir, ancak uzun cümleleri rahatça söylemekte zorlanırsınız. Konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız temponuz fazla yüksek olabilir” diyor. Prof. Dr. Murat Turfan, <strong>4 Ekim Dünya Yürüyüş Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, kalp sağlığı için yürüyüşte dikkat edilmesi gereken 6 temel kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Yürüyüşe başlamadan önce kendi risklerinizi öğrenin</strong></p>

<p>Prof. Dr. Murat Turfan, “35 yaşından sonra değişen şey yürüyüşün kuralları değil, kişinin kendi risklerini daha iyi tanımasının önemidir” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Uzun süredir egzersiz yapmıyorsanız, sigara kullanıyorsanız, hipertansiyon, diyabet veya kolesterol yüksekliğiniz varsa ya da ailenizde erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunuyorsa yürüyüş programına başlamadan önce sağlık durumunuzun değerlendirilmesi önemlidir. Gerekli görülen kişilerde hekim muayenesi ve ek testlerle egzersizin güvenli sınırları belirlenebilir. Bilinen kalp-damar hastalığı bulunan kişilerin ise yürüyüşün süresi ve şiddeti konusunda mutlaka hekimlerinin önerisine göre hareket etmeleri gerekir.</p>

<p><strong>İlk ve son 5-10 dakikayı hafife almayın</strong></p>

<p>Yürüyüşe başlar başlamaz yüksek tempoya çıkmak kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki yükü aniden artırabilir. Bu nedenle ilk 5-10 dakikayı daha rahat bir tempoda geçirerek vücudun ısınmasını sağlamak, ardından yürüyüş hızını kademeli olarak yükseltmek faydalıdır. Yürüyüşü bitirirken de birden durmak yerine son birkaç dakikada tempoyu yavaşlatmak gerekir. Isınma ve soğuma bölümleri özellikle yüksek tempoda yürüyenler ve kalp-damar hastalığı bulunanlar için daha önemlidir. </p>

<p><strong>Temponuzu ‘konuşma testi’ ile ayarlayın</strong></p>

<p>Prof. Dr. Murat Turfan, “Yürüyüş sırasında nabzınızı sürekli takip etmek zorunda değilsiniz. Bunun için oldukça basit bir yöntem var; konuşma testi. Orta şiddette bir yürüyüş sırasında konuşabilirsiniz, ancak uzun cümleleri rahatlıkla söylemekte zorlanmaya başlarsınız. Buna karşılık konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız tempo sizin için fazla yüksek olabilir. Elbette bu sınır kişiden kişiye değişir. Düzenli egzersiz yapan bir kişinin ‘orta şiddeti’, uzun süredir hareketsiz bir kişinin temposundan oldukça farklı olabilir. </p>

<p><strong>Bir günde çok değil, haftaya yayarak yürüyün</strong></p>

<p>Kalp sağlığı için haftada bir gün birkaç saat yürümek yerine, hareketi haftanın geneline yaymak daha doğru bir yaklaşım. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite hedefleyin. Örneğin, haftanın 5 günü 30’ar dakikalık tempolu yürüyüş iyi bir başlangıç olabilir. Üstelik bu süreyi tek seferde tamamlamanız gerekmiyor; gün içinde yapacağınız 10-15 dakikalık yürüyüşleri bir araya getirerek de toplam süreye ulaşabilirsiniz. Burada önemli olan kusursuz bir program değil, hareketsiz geçen günlerin sayısını azaltmak ve sürdürülebilir bir düzen oluşturmak.</p>

<p><strong>Yemek saatine ve hava koşullarına dikkat edin</strong></p>

<p>Özellikle ağır bir öğünün hemen ardından tempolu yürüyüş yapmak hazımsızlık, şişkinlik ve rahatsızlık hissine yol açabilir. Büyük öğünlerden sonra bir süre beklemek ve yürüyüşe daha hafif tempoda başlamak daha uygun olacaktır. Sıcak ve nemli havalarda vücudun ısı düzenlemesi zorlaşırken, çok soğuk havalarda damarların büzüşmesi ve tansiyonun yükselmesi gibi etkiler görülebilir. Kalp hastalığı olan kişilerin özellikle aşırı sıcak veya soğuk havalarda egzersiz koşullarına daha fazla dikkat etmesi gerekir.</p>

<p><strong>Bu belirtilerde yürüyüşe devam etmeyin!</strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, yürüyüş sırasında bazı belirtilerin hafife alınmaması gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Yürüyüş sırasında göğüste baskı veya sıkışma; kola, sırta ya da çeneye yayılan ağrı, alışılmadık nefes darlığı; belirgin çarpıntı; baş dönmesi; soğuk terleme veya bayılacak gibi olma hissi gelişirse yürümeye devam edilmemelidir. Belirtiler kısa sürede geçse bile tekrarlıyorsa hekim değerlendirmesi gerekir. Belirgin ya da devam eden göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı veya bayılma gibi durumlarda ise acil tıbbi yardım alınmalıdır. Unutmayın, yürüyüşün amacı sınırlarınızı zorlamak değil, sağlığınızı güvenli ve düzenli hareketle desteklemektir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 13:14:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-1790936097.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Artık Genç Yaşlarda da Görülüyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-artik-genc-yaslarda-da-goruluyor-15259</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-artik-genc-yaslarda-da-goruluyor-15259</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanseri çoğunlukla ileri yaşlarla ilişkilendirilse de son yıllarda genç kadınlarda görülen vakalardaki artış dikkat çekiyor. Uluslararası veriler, özellikle 50 yaş altındaki kadınlarda meme kanseri görülme sıklığının yükseldiğini gösterirken, hastalık 20’li ve 30’lu yaşlarda da ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle genç yaşın meme kanserine karşı tek başına koruyucu olmadığına dikkat çeken uzmanlar; memede ortaya çıkan değişikliklerin yaş nedeniyle göz ardı edilmemesi, kişisel risklerin değerlendirilmesi ve şüpheli belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, “1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı” kapsamında genç yaşlarda meme kanseri, erken tanı, kişiye özel tarama ve güncel tedavi yaklaşımları hakkında önemli bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“Yaşım genç, meme kanseri olmam” demeyin</strong></p>

<p>Meme kanserinin görülme sıklığı yaşla birlikte artsa da hastalık yalnızca ileri yaşların sorunu değildir. Son yıllarda özellikle 50 yaş altındaki kadınlarda meme kanseri tanılarında artış eğilimi görülmektedir. Bununla birlikte bu durum, meme kanserlerinin çoğunun artık genç yaşlarda ortaya çıktığı anlamına gelmez. Buradaki en önemli mesaj; 20’li ve 30’lu yaşlardaki kadınların da memelerinde fark ettikleri yeni bir değişikliği “Yaşım genç” diyerek ertelememeleridir.</p>

<p><strong>Memedeki bu değişiklikleri önemseyin</strong></p>

<p>Her yaşta memede veya koltuk altında ele gelen yeni bir kitle, meme başından özellikle kanlı akıntı gelmesi, meme cildinde çekilme veya çökme, meme başında içe dönme ve tek memede kalıcı şekil ya da görünüm değişikliği değerlendirilmelidir. Bu belirtilerin görülmesi mutlaka kanser anlamına gelmez; ancak kontrol edilmeden beklenmesi doğru değildir. Özellikle genç kadınlarda meme dokusunun daha yoğun olması nedeniyle değerlendirme sırasında mamografinin yanı sıra ultrason gibi farklı görüntüleme yöntemlerinden de yararlanılabilir. Hangi yöntemin kullanılacağına kişinin yaşı, bulguları ve risk durumuna göre karar verilmelidir.</p>

<p><strong>Her genç kadının mamografi çektirmesi gerekmiyor</strong></p>

<p>Genç yaşlarda meme kanseri görülmesi, 20’li veya 30’lu yaşlardaki her kadının rutin olarak mamografi yaptırması gerektiği anlamına gelmemektedir. Türkiye’de toplum temelli meme kanseri taraması, ortalama risk grubundaki kadınlarda 40 yaşından itibaren uygulanmaktadır. Ancak ailesinde genç yaşta meme veya yumurtalık kanseri bulunan, BRCA1 veya BRCA2 gibi genetik değişiklik taşıyan ya da farklı nedenlerle yüksek risk grubunda değerlendirilen kadınlarda tarama programı daha erken başlayabilir. Bu kişilerde takip yaşı ve kullanılacak görüntüleme yöntemi risk durumuna göre belirlenmelidir.</p>

<p><strong>Ailede meme kanseri olmaması riski sıfırlamıyor</strong></p>

<p>Meme kanseri tanısı alan her genç kadında kalıtsal bir neden bulunmaz. Aynı şekilde ailede meme kanseri bulunmaması da genetik yatkınlığı tamamen dışlamaz. Özellikle genç yaşta tanı, ailede birden fazla meme veya yumurtalık kanseri öyküsü ve bazı özel tümör özellikleri varsa genetik danışmanlık gündeme gelebilir. Genetik değerlendirme, yalnızca hastanın tedavisinin planlanmasına değil, aile bireylerinin taşıyabileceği risklerin belirlenmesine de katkı sağlayabilir.</p>

<p><strong>Tedaviler tümörün özelliklerine göre planlanıyor</strong></p>

<p>Meme kanseri tek tip bir hastalık değildir. Tümörün hormon reseptörleri, HER2 durumu ile genetik ve moleküler özellikleri tedavinin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Son yıllarda hedefe yönelik tedaviler, antikor-ilaç tedavileri ve tümörün biyolojik özelliklerini değerlendirmeye yönelik moleküler yöntemlerde önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Buradaki amaç her hastaya daha fazla tedavi vermek değil; doğru hastaya, doğru zamanda ve uygun tedaviyi uygulamaktır. Özellikle genç hastalarda tedavi planlanırken kanserin kontrol altına alınmasının yanı sıra doğurganlığın korunması, gebelik planı, kemik ve kalp sağlığı ile uzun dönem yaşam kalitesinin de dikkate alınması önem taşımaktadır.  Yapay zeka destekli görüntüleme sistemleri de mamografide şüpheli alanların değerlendirilmesine yardımcı olurken, tümörün genetik ve moleküler özelliklerinin incelenmesi tedavi seçiminde yol gösterici olabilmektedir. Özellikle bazı meme kanseri türlerinde kullanılan hedefe yönelik ve antikor-ilaç tedavileri, hastalığın tekrarlama riskini azaltmaya veya ileri evrede hastalığın kontrolünü sağlamaya yönelik seçenekler arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Erken fark etmek tedavi seçeneklerini artırıyor</strong></p>

<p>Meme kanserinde farkındalık yalnızca belirli bir yaşa gelindiğinde tarama yaptırmak anlamına gelmemektedir. Kadının kendi memesindeki normal görünümü ve yapıyı bilmesi, yeni gelişen değişiklikleri fark etmesi ve şüpheli bir durumda gecikmeden hekime başvurması büyük önem taşımaktadır.  Özellikle genç kadınların “Bu yaşta meme kanseri olmaz” düşüncesiyle belirtileri ertelememesi gerekir. Meme kanserinde yaş ne olursa olsun, şüpheli bir bulgunun zamanında değerlendirilmesi erken tanı ve tedavi seçenekleri açısından önemli avantaj sağlayabilir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Oct 2026 14:43:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/meme-kanseri-artik-genc-yaslarda-da-goruluyor-1790854998.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyükşehir Belediyesi’nden özel gereksinimli çocuklara özel kurs</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/buyuksehir-belediyesinden-ozel-gereksinimli-cocuklara-ozel-kurs-15234</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/buyuksehir-belediyesinden-ozel-gereksinimli-cocuklara-ozel-kurs-15234</guid>
                <description><![CDATA[ ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin özel gereksinimli bireylerin fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişimlerini desteklemek amacıyla hayata geçirdiği “Özel Eğitimde Spor Kursları” tüm hızıyla devam ediyor. 100. Yıl Sedir Spor Kompleksi’nde uzman eğitmenler eşliğinde ücretsiz olarak gerçekleştirilen kurslarda özel gereksinimli bireyler, kendilerine uygun egzersiz programlarıyla hem spor yapıyor hem de sosyal becerilerini geliştiriyor. </span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Antalya Büyükşehir Belediyesi, toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarına yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Bu kapsamda özel gereksinimli bireylerin fiziksel ve zihinsel gelişimlerine katkı sunmak, iletişim becerilerini güçlendirmek ve sosyal yaşama daha aktif katılımlarını desteklemek amacıyla başlatılan “Özel Eğitimde Spor Kursları” hizmeti, 100. Yıl Sedir Spor Kompleksi’nde devam ediyor. 5 yaş ve üzeri özel gereksinimli bireylere yönelik düzenlenen kurslarda eğitimler; pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cuma günleri gerçekleştiriliyor. Uzman eğitmenler tarafından verilen dersler ise ücretsiz olarak sunuluyor.</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>HER BİREYE ÖZEL ÇALIŞMA PROGRAMI</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>100. Yıl Sedir Spor Kompleksi’nde uygulanan eğitim programında, her çocuğun bireysel ihtiyaçları ve gelişim düzeyi dikkate alınıyor. Çocukların temel motor becerilerini, koordinasyon, denge ve güçlerini geliştirmeye yönelik egzersizlerin yanı sıra sosyal etkileşimlerini artıracak çalışmalar da gerçekleştiriliyor. Derslerde oyun temelli aktiviteler de kullanılarak çocukların spora olan ilgilerinin ve motivasyonlarının artırılması hedefleniyor. Böylece çocuklar, kendilerini rahat hissedebilecekleri bir ortamda hem hareket ediyor hem de yeni beceriler kazanıyor. </span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>SPOR, ÖZGÜVENİ DESTEKLİYOR</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Kurslarda çocukların eğitmenleriyle kurduğu güven ilişkisi ve gerçekleştirdikleri her yeni başarının, özgüven gelişimine önemli katkı sağladığı belirtiliyor. Aileler de eğitimlerin çocukların iletişim becerileri, fiziksel gelişimleri ve özgüvenleri üzerindeki olumlu etkisine dikkat çekiyor. Bazı çocuklar daha önce gerçekleştiremedikleri hareketleri başarıyla tamamlamanın mutluluğunu yaşarken, bazıları ise grup çalışmalarında arkadaşlarıyla daha fazla iletişim kurarak sosyal becerilerini geliştirme fırsatı buluyor.</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>AİLELERDEN BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NE TEŞEKKÜR</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Çocuklarının kurs sürecindeki gelişimini yakından takip eden aileler, elde edilen kazanımlardan duydukları memnuniyeti dile getiriyor. 100. Yıl Sedir Spor Kompleksi’nde çocuğunu spora getiren öğrenci velisi Abdülkadir Alsoy, “Burası Mustafa’ya çok iyi geliyor. Özellikle yaz aylarında hem kendini geliştiriyor hem de sosyal etkinlik yapmış oluyor. Çok faydasını gördük, hocalarımız bize çok yardımcı oluyor. Mustafa, sosyal iletişim becerisi olarak çevresine daha uyumlu davranmaya başladı. Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne bu hizmetinden dolayı çok teşekkür ederiz. “ dedi.</span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>ONLİNE BAŞVURU </span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:Cambria,serif”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Kursa başvurmak isteyen vatandaşlar genclikspor.antalya.bel.tr adresi üzerinden online olarak başvuru yapabiliyor. Kurslar hakkında detaylı bilgi almak içinse 0242 321 24 70 numaralı telefonu arayabiliyor.</span></span></span></p>

<p></p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Oct 2026 13:56:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/10/buyuksehir-belediyesinden-ozel-gereksinimli-cocuklara-ozel-kurs-1790852197.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme kanseri gençlerde de yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-genclerde-de-yayginlasiyor-15200</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-genclerde-de-yayginlasiyor-15200</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, son yıllarda genç yaşlarda da daha fazla gündeme geliyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 27 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmek amacıyla her yıl Ekim ayında çeşitli farkındalık çalışmaları gerçekleştiriliyor. Acıbadem Sağlık Grubu da Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında bu yıl <strong>“Seven fark eder”</strong> mesajıyla yeni bir farkındalık kampanyası başlatıyor.</p>

<p>Kampanya, sevmenin aynı zamanda fark etmek, önemsemek ve harekete geçmek anlamına geldiğini vurguluyor. <strong>“Seven fark eder”</strong> mesajıyla kadınlara hem kendi sağlıklarını hem de sevdiklerinin sağlığını önemsemeleri; meme sağlığı konusunda farkındalıklarını artırmaları ve düzenli kontrollerini ihmal etmemeleri hatırlatılıyor.</p>

<p>Meme kanserinde en önemli hedefin, henüz belirti vermeden erken evrede tanı konulup tedaviye başlanması olduğunu belirten<strong> Acıbadem Ataşehir Meme Merkezi Sorumlusu, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı</strong>, “Benim hiçbir şikayetim yok’ düşüncesi, erken tanı ve erken tedavi şansını engellemektedir. Bu nedenle düzenli kontrolleri yaptırmak gerekir” diyor. </p>

<p>Günümüzde gelişen görüntüleme yöntemlerinin daha erken tanı konulmasını sağladığını belirten Prof. Dr. Çakmakçı, bunun yanı sıra fazla kilo, menopoz sonrası obezite, fiziksel aktivite azlığı, sigara, alkol kullanımı ve bazı hormonal tedavilerin de meme kanseri riskini artırdığını vurguluyor.  </p>

<p>Prof. Dr. Çakmakçı, <strong>Ekim ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı </strong>kapsamında yaptığı açıklamada, meme kanserinin 7 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Memede yeni ortaya çıkan kitle</strong></li>
</ul>

<p>Meme kanserinin en bilinen belirtisi memede yeni fark edilen bir kitledir. Özellikle daha önce olmayan, sert, düzensiz veya giderek büyüyen bir oluşum mutlaka değerlendirilmelidir.</p>

<p>Ancak her meme kitlesi kanser değildir; kist, fibroadenom ve başka iyi huylu meme hastalıkları da kitleye neden olabilir. Bu nedenle kişinin kendi kendine ‘kanser’ ya da ‘kanser değil’ şeklinde karar vermesi yerine, yeni bir kitle fark edildiğinde hekim değerlendirmesi gerekir. Prof. Dr. Metin Çakmakçı “30 yaşındaki bir kadının memesinde saptanan kitle yüzde 90 olasılıkla iyi huylu, yüzde 10 olasılıkla kötü huylu iken, 60 yaşında bu oran yüzde 50-50 olur. Tüm yaş grupları birlikte düşünüldüğünde meme kitlelerinin yüzde 80’i iyi huyludur, yüzde 20’si kanserdir” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Memede şekil veya büyüklük değişikliği</strong></li>
</ul>

<p>İki memenin birbirinden bir miktar farklı olması normaldir. Ancak memelerden birinde daha önce olmayan belirgin büyüme, küçülme, şekil değişikliği veya asimetri ortaya çıkması dikkate alınmalıdır. Özellikle bu değişikliğin kısa sürede ortaya çıkması veya giderek belirginleşmesi durumunda meme muayenesi ve gerekli görüntüleme yöntemleriyle değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme derisinde çökme, çekilme veya belirgin kalınlaşma</strong></li>
</ul>

<p>Meme derisinde daha önce bulunmayan çöküntüler, içeri doğru çekilmeler, portakal kabuğunu andıran görünüm, kalınlaşma veya şişlik meme kanserinin işaretlerinden biri olabilir. Bu tür değişiklikler bazen tümörün deri altındaki dokuları çekmesi veya meme dokusunda oluşturduğu değişiklikler sonucunda ortaya çıkabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme başında içe doğru çekilme veya yeni gelişen değişiklik</strong></li>
</ul>

<p>Meme başının daha önce normal olan konumundan içeri doğru çekilmesi, yön değiştirmesi veya çevresinde yeni gelişen değişiklikler dikkate alınmalıdır. Özellikle tek taraflı ve yeni ortaya çıkan meme başı değişikliklerinde gecikmeden hekim değerlendirmesi yapılması önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Meme başından kendiliğinden gelen akıntı</strong></li>
</ul>

<p>Emzirme dönemi dışında meme başından kendiliğinden gelen, özellikle kanlı akıntı değerlendirilmesi gereken bir bulgudur. Meme başı akıntısının birçok farklı nedeni olabilir ve her akıntı kanser anlamına gelmez. Ancak kendiliğinden, yani memeyi sıkıştırmadan ortaya çıkan ve özellikle tek memeden gelen akıntı ihmal edilmemelidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme veya meme başı çevresinde kızarıklık, döküntü ya da deri değişikliği</strong></li>
</ul>

<p>Meme derisinde yeni gelişen kızarıklık, pullanma, tahriş, kalınlaşma, kabuklanma veya meme başı çevresinde geçmeyen deri değişiklikleri de meme kanserinin belirtileri arasında bulunabilir. Bu bulgular enfeksiyon veya dermatolojik hastalıklar gibi çok daha sık görülen nedenlerle de ortaya çıkabilir. Ancak özellikle tedaviye rağmen düzelmeyen veya tek taraflı, yeni gelişen değişikliklerde meme kanseri olasılığı da dışlanmalıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Koltuk altında veya köprücük kemiği çevresinde yeni ortaya çıkan şişlik</strong></li>
</ul>

<p>Meme kanserinde, özellikle hastalığın lenf bezlerini etkilediği durumlarda, koltuk altında veya köprücük kemiği çevresinde yeni ortaya çıkan bir şişlik ya da ele gelen lenf bezi fark edilebilir.</p>

<p>Bu tür şişliklerin enfeksiyonlar başta olmak üzere birçok farklı nedeni olabilir ve her zaman meme kanseri anlamına gelmez. Ancak özellikle açıklanamayan, geçmeyen veya giderek büyüyen bir şişlik fark edildiğinde, meme dokusundaki diğer değişikliklerle birlikte değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Belirtiyi beklemeyin! Erken tanı için dikkat!</strong></p>

<p>Meme kanseri taraması ve kontrol programının; kişinin yaşı, aile öyküsü, genetik riskleri, meme yapısı ve diğer risk faktörleri dikkate alınarak kişiye özel planlanması gerektiğini belirten Prof. Dr. Metin Çakmakçı sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle ailesinde meme veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunan kadınların risk değerlendirmesini daha erken yaptırmaları önem taşır. Unutulmamalıdır ki; erken tanı, meme kanserinin tedavi başarısını artıran en önemli faktörlerden biridir. 40 yaş altındaki kadınların meme kanseri risk grubunda olmaları durumunda düzenli olarak ultrasonografi ve MR kullanılarak doktor kontrolü çok önemlidir. 40 yaş sonrası ise her yıl ultrasonografi ve mamografi yaptırmaları, erken tanı şansını artırır. Bu nedenle Ekim ayının mesajı yalnızca ‘meme kanserinin farkında olmak’ değil; kendi sağlığımızın sorumluluğunu almak, düzenli kontrollerimizi aksatmamak ve mememizde yeni bir değişiklik fark ettiğimizde zaman kaybetmeden hekime başvurmaktır.” </p>

<p></p>

<p>Meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmek amacıyla her yıl Ekim ayında çeşitli farkındalık çalışmaları gerçekleştiriliyor. Acıbadem Sağlık Grubu da Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında bu yıl <strong>“Seven fark eder”</strong> mesajıyla yeni bir farkındalık kampanyası başlatıyor.</p>

<p>Kampanya, sevmenin aynı zamanda fark etmek, önemsemek ve harekete geçmek anlamına geldiğini vurguluyor. <strong>“Seven fark eder”</strong> mesajıyla kadınlara hem kendi sağlıklarını hem de sevdiklerinin sağlığını önemsemeleri; meme sağlığı konusunda farkındalıklarını artırmaları ve düzenli kontrollerini ihmal etmemeleri hatırlatılıyor.</p>

<p>Meme kanserinde en önemli hedefin, henüz belirti vermeden erken evrede tanı konulup tedaviye başlanması olduğunu belirten<strong> Acıbadem Ataşehir Meme Merkezi Sorumlusu, Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı</strong>, “Benim hiçbir şikayetim yok’ düşüncesi, erken tanı ve erken tedavi şansını engellemektedir. Bu nedenle düzenli kontrolleri yaptırmak gerekir” diyor. </p>

<p>Günümüzde gelişen görüntüleme yöntemlerinin daha erken tanı konulmasını sağladığını belirten Prof. Dr. Çakmakçı, bunun yanı sıra fazla kilo, menopoz sonrası obezite, fiziksel aktivite azlığı, sigara, alkol kullanımı ve bazı hormonal tedavilerin de meme kanseri riskini artırdığını vurguluyor.  </p>

<p>Prof. Dr. Çakmakçı, <strong>Ekim ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı </strong>kapsamında yaptığı açıklamada, meme kanserinin 7 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Memede yeni ortaya çıkan kitle</strong></li>
</ul>

<p>Meme kanserinin en bilinen belirtisi memede yeni fark edilen bir kitledir. Özellikle daha önce olmayan, sert, düzensiz veya giderek büyüyen bir oluşum mutlaka değerlendirilmelidir.</p>

<p>Ancak her meme kitlesi kanser değildir; kist, fibroadenom ve başka iyi huylu meme hastalıkları da kitleye neden olabilir. Bu nedenle kişinin kendi kendine ‘kanser’ ya da ‘kanser değil’ şeklinde karar vermesi yerine, yeni bir kitle fark edildiğinde hekim değerlendirmesi gerekir. Prof. Dr. Metin Çakmakçı “30 yaşındaki bir kadının memesinde saptanan kitle yüzde 90 olasılıkla iyi huylu, yüzde 10 olasılıkla kötü huylu iken, 60 yaşında bu oran yüzde 50-50 olur. Tüm yaş grupları birlikte düşünüldüğünde meme kitlelerinin yüzde 80’i iyi huyludur, yüzde 20’si kanserdir” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Memede şekil veya büyüklük değişikliği</strong></li>
</ul>

<p>İki memenin birbirinden bir miktar farklı olması normaldir. Ancak memelerden birinde daha önce olmayan belirgin büyüme, küçülme, şekil değişikliği veya asimetri ortaya çıkması dikkate alınmalıdır. Özellikle bu değişikliğin kısa sürede ortaya çıkması veya giderek belirginleşmesi durumunda meme muayenesi ve gerekli görüntüleme yöntemleriyle değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme derisinde çökme, çekilme veya belirgin kalınlaşma</strong></li>
</ul>

<p>Meme derisinde daha önce bulunmayan çöküntüler, içeri doğru çekilmeler, portakal kabuğunu andıran görünüm, kalınlaşma veya şişlik meme kanserinin işaretlerinden biri olabilir. Bu tür değişiklikler bazen tümörün deri altındaki dokuları çekmesi veya meme dokusunda oluşturduğu değişiklikler sonucunda ortaya çıkabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme başında içe doğru çekilme veya yeni gelişen değişiklik</strong></li>
</ul>

<p>Meme başının daha önce normal olan konumundan içeri doğru çekilmesi, yön değiştirmesi veya çevresinde yeni gelişen değişiklikler dikkate alınmalıdır. Özellikle tek taraflı ve yeni ortaya çıkan meme başı değişikliklerinde gecikmeden hekim değerlendirmesi yapılması önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Meme başından kendiliğinden gelen akıntı</strong></li>
</ul>

<p>Emzirme dönemi dışında meme başından kendiliğinden gelen, özellikle kanlı akıntı değerlendirilmesi gereken bir bulgudur. Meme başı akıntısının birçok farklı nedeni olabilir ve her akıntı kanser anlamına gelmez. Ancak kendiliğinden, yani memeyi sıkıştırmadan ortaya çıkan ve özellikle tek memeden gelen akıntı ihmal edilmemelidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Meme veya meme başı çevresinde kızarıklık, döküntü ya da deri değişikliği</strong></li>
</ul>

<p>Meme derisinde yeni gelişen kızarıklık, pullanma, tahriş, kalınlaşma, kabuklanma veya meme başı çevresinde geçmeyen deri değişiklikleri de meme kanserinin belirtileri arasında bulunabilir. Bu bulgular enfeksiyon veya dermatolojik hastalıklar gibi çok daha sık görülen nedenlerle de ortaya çıkabilir. Ancak özellikle tedaviye rağmen düzelmeyen veya tek taraflı, yeni gelişen değişikliklerde meme kanseri olasılığı da dışlanmalıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Koltuk altında veya köprücük kemiği çevresinde yeni ortaya çıkan şişlik</strong></li>
</ul>

<p>Meme kanserinde, özellikle hastalığın lenf bezlerini etkilediği durumlarda, koltuk altında veya köprücük kemiği çevresinde yeni ortaya çıkan bir şişlik ya da ele gelen lenf bezi fark edilebilir.</p>

<p>Bu tür şişliklerin enfeksiyonlar başta olmak üzere birçok farklı nedeni olabilir ve her zaman meme kanseri anlamına gelmez. Ancak özellikle açıklanamayan, geçmeyen veya giderek büyüyen bir şişlik fark edildiğinde, meme dokusundaki diğer değişikliklerle birlikte değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong> Belirtiyi beklemeyin! Erken tanı için dikkat!</strong></p>

<p>Meme kanseri taraması ve kontrol programının; kişinin yaşı, aile öyküsü, genetik riskleri, meme yapısı ve diğer risk faktörleri dikkate alınarak kişiye özel planlanması gerektiğini belirten Prof. Dr. Metin Çakmakçı sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle ailesinde meme veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunan kadınların risk değerlendirmesini daha erken yaptırmaları önem taşır. Unutulmamalıdır ki; erken tanı, meme kanserinin tedavi başarısını artıran en önemli faktörlerden biridir. 40 yaş altındaki kadınların meme kanseri risk grubunda olmaları durumunda düzenli olarak ultrasonografi ve MR kullanılarak doktor kontrolü çok önemlidir. 40 yaş sonrası ise her yıl ultrasonografi ve mamografi yaptırmaları, erken tanı şansını artırır. Bu nedenle Ekim ayının mesajı yalnızca ‘meme kanserinin farkında olmak’ değil; kendi sağlığımızın sorumluluğunu almak, düzenli kontrollerimizi aksatmamak ve mememizde yeni bir değişiklik fark ettiğimizde zaman kaybetmeden hekime başvurmaktır.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Sep 2026 18:24:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/meme-kanseri-genclerde-de-yayginlasiyor-1790781892.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp Sağlığınız İçin 40 Yaşınızı Beklemeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin-15169</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin-15169</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon insanın ölümüne yol açan kalp ve damar hastalıkları, tüm ölümlerin yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ise 2024 yılında gerçekleşen yaklaşık 490 bin ölümün % 28’i kalp ve damar hastalıklarından kaynaklanıyor. 15 yaş üzeri nüfusta kalp ve damar hastalığı sıklığı yaklaşık %7 görülüyor ve yaşla birlikte artıyor. Hala en önemli risk faktörlerinden olan hipertansiyon, dünya genelinde 30-79 yaş arası 1,4 milyar yetişkinde bulunuyor ve bunların yalnızca yaklaşık % 23’ünün kontrol altında olduğu belirtiliyor. Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve diyabet gibi değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla kalp ve damar hastalıklarının önemli bir bölümünün önüne geçilebiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. R. Emre Altekin, 29 Eylül Dünya Kalp Günü nedeniyle kalp sağlığını korumak için alınabilecek önlemler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kalp hastalıkları büyük ölçüde önlenebilir</strong></p>

<p>Kalp ve damar hastalıklarının ortaya çıkmasında birçok faktör rol oynar. Bunların başında tütün kullanımı, sağlıksız beslenme, stres, yetersiz fiziksel aktivite gibi değiştirilebilir risk faktörleri gelir. Bunun yanında ileri yaş, erkek cinsiyet, erken yaşta kalp hastalığı aile öyküsü değiştirilemeyen risk faktörleri de etkilidir. Ancak bilim, değiştirilebilir risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla hastalıkların büyük ölçüde önlenebileceğini ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>Avrupa’ya göre Türkiye daha erken kalp krizine yakalanıyor!</strong></p>

<p>Türkiye’de kalp krizi Avrupa ülkelerine göre ortalama 10 yıl daha erken görülmektedir. Tüm koroner kalp hastaları içinde 40 yaş altı oranı eskiden yüzde 10-15 iken, son yıllarda yüzde 15-20 seviyelerine çıkmıştır. Kalp krizi geçirenlerin yaklaşık yüzde 18’i 50 yaşın altında, yüzde 11’i ise 45 yaşın altındadır.</p>

<p>30’lu yaşlarda ve hatta 20’li yaşların sonlarında ciddi damar tıkanıklığı ve kalp krizi vakaları artmaktadır. Bu yüzden 40 yaşını beklemeden risk faktörlerini kontrol etmek ve gerektiğinde tarama yaptırmak hayati önem taşımaktadır. </p>

<p><strong>Aşağıdaki gruplar kalp ve damar hastalıkları açısından daha yüksek risk taşır;</strong></p>

<ul>
	<li>40 yaş ve üzeri bireyler</li>
	<li>Hipertansiyon, diyabet veya yüksek kolesterolü olanlar</li>
	<li>Fazla kilolu veya obez kişiler</li>
	<li>Sigara ve tütün ürünü kullananlar</li>
	<li>Ailede erken yaşta kalp hastalığı veya ani ölüm öyküsü bulunanlar</li>
	<li>Hareketsiz yaşam tarzına sahip olanlar</li>
	<li>Menopoz sonrası kadınlar</li>
	<li>Kronik stres altında yaşayanlar</li>
</ul>

<p><strong>Risk faktörlerini ortadan kaldırmak için aşağıdaki adımları izleyin!</strong></p>

<p>Bu gruplardaki kişilerin düzenli sağlık kontrolü yaptırması ve risk faktörlerini yönetmesi büyük önem taşır.<strong> </strong></p>

<p><strong>1. Yaşam tarzı değişiklikleri en etkili önlem oluyor</strong></p>

<ul>
	<li>Tütün ve tütün ürünlerinin tamamen bırakılması</li>
	<li>Kalp dostu beslenme: Bol sebze-meyve, tam tahıllar, sağlıklı protein kaynakları (baklagiller, kuruyemiş, balık); doymuş yağ ve ultra işlenmiş gıdaların azaltılması; tuz tüketiminin düşürülmesi; eklenmiş şekerin minimize edilmesi</li>
	<li>Düzenli fiziksel aktivite: Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta hareket</li>
	<li>Sağlıklı vücut ağırlığının korunması</li>
	<li>Alkolün sınırlandırılması veya hiç tüketilmemesi </li>
</ul>

<p>Bu değişiklikler kardiyovasküler olay riskini yüzde 30-40 oranında azaltabiliyor.</p>

<p><strong>2. Risk faktörlerinin erken tespiti ve kontrolü kritik önem taşıyor</strong></p>

<ul>
	<li>Hipertansiyonun düzenli taranması, protokol bazlı tedavisi ve kontrol oranlarının artırılması</li>
	<li>Kolesterol yönetiminde daha erken yaşta risk değerlendirmesi ve daha düşük LDL hedefleri</li>
	<li>Diyabet ve kan şekeri kontrolü</li>
	<li>40 yaş ve üzerinde düzenli kardiyovasküler risk değerlendirmesi</li>
</ul>

<p><strong>3. Sistem düzeyinde önlemler gerekiyor</strong></p>

<p>Ulusal kardiyovasküler sağlık planları, tuz ve trans yağ azaltma politikaları, tütün kontrolü, hipertansiyon ve diyabet protokollerinin yaygınlaştırılması ile temel ilaçlara erişimin güçlendirilmesi hayati önem taşıyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 13:56:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/kalp-sagliginiz-icin-40-yasinizi-beklemeyin-1790679418.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nefes darlığı &amp;apos;yaşlılıktan’ sanılıyor, oysa!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/nefes-darligi-aposyasliliktan-saniliyor-oysa-15160</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/nefes-darligi-aposyasliliktan-saniliyor-oysa-15160</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda kalp kapağı hastalıklarının görülme sıklığı artıyor. Geçmişte çoğunlukla 65 yaş üzerinde ihtiyaç duyulan kalp kapağı değişimi, artık genç yaşta da gerekli olabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Dünya genelinde ve ülkemizde kalp kapağı hastalıklarının görülme sıklığının artmasında en temel faktörler, modern tıp teknolojileri sayesinde yaşam süresinin uzaması ve yaşlı nüfusun artmasının yanı sıra modern yaşamın getirdiği bazı zararlı alışkanlıklardır. Bu zararlı alışkanlıklar kalp kapaklarının yapısını doğrudan olumsuz etkilemektedir” diyor.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Kalp kapağı hastalığında en sık görülen belirtileri; özellikle yürürken, merdiven çıkarken veya bir fiziksel aktivite esnasında başlayıp dinlenince geçen nefes darlığı, çabuk yorulma, halsizlik, kalp çarpıntısı, fiziksel aktivite sırasında eforla gelen ve dinlenmekle geçen göğüs ağrısı, baş dönmesi, bayılma ve bacaklarda ödem (şişlik) olarak sıralayan Doç. Dr. Taşar, bu durumda mutlaka kardiyoloji uzmanına başvurulması gerektiğini vurguluyor. </p>

<p>Doç. Dr. Onur Taşar, kalp kapaklarına zarar veren 6 hatalı alışkanlığı ve tedavide ameliyatsız dönemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p>

<ul>
	<li>Sigara</li>
</ul>

<p>Damar duvarlarına zarar vererek kireçlenmeyi hızlandırır. Özellikle aort kapağının daralmasında ve sertleşmesinde en büyük tetikleyicilerden biridir.</p>

<ul>
	<li>Yetersiz ağız ve diş hijyeni</li>
</ul>

<p>Düzenli fırçalanmayan dişler ve diş eti enfeksiyonları, bakterilerin kana karışmasına yol açar. Bu bakteriler doğrudan kalp kapakçıklarına yapışarak ölümcül olabilen enfektif endokardit (kalp kapağı iltihabı) hastalığına neden olabilir.</p>

<ul>
	<li>Kötü beslenme ve yüksek kolesterol</li>
</ul>

<p>Doymuş yağ ve işlenmiş gıdalardan zengin beslenmek, damarlarda olduğu gibi kalp kapaklarında da lipid (yağ) birikimine ve erken kireçlenmeye yol açar.</p>

<ul>
	<li>Hareketsiz (sedanter) yaşam</li>
</ul>

<p>Düzenli egzersiz yapmamak; obezite, diyabet ve yüksek tansiyona zemin hazırlar. Bu kronik hastalıklar kalp kapaklarına binen mekanik yükü ve stresi artırarak yapılarını bozar.</p>

<ul>
	<li>Boğaz enfeksiyonlarını ihmal etmek</li>
</ul>

<p>Özellikle çocukluk ve gençlik döneminde gelişen beta mikrobu (A grubu streptokok) enfeksiyonlarının hekim kontrolünde antibiyotikle tedavi edilmemesi, ilerleyen yıllarda romatizmal kalp kapağı hastalığına dönüşür.</p>

<ul>
	<li>Aşırı tuz tüketimi</li>
</ul>

<p>Yüksek tansiyona (hipertansiyona) neden olur. Kontrolsüz yüksek tansiyon, sol karıncık içindeki basıncı artırarak aort kapağını ve mitral kapağı sürekli zorlar, erken yıpranmalarına ve kaçırmalarına yol açar.</p>

<p>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</p>

<p>Ameliyatsız yöntemler büyük avantaj sağlıyor</p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar, günümüzde açık kalp ameliyatına alternatif olarak, göğüs kafesi açılmadan ve genellikle kasık damarlarından girilerek gerçekleştirilen modern tedavi yöntemlerinin, hastaların komplikasyon riski düşük, konforlu ve hızlı iyileşme süreci geçirmelerini sağladığını vurguluyor. İşlemden sonra genellikle tedbir amaçlı bir-iki gece gözlem altında tutulan hasta, iki veya üçüncü gün yürüyerek taburcu olabiliyor. Açık ameliyatlardaki gibi aylarca sırtüstü yatma veya korse takma zorunluluğu olmadığını, evde bir-iki hafta süren iyileşme döneminde kişisel ihtiyaçlarını rahatça karşılayabildiklerini belirten Doç. Dr. Taşar, bu süreçte doktorun önerilerinin uygulanmasına dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor.  </p>

<p>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</p>

<p>Modern girişimsel tedavi yöntemleri</p>

<p>Doç. Dr. Onur Taşar, kalp kapağı tedavisinde uygulanan girişimsel yöntemleri şöyle açıklıyor; </p>

<ul>
	<li>TAVI: Kasık atardamarından girilerek daralmış aort kapağına biyoprotez kapak yerleştirilmesidir. </li>
	<li>MitraClip: Ciddi mitral kapak yetmezliğinde, kasık toplardamarından girilerek kapakçıkların klipsle birbirine tutturulmasıdır.  </li>
	<li>TMVR (Transkateter Mitral Kapak Replasmanı): Mitral kapağın kateterle değiştirilmesidir. Daha önce biyolojik kapak takılmış hastalarda, yeni kapağın eski kapağın içine yerleştirilmesi şeklinde uygulanabilir. </li>
	<li>Balon Valvüloplasti: Daralmış kapağın (özellikle mitral kapağın) kasıktan gönderilen balonun şişirilmesiyle genişletilmesidir.</li>
</ul>

<ul>
	<li>Transkateter Bicaval Kapak Replasmanı (Tricvalve): İleri derecede triküspit kapak yetmezliğinde, üst ve alt ana toplardamarların kalbe girişine biyoprotez kapak yerleştirilmesidir. </li>
	<li> TriClip: Ciddi trikuspit kapak yetmezliğinde, kasık toplardamarından girilerek kapakçıkların birbirine bir mandal yardımıyla tutturulmasıdır.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 13:55:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/nefes-darligi-aposyasliliktan-saniliyor-oysa-1790679332.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karşıyaka’da Alzheimer’la yaşam konuşuldu</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/karsiyakada-alzheimerla-yasam-konusuldu-15095</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/karsiyakada-alzheimerla-yasam-konusuldu-15095</guid>
                <description><![CDATA[Karşıyaka Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi, Alzheimer hastalığına ilişkin farkındalık oluşturmak ve toplumun bilinçlenmesine katkı sunmak amacıyla “İzmir Alzheimer’ı Masaya Yatırıyor” başlıklı bir panel düzenledi. Uzmanlar, Alzheimer’la mücadelede erken tanıdan bakım süreçlerine kadar birçok başlıkta önemli bilgiler verdi. Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, “Sağlıklı ve bilinçli bir toplum için çalışıyor, Alzheimer’la mücadelede vatandaşlarımızın yanında olmaya devam ediyoruz” dedi.

Dünya Alzheimer Günü kapsamında Karşıyaka Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi tarafından düzenlenen “İzmir Alzheimer’ı Masaya Yatırıyor” paneli, Bilge Çınarlar Sağlıklı Yaş Alma Merkezi’nde gerçekleştirildi. Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Sevnaz Şahin’in moderatörlüğündeki etkinliğe; Prof. Dr. Yasemin Kılıç Öztürk, Doç. Dr. Gönül Düzgün, Doç. Dr. Armağan Uysal, Dr. Nurgül Kocakoç, Psk. Duygu Çap Kurşun ve Dernek Koordinatörü Belgin Karavaş konuşmacı olarak katıldı.

SORULAR YANIT BULDU
Tek tek söz alan uzmanlar; Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavi, yaşlı sağlığı, bakım süreçleri, psikososyal destek, hasta ve hasta yakınlarının karşılaşabileceği hukuki sorunlar ve çözüm yolları, hasta yakınlarının yaşadığı güçlükler ile Alzheimer’la yaşam konularını tüm yönleriyle ele aldı. Panel, konukların soru ve katkılarıyla interaktif olarak gerçekleştirildi. Ayrıca Rebeteos Dans Akademisi, açılışta sergilediği performansla etkinliğe renk kattı.

HEDEF BİLİNÇLİ TOPLUM
Karşıyaka Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, “Karşıyaka Belediyesi olarak, toplum sağlığını ve ileri yaşta yaşam kalitesini destekleyen çalışmaları önemli bir sorumluluk alanı olarak görüyoruz. Alzheimer hastalığı, bireylerin yanı sıra aileleri ve bakım verenleri de yakından ilgilendiren kapsamlı bir süreç. Bu nedenle erken tanı, doğru bakım, psikososyal destek ve hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi ile gerçekleştirdiğimiz bu panelin de Alzheimer konusunda toplumsal farkındalığın güçlenmesine ve doğru bilgiye erişimin artmasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Karşıyaka’da sağlıklı ve aktif yaşlanmayı destekleyen çalışmalarımızı iş birlikleriyle güçlendirmeyi sürdüreceğiz” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><b>Karşıyaka Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi, Alzheimer hastalığına ilişkin farkındalık oluşturmak ve toplumun bilinçlenmesine katkı sunmak amacıyla “İzmir Alzheimer’ı Masaya Yatırıyor” başlıklı bir panel düzenledi. Uzmanlar, Alzheimer’la mücadelede erken tanıdan bakım süreçlerine kadar birçok başlıkta önemli bilgiler verdi. Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, “Sağlıklı ve bilinçli bir toplum için çalışıyor, Alzheimer’la mücadelede vatandaşlarımızın yanında olmaya devam ediyoruz” dedi.</b><br />
<br />
Dünya Alzheimer Günü kapsamında Karşıyaka Belediyesi ve Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi tarafından düzenlenen “İzmir Alzheimer’ı Masaya Yatırıyor” paneli, Bilge Çınarlar Sağlıklı Yaş Alma Merkezi’nde gerçekleştirildi. Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Sevnaz Şahin’in moderatörlüğündeki etkinliğe; Prof. Dr. Yasemin Kılıç Öztürk, Doç. Dr. Gönül Düzgün, Doç. Dr. Armağan Uysal, Dr. Nurgül Kocakoç, Psk. Duygu Çap Kurşun ve Dernek Koordinatörü Belgin Karavaş konuşmacı olarak katıldı.<br />
<br />
<b>SORULAR YANIT BULDU</b><br />
Tek tek söz alan uzmanlar; Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavi, yaşlı sağlığı, bakım süreçleri, psikososyal destek, hasta ve hasta yakınlarının karşılaşabileceği hukuki sorunlar ve çözüm yolları, hasta yakınlarının yaşadığı güçlükler ile Alzheimer’la yaşam konularını tüm yönleriyle ele aldı. Panel, konukların soru ve katkılarıyla interaktif olarak gerçekleştirildi. Ayrıca Rebeteos Dans Akademisi, açılışta sergilediği performansla etkinliğe renk kattı.<br />
<br />
<b>HEDEF BİLİNÇLİ TOPLUM</b><br />
Karşıyaka Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, “Karşıyaka Belediyesi olarak, toplum sağlığını ve ileri yaşta yaşam kalitesini destekleyen çalışmaları önemli bir sorumluluk alanı olarak görüyoruz. Alzheimer hastalığı, bireylerin yanı sıra aileleri ve bakım verenleri de yakından ilgilendiren kapsamlı bir süreç. Bu nedenle erken tanı, doğru bakım, psikososyal destek ve hasta yakınlarının bilinçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Türkiye Alzheimer Derneği İzmir Şubesi ile gerçekleştirdiğimiz bu panelin de Alzheimer konusunda toplumsal farkındalığın güçlenmesine ve doğru bilgiye erişimin artmasına katkı sağlayacağına inanıyorum. Karşıyaka’da sağlıklı ve aktif yaşlanmayı destekleyen çalışmalarımızı iş birlikleriyle güçlendirmeyi sürdüreceğiz” dedi.</p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 20:14:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/karsiyakada-alzheimerla-yasam-konusuldu-1790442894.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Boyun fıtığında nörolojik belirtiler önem taşıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/boyun-fitiginda-norolojik-belirtiler-onem-tasiyor-15064</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/boyun-fitiginda-norolojik-belirtiler-onem-tasiyor-15064</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, boyun fıtığı belirtileri ile tedavi yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Boyun fıtığının ilk sinyali sadece boyun ağrısı olmayabilir</strong></p>

<p>Boyun omurları arasında bulunan disklerin çeşitli nedenlerle yapısının bozulması ve çevredeki sinir yapılarını etkilemesi sonucu farklı yakınmaların ortaya çıkabileceğini ifade eden Op. Dr. Ercan Kaya, “Hastaların yalnızca boyun bölgesindeki ağrıya odaklanmaması gerekir. Boyun fıtığında ağrı boyunda başlayıp omuza, kola ve ele doğru yayılabilir.” dedi.</p>

<p>Buna uyuşma, karıncalanma veya güç kaybının eşlik edebileceğini kaydeden Op. Dr. Kaya, “Hangi sinirin etkilendiğine bağlı olarak şikayetlerin görüldüğü bölge ve şiddeti değişebilir. Dolayısıyla kişinin ‘boynum çok ağrımıyor, önemli değildir’ diye düşünmesi doğru olmayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kola yayılan ağrı ve uyuşmayı ciddiye alın</strong></p>

<p>Boyundaki bir sinir kökünün baskı veya irritasyona uğraması durumunda kol ve elde belirtiler ortaya çıkabileceğini dile getiren Op. Dr. Kaya, “Özellikle tek kola yayılan ağrı, parmaklarda uyuşma, karıncalanma ve kas gücünde azalma gibi yakınmaların değerlendirilmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Bazı hastaların önce omuz ağrısı nedeniyle doktora başvurduğuna değinen Op. Dr. Kaya, “Bazıları ise parmaklarında uyuşma olduğunu söylüyor. Boyun kaynaklı sinir etkilenmesinde şikayet her zaman yalnızca boyunda hissedilmez. Omuzdan kola ve parmaklara kadar uzanan bir tablo ortaya çıkabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Bardak, telefon veya anahtar elinizden düşmeye başladıysa dikkat!</strong></p>

<p>Boyun fıtığında üzerinde özellikle durulması gereken belirtilerden birinin ilerleyici güç ve beceri kaybı olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Ercan Kaya, şunları söyledi:</p>

<p>“Kişinin günlük yaşamındaki küçük değişiklikler önemli ipuçları verebilir. Hasta ‘Son zamanlarda elimden sürekli bir şeyler düşüyor’ diyebilir. Telefonu veya bardağı kavramakta zorlanabilir. Daha önce rahatlıkla yaptığı düğme ilikleme, fermuar çekme, anahtar kullanma veya yazı yazma gibi ince el hareketlerinde zorlanmaya başlayabilir. Bu tür değişiklikler yalnızca ağrıdan daha önemli nörolojik sinyaller olabilir.” </p>

<p><strong>İlerleyici güç kaybında ‘bekleyelim’ yaklaşımı doğru değil!</strong></p>

<p>Boyun ağrılarının önemli bölümünün cerrahi müdahale gerektirmediğini aktaran Op. Dr. Kaya, “Buna karşın ilerleyen nörolojik kaybın farklı değerlendirilmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Ağrının zaman içerisinde azalabileceğini ve birçok hastanın cerrahi dışı yöntemlerle takip edilebileceğini belirten Op. Dr. Kaya, “Ancak kas gücünde belirgin veya ilerleyici kayıp varsa ‘biraz daha bekleyelim, belki geçer’ yaklaşımı doğru değildir. Sinir dokusunun ne ölçüde etkilendiğinin değerlendirilmesi gerekir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>El becerisi, yürüme ve denge bozuluyorsa omurilik etkilenmesi araştırılmalı!</strong></p>

<p>Boyun bölgesinde omuriliğin de bulunduğunu hatırlatan Op. Dr. Ercan Kaya, “Ciddi bası yalnızca kol ve ellerde değil, bacaklarda da belirtilere neden olabilir.” dedi.</p>

<p>Omurilik basısı geliştiğinde yürümede değişiklik, dengesizlik, koordinasyon bozukluğu, bacaklarda sertlik, ağırlık veya güçsüzlük görülebileceğini ifade eden Kaya, şöyle devam etti:</p>

<p>“Boyun problemi olan bir hastanın yürüyüşü bozulmaya, dengesi değişmeye veya düşmeleri artmaya başladıysa bunu yalnızca yaşa ya da yorgunluğa bağlamamak gerekir. Özellikle el becerilerindeki bozulmayla yürüme ve denge problemlerinin birlikte görülmesi omurilik etkilenmesi açısından önemli olabilir. Yürürken eskisine göre daha güvensiz hissetme, sık tökezleme, merdiven kullanımında zorlanma veya bacaklarda güçsüzlük hissinin de değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Bazen hasta çok belirgin bir felç tablosuyla gelmez. ‘Yürürken eskisi kadar dengeli değilim’, ‘Ayaklarım birbirine dolaşıyor’, ‘Merdivende zorlanmaya başladım’ gibi ifadeler kullanabilir. Bu küçük değişikliklerin altında omurilik basısı olup olmadığı araştırılmalı.” </p>

<p><strong>MR bulguları tek başına ameliyat gerektirmiyor!</strong></p>

<p>MR görüntülemede disk taşması veya fıtık görülmesinin tek başına ameliyat kararı anlamına gelmediğini dile getiren Op. Dr. Kaya, “Görüntüleme bulguları, hastanın yakınmaları ve nörolojik muayenesiyle birlikte değerlendirilmeli.” dedi. </p>

<p>MR görüntüsünün değil, hastanın tedavi edildiğini vurgulayan Op. Dr. Kaya, “Görüntülemede belirgin değişiklikler olmasına rağmen ciddi şikayeti bulunmayan kişiler olabileceği gibi, nörolojik bulguları nedeniyle daha yakından değerlendirilmesi gereken hastalar da olabilir. Tedavi kararı muayene, şikayetler ve görüntüleme bulgularının birlikte değerlendirilmesiyle verilir. Boyun ağrısının çok farklı nedenleri olabilir. Özellikle travma sonrası başlayan ağrı, ateşle birlikte görülen boyun ağrısı, giderek şiddetlenen veya gece belirginleşen ağrı ve açıklanamayan kilo kaybı gibi durumlar da hekim tarafından değerlendirilmeli. Boyun ağrısını otomatik olarak fıtığa bağlamak da yanlış. Enfeksiyondan travmaya kadar farklı nedenler söz konusu olabilir. Bu nedenle özellikle alışılmışın dışında seyreden veya başka belirtilerin eşlik ettiği ağrılarda nedenin ortaya konulması gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Güç, denge ve koordinasyon kaybı çok daha önemli bir alarm olabilir!</strong></p>

<p>Boyun fıtığında erken değerlendirmenin özellikle sinir veya omurilik etkilenmesi bulunan hastalarda önem taşıdığının altını çizen Op. Dr. Ercan Kaya, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Boyun fıtığını ne küçümsemek ne de her boyun ağrısında ciddi bir hastalık korkusuna kapılmak gerekir. Bizim için önemli olan sinyalleri doğru okumaktır. Kola yayılan ağrı ve uyuşmaya ilerleyici güç kaybı ekleniyorsa, kişi eşyaları elinden düşürmeye başladıysa, düğme iliklemek gibi ince işleri yapmakta zorlanıyorsa, yürüyüşü veya dengesi bozuluyorsa mutlaka değerlendirilmelidir. Ağrı bir uyarıdır; ancak güç, denge ve koordinasyon kaybı çok daha önemli bir alarm olabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 22:31:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/boyun-fitiginda-norolojik-belirtiler-onem-tasiyor-1790364670.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Unutkanlığınızı ’Yaşlılıktandır’ diyerek göz ardı etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin-15019</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin-15019</guid>
                <description><![CDATA[Yaş ilerledikçe zaman zaman bir ismi hatırlayamamak veya bir randevuyu unutmak normal kabul edilebilir. Ancak unutkanlığın giderek artması ve günlük yaşamı etkilemeye başlaması, altında yatan nedenlerin araştırılmasını gerektirir. Her unutkanlığın Alzheimer anlamına gelmediğini belirten uzmanlar, günlük yaşamı etkileyen ve giderek artan unutkanlıkların “yaşlılıktandır” denilerek göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Rahşan Adviye İnan, Alzheimer riskini azaltmak ve beyin sağlığını korumak için alınabilecek önlemler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Her unutkanlık Alzheimer değildir!</strong></p>

<p>Demans, beyin hücrelerinin zarar görmesi sonucunda düşünme, hatırlama, dikkat ve konuşma gibi zihinsel işlevlerin günlük yaşamı etkileyecek düzeyde kaybını ifade eden bir sendromdur. Tek bir hastalık olmayan demansın farklı nedenleri bulunmakta, en sık görülen nedeni ise Alzheimer hastalığı olmaktadır. Her Alzheimer hastasında demans görülürken her demans hastasının Alzheimer hastası olduğu söylenemez. Yaş ilerledikçe hafızanın eskisi kadar hızlı çalışmaması doğal olabilir. Bir ismi anında hatırlayamamak veya zaman zaman bir randevuyu unutmak tek başına Alzheimer ya da demans anlamına gelmez. Burada önemli olan unutkanlığın ne sıklıkta yaşandığı ve günlük yaşamı ne ölçüde etkilediğidir.</p>

<p><strong> Artan unutkanlıklar “yaşlılıktandır” denilerek geçiştirilmemeli!</strong></p>

<p>Aynı hikâyeyi kısa aralıklarla tekrar anlatmak, yakın zamanda yaşanan olayları tamamen unutmak, para hesabında veya ilaç kullanımında sık sık hata yapmak ya da daha önce iyi bilinen bir yerde yolu karıştırmak önemsenmesi gereken belirtiler arasında yer alabilir. Demans yalnızca hafızayı etkilemez. Kelime bulma, planlama, yön bulma ve bazı durumlarda kişilik özelliklerinde değişiklikler de görülebilir. Bununla birlikte uyku bozuklukları, depresyon, vitamin eksiklikleri, tiroid hastalıkları ve bazı ilaçlar da unutkanlığa neden olabilir. Bu nedenle giderek artan unutkanlıkların “yaşlılıktandır” denilerek göz ardı edilmemesi ve nörolojik açıdan değerlendirilmesi önem taşır.</p>

<p><strong>Risk faktörlerini bilmek demans riskini azaltabilir</strong></p>

<p>Yaş ve genetik yatkınlık demans açısından önemli risk faktörleri arasında yer alır. Bununla birlikte son araştırmalar, yaşam boyunca üzerinde durulabilecek 14 değiştirilebilir risk faktörünün azaltılmasının demans vakalarının yaklaşık yüzde 45’inin önlenmesi veya geciktirilmesiyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu değiştirilebilir risk faktörleri şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Düşük eğitim düzeyi</li>
	<li>İşitme kaybı</li>
	<li>Tedavi edilmemiş görme kaybı</li>
	<li>Yüksek LDL-kolesterol</li>
	<li>Hipertansiyon</li>
	<li>Diyabet</li>
	<li>Obezite</li>
	<li>Depresyon</li>
	<li>Sosyal izolasyon</li>
	<li>Travmatik beyin hasarı</li>
	<li>Fiziksel hareketsizlik</li>
	<li>Sigara kullanımı</li>
	<li>Aşırı alkol tüketimi</li>
	<li>Hava kirliliği</li>
</ul>

<p><strong>Her yaşta beyin sağlığını korumak için…</strong></p>

<p>40’lı yaşlarda tansiyon ve kolesterol takibi, haftada en az 150 dakika düzenli egzersiz ve işitme kaybının ihmal edilmemesi önem taşır. 50’li yaşlarda diyabet ve obezite kontrolü, Akdeniz tipi beslenme ile sosyal ve zihinsel olarak aktif kalmak öne çıkar. 60 yaş sonrasında da beyin sağlığını korumak için yapılabilecekler vardır. Sosyal izolasyondan kaçınmak, işitme ve görme kaybı varsa tedavisini yaptırmak, düzenli uyku ve stres yönetimine dikkat etmek koruyucu olabilir. Bulmaca veya hafıza oyunları tek başına yeterli değildir; fiziksel hareket, yeni şeyler öğrenme, sosyal ilişkiler ve damar sağlığının birlikte korunması önem taşır. </p>

<p><strong>“Tedavisi yoksa erken tanının faydası ne?” düşüncesi doğru değil</strong></p>

<p>Demans konusunda en büyük yanılgılardan biri, unutkanlığın yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu olduğunun düşünülmesidir. “Tedavisi yoksa erken tanının ne faydası var?” düşüncesi de doğru değildir. Erken tanı, tedavi edilebilir başka nedenlerin araştırılmasını ve uygun tedavilerin zamanında başlanmasını sağlayabilir. Ayrıca hastalığın seyri hakkında bilgi edinilmesi, kişinin ve ailesinin geleceğe yönelik planlama yapmasına da yardımcı olabilir. Demans, yaşam boyunca biriken risk faktörleriyle yakından ilişkilidir. Beyin sağlığını korumak için en iyi zaman erken yaşlar, ikinci en iyi zaman ise bugündür.</p>

<p><strong>Beyindeki proteini hedefleyen ilaçlar kullanılıyor</strong></p>

<p>Yeni nesil bazı ilaçlar, Alzheimer hastalığında beyinde biriken beta-amiloid proteinini hedefleyerek erken evredeki uygun hastalarda bilişsel gerileme hızını yavaşlatabilmektedir. Ancak bu tedaviler her Alzheimer hastası için uygun değildir. Tedavi öncesinde biyobelirteçlerle doğrulama yapılması, hastanın uygunluk açısından değerlendirilmesi ve tedavi sürecinde yakın takip ile düzenli beyin MR’larının yapılması gerekebilmektedir.</p>

<p><strong>Demans hastalarına kısa ve sakin cevaplar verin</strong></p>

<p>Demans hastalarının yakınlarına da bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Aynı soruyu tekrar tekrar soran hastaya kısa ve sakin yanıt vermek, yanlış inanışlarla tartışmak yerine hastanın yaşadığı duyguyu anlamaya çalışmak daha uygun bir yaklaşım olabilir. Ani öfke veya huzursuzluk geliştiğinde öncelikle ağrı, açlık veya enfeksiyon gibi tıbbi nedenlerin araştırılması gerekir. Ev ortamının sade ve güvenli hale getirilmesi, günlük rutinin korunması ve hastanın yapabildiği işlerde mümkün olduğunca bağımsız bırakılması önemlidir. Yolunu kaybetme, trafik kurallarını karıştırma veya finansal işlemlerde belirgin hatalar görülmesi halinde araç kullanımı ile finansal ve hukuki planlamanın yeniden değerlendirilmesi gerekebilir. Bakım veren kişinin de kendi dinlenme ihtiyacını, sosyal yaşamını ve gerektiğinde profesyonel destek alma gereksinimini ihmal etmemesi, hem kendi iyilik hali hem de hastanın bakım süreci açısından önem taşımaktadır.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 12:10:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/unutkanliginizi-yasliliktandir-diyerek-goz-ardi-etmeyin-1790241036.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsülin direnci yıllarca sessiz ilerleyebiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/insulin-direnci-yillarca-sessiz-ilerleyebiliyor-15003</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/insulin-direnci-yillarca-sessiz-ilerleyebiliyor-15003</guid>
                <description><![CDATA[İnsülin direnci, vücudun kan şekerini düzenleyen insülin hormonuna karşı duyarlılığının azalmasıyla ortaya çıkıyor. Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, “İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir. Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir” diyor. Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsülin direnci, vücudun kan şekerini düzenleyen insülin hormonuna karşı duyarlılığının azalmasıyla ortaya çıkıyor. Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç</strong>, “İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir. Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir” diyor. Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Bel çevresiniz genişliyorsa</strong></li>
</ul>

<p>Göbek çevresinde yağlanma, insülin direnci açısından dikkate alınması gereken önemli işaretlerden biridir. Özellikle iç organların çevresinde biriken yağ dokusu metabolik açıdan daha fazla risk taşır. Kilo artışıyla birlikte bel çevresinde genişleme, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet öyküsü de varsa, metabolik durumunuzun değerlendirilmesi gerekir. Ancak bel çevresi tek başına tanı koydurmaz; diğer risk faktörleriyle birlikte ele alınmalıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Yemekten kısa süre sonra yeniden acıkıyorsanız</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Emrah Turunç “Bazı kişiler insülin direnciyle birlikte öğünlerden kısa süre sonra yeniden acıktıklarını ve gün içerisinde daha sık yemek yeme ihtiyacı duyduklarını ifade edebiliyorlar. Porsiyonlarınız yeterli olmasına rağmen sürekli açlık hissediyorsanız, özellikle yoğun karbonhidrat içeren öğünlerin ardından açlık hissiniz tekrarlıyorsa bu durumu önemsemek gerekir” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Yemekten sonra gözleriniz kapanıyorsa…</strong></li>
</ul>

<p>Yemek sonrasında hafif rehavet çoğumuzun yaşadığı normal bir durum olabilir. Özellikle ağır ve yüksek kalorili öğünlerden sonra bu durum daha fazla hissedilebilir. Ancak her öğünden sonra belirgin halsizlik, uyku hali ve enerji düşüklüğü yaşanması; özellikle kilo artışı, sık acıkma veya kan şekeri yüksekliği gibi başka bulgular da varsa dikkate alınmalıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Tatlıya karşı koyamıyorsanız</strong></li>
</ul>

<p>Tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik yoğun istek, insülin direncinde en sık dile getirilen yakınmalardan biridir. Ancak uzun süre aç kalmak, düzensiz beslenmek, yetersiz uyumak, stres gibi etkenler de tatlı isteğini artırabilir. Bu nedenle tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik aşırı tüketim isteği sadece insülin direncine bağlanamaz. Sık acıkma, kilo artışı ve bel çevresinde genişleme gibi başka belirtiler de eşlik ediyorsa hekime başvurulmalıdır.  </p>

<ul>
	<li><strong>Boyun ve koltuk altınız koyulaştıysa</strong></li>
</ul>

<p>Cilt değişikliği, insülin direnci açısından diğer yakınmalara göre daha dikkat çekici bulgulardan biridir. Boyun, koltukaltı veya kasık bölgesinde cildin koyulaşması ve kalınlaşması şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle fazla kilolu kişilerde böyle bir değişiklik fark edildiğinde kan şekeri metabolizmasının değerlendirilmesi gerekir. </p>

<ul>
	<li><strong>Kan yağlarınız yüksekse</strong></li>
</ul>

<p>İnsülin direnci yalnızca kan şekeriyle ilgili bir durum değildir. Trigliserid yüksekliği, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düşük olması, yüksek tansiyon ve bel çevresinde yağlanma bir arada görülebilir. Dr. Emrah Turunç “Kilonuz, bel çevreniz, tansiyonunuz, kan şekeriniz ve kan yağlarınızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Birden fazla risk faktörünün aynı anda bulunması, metabolik açıdan daha dikkatli olunması gerektiğini gösterir” diyor. </p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>“Şekerim sınırda” deniyorsa…  </strong></p>

<p>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, insülin direncinin uzun süre kan şekeri normalmiş gibi görünerek ilerleyebildiğini ancak zamanla prediyabetin ortaya çıkabildiğini belirterek şöyle diyor: “Zamanla pankreasın artan insülin ihtiyacını karşılaması zorlaştığında kan şekeri yükselmeye başlayarak prediyabet ortaya çıkabilir. Bu nedenle açlık kan şekeri veya üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1c değerlerinin prediyabet aralığına gelmesi önemli bir uyarıdır. Prediyabet, ‘henüz diyabet değilim, dolayısıyla sorun yok’ anlamına gelmez. Tam tersine diyabet riskinin ufukta görünmeye başladığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun takip ile müdahale edilmesi gereken kritik bir dönemdir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 14:27:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/insulin-direnci-yillarca-sessiz-ilerleyebiliyor-1790162827.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Menopoz döneminde vücudun verdiği 10 sinyale dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-14998</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-14998</guid>
                <description><![CDATA[Sıcak basması, gece terlemeleri, uyku problemleri, duygu durum değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk ve cinsel ilişki sırasında ağrı, menopoz döneminde kadınların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Gülin Feykan Yeğin, menopozun doğal bir yaşam dönemi olduğunu belirterek, kadınların bu şikayetlere katlanmak yerine kişiselleştirilmiş sağlık değerlendirmesi yaptırmalarının önemine dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Menopoza girdim kadınlığın bitti demeyin</strong></p>

<p>Menopoz bir hastalık değil, kadın yaşamının doğal dönemlerinden biridir. Kadınların yaşamında önemli bir dönüm noktası olmasına rağmen toplumda halen korku ve endişeyle karşılanabilmektedir. Tıbbi olarak başka bir neden olmaksızın 12 ay boyunca adet görülmemesi menopoz olarak tanımlanmaktadır. Ancak kadınların “Menopoza giriyorum” şeklinde tanımladığı süreç çoğu zaman menopozun kendisinden ziyade hormonların dalgalanmaya ve adet düzeninin değişmeye başladığı perimenopoz dönemidir. Menopoz doğurganlığın sonu olarak bilinse de kadınlığın, cinselliğin, üretkenliğin, sosyal hayatın veya yaşam enerjisinin sona erdiği anlamına gelmemektedir.</p>

<p><strong>Doğal menopoz genellikle 45-55 yaş arasında görülür</strong></p>

<p>Doğal menopoz genellikle 45-55 yaş arasında gerçekleşmektedir. Ortalama yaş yaklaşık 47-51 olmakla birlikte her kadının biyolojik saati aynı değildir. Özellikle 40 yaşından önce adetlerin kesilmesi sıradan bir menopoz olarak değerlendirilmemelidir. Bu durumda prematür over yetmezliği açısından araştırma yapılması gerekir. “Annem 39 yaşında menopoza girmiş, ben de erken girerim herhalde” düşüncesiyle hareket edilmemelidir. Özellikle 40 yaşından önce adetlerin belirgin şekilde düzensizleşmesi veya kesilmesi halinde tıbbi değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Menopozun 10 önemli habercisi!</strong></p>

<p>Sıcak basması menopozun en bilinen belirtilerinden biri olmakla birlikte süreç yalnızca bununla sınırlı değildir. Menopoz öncesinde ve menopoz döneminde farklı belirtiler ortaya çıkabilmektedir.</p>

<ul>
	<li>Sıcak basması</li>
	<li>Adet aralarının açılması veya sıklaşması</li>
	<li>Gece terlemeleri</li>
	<li>Uyku problemleri</li>
	<li>Duygu durum değişiklikleri</li>
	<li>Konsantrasyon güçlüğü</li>
	<li>Vajinal kuruluk</li>
	<li>Cinsel ilişki sırasında ağrı</li>
	<li>Libido değişiklikleri</li>
	<li>Üriner sistem sorunları</li>
</ul>

<p><strong>Her adet düzensizliğini menopoz düşünmeyin, altında başka hastalık olabilir</strong></p>

<p>Vajinal kuruluk ve yanmanın yanı sıra idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma veya tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları da ortaya çıkabilir. Ancak her adet düzensizliği menopoz anlamına gelmez. Gebelikten tiroid hastalıklarına ve rahim içi problemlere kadar pek çok farklı neden adet düzensizliğine yol açabilir. Özellikle düzensiz veya yoğun kanamalar, “Yaşım geldi, herhalde menopoz” düşüncesiyle göz ardı edilmemelidir.</p>

<p><strong>Menopoz tanısında iyi alınmış bir öykü, uzun bir hormon listesinden daha değerli olabilir</strong></p>

<p>Perimenopoz döneminde hormonlar önemli ölçüde dalgalanabilmektedir. Bu nedenle hormon tahlilleri her kadında tek başına belirleyici olmayabilir. FSH değeri birkaç hafta arayla farklı sonuçlar verebilmektedir. Bu nedenle menopoz tanısında bazen iyi alınmış bir öykü, çok sayıda hormon testinden daha değerli olabilmektedir.</p>

<p><strong>Menopoz kadın sağlığı için “genel bakım zamanı” olarak görülmeli</strong></p>

<p>Menopozla birlikte yalnızca adet düzeni değil, genel kadın sağlığı da yeniden değerlendirilmelidir. Bu süreçte kemik sağlığı, kalp-damar hastalıkları açısından riskler, tansiyon, kolesterol, kan şekeri, vücut kompozisyonu ve yaşa uygun kanser taramaları daha fazla önem kazanmaktadır.</p>

<p>Meme ve rahim ağzı kanseri taramalarının yaşa ve kişisel risklere göre devam etmesi gerekmektedir. Osteoporoz açısından risk değerlendirmesi yapılması ve uygun yaşta veya risk faktörü bulunması halinde kemik mineral yoğunluğunun ölçülmesi önem taşımaktadır. Özellikle menopoz sonrası kanama konusunda kadınların dikkatli olması ve mutlaka tıbbi değerlendirme yaptırması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Hormon tedavisi kişiye göre planlanır</strong></p>

<p>Özellikle sıcak basması ve gece terlemesi gibi vazomotor semptomların tedavisinde menopoz hormon tedavisi en etkili seçeneklerden biridir. Tedavi, kemik kaybının önlenmesine de katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p>Hormon tedavisi her kadına otomatik olarak önerilmemektedir. Hastanın yaşı, menopozun üzerinden geçen süre, rahmin bulunup bulunmaması, meme sağlığı, tromboz ve kardiyovasküler riskler, eşlik eden hastalıklar ve tedavi edilmek istenen şikayetler birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Menopoz sonrası sağlıklı yaşam için 5 altın kural!</strong></p>

<p>Menopoz sonrasında sağlıklı yaşam için kadınların beş temel noktaya dikkat etmesi gerekmektedir:</p>

<ol>
	<li><strong>Kasını koru:</strong> Yürümenin ve hareket etmenin yanı sıra kuvvet ve direnç egzersizlerini de yaşamın bir parçası haline getir.</li>
	<li><strong>Kemiğini koru: </strong>Beslenmene, kalsiyum ve D vitamini durumuna ve osteoporoz riskine dikkat et.</li>
	<li><strong>Kalbini koru</strong>: Tansiyon, kan şekeri, kolesterol, kilo ve bel çevresini takip et. Sigara kullanıyorsan bırak.</li>
	<li><strong>Kontrollerini aksatma:</strong> Menopoz, jinekolojik takiplerin sona erdiği anlamına gelmez. Yaşa ve kişisel risklere uygun taramalar düzenli olarak yapılmalıdır.</li>
	<li><strong>Şikayetlerine katlanma</strong>: Sıcak basması, uykusuzluk, vajinal kuruluk, ağrılı ilişki veya idrar yolu yakınmaları “Yaşlandık artık, normal” denilerek kabullenilmemelidir. Bu şikayetlerin önemli bir kısmı tedavi edilebilmektedir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 14:26:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-1790162784.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İşitme kaybında erken müdahale önemli!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli-14965</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli-14965</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, 21-27 Eylül Dünya İşitme Engelliler Günü kapsamında çocuklarda işitme kaybının erken tanılanması, işitme kaybının dil ve konuşma gelişimi ile okul başarısına etkisi ve erken müdahalede işitme cihazı, koklear implant ve konuşma terapisinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İşitme kaybında erken tanı ve müdahale büyük önem taşıyor!</strong></p>

<p>İşitme kayıplarının erken dönemde tespit edilmesinin önemine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bebekler doğar doğmaz Sağlık Bakanlığının organize ettiği uygulamayla bütün çocuklara BERA dediğimiz tarama testi yapılır. Böylece işitme kaybını doğuştan itibaren tespit edebiliyoruz.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi   Rahimi, daha sonra okul çağında işitme testleriyle bunun desteklemesi gerektiğini aktardı.</p>

<p><strong>Konuşma, işitmenin devamı!</strong></p>

<p>Her çocuğun işittiği zaman konuşabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, konuşmanın işitmenin devamı olduğunu dile getirdi.</p>

<p>“Eğer çocuk işitmiyorsa konuşamaz.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, şunları söyledi:</p>

<p>“Hatta bir miktar işitmesi varsa ve bazı frekansları duymuyorsa o frekansların seslerini çıkaramaz. Hava titreşimine biz işitme diyoruz. Beyin bunu algılıyor ve işitme olarak değerlendiriyor. İşitme beynin arkasında toplandıktan sonra değerlendirilerek dil üzerine emirler veriyor ve konuşma olarak bize tekrar aktarılıyor. Böylece çocuk duyduğu her sesi tekrarlayabiliyor. Eğer aile Çince konuşuyorsa çocuk Çince, İngilizce konuşuyorsa İngilizce, Türkçe konuşuyorsa Türkçe sesler çıkarabiliyor.”</p>

<p><strong>İşitme, okul başarısında önemli bir kriter!</strong></p>

<p>İşitmenin okul başarısında en önemli kriterlerden biri olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Çocuklarda birçok nedenle işitme kaybı gelişebilir. Doğuştan işitme kayıplarının yanı sıra ilerleyen dönemde sarılık, yüksek ateş ve kullanılan ilaçlara bağlı, özellikle çocukluk çağında kullanılan antibiyotiklere bağlı işitme kayıpları da ortaya çıkabilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların okula başlamadan önce mutlaka işitme taramasından geçirilmesi gerektiğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Ebeveynlerin ve öğretmenlerin bazı davranış değişikliklerine de dikkat etmesi gerekir. Bir çocuk işitmiyorsa bunu tespit etmek için çok basit yöntemler var. Örneğin ‘Çocuk televizyona fazla yaklaşıyor, televizyonun sesini çok fazla açıyor’ denilebilir. Okulda öğretmen çocuğu ön sıralara alabilir. Çünkü arkada duymadığı için yaramazlık yapmaya başlayabilir ve öğretmen bunu öne doğru çekebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her yaşta işitme kaybı tespit edilebiliyor!</strong></p>

<p>Çocuğun yaşına ve teste vereceği yanıta göre farklı işitme testlerinin uygulanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Çocuk işitme testine, objektif ve sübjektif işitme testine cevap verirse bir işitme testi yapıyoruz. Çok kolay ve eğlenceli bir testtir. Sesler veriyoruz ve saf sesleri, yani frekansları ölçüyoruz.” dedi.</p>

<p>Ancak daha küçük yaşta ve oyun odyometrisine cevap vermeyecek düzeydeki çocuklar için BERA denilen testin uygulandığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Buna objektif işitme testi diyoruz. Çocuğa bir ses veriyoruz ve EEG ile beyinden alıyoruz. Böylece her yaşta çocuğun işitme kaybı olup olmadığını tespit edebiliyoruz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İşitme kaybında teknoloji önemli imkânlar sunuyor!</strong></p>

<p>İşitme kaybının türüne göre farklı tedavi yöntemlerinin uygulanabildiği bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Eğer iletim tipi işitme kaybıysa, çocuk 4 yaş civarındaysa ve orta kulakta sıvı varsa tüp takıyoruz. Ancak sensörinöral ve ileri derecede işitme kaybı varsa koklear implantla yine çocuğu işittirebiliyoruz. Teknoloji çok ilerledi. Yeter ki geç kalmayalım. Çünkü dil gelişimi için ne kadar erken işittirmeye başlarsak o kadar hızlı cevap alabiliyoruz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Konuşma terapisi, koklear implantın devamı!</strong></p>

<p>Koklear implant uygulanan çocukların duyduğu sesleri anlamlandırmasının da önemli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, bu süreçte konuşma terapisinin önemine dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Diyelim ki koklear implantı yaptık ve çocuk işitmeye başladı. Ancak duyduğu her sesi anlamlandırmak gerekiyor. Örneğin sarının ne olduğunu tekrar tekrar öğretiyoruz. Sarı kelimesini duyduğunda bunun o rengin karşılığı olduğunu, süt kelimesinin ise o sıvı maddeyi ifade ettiğini öğretiyoruz. Bunlara konuşma terapisi diyoruz. Konuşma terapisi koklear implantın devamıdır.</p>

<p>Artık hiçbir çocuk işitme kaybı nedeniyle çaresiz kalmamalı. Eğer kulakta ses duymuyorsa iç kulağa ses verebiliyoruz. İç kulakta da sesi duymuyorsa direkt beyin sapına kadar o sesi iletebiliyoruz. Teknolojiyi kullanmak gerekiyor. Artık hiçbir çocuk işitme engelli olmak zorunda değil.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:31:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/isitme-kaybinda-erken-mudahale-onemli-1790004677.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Gaye Gencer: Fon Seçerken Sosyal Medyaya ve Yüksek Getiriye Aldanmayın</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-gaye-gencer-fon-secerken-sosyal-medyaya-ve-yuksek-getiriye-aldanmayin-14963</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-gaye-gencer-fon-secerken-sosyal-medyaya-ve-yuksek-getiriye-aldanmayin-14963</guid>
                <description><![CDATA[Yatırım fonlarında karar verirken yalnızca geçmiş getirilere odaklanılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Gaye Gencer, “Yatırımcılar fon seçerken en çok getiriye odaklanıyor. Burada getiri ve riskin beraber değerlendirilmesi gerekiyor. Sosyal medya üzerinden söylenen her şeyi doğru kabul etmemek gerekiyor. Daha resmi ve güvenilir kanalların açıklamalarını takip edip aldığınız bilginin doğruluğunu teyit etmelisiniz” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Yeditepe Üniversitesi İşletme Fakültesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gaye Gencer, üniversitenin hazırlık okuluna yönelik düzenlenen Finansal Okuryazarlık Semineri’nde yatırım fonları ve finansal okuryazarlığın önemi hakkında değerlendirmelerde bulundu.<strong> </strong></p>

<p><strong>‘Yüksek Getiriye Odaklanmak Doğru Değil’</strong></p>

<p>Yüksek getiri beklentisinin tek başına yatırım kararı için yeterli olmadığını belirten Gencer, özellikle piyasaların olumsuz koşullarında fon portföyündeki menkul kıymetlerin nasıl tepki verebileceğinin dikkate alınması gerektiğini söyledi. Gencer, “Yüksek getiriyi baz alıp riske odaklanmadan yatırım yapmak doğru değil. Özellikle piyasaların olumsuz koşulları altında fon içindeki menkul kıymetlerin ne tepki vereceğine bakmak gerekiyor” diye konuştu.</p>

<p>Geçmiş performansın yatırımcıya önemli ipuçları verebileceğini ancak yatırım kararının yalnızca geçmiş getiriler üzerinden verilmemesi gerektiğini ifade eden Gencer, “Geçmişte portföyün nasıl bir performans gösterdiği, özellikle kriz veya daha istikrarsız dönemlerde nasıl bir performans gösterdiği gelecekte neler olabileceğiyle ilgili bize ipuçları verebilir. Ancak portföyde hangi menkul kıymetlerin bulunduğu ve bunların piyasa türbülanslarında nasıl tepki vereceğini öngörebilmek çok daha önemli” dedi.</p>

<p><strong>‘Makroekonomik Koşullar da Değerlendirilmeli’</strong></p>

<p>Fon seçiminde makroekonomik gelişmelerin de takip edilmesi gerektiğini belirten Gencer, faiz oranları, merkez bankalarının kararları, emtia fiyatları ve jeopolitik gelişmelerin yatırım araçlarının performansı üzerinde etkili olabileceğini söyledi.</p>

<p>Gencer, “Dünyadaki emtia fiyatlarındaki hareketler, faiz oranları, merkez bankalarının faiz kararlarının hisse senedi, bono ve tahvil piyasalarını nasıl etkileyeceği ve jeopolitik risklerin nasıl seyredeceği önemli. Bütün bunlara odaklanmak gerekiyor” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Yatırım kararlarında yatırımcıların doğru bilgilendirilmesinin ve düzenlemelerin de önemli olduğunu vurgulayan Gencer, fonun risk düzeyinin yanı sıra portföydeki menkul kıymetlerin ve bu araçların ayrı ayrı taşıdığı risklerin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p><strong>‘Sosyal Medyadaki Her Bilgi Doğru Kabul Edilmemeli’</strong></p>

<p>Sosyal medyanın yatırım kararları üzerindeki etkisine de değinen Gencer, yatırımcıların bilgi kaynaklarını dikkatle seçmesi gerektiğini belirtti. Gencer, “Hangi hesapları ve kimleri takip ettiğiniz çok önemli. Edindiğiniz bilgiyi teyit etmeniz gerekiyor. Sosyal medya üzerinden söylenen her şeyi doğru kabul etmemek gerekiyor. Daha resmi ve güvenilir kanalların açıklamalarını takip edip aldığınız bilginin doğruluğunu teyit etmelisiniz” dedi.</p>

<p><strong>‘Finansal Okuryazarlık Oldukça Önemli’</strong></p>

<p>Türkiye’de finansal okuryazarlık düzeyinin artırılması gerektiğini ifade eden Gencer, finansal bilgi düzeyinin yükselmesinin yatırım kararlarının daha bilinçli verilmesine katkı sağlayacağını söyledi. Gencer, “İstatistiklere yansıyan rakamlara baktığımızda Türkiye’de maalesef finansal okuryazarlık oldukça düşük. Kadınlarda bu oran daha da düşük. Finansal okuryazarlığın artması, yatırım kararlarının daha rasyonel ve daha sağlıklı verilmesi açısından son derece önemli” diye konuştu.</p>

<p>Gençlere finansal okuryazarlıklarını geliştirmeleri çağrısında bulunan Gencer, üniversitelerde finans derslerinden yararlanılabileceğini, bunun yanı sıra FODER ve Cumhurbaşkanlığının finansal okuryazarlık platformunda sunulan çevrim içi eğitim ve sertifika programlarının takip edilebileceğini söyledi.</p>

<p><strong>Yeditepe’de Finansal Okuryazarlık Dersi</strong></p>

<p>Finansal okuryazarlığın geliştirilmesine yönelik yürütülen projeden de bahseden Gencer, Yeditepe Üniversitesi, British Council ve İngiltere’deki Nottingham Trent Üniversitesi iş birliğiyle çalışmaların sürdüğünü belirtti.</p>

<p>Proje kapsamında Yeditepe Üniversitesi’nde bu yıl rektörlük seçmeli dersi olarak finansal okuryazarlık dersinin açıldığını aktaran Gencer, “Bu dersi İşletme ve Uluslararası Finans dışındaki bölüm öğrencileri finansal okuryazarlıklarını geliştirmek amacıyla alacaklar. Bu ders sayesinde öğrencilerin finansal okuryazarlıklarını geliştirmiş bireyler olarak üniversite eğitimlerini tamamlamalarını umuyoruz” dedi.</p>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:30:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/prof-dr-gaye-gencer-fon-secerken-sosyal-medyaya-ve-yuksek-getiriye-aldanmayin-1790004658.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer’da erken tanı, hasta kadar bakım veren için de önemli!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli-14962</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli-14962</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada 55 milyon insan demansla yaşarken, bu kişilerin yaklaşık dörtte üçünün tanı almadığı belirtiliyor. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) 2026 Dünya Alzheimer Ayı için belirlediği “Ne kadar erken bilirseniz, o kadar fazlasını yapabilirsiniz” teması, erken tanının tedavi, bakım ve destek süreçlerindeki önemine dikkat çekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi, Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, 21 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Günü dolayısıyla erken tanının önemi, tanıyı geciktiren toplumsal etkenler ve bakım verenlerin desteklenmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tanının gecikmesinde tıbbi etkenlerin yanı sıra toplumsal nedenlerin de rol oynadığını belirterek, önemsiz görülen belirtilerde bile değerlendirmenin ertelenmemesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Uzun yıllardır demansla yaşayan bireyler ve ailelerine yönelik destek faaliyetlerinde yer alan Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, alandaki en yaygın yanılgının demansın yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülmesi olduğunu belirtti.</p>

<p>Dr. İdil Arasan Doğan, “Demans, yaşlanmanın normal bir parçası değildir; ilerleyici bir beyin hastalığıdır. Belirtilerin ne zaman fark edildiği hem hastalığın yönetimini hem de ailenin uyum sürecini doğrudan etkiler.” dedi.</p>

<p><strong>Tanının ertelenmesi, bakım ve destek süreçlerini de geciktiriyor</strong></p>

<p>Tanının yalnızca hastalığın adının konulması anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tedavi, bakım ve destek süreçlerinin planlanabilmesi açısından da önemli bir başlangıç olduğunu ifade etti.</p>

<p>Tanının ertelenmesinin arkasında sıklıkla “Bilinmesi neyi değiştirir?” düşüncesinin bulunduğunu aktaran Arasan Doğan, “Oysa erken tanının somut kazanımları bulunuyor. İlaç tedavisi, kişinin işlevselliğinin en yüksek olduğu evrede başlatılabiliyor. Kişi; nerede yaşayacağı, bakımının nasıl düzenleneceği ve kendisini ilgilendiren diğer kararlar bakımından sürece daha fazla katılabiliyor. Aile, süreci hazırlıklı biçimde yönetebiliyor; kaybolma ve düşme olayları önlenebiliyor ve hastane yatışlarının sıklığı da azalıyor.” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><strong>Her unutkanlık demans anlamına gelmiyor</strong></p>

<p>Ailelerin en çok zorlandığı konulardan birinin yaşa bağlı unutkanlık ile değerlendirme gerektiren belirtileri ayırt etmek olduğunu ifade eden Arasan Doğan, “Anahtarın nereye konulduğunu unutmak yaşla açıklanabilir; anahtarın ne işe yaradığını unutmak açıklanamaz. Randevu gününü karıştırmak olağandır; aynı soruyu on dakika içinde üç kez sormak değildir. Bir sözcüğü anımsamakta güçlük çekmek beklenebilir; cümleyi yarıda bırakıp sözcüğü hiç bulamamak beklenmez. Ya da yabancı bir semtte yön sormak sıradandır ve fakat bilinen bir sokakta yolu kaybetmek üzerinde durulması gereken bir belirtidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir”</strong></p>

<p>Tanının önündeki engellerin her zaman tıbbi olmadığını belirten Arasan Doğan, korku ve damgalanmanın başvuruyu geciktirebildiğine dikkat çekti. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) verilerine değinen Arasan Doğan, “ADI’nin verilerine göre bakım verenlerin yüzde 35’i ailesindeki demans tanısını çevresinden gizliyor; demansla yaşayan kişilerin ve yakınlarının yüzde 46’sı tanının önündeki engel olarak korku ve damgalanmayı gösteriyor. Demansla yaşayan kişilerin yüzde 88’i ayrımcılığa uğradığını belirtirken, sağlık ve bakım profesyonellerinin yüzde 65’i demansı normal yaşlanmanın bir parçası olarak değerlendiriyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Damgalanmanın tanı sürecini yıllarca geciktirebildiğini ifade eden Arasan Doğan, “Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir. Kimsenin ihmalinin sonucu değildir; kişinin karakteri, iradesi ya da yaşam biçimiyle açıklanamaz.” dedi.</p>

<p><strong>Değiştirilebilir risk faktörlerine dikkat!</strong></p>

<p>Demans riskini azaltmaya yönelik çalışmaların önemine de değinen Arasan Doğan, “Lancet Demans Komisyonunun tanımladığı 14 değiştirilebilir risk faktörü, demans vakalarının yüzde 45’e kadarının önlenebileceğine işaret ediyor. Bu faktörler arasında düşük eğitim düzeyi, işitme kaybı, yüksek LDL kolesterol, depresyon, kafa travması, fiziksel hareketsizlik, diyabet, sigara kullanımı, hipertansiyon, obezite, aşırı alkol tüketimi, sosyal izolasyon, hava kirliliği ve tedavi edilmemiş görme kaybı yer alıyor. Buna karşın her dört kişiden biri demans için yapılabilecek bir şey olmadığını düşünüyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bakım verenin de desteğe ihtiyacı var</strong></p>

<p>Demansta müdahale alanının yalnızca hastayla sınırlı tutulmaması gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, “Bakım veren, bakım sürecinin destekçisi değil, başlı başına bir müdahale hedefidir. Yükü ölçülebilir, riski önceden görülebilir ve yapılandırılmış bir programla azaltılabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Tükenmişlik düzeyi yüksek bakım verenlerin kronik stres, öfke, suçluluk ve çaresizlik yaşayabildiğini belirten Arasan Doğan, bu tablonun zaman içinde tahammülsüzlüğe ve istem dışı ihmale dönüşebildiğine dikkat çekti. Arasan Doğan, bakım verene yönelik psikoeğitim ve psikolojik destek programlarının hastanın bakım kalitesini de doğrudan koruduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>“Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır”</strong></p>

<p>Tanıyla birlikte bakım verenin de desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır; ancak bu başlangıç yalnızca hastanın değildir. Tanı anında hastalığı onunla birlikte üstlenen bir bakım veren de vardır ve o kişi yalnız bırakıldığında sürecin tamamı kırılganlaşır. Demansta bugün iyileştiremediğimiz şeyin yanında, güçlendirebildiğimiz bir taraf her zaman bulunur: bakım verenin kendisi. Orada yapılabilecek çok şey vardır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:30:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/alzheimerda-erken-tani-hasta-kadar-bakim-veren-icin-de-onemli-1790004650.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer’ın tanı, tedavi ve bakım süreci Nilüfer’de konuşuldu</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerin-tani-tedavi-ve-bakim-sureci-niluferde-konusuldu-14941</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerin-tani-tedavi-ve-bakim-sureci-niluferde-konusuldu-14941</guid>
                <description><![CDATA[Nilüfer Belediyesi, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü kapsamında düzenlediği seminerle hastalığın tıbbi sürecini, psikolojik yansımalarını ve günlük bakımın inceliklerini uzman isimlerle kapsamlı bir şekilde ele aldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><b></b></p>

<p>Nilüfer Belediyesi, toplumda demans ve Alzheimer konusunda farkındalık oluşturmak ve hasta yakınlraına yol göstermek amacıyla Nazım Hikmet Kültürevi’nde “Alzheimer’ı Anlamak; Tanı, Tedavi, Psikolojik Yaklaşım ve Hasta Bakımı” başlıklı bir seminer düzenledi. Yoğun ilgi gören programa Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Bukle Erman, hekimler ve çok sayıda vatandaş katıldı.</p>

<p>Seminerde Türkiye Alzheimer Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bakar, Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hicran Yıldız ve Doç. Dr. Yusuf Sivrioğlu konuşmacı olarak yer aldı.</p>

<p>“HASTALIK BELİRTİLERDEN 15-20 YIL ÖNCE BAŞLIYOR”</p>

<p>Seminerin açılışında konuşan Türkiye Alzheimer Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bakar, Türkiye’nin dünyada en hızlı yaşlanan ülkeler arasında dördüncü sırada yer aldığını hatırlatarak demansın yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu vurguladı.</p>

<p>Demansın bir şemsiye kavram olduğunu ve Alzheimer’ın bu grubun yüzde 55-60’ını oluşturduğunu belirten Prof. Dr. Bakar, hastalığın biyolojik sürecine dikkat çekerek, “Alzheimer beyince protein birikimiyle ortaya çıkan ilerleyici bir süreç. Aslında belirtiler fark edilmeden 15-20 yıl önce beyinde bu birikimler başlıyor. Günümüzde PET taramaları, kan testleri ve genetik incelemelerle erken dönemde önemli ipuçları yakalayabiliyoruz. İlaç tedavileri hastalığı tamamen ortadan kaldırmasa da gidişatı yavaşlatıyor; bu nedenle hekime danışmadan ilaçların kesilmemesi hayati önem taşıyor” açıklamasında bulundu.</p>

<p>Nilüfer Belediyesi ile yürütülen dayanışmaya da değinen Prof. Dr. Bakar, Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir’in desteğiyle Özlüce’deki mevcut merkezin yanına yeni ve daha kapsamlı bir bakım evi kazandırmayı hedeflediklerini paylaştı.</p>

<p>“SUYUN ALTINDA KORKU, KAYGI VE DEPRESYON VAR”</p>

<p>“Alzheimer Hastalığının Psikolojik Yönü” başlıklı bir sunum gerçekleştiren Doç. Dr. Yusuf Sivrioğlu, konunun sadece hafıza kaybından ibaret olmadığını ifade etti. Zihinsel gerilemenin yanı sıra duygusal dalgalanmaların süreci zorlaştırdığını belirten Sivrioğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Mesele yalnızca unutmak değil. Buzdağının görünen yüzünde unutkanlık varsa, suyun altında korku, kaygı, şüphe ve davranışsal krizler yer alıyor. Hasta yakınlarının en sık karşılaştığı tablo depresyondur. Hastayı zorlamak, kalabalıklara sokup ‘açılsın’ demek çoğu zaman huzursuzluğu artırır. Küçük hedefler koymak, gün ışığından yararlanmak ve sevdiği müziklerle duyuları yormadan uyarmak en sağlıklı yoldur.”</p>

<p>Hasta ile inatlaşmanın ve hezeyanları mantıkla düzeltmeye çalışmanın sonuç vermeyeceğini aktaran Sivrioğlu, bakım veren tükenmişliğine de değindi. Demans hastalarına bakan yakınlarda klinik düzeyde tükenmişlik ve depresyon oranının yüzde 60 civarında olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Sivrioğlu, “Bu, 7 gün 24 saat süren kesintisiz bir mesai. Uçaklardaki kuralı unutmamak gerekir: Önce kendi oksijen maskenizi takacaksınız ki yanınızdakine yardım edebilesiniz. Bakım veren kişinin suçluluk duymadan dinlenmeye zaman ayırması şarttır” diye konuştu.</p>

<p>“KİŞİ MERKEZLİ BAKIM VE GÜVENLİK ESAS ALINMALI”</p>

<p>BUÜ İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hicran Yıldız ise günlük yaşamda uygulanabilecek pratik bakım yöntemlerini paylaştı. Her bireyin yaşam öyküsünün, alışkanlıklarının ve ihtiyaçlarının farklı olduğunu belirten Prof. Dr. Yıldız, “kişi merkezli bakım” anlayışının önemini vurguladı.</p>

<p>Hastanın bağımsızlığını tamamen elinden almanın psikolojik çöküşü hızlandırdığını hatırlatan Prof. Dr. Yıldız, karmaşık cümleler yerine sade ve tek konutların tercih edilmesi, hastaya yanıt vermesi için zaman tanınması ve yapabildiği gündelik işleri kendi temposunda tamamlamasına izin verilmesi gerektiğini söyledi. Ev içi güvenlik düzenlemelerinin gerekliliğine de değinen Yıldız; tutunma barları, kaymayan zeminler ve dengeli bir aydınlatmanın düşme riskini azaltacağını, buna karşın hastayı eve kilitlemenin ya da tek bir odaya hapsetmenin kaygıyı tırmandıracağını ifade etti. Alzheimer tanılı bireylerin yüzde 60’ının en az bir kez kaybolma riski yaşadığına dikkat çeken Yıldız, hastanın üzerinde mutlaka güncel iletişim bilgisi bulundurulmasının ve fotoğraflarının hazır tutulmasının hayati önem taşıdığını vurguladı.</p>

<p>Program, katılımcıların merak ettiği soruların yanıtlanmasının ardından Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Bukle Erman’ın konuşmacılara günün anısına hediye takdim etmesiyle sona erdi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:25:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/alzheimerin-tani-tedavi-ve-bakim-sureci-niluferde-konusuldu-1790004357.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer, ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce başlıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-14916</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-14916</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, “Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir. Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,</strong> Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, <strong>“Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir.</strong> Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir<strong>”</strong> diyor. Prof. Dr. Tuncer, <strong>21 Eylül Dünya Alzheimer Günü</strong> kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Beyin hücrelerinin ilerleyici bir şekilde hasar görmesi ve kaybedilmesiyle ortaya çıkan Alzheimer hastalığı sadece hastanın değil, ailesinin ve yakın çevresinin de yaşamını derinden etkiliyor. Sinsice başlayıp ilerleyen hastalıkta ilk belirtiler genellikle yakın zamanda yaşanan olayların unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya tanıdık kelimelerin hatırlanamaması şeklinde kendini gösteriyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer</strong>, ilerleyen evrelerde bireyin planlama becerisinin zayıfladığını, zaman ve mekan algısının bozulduğunu, kişilik değişiklikleri ortaya çıktığını ve sonuçta en temel günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini belirterek “Alzheimer hastalığı bireysel olduğu kadar ailevi ve toplumsal bir sağlık sorunudur; hastalığın ilerleyici doğası hastaların giderek bağımsızlığını yitirmesine, bakım verenlerin ise ciddi fiziksel, psikolojik ve ekonomik yüklerle karşılaşmasına neden olmaktadır” diyor. </p>

<p><strong>Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan etkenler!</strong></p>

<p>Alzheimer’in ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce oluşmaya başladığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer “Dolayısıyla 70’li yaşlarda bellek yakınması yaşayan bir bireyde süreç aslında 50’li yaşlarda başlamış olabilir. Bu durum, sağlıkla ilgili orta yaşta alınan kararların, yaşlılıkta beyin sağlığını doğrudan belirlediğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan başlıca yaşam alışkanlıkları ve risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “Düzenli egzersiz yapmamak, kontrolsüz tansiyon, yüksek kolesterol ve tedavi edilmeyen hipertansiyon, tedavi edilmeyen işitme kaybı, diyabet ve insülin direnci, obezite, sigara, alkol kullanımı, sosyal izolasyon ve yalnızlık, yetersiz ve kalitesiz uyku, sağlıksız beslenme, işlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenme, depresyon, kafa travması öyküsü, hava kirliliğine maruz kalma.” </p>

<p><strong>Alzheimer riskini azaltmak mümkün! İşte, 10 etkili önlem!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer riskini azaltan 10 etkili önlemi şöyle açıklıyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli egzersiz</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli egzersiz, beyin sağlığını korumada önemli bir rol oynamaktadır. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz (tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet) beynin bellek merkezi olan hipokampusun hacmini artırmakta ve yeni sinir bağlantılarının oluşmasını desteklemektedir. Bilimsel çalışmalar, fiziksel aktivite ve düzenli egzersizin bilişsel gerileme ve Alzheimer riskinin azaltılmasına önemli katkılar sağladığını göstermektedir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı ve dengeli beslenme</strong><strong> </strong></li>
</ul>

<p>Sağlıklı beslenme kapsamında özellikle Akdeniz tipi beslenme (bol sebze-meyve, zeytinyağı, balık, kuruyemiş, tam tahıllar) beyin ve damar sağlığını desteklemektedir. Haftada en az iki kez balık tüketimi omega-3 yağ asitleri sayesinde beyin hücrelerini korumaktadır. İşlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenmeden uzak durmak gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Kaliteli ve yeterli uyku</strong></li>
</ul>

<p>Kaliteli ve yeterli uyku hastalığı önlemede büyük önem taşımaktadır. Her gece 7-8 saat kesintisiz uyku, beynin gün içinde biriken zararlı proteinleri temizlemesini sağlayan glimfatik sistemin etkin çalışması için zorunludur. Uyku apnesi mutlaka değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Beyni aktif tutmak ve yaşam boyu öğrenmek</strong></li>
</ul>

<p>Bilişsel aktivite kapsamında yaşam boyu öğrenme, okuma, yeni beceriler edinme, dil öğrenme ve enstrüman çalma gibi aktiviteler beynin ‘bilişsel rezervini’ güçlendirmektedir. Bilimsel çalışmalar, iki dil konuşan bireylerde Alzheimer belirtilerinin 4-5 yıl daha geç ortaya çıktığını göstermiştir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sosyal bağları güçlü tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Aile ve arkadaşlarla düzenli iletişim kurmak, sosyal ve toplumsal etkinliklere katılmak, sosyal yaşamın içinde olmak ve gönüllülük çalışmaları beyin sağlığını desteklemektedir. Sosyal izolasyon ve düşük sosyal bağlantı, bilişsel gerileme ve Alzheimer açısından değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sosyal yaşamdan kopmamak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik bütüncül yaklaşımın önemli bir parçasıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Tansiyon, kolesterol ve kan şekerini kontrol altında tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve yüksek kan şekeri gibi kardiyometabolik risklerin kontrol altında tutulması hem damar hem de beyin sağlığı açısından önem taşımaktadır. Hipertansiyon, diyabet ve yüksek kolesterolün düzenli takip edilmesi, ilerleyen yıllarda bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı açısından son derece önemlidir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı kiloyu korumak</strong></li>
</ul>

<p>Fazla kilo ve obezite ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlık açısından önem taşıyan, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sağlıklı kilonun korunması; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol gibi Alzheimer hastalığı açısından önem taşıyan diğer risk faktörlerinin de kontrolüne katkı sağlamaktadır. </p>

<ul>
	<li><strong>Sigara ve alkolden uzak durmak</strong></li>
</ul>

<p>Sigara ve alkol kullanımı beyin sağlığını olumsuz etkileyebilen, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sigara ve alkolden uzak durmak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik önemli adımlardandır. </p>

<ul>
	<li><strong>İşitme kaybını ihmal etmemek</strong></li>
</ul>

<p>İşitme kaybının fark edilmesi halinde gecikmeden değerlendirilmesi ve uygun durumlarda işitme cihazı gibi desteklerin kullanılması riski azaltmak açısından önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti azaltmak</strong></li>
</ul>

<p>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti mümkün olduğunca azaltmak Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere, ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlığı etkileyebilecek risklerin azaltılmasına yönelik koruyucu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.  </p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavide yeni dönem!</strong></p>

<p><strong> </strong>Alzheimer hastalığında erken tanının, tedavinin başarısı için kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Neşe Tuncer “Erken tanı alanında son yıllarda çığır açan gelişmeler yaşanmıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Alzheimer hastalığı tanısına yardımcı olan ilk kan testini onaylamıştır. Bu test, kanda beyindeki Alzheimer proteinlerini yüksek doğrulukla tespit edebilmektedir. Erken tanı ve hastalığın biyolojik özelliklerinin daha erken dönemde ortaya konulabilmesi, uygun hastalarda tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle biyobelirteçler ve hastalık seyrini yavaşlatmaya yönelik yeni tedaviler de, Alzheimer ile mücadelede umut veren gelişmeler arasında yer almaktadır” diyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 17:45:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-1789915514.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüp bebekte yeni nesil yaklaşımlar!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-14890</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-14890</guid>
                <description><![CDATA[Bilim ilerledikçe çocuk sahibi olma yolculuğu da değişiyor. Bir zamanlar bilim kurgu gibi görünen teknolojiler artık tüp bebek laboratuvarlarının kapısından içeri giriyor. Embriyoların gelişimini 24 saat izleyen kameralar, transfer için en uygun embriyoyu belirlemeye yardımcı olan yapay zeka sistemleri, genetik analizler ve kişiye özel tedaviler… ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş</strong> tüp bebekte yeni dönemin, “daha fazla işlem” değil, doğru embriyoyu ve doğru tedaviyi daha hassas biçimde belirleme üzerine kurulduğunu vurguluyor. </p>

<p>Milyonlarca çift için yıllardır önemli bir seçenek olan tüp bebek tedavisinde, günümüzde laboratuvarlarda kullanılan yöntemlerin çok daha ileri bir noktaya ulaştığını belirten Prof. Dr. Tıraş “Artık yumurta ile spermin laboratuvarda buluşturulmasının ötesinde bir dönemden söz ediyoruz. Embriyonun gelişimi saat saat takip edilebiliyor, genetik özellikleri transferden önce değerlendirilebiliyor hatta yapay zekadan hangi embriyonun öncelikli olarak transfer edilebileceği konusunda destek alınabiliyor” diyor. </p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek tedavisinde son yıllarda yaşanan gelişmeleri, ileri teknolojiyle birlikte öne çıkan 6 yenilikçi yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Embriyoyu 24 saat izleyen teknoloji</strong></p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek tedavisinin en kritik sorularından birinin ‘hangi embriyonun transfer edilmesi gerektiği’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Klasik yöntemde embriyoların gelişimi belirli zamanlarda mikroskop altında değerlendiriliyor. Ancak yeni nesil zaman atlamalı ( time-lapse) görüntüleme sistemleri, embriyoların gelişimini, bulundukları özel cihazdan çıkarılmadan belirli aralıklarla görüntülemeye olanak sağlıyor. Böylece birkaç günlük gelişim süreci adeta bir film gibi izlenebiliyor. Hücre ne zaman bölündü? Bölünmeler düzenli gerçekleşti mi? Embriyo hangi hızda gelişti? Bu bilgiler embriyologlara embriyonun gelişim süreci hakkında çok daha ayrıntılı bir tablo sunabiliyor.</p>

<p><strong>Yapay zeka tüp bebek laboratuvarında</strong></p>

<p>Tüp bebekte dikkat çeken gelişmelerden biri de; görüntülerin artık yapay zeka tarafından da analiz edilebilmesi. Yapay zeka, embriyoların gelişim sürecine ait görüntüleri inceleyerek gelişim özelliklerini değerlendirmeye ve embriyologların hangi embriyoların öncelikli değerlendirilebileceğine karar vermesine yardımcı oluyor. Prof. Dr. Tıraş “Bu durum kulağa ‘Bebeği yapay zeka seçiyor’ gibi gelebilir. Ancak gerçek bundan daha farklı. Son kararı hala hekim ve embriyolog veriyor. Yapay zeka ise uzmanların karar sürecini destekleyebilecek yeni bir araç olarak araştırılıyor ve bazı merkezlerde kullanılıyor” diyor. </p>

<p><strong>Embriyoya transferden önce genetik inceleme</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisindeki en önemli gelişmelerden biri de embriyoların genetik olarak değerlendirilebilmesi. Preimplantasyon Genetik Testleri (PGT) sayesinde belirli durumlarda embriyolar rahme transfer edilmeden önce genetik açıdan incelenebiliyor. Örneğin; ailede bilinen belirli bir tek gen hastalığının bulunması durumunda PGT-M kullanılabilirken, PGT-A ile embriyolardaki kromozom sayısı farklılıkları değerlendirilebiliyor. Ancak genetik test yapılması, her hastada gebelik garantisi anlamına gelmiyor. Özellikle PGT-A’nın tüm tüp bebek hastalarına rutin olarak uygulanmasının canlı doğum oranını artırdığı gösterilmiş değil. Bu nedenle genetik testlerin gerekliliği hastanın yaşı, öyküsü ve tedavinin özelliklerine göre değerlendirilmek zorunda.</p>

<p><strong>Tüp bebekte kişiye özel tedavi dönemi</strong></p>

<p>Günümüzde herkese aynı tedavinin uygulandığı yaklaşımdan giderek uzaklaşılıyor. Anahtar  kelime; kişiselleştirme! Tedavinin daha ilk aşamasında kişiselleştirme giderek önem kazanıyor. Çünkü 25 yaşındaki bir hastanın yumurtalık rezervi ve tedaviye vereceği yanıt ile 39 yaşındaki bir hastanınki aynı değil. Yaş, yumurtalık rezervi, hormon değerleri, önceki tedavilerde alınan sonuçlar ve yumurta sayısı gibi faktörler değerlendirilerek yumurtalık uyarımında kullanılan ilaçların dozları ve protokolleri kişiye göre planlanabiliyor. </p>

<p><strong>Yumurta ve embriyoların dondurulmasında teknoloji ilerliyor</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisini değiştiren en önemli teknolojilerden biri de vitrifikasyon, yani hızlı dondurma yöntemi. Bu teknik sayesinde yumurta ve embriyolar çok hızlı şekilde dondurularak daha sonra kullanılmak üzere saklanabiliyor. Özellikle embriyo dondurma, günümüzde tüp bebek tedavisinin rutin ve önemli parçalarından biri haline gelmiş durumda. <strong> </strong></p>

<p><strong>Robotik teknolojiler de tüp bebek laboratuvarına giriyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş “Belki de geleceğin tüp bebek merkezlerinde bugünkünden çok daha farklı laboratuvarlarla karşılaşacağız. Görüntü destekli robotik mikropipet sistemleri, otomatik embriyo değerlendirme teknolojileri, mikroakışkan kültür sistemleri ve yapay zeka destekli analizler araştırmaların odağında. Bu teknolojilerin önemli bir bölümü henüz gelişim ve klinik doğrulama aşamasında olsa da hedef oldukça net: Daha az hata, daha standart laboratuvar koşulları ve daha kişiselleştirilmiş tedavi. Ancak en pahalı veya en teknolojik tedavi, her zaman en başarılı tedavi anlamına gelmiyor. Tüp bebekte başarı, doğru teknolojinin, doğru hastaya, doğru zamanda uygulanmasından geçiyor” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 13:36:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-1789814186.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gece uykudan uyandıran uyuşmaya dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gece-uykudan-uyandiran-uyusmaya-dikkat-14884</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gece-uykudan-uyandiran-uyusmaya-dikkat-14884</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Demiroğlu, karpal tünel sendromunun belirtileri, risk faktörleri, tanı ve tedavi yöntemleri ile hastalığın ilerlemesini önlemek için ergonomik kullanımın öneminden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>En tipik bulgu parmaklarda fark edilen uyuşma!</strong></p>

<p>Karpal tünel sendromunun median sinirin el bileği hizasında tuzaklanması sonucu oluşan bir klinik tablo olduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Sadece elde olan uyuşma başparmak, işaret parmağı ve orta parmakta görülüyorsa tablo bu teşhise klinik olarak daha yakındır.” dedi.</p>

<p>Gün içerisinde yoğun parmak kullanımı gerektiren işlere el bileğinin uygunsuz pozisyonu da eklendiğinde el ve parmaklarda ortaya çıkan uyuşmanın alarm işareti olduğunu aktaran Prof. Dr. Demiroğlu, gece yarısı uyanıp elde ve parmaklarda fark edilen uyuşmanın en tipik bulgu olduğunu, uyuşmaya ağrının da eşlik edebileceğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Ergonomik olmayan teknoloji kullanımı karpal tünel riskini artırıyor!</strong></p>

<p>‘Elim özellikle parmaklarımda uyuşma var, bu telefon/bilgisayar kullanımımda veya kullanımdan sonra gerçekleşiyor’ diyen her erişkin hastada karpal tünelden şüphelenilmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Demiroğlu, “20 yaştan itibaren her yaşta görülebilir. Kişide bulunan diyabet, tiroid ve bazı romatizmal hastalıklar görülme sıklığını arttırabilir. Teknolojik cihazların kullanımında ergonomiden uzaklaşmanın bu hastalığı arttırdığını söyleyebiliriz.” dedi.</p>

<p>Karpal tünel sendromuna kadınlarda görece fazla rastlanmasını değerlendiren Prof. Dr. Demiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Bunun muhtemel nedenleri arasında; karpal tünel kapasitesinin erkeklere göre azlığı, gebelik gibi hormonal değişikliklerin erkeklerde görülmemesi, sinovit benzeri durumların kadınlarda daha sık olması yatıyor olabilir.”</p>

<p><strong>Karpal tünelde tedavinin gecikmesi kas erimesini kalıcı hale getirebilir!</strong></p>

<p>“Sinirdeki tuzaklanmaya sinirin tahammülü bir dereceden sonra elde güç kaybını meydana getirebileceğinden teşhis/tedavi yönetimindeki bir ihmal kas erimesini kalıcı hale getirebilir.” Diyen Prof. Dr. Demiroğlu, kalıcı kas erimesi olup ağrısı devam eden olgularda cerrahi tedavinin ağrıyı rahatlatmak için düşünülebileceğini söyledi.</p>

<p><strong>Karpal tünelde ileri vakalarda cerrahi geciktirilmemeli!</strong></p>

<p>Klinik olarak karpal tünel sendromundan şüphelenilen olgularda EMG denilen bir test yapıldığını kaydeden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Bu test ile tuzaklanmanın derecesi hakkında fikir sahibi olunur.” dedi.</p>

<p>Hasta ilk başvurduğunda bu testin yanında diyabet, tiroid, romatizmal hastalıklar ve gebelik açısından sorgulanması ve gerekli tetkiklerin yapılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Demiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ek hastalık varsa dahiliye endokrin, romatoloji yada kadın doğuma yönlendirilmeli. Ek hastalık yoksa erken dönemde el bileği ateli kısa süreli takip, emg kontrolü; orta derece tuzaklanmalarda gece ağrı ile uyanıyorsa cerrahi tedavi ve ileri derece tuzaklanmalarda kas kaybını engellemek için en uygun zamanda cerrahi tedavi önerilir. Herhangi bir nedenle cerrahi gereken ve kabul etmeyen hastalar fizik tedavi yada nöroloji uzmanına yönlendirilir.</p>

<p>Günlük hayatta yapılan bazı alışkanlıkların karpal tünel sendromu riskini artırdığı biliniyor. El ve el bileğinin hayatımıza ne kadar değer kattığını ve hayatımızı kolaylaştırdığını unutmayıp onu en ergonomik şekilde kullanmalıyız. Biliyoruz ki el bileği bükülü olduğu (ileri/geri) pozisyonda, zorlamalı hareketlerde karpal tünel basıncı çok artıyor. Uzun soluklu yetişmesi gereken işlerde ergonomiye ve saat başı 5-10 dakikalık araları ihmal etmeyelim.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 13:35:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/gece-uykudan-uyandiran-uyusmaya-dikkat-1789814147.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şekere Karşı En Güçlü Adım: Yasak Değil, Farkındalık</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sekere-karsi-en-guclu-adim-yasak-degil-farkindalik-14882</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sekere-karsi-en-guclu-adim-yasak-degil-farkindalik-14882</guid>
                <description><![CDATA[Gün içinde tüketilen bir kahve, hızlıca içilen bir meyve suyu, kahvaltılık gevrek ya da “fit” etiketiyle tercih edilen bir atıştırmalık… Şeker tüketimi yalnızca tatlı ve çikolatadan ibaret değil. Günlük beslenme rutininde fark edilmeden tüketilen ilave şeker miktarı, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının da önündeki en önemli başlıklardan biri. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı İrem Aksoy, 19-25 Eylül Dünya Şeker Tüketimine Dikkat Haftası kapsamında, sağlıklı beslenmede katı yasaklardan çok farkındalık kazanmanın ve tüketim alışkanlıklarını doğru değerlendirmenin önemine dikkat çekiyor. Aksoy’a göre şeker tüketimini azaltmanın ilk adımı, şekeri tamamen hayatımızdan çıkarmaya çalışmak değil; şekeri nereden, ne kadar ve ne sıklıkta aldığımızı fark etmek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Gün içinde tüketilen bir kahve, hızlıca içilen bir meyve suyu, kahvaltılık gevrek ya da “fit” etiketiyle tercih edilen bir atıştırmalık… Şeker tüketimi yalnızca tatlı ve çikolatadan ibaret değil. Günlük beslenme rutininde fark edilmeden tüketilen ilave şeker miktarı, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının da önündeki en önemli başlıklardan biri. <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı İrem Aksoy</strong>, 19-25 Eylül Dünya Şeker Tüketimine Dikkat Haftası kapsamında, sağlıklı beslenmede katı yasaklardan çok farkındalık kazanmanın ve tüketim alışkanlıklarını doğru değerlendirmenin önemine dikkat çekiyor. Aksoy’a göre şeker tüketimini azaltmanın ilk adımı, şekeri tamamen hayatımızdan çıkarmaya çalışmak değil; şekeri nereden, ne kadar ve ne sıklıkta aldığımızı fark etmek.</p>

<p><strong>Şeker Sadece Tatlı Değil: Gizli Kaynaklara Dikkat!</strong></p>

<p>Günlük yaşamda ilave şeker tüketimi; tatlı, çikolata ve şekerlemelerin yanı sıra şekerli içecekler, kahvaltılık gevrekler, hazır soslar ve paketli atıştırmalıklar aracılığıyla da artabiliyor. Özellikle yoğun yaşam temposunda pratik ürünlerin daha sık tercih edilmesi, kişinin farkında olmadan daha fazla şeker tüketmesine yol açabiliyor. Ürünlerin ambalajlarında yer alan “diyet”, “fit” veya “doğal” gibi ifadeler ise tek başına ürünün ilave şeker içermediği anlamına gelmiyor. Bu nedenle tüketicilerin ambalaj üzerindeki tanımlardan ziyade besin etiketini ve içindekiler listesini incelemesi önemli. </p>

<p><strong>“Sağlıklı” İbaresi Yetmez: Etiket Okumak Şekeri Fark Etmenin Anahtarı</strong></p>

<p>Şeker tüketiminde farkındalık oluşturmak, şeker içeren tüm besinleri beslenme düzeninden çıkarmak anlamına gelmiyor. Önemli olan, tüketim sıklığını ve miktarını fark ederek daha dengeli seçimler yapabilmek. Uzm. Dyt. İrem Aksoy, sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları için küçük değişikliklerin önemli olduğunu belirtiyor ve <strong>günlük hayatta şekeri azaltmak için 5 küçük adım </strong>öneriyor: </p>

<ul type=”disc”>
	<li><strong>Şekerli içecekler yerine suyu tercih edin.</strong> Gün içinde farkında olmadan alınan ilave şekeri azaltmanın en kolay yollarından biri şekerli içecekleri sınırlamak.</li>
	<li><strong>Çay ve kahveyi şekersiz tüketmeyi deneyin.</strong> Gün içinde birden fazla kez tüketilen içeceklere eklenen şeker, toplam günlük alımı artırabilir.</li>
	<li><strong>Meyve suyu yerine meyvenin kendisini tercih edin.</strong> Meyveyi bütün olarak tüketmek, beslenme düzenine lif de kazandırır.</li>
	<li><strong>Fit, diyet ve doğal ifadelerine tek başına güvenmeyin.</strong> Ürünün gerçekten ne içerdiğini anlamak için besin etiketini ve içindekiler listesini okuyun.</li>
	<li><strong>Şekeri yasaklamak yerine tüketim düzeninizi gözlemleyin.</strong> Hangi besinleri, ne sıklıkta ve hangi miktarda tükettiğinizi fark etmek, sürdürülebilir değişikliklerin ilk adımı olabilir.</li>
</ul>

<p><strong>Bilim Ne Diyor? Fazla Şeker Tüketimi Sağlığı Nasıl Etkiliyor?</strong></p>

<p>Bilimsel çalışmalar, yüksek miktarda şeker tüketiminin çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ise serbest şeker tüketiminin, günlük enerji alımının yüzde 5-10’undan daha az olmasını öneriyor. Bu nedenle şeker tüketimine ilişkin farkındalık yalnız başına “daha az tatlı yemek” olarak değerlendirilmemeli. Gün içinde tüketilen içeceklerden paketli ürünlere kadar ilave şeker içeren farklı kaynakların tamamının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Sep 2026 13:35:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/sekere-karsi-en-guclu-adim-yasak-degil-farkindalik-1789814135.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 yaşından sonra prostat kontrolünü ihmal etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-14868</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-14868</guid>
                <description><![CDATA[Prostat kanseri, erken evrelerde çoğu zaman herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Türkiye’de erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasında ikinci sırada yer alan prostat kanserinin erken tanısı, düzenli üroloji kontrolleri ve PSA testiyle mümkün olabiliyor. Özellikle 50 yaşından sonra risk artarken, ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerin daha erken yaşlarda değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Erdal Kukul, prostat kanseri hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kendinizi iyi hissetmeniz kontrollerinize bahane olmasın</strong></p>

<p>Prostat, erkek üreme sisteminin bir parçası olan ve idrar kesesinin hemen altında yer alan ceviz büyüklüğünde bir bezdir. Prostat kanseri, bu bezdeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle yavaş ilerleyen bir hastalık olmakla birlikte, bazı türleri daha agresif seyredebilir. Hastalığın en önemli özelliklerinden biri, erken evrelerde çoğu zaman belirti vermemesidir. Bu nedenle prostat kanserinin erken dönemde saptanmasında düzenli kontroller önemli bir yere sahiptir. Prostat kanseri erken evrelerde herhangi bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle “Kendimi iyi hissediyorum” düşüncesiyle kontrollerin ertelenmesi risk oluşturabilir. Hastalık riski 50 yaşından sonra artabilir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerde ise risk daha yüksek olabilir.</p>

<p><strong>Erken teşhis hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Prostat kanseri erken evrede saptandığında yüksek oranda tedavi edilebilir ve hastaların yaşam beklentisi normale yakın seviyelere ulaşabilir. Hastalığın ileri evrede teşhis edilmesi ise tedavi seçeneklerinin daha kapsamlı hale gelmesine neden olabilir. PSA kan testi ve ürolojik değerlendirme, prostat kanserinin erken tanısında kullanılan önemli yöntemler arasında yer alır. 50 yaşından itibaren erkeklerin, doktor değerlendirmesi doğrultusunda düzenli üroloji kontrolü ve PSA testi yaptırması önemlidir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan veya yüksek risk grubunda yer alan erkeklerin 40-45 yaşlarından itibaren değerlendirilmesi gerekebilir. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, sigaradan ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulması genel sağlık açısından önem taşır. Sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, idrar yaparken zorlanma veya idrarda kan görülmesi gibi şikayetlerde vakit kaybetmeden üroloji uzmanına başvurulması gerekir.</p>

<p><strong>Tedavi kişiye özel planlanıyor</strong></p>

<p>Prostat kanserinde tedavi yaklaşımı; hastalığın evresi, tümörün özellikleri, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kişisel tercihleri gibi birçok faktör dikkate alınarak belirlenir.</p>

<p><strong>Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Aktif izlem:</strong> Düşük riskli ve yavaş ilerleyen prostat kanserlerinde, hemen tedavi yerine düzenli takip tercih edilebilir.</li>
	<li><strong>Cerrahi tedavi:</strong> Radikal prostatektomi, prostatın tamamen çıkarılmasını amaçlayan cerrahi yöntemdir ve özellikle uygun hastalarda erken evre tedavi seçenekleri arasında yer alır. Robotik cerrahi, uygun hastalarda daha küçük kesilerle cerrahi uygulanmasına ve iyileşme sürecinin daha konforlu ilerlemesine katkı sağlayabilir.</li>
	<li><strong>Radyoterapi:</strong> Harici ışın tedavisi veya brakiterapi olarak adlandırılan içten radyasyon uygulamasıyla tümörün kontrol altına alınması hedeflenebilir.</li>
	<li><strong>Hormon tedavisi:</strong> Testosteronun etkisini azaltarak prostat kanseri hücrelerinin büyümesini baskılamayı amaçlar. Özellikle ileri evre veya hormon duyarlı hastalıklarda tedavi planının önemli bir parçası olabilir.</li>
	<li><strong>Kemoterapi ve hedefe yönelik tedaviler:</strong> Metastatik veya tedaviye dirençli hastalıklarda kemoterapi, yeni nesil hormonal tedaviler ve uygun hastalarda hedefe yönelik ilaçlar tedavi seçenekleri arasında değerlendirilebilir.</li>
</ul>

<p>Sonuç olarak prostat kanseri, erken evrede saptandığında başarılı şekilde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle özellikle risk grubundaki erkeklerin herhangi bir şikayet ortaya çıkmasını beklemeden yaş ve kişisel risk durumlarına uygun kontrollerini yaptırması büyük önem taşır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 14:43:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-1789731831.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer, ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce başlıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-14860</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-14860</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, “Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir. Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Beyin hücrelerinin ilerleyici bir şekilde hasar görmesi ve kaybedilmesiyle ortaya çıkan Alzheimer hastalığı sadece hastanın değil, ailesinin ve yakın çevresinin de yaşamını derinden etkiliyor. Sinsice başlayıp ilerleyen hastalıkta ilk belirtiler genellikle yakın zamanda yaşanan olayların unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya tanıdık kelimelerin hatırlanamaması şeklinde kendini gösteriyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, ilerleyen evrelerde bireyin planlama becerisinin zayıfladığını, zaman ve mekan algısının bozulduğunu, kişilik değişiklikleri ortaya çıktığını ve sonuçta en temel günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini belirterek “Alzheimer hastalığı bireysel olduğu kadar ailevi ve toplumsal bir sağlık sorunudur; hastalığın ilerleyici doğası hastaların giderek bağımsızlığını yitirmesine, bakım verenlerin ise ciddi fiziksel, psikolojik ve ekonomik yüklerle karşılaşmasına neden olmaktadır” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,</strong> Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, <strong>“Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir.</strong> Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir<strong>”</strong> diyor. Prof. Dr. Tuncer, <strong>21 Eylül Dünya Alzheimer Günü</strong> kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Beyin hücrelerinin ilerleyici bir şekilde hasar görmesi ve kaybedilmesiyle ortaya çıkan Alzheimer hastalığı sadece hastanın değil, ailesinin ve yakın çevresinin de yaşamını derinden etkiliyor. Sinsice başlayıp ilerleyen hastalıkta ilk belirtiler genellikle yakın zamanda yaşanan olayların unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya tanıdık kelimelerin hatırlanamaması şeklinde kendini gösteriyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer</strong>, ilerleyen evrelerde bireyin planlama becerisinin zayıfladığını, zaman ve mekan algısının bozulduğunu, kişilik değişiklikleri ortaya çıktığını ve sonuçta en temel günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini belirterek “Alzheimer hastalığı bireysel olduğu kadar ailevi ve toplumsal bir sağlık sorunudur; hastalığın ilerleyici doğası hastaların giderek bağımsızlığını yitirmesine, bakım verenlerin ise ciddi fiziksel, psikolojik ve ekonomik yüklerle karşılaşmasına neden olmaktadır” diyor. </p>

<p><strong>Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan etkenler!</strong></p>

<p>Alzheimer’in ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce oluşmaya başladığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer “Dolayısıyla 70’li yaşlarda bellek yakınması yaşayan bir bireyde süreç aslında 50’li yaşlarda başlamış olabilir. Bu durum, sağlıkla ilgili orta yaşta alınan kararların, yaşlılıkta beyin sağlığını doğrudan belirlediğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan başlıca yaşam alışkanlıkları ve risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “Düzenli egzersiz yapmamak, kontrolsüz tansiyon, yüksek kolesterol ve tedavi edilmeyen hipertansiyon, tedavi edilmeyen işitme kaybı, diyabet ve insülin direnci, obezite, sigara, alkol kullanımı, sosyal izolasyon ve yalnızlık, yetersiz ve kalitesiz uyku, sağlıksız beslenme, işlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenme, depresyon, kafa travması öyküsü, hava kirliliğine maruz kalma.” </p>

<p><strong>Alzheimer riskini azaltmak mümkün! İşte, 10 etkili önlem!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer riskini azaltan 10 etkili önlemi şöyle açıklıyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli egzersiz</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli egzersiz, beyin sağlığını korumada önemli bir rol oynamaktadır. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz (tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet) beynin bellek merkezi olan hipokampusun hacmini artırmakta ve yeni sinir bağlantılarının oluşmasını desteklemektedir. Bilimsel çalışmalar, fiziksel aktivite ve düzenli egzersizin bilişsel gerileme ve Alzheimer riskinin azaltılmasına önemli katkılar sağladığını göstermektedir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı ve dengeli beslenme</strong></li>
</ul>

<p>Sağlıklı beslenme kapsamında özellikle Akdeniz tipi beslenme (bol sebze-meyve, zeytinyağı, balık, kuruyemiş, tam tahıllar) beyin ve damar sağlığını desteklemektedir. Haftada en az iki kez balık tüketimi omega-3 yağ asitleri sayesinde beyin hücrelerini korumaktadır. İşlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenmeden uzak durmak gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Kaliteli ve yeterli uyku</strong></li>
</ul>

<p>Kaliteli ve yeterli uyku hastalığı önlemede büyük önem taşımaktadır. Her gece 7-8 saat kesintisiz uyku, beynin gün içinde biriken zararlı proteinleri temizlemesini sağlayan glimfatik sistemin etkin çalışması için zorunludur. Uyku apnesi mutlaka değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Beyni aktif tutmak ve yaşam boyu öğrenmek</strong></li>
</ul>

<p>Bilişsel aktivite kapsamında yaşam boyu öğrenme, okuma, yeni beceriler edinme, dil öğrenme ve enstrüman çalma gibi aktiviteler beynin ‘bilişsel rezervini’ güçlendirmektedir. Bilimsel çalışmalar, iki dil konuşan bireylerde Alzheimer belirtilerinin 4-5 yıl daha geç ortaya çıktığını göstermiştir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sosyal bağları güçlü tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Aile ve arkadaşlarla düzenli iletişim kurmak, sosyal ve toplumsal etkinliklere katılmak, sosyal yaşamın içinde olmak ve gönüllülük çalışmaları beyin sağlığını desteklemektedir. Sosyal izolasyon ve düşük sosyal bağlantı, bilişsel gerileme ve Alzheimer açısından değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sosyal yaşamdan kopmamak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik bütüncül yaklaşımın önemli bir parçasıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Tansiyon, kolesterol ve kan şekerini kontrol altında tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve yüksek kan şekeri gibi kardiyometabolik risklerin kontrol altında tutulması hem damar hem de beyin sağlığı açısından önem taşımaktadır. Hipertansiyon, diyabet ve yüksek kolesterolün düzenli takip edilmesi, ilerleyen yıllarda bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı açısından son derece önemlidir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı kiloyu korumak</strong></li>
</ul>

<p>Fazla kilo ve obezite ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlık açısından önem taşıyan, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sağlıklı kilonun korunması; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol gibi Alzheimer hastalığı açısından önem taşıyan diğer risk faktörlerinin de kontrolüne katkı sağlamaktadır. </p>

<ul>
	<li><strong>Sigara ve alkolden uzak durmak</strong></li>
</ul>

<p>Sigara ve alkol kullanımı beyin sağlığını olumsuz etkileyebilen, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sigara ve alkolden uzak durmak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik önemli adımlardandır. </p>

<ul>
	<li><strong>İşitme kaybını ihmal etmemek</strong></li>
</ul>

<p>İşitme kaybının fark edilmesi halinde gecikmeden değerlendirilmesi ve uygun durumlarda işitme cihazı gibi desteklerin kullanılması riski azaltmak açısından önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti azaltmak</strong></li>
</ul>

<p>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti mümkün olduğunca azaltmak Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere, ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlığı etkileyebilecek risklerin azaltılmasına yönelik koruyucu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.  </p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxx </strong></p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavide yeni dönem!</strong></p>

<p>Alzheimer hastalığında erken tanının, tedavinin başarısı için kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Neşe Tuncer “Erken tanı alanında son yıllarda çığır açan gelişmeler yaşanmıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Alzheimer hastalığı tanısına yardımcı olan ilk kan testini onaylamıştır. Bu test, kanda beyindeki Alzheimer proteinlerini yüksek doğrulukla tespit edebilmektedir. Erken tanı ve hastalığın biyolojik özelliklerinin daha erken dönemde ortaya konulabilmesi, uygun hastalarda tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle biyobelirteçler ve hastalık seyrini yavaşlatmaya yönelik yeni tedaviler de, Alzheimer ile mücadelede umut veren gelişmeler arasında yer almaktadır” diyor.</p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 14:43:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-1789731787.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Maltepe’de sahipsiz kedi kısırlaştırma işlemlerinde online randevu dönemi başlıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/maltepede-sahipsiz-kedi-kisirlastirma-islemlerinde-online-randevu-donemi-basliyor-14850</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/maltepede-sahipsiz-kedi-kisirlastirma-islemlerinde-online-randevu-donemi-basliyor-14850</guid>
                <description><![CDATA[Maltepe Belediyesi, sahipsiz kedi kısırlaştırma işlemlerinde online randevu dönemini başlatıyor. Uygulama ile vatandaşlara randevularını dijital ortamda görüp gerekirse iptal edip değiştirme kolaylığı sağlanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”background:white”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:14pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”, serif”><span style=”color:#242424”></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”background:white”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:14pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”, serif”><span style=”color:#242424”>Maltepe Belediyesi, sahipsiz kedi kısırlaştırma işlemlerinde online randevu sistemini başlatıyor. Uygulama ile vatandaşlara, telefonla arama veya merkeze gelmeyi gerektirmeden internet üzerinden tarih, saat ve hizmet seçerek doğrudan randevu oluşturma </span></span></span><span style=”font-size:14pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”, serif”>imkânı <span style=”color:#242424”>sağlanıyor. Randevu sistemi Maltepe Belediyesi’nin  </span><span style=”color:#0563c1”>www.maltepe.bel.tr</span><span style=”color:#242424”> internet sitesinde 20 Eylül 2026 tarihi itibarıyla erişime açılacak.  </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:13.65px”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 14:32:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/maltepede-sahipsiz-kedi-kisirlastirma-islemlerinde-online-randevu-donemi-basliyor-1789731139.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer’ın erken işaretleri gözden kaçıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerin-erken-isaretleri-gozden-kaciyor-14836</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimerin-erken-isaretleri-gozden-kaciyor-14836</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, Alzheimer’ın hafıza kaybından önce ortaya çıkabilen erken belirtileri, normal yaşa bağlı unutkanlıktan farkı ve hastanın bilişsel kayıplarını fark edememesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Alzheimer, hafıza kayıpları başlamadan çok daha önce sinsi sinyaller veriyor!</strong></p>

<p>Eylül ayının, tüm dünyada Alzheimer Farkındalık Ayı olarak kabul edildiğini ve 21 Eylül’ün Dünya Alzheimer Günü olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Toplumda genellikle sadece bir ‘unutkanlık’ hastalığı olarak bilinen Alzheimer, aslında hafıza kayıpları başlamadan çok daha önce sinsi sinyaller veriyor.” dedi. </p>

<p>Dr. Şalçini, erken teşhisin önem taşıdığı bu hastalıkta, gözden kaçan erken işaretleri doğru okumanın kritik rol oynadığını vurguladı.</p>

<p><strong>Kişilik ve duygu durum değişiklikleri ilk belirtiler arasında!</strong></p>

<p>Alzheimer denildiğinde akla ilk olarak hafıza kaybı gelse de hastalığın çoğu zaman farklı belirtilerle başladığını yineleyen Dr. Şalçini, “Aileler genellikle yorgunluğa veya strese bağlayarak bu erken işaretleri önemsemeyebiliyor.” dedi.</p>

<p>Dr. Şalçini bu işaretleri şöyle açıkladı:</p>

<p>“İçe kapanma ve ilgi kaybı; kişinin yıllardır keyif aldığı hobileri aniden bırakması, kalabalıktan kaçınması veya sosyal ortamlarda sessizleşmesi. Kişilik ve duygu durum değişiklikleri; eskiden sakin ve uyumlu olan birinin sebepsiz yere şüpheci, alıngan, korkak veya çabuk öfkelenen bir hale gelmesi. Karmaşık işlerde zorlanma; para üstü hesaplama, banka işlemleri veya yıllardır yapılan yemeklerin tarifini toparlama gibi planlama gerektiren günlük işlerde bocalama. Kelime bulma zorluğu; konuşurken sık sık duraksama, eşyaların isimlerini hatırlayamama ve yerine ‘şu, bu’ gibi belirsiz kelimeler kullanma.”</p>

<p><strong>Unutkanlık yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir ve tıbbi inceleme gerektirir!</strong></p>

<p>Toplumda kök salmış olan ‘yaşlandıkça herkes unutur’ düşüncesinin, hastaların nörolojik bir değerlendirmeden geçmesini yıllarca geciktirdiğine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Bu yanlış inanış, hastalığın en başlarında, yani beyin hücrelerinin henüz büyük ölçüde korunabildiği ve tıbbi müdahalelerin en etkili olduğu o kritik dönemde harekete geçilmesini engelliyor.” dedi. </p>

<p>Unutkanlık veya davranış değişikliklerinin yaşlanmanın doğal bir sonucu olmadığının altını çizen Dr. Şalçini, bunların her zaman tıbbi bir inceleme gerektirdiğini ifade etti. </p>

<p><strong>Alzheimer ile unutkanlık arasındaki fark, günlük yaşama etkisinde ortaya çıkıyor!</strong></p>

<p>Günlük hayatın koşuşturmacasında herkesin bazen bir şeyleri unutabileceğine değinen Dr. Şalçini, “Ancak hastalıkla doğal unutkanlık arasındaki fark, bunun günlük yaşamı ne kadar aksattığında gizlidir. Normal unutkanlıkta, anahtarı nereye koyduğunuzu unutur ama adımlarınızı zihninizde geriye doğru takip ederek bulursunuz. Bir isme o an takılırsınız ama gece yatarken aklınıza gelir. Alzheimer unutkanlığında ise sadece anahtarın yerini değil, anahtarın ne işe yaradığını da unutabilirsiniz. Aynı soruyu beş dakika içinde defalarca sorar ve daha önce sorduğunuzu, o konuşmayı yaptığınızı hiç hatırlamazsınız.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Hastanın durumu inkâr etmesi, Alzheimer’ın kritik belirtilerinden biri olabilir!</strong></p>

<p>Yakınlarının bariz bir şekilde fark ettiği bilişsel kayıpları, kişinin kendisinin kesin bir dille reddetmesinin de Alzheimer’ın en kritik belirtilerinden biri olduğunu kaydeden Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tıpta ‘anozognozi’ olarak bilinen bu durum, hastanın inatçılığından, hatasını kabul etmemesinden veya yalan söylemesinden kaynaklanmaz. Hastalık, beynin farkındalık merkezini de etkilediği için kişi gerçekten unuttuğunu veya değiştiğini algılayamaz. Bu aşamada hastayla ‘nasıl hatırlamazsın’ diyerek tartışmak yerine, şefkatli bir yaklaşımla profesyonel destek almak en doğru adımdır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 14:28:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/alzheimerin-erken-isaretleri-gozden-kaciyor-1789730912.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüp bebekte yeni nesil yaklaşımlar!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-14822</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-14822</guid>
                <description><![CDATA[Bilim ilerledikçe çocuk sahibi olma yolculuğu da değişiyor. Bir zamanlar bilim kurgu gibi görünen teknolojiler artık tüp bebek laboratuvarlarının kapısından içeri giriyor. Embriyoların gelişimini 24 saat izleyen kameralar, transfer için en uygun embriyoyu belirlemeye yardımcı olan yapay zeka sistemleri, genetik analizler ve kişiye özel tedaviler… ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş</strong> tüp bebekte yeni dönemin, “daha fazla işlem” değil, doğru embriyoyu ve doğru tedaviyi daha hassas biçimde belirleme üzerine kurulduğunu vurguluyor. </p>

<p>Milyonlarca çift için yıllardır önemli bir seçenek olan tüp bebek tedavisinde, günümüzde laboratuvarlarda kullanılan yöntemlerin çok daha ileri bir noktaya ulaştığını belirten Prof. Dr. Tıraş “Artık yumurta ile spermin laboratuvarda buluşturulmasının ötesinde bir dönemden söz ediyoruz. Embriyonun gelişimi saat saat takip edilebiliyor, genetik özellikleri transferden önce değerlendirilebiliyor hatta yapay zekadan hangi embriyonun öncelikli olarak transfer edilebileceği konusunda destek alınabiliyor” diyor. </p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek tedavisinde son yıllarda yaşanan gelişmeleri, ileri teknolojiyle birlikte öne çıkan 6 yenilikçi yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Embriyoyu 24 saat izleyen teknoloji</strong></p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek tedavisinin en kritik sorularından birinin ‘hangi embriyonun transfer edilmesi gerektiği’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Klasik yöntemde embriyoların gelişimi belirli zamanlarda mikroskop altında değerlendiriliyor. Ancak yeni nesil zaman atlamalı ( time-lapse) görüntüleme sistemleri, embriyoların gelişimini, bulundukları özel cihazdan çıkarılmadan belirli aralıklarla görüntülemeye olanak sağlıyor. Böylece birkaç günlük gelişim süreci adeta bir film gibi izlenebiliyor. Hücre ne zaman bölündü? Bölünmeler düzenli gerçekleşti mi? Embriyo hangi hızda gelişti? Bu bilgiler embriyologlara embriyonun gelişim süreci hakkında çok daha ayrıntılı bir tablo sunabiliyor.</p>

<p><strong>Yapay zeka tüp bebek laboratuvarında</strong></p>

<p>Tüp bebekte dikkat çeken gelişmelerden biri de; görüntülerin artık yapay zeka tarafından da analiz edilebilmesi. Yapay zeka, embriyoların gelişim sürecine ait görüntüleri inceleyerek gelişim özelliklerini değerlendirmeye ve embriyologların hangi embriyoların öncelikli değerlendirilebileceğine karar vermesine yardımcı oluyor. Prof. Dr. Tıraş “Bu durum kulağa ‘Bebeği yapay zeka seçiyor’ gibi gelebilir. Ancak gerçek bundan daha farklı. Son kararı hala hekim ve embriyolog veriyor. Yapay zeka ise uzmanların karar sürecini destekleyebilecek yeni bir araç olarak araştırılıyor ve bazı merkezlerde kullanılıyor” diyor. </p>

<p><strong>Embriyoya transferden önce genetik inceleme</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisindeki en önemli gelişmelerden biri de embriyoların genetik olarak değerlendirilebilmesi. Preimplantasyon Genetik Testleri (PGT) sayesinde belirli durumlarda embriyolar rahme transfer edilmeden önce genetik açıdan incelenebiliyor. Örneğin; ailede bilinen belirli bir tek gen hastalığının bulunması durumunda PGT-M kullanılabilirken, PGT-A ile embriyolardaki kromozom sayısı farklılıkları değerlendirilebiliyor. Ancak genetik test yapılması, her hastada gebelik garantisi anlamına gelmiyor. Özellikle PGT-A’nın tüm tüp bebek hastalarına rutin olarak uygulanmasının canlı doğum oranını artırdığı gösterilmiş değil. Bu nedenle genetik testlerin gerekliliği hastanın yaşı, öyküsü ve tedavinin özelliklerine göre değerlendirilmek zorunda.</p>

<p><strong>Tüp bebekte kişiye özel tedavi dönemi</strong></p>

<p>Günümüzde herkese aynı tedavinin uygulandığı yaklaşımdan giderek uzaklaşılıyor. Anahtar  kelime; kişiselleştirme! Tedavinin daha ilk aşamasında kişiselleştirme giderek önem kazanıyor. Çünkü 25 yaşındaki bir hastanın yumurtalık rezervi ve tedaviye vereceği yanıt ile 39 yaşındaki bir hastanınki aynı değil. Yaş, yumurtalık rezervi, hormon değerleri, önceki tedavilerde alınan sonuçlar ve yumurta sayısı gibi faktörler değerlendirilerek yumurtalık uyarımında kullanılan ilaçların dozları ve protokolleri kişiye göre planlanabiliyor. </p>

<p><strong>Yumurta ve embriyoların dondurulmasında teknoloji ilerliyor</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisini değiştiren en önemli teknolojilerden biri de vitrifikasyon, yani hızlı dondurma yöntemi. Bu teknik sayesinde yumurta ve embriyolar çok hızlı şekilde dondurularak daha sonra kullanılmak üzere saklanabiliyor. Özellikle embriyo dondurma, günümüzde tüp bebek tedavisinin rutin ve önemli parçalarından biri haline gelmiş durumda. </p>

<p><strong> Robotik teknolojiler de tüp bebek laboratuvarına giriyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Bülent Tıraş “Belki de geleceğin tüp bebek merkezlerinde bugünkünden çok daha farklı laboratuvarlarla karşılaşacağız. Görüntü destekli robotik mikropipet sistemleri, otomatik embriyo değerlendirme teknolojileri, mikroakışkan kültür sistemleri ve yapay zeka destekli analizler araştırmaların odağında. Bu teknolojilerin önemli bir bölümü henüz gelişim ve klinik doğrulama aşamasında olsa da hedef oldukça net: Daha az hata, daha standart laboratuvar koşulları ve daha kişiselleştirilmiş tedavi. Ancak en pahalı veya en teknolojik tedavi, her zaman en başarılı tedavi anlamına gelmiyor. Tüp bebekte başarı, doğru teknolojinin, doğru hastaya, doğru zamanda uygulanmasından geçiyor” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 15:13:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/tup-bebekte-yeni-nesil-yaklasimlar-1789560782.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kök Hücre Naklinde Doğru Donör Hayati Önem Taşıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kok-hucre-naklinde-dogru-donor-hayati-onem-tasiyor-14816</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kok-hucre-naklinde-dogru-donor-hayati-onem-tasiyor-14816</guid>
                <description><![CDATA[Lösemi, lenfoma ve multipl miyelom gibi birçok hematolojik hastalıkta iyileştirici bir tedavi seçeneği sunan kök hücre nakli, uygun donörün bulunması ve bağışçının sağlık durumunun ayrıntılı değerlendirilmesiyle başlıyor. HLA uyumu, kök hücre kaynağının doğru belirlenmesi ve bağışçı takibi, nakil sürecinin başarısında büyük önem taşıyor. Dünyada yılda yaklaşık 90 bin kök hücre nakli yapılabiliyor. Memorial Diyarbakır Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Vefki Gürhan Kadıköylü, “16 Eylül Dünya Kemik İliği Bağışçıları Günü” kapsamında kök hücre bağışçılığında donör seçimi, HLA uyumu ve kök hücre toplama yöntemleri hakkında önemli bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kök hücre nakli birçok hastalıkta uygulanabiliyor</strong></p>

<p>Kök hücre nakli; lösemi, lenfoma, multipl miyelom, miyeloproliferatif hastalıklar ve miyelodisplastik sendromun yanı sıra nöroblastom, glioblastom, Ewing sarkomu, medulloblastom ve çoklu tedavi sıralarına yanıtsız kanserlerde de uygulanabilen bir tedavi seçeneğidir. Talasemi, orak hücreli anemi ve aplastik anemi gibi genetik ve hematolojik hastalıklar ile depo hastalıkları, immün yetersizlikler ve otoimmün hastalıklar da KHN’nin uygulandığı hastalıklar arasında yer almaktadır. Kanserlerde KHN’nin temel amacı, kanser hücrelerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bunun için kök hücrelerin hastaya verilmesinden önce kemoterapi, immüno-kemoterapi veya tüm vücut ışınlaması gibi hazırlama tedavileri uygulanmaktadır. Ayrıca kök hücrelerdeki lenfositlerin kanser hücrelerini yok etme etkisinden de yararlanılmaktadır. Bağışıklık sistemi hastalıklarında ise bağışıklık sisteminin yeniden düzenlenmesi amaçlanmaktadır.</p>

<p><strong>Donör seçiminde HLA uyumu önem taşıyor</strong></p>

<p>Hastaya kök hücrelerini veren kişiye donör, yani bağışçı adı verilmektedir. Donörlere kök hücre bağışının karşılık beklemeden ve kendi iradeleriyle yapıldığı konusunda bilgi verilmesi ve onamlarının alınması gerekmektedir. 18 yaşın altındaki donörlerde ebeveynlerden onam alınması gerekmektedir. Akraba donörler için üst yaş sınırı genellikle 60 olarak kabul edilirken, TÜRKÖK akraba dışı donörler için 50 yaşını sınır kabul etmektedir. Bazı ülkelerde bu sınır 60-65 yaş arasında değişmektedir. Ancak donörün yaşından çok sağlık durumu ve kemik iliği rezervi önem taşımaktadır. Donör taramasında hasta ve donör için öncelikle insan lökosit antijenlerinin (HLA) tiplendirmesi yapılmaktadır. HLA uyumu; naklin başarısı, graft versus host hastalığı (GVHH), graft yetersizliği ve mortalite açısından önemli rol oynamaktadır. Aile içi tarama kardeş, anne, baba ve diğer akrabalardan başlamaktadır. HLA-A, HLA-B ve HLA-DRB1 açısından 5/6 tama yakın, 6/6 ise tam uyumlu kabul edilmektedir. Akraba taramalarında HLA uyumu yaklaşık yüzde 25 oranında bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Akraba dışı uygun donör de bulunabiliyor</strong></p>

<p>Uyumlu akraba donör bulunamadığında akraba dışı donör taraması yapılmaktadır. Türkiye’de bu amaçla Kızılay bünyesindeki TÜRKÖK’e başvurulabilmektedir. KHN merkezleri, hastanın HLA verilerini TÜRKÖK veri tabanındaki donörlerle karşılaştırarak uygun donörleri belirlemektedir. Türkiye’de uygun donör bulunamaması halinde İstanbul’da TRIS ve Ankara’da TRAN aracılığıyla dünyanın farklı ülkelerindeki donör veri tabanlarında tarama yapılabilmektedir. Akraba dışı donörlerde HLA-A, HLA-B, HLA-C, HLA-DRB1 ve HLA-DQ1 değerlendirilirken 9/10 tama yakın, 10/10 tam uyumlu kabul edilmektedir. Uygun akraba veya akraba dışı donör bulunamadığında 5-8/10 uyuma sahip, en az yarı uyumlu donörlerden haploidentik allojeneik KHN yapılabilmektedir. HLA uyumsuzluğu arttıkça GVHH, graft yetersizliği ve mortalite riski de artmaktadır.</p>

<p><strong>Donörlerin sağlık durumu ayrıntılı değerlendiriliyor</strong></p>

<p>Kök hücre donörlerinde genetik geçişli hastalıklar, fiziksel sorunlar, ailede kanser öyküsü, aktif ve ilaç kullanımını gerektiren hastalıklar, psikiyatrik ve bulaşıcı hastalıklar araştırılmaktadır. Ayrıca gebelik, kan transfüzyonu, seyahat, tıbbi girişim, kimyasal ve fiziksel etmenlere maruziyet, aile ve alışkanlıklar değerlendirilmekte ve detaylı fizik muayene yapılmaktadır. KHN adayı donörden tam kan, pıhtılaşma ve biyokimyasal testler, kan grubu ve kadınsa gebelik testi yapılmaktadır. Kan grubu uyumsuzluğu, nakil için ret nedeni değildir. CMV, hepatit B ve C, HIV, toksoplazma, sifiliz ve HSV testleri yapılmaktadır. Hemoglobinopatili hastaların naklinde kullanılacak donörlerde hemoglobin elektroforezi yapılmaktadır. Ayrıca kardiyoloji ve göğüs hastalıkları, kadınlarda ise kadın hastalıkları konsültasyonu gerekmektedir. Bu değerlendirmelerin sonucunda donörler kök hücre bağışçısı olarak kabul edilebildiği gibi geçici veya kalıcı olarak reddedilebilmektedir.</p>

<p><strong>Kök hücre kaynağına göre farklı yöntemler kullanılıyor</strong></p>

<p>Kök hücre kaynağı olarak çoğunlukla periferik kök hücre olmak üzere kemik iliği ve göbek kordonu kullanılabilmektedir. Kemik iliği; kemik iliği yetersizliği ve genetik hastalıklar gibi kötücül olmayan hematolojik hastalıkların yanı sıra hematolojik kanserlerde de kullanılabilmektedir. Anestezi ve hastaneye yatış gerektirmesi, işleme bağlı kanama ve ağrı ile engraftmanın daha geç olması dezavantajları arasında yer almaktadır. G-CSF gibi büyüme faktörlerinin kullanılmaması, kateter takılmaması ve aferez yapılmaması ise avantaj sağlamaktadır. Periferik kök hücreler, kanser hastalarının yanı sıra kötücül olmayan hastalıkların KHN’sinde de kullanılabilmektedir. Dört-beş gün uygulanan G-CSF’ye bağlı kemik ağrısı ve ateş, kateter gereksinimi, aferez ilişkili komplikasyonlar, bir-üç kez aferez yapılması ve GVHH riskinin daha sık görülmesi dezavantajları arasında bulunmaktadır. Anestezi uygulanmaması ve engraftmanın daha kısa sürede ortaya çıkması ise avantaj sağlamaktadır. Göbek kordonu genellikle çocuklarda tam uyumlu akraba ve akraba dışı donör bulunamadığında kullanılmaktadır. Çift göbek kordonu tercih edilebilmekte ve erişkinlerde de kök hücre kaynağı olarak kullanılabilmektedir. Engraftmanın uzun sürmesi, bağışıklık sisteminin geç toparlanması ve yüksek riskli kanser hastalarında nüks olasılığının yüksek olması dezavantajları arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Kök hücre bağışçıları takip ediliyor</strong></p>

<p>Kök hücre donörleri G-CSF uygulamasından sonra 10 yıl, G-CSF uygulanmayan donörler ise 12 ay takip edilmektedir. Donörlerde ortaya çıkan komplikasyonların büyük bölümü erken dönemde görülmektedir. G-CSF ilişkili geç dönem pıhtılaşmaya eğilim, kalp damar hastalıkları ve lösemi riskinin yapılan çalışmalarda yüksek oranda bulunmadığı belirtilmektedir. Kök hücre bağışında donörün gönüllü olması, uygun şekilde bilgilendirilmesi, sağlık durumunun ayrıntılı eğerlendirilmesi ve bağış sonrasında takip edilmesi büyük önem taşımaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 15:12:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/kok-hucre-naklinde-dogru-donor-hayati-onem-tasiyor-1789560743.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dr. Bülent Şık: Yetersiz beslenme hem sağlığı hem başarıyı olumsuz etkiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dr-bulent-sik-yetersiz-beslenme-hem-sagligi-hem-basariyi-olumsuz-etkiliyor-14780</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dr-bulent-sik-yetersiz-beslenme-hem-sagligi-hem-basariyi-olumsuz-etkiliyor-14780</guid>
                <description><![CDATA[İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde Çocuklar ve Gıda Güvenliği Misyon Projesi’ni yürüten gıda mühendisi Dr. Bülent Şık, okula gidecek çocukların beslenme sorununa dikkat çekti. Gıda krizi ve yoksulluğa bağlı gelişen yetersiz beslenmenin yalnızca çocukların büyüme ve gelişimini değil, okul başarısını da doğrudan etkilediğini söyleyen Dr. Bülent Şık, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu alanda uyguladığı ve planladığı çalışmaları aktardı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Okulların açılmasıyla birlikte özellikle gelişme çağındaki 0-14 yaş grubunda bulunan çocukların yetersiz beslenme sorunu yeniden gündeme geldi. Çocuklara ve gençlere yönelik çeşitli beslenme destekleri sunan İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu alandaki çalışmalarını gıda mühendisi Dr. Bülent Şık öncülüğünde yürütülen Çocuklar ve Gıda Güvenliği Misyon Projesi ile genişletiyor. Proje kapsamında hayata geçirilecek çalışmaları aktaran Dr. Bülent Şık, yetersiz beslenmenin çocukların sağlığı ve eğitim hayatı üzerindeki olumsuz etkilerini değerlendirdi.</p>

<p><strong>“Yetersiz beslenme, okul başarısını etkiliyor”</strong><br />
Özellikle pandemiden sonra derinleşen gıda krizine dikkat çeken Dr. Bülent Şık, araştırmalara göre her üç çocuktan birinin yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetersiz beslenmenin okul başarısını çok derinden etkileyen bir sorun olduğunu kaydeden Şık, “Elbette öncelikli sorunumuz nitelikli bir eğitim kadar çocukların beslenmesine yönelik desteğin de okullarda sağlanmasıdır. Türkiye’de gelişme çağında olan 0-14 yaş aralığında 19,5 milyon çocuk yaşıyor. Bu yaş grubu, yetersiz beslenmenin olumsuz etkilerine maruz kalabilecek en hassas gruptur” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Toksik kimyasallara maruziyeti de artırıyor”</strong><br />
Yetersiz beslenmenin çocukların büyüme ve gelişmesini olumsuz etkilemesinin yanı sıra çevresel toksik kimyasallara maruziyeti de artırdığını dile getiren Şık, “Açlık ve yetersiz beslenme, çocuklarda sadece büyümeyi ve gelişmeyi etkilemez; toksik kimyasalların vücuda daha çok sirayet etmesine, daha çok emilmesine yol açar. Bu da hem sağlığı etkiler hem de okul başarısını çok ciddi şekilde geriletir” bilgisini verdi.</p>

<p><strong>Büyükşehir’in beslenme destekleri</strong><br />
Yetersiz beslenmeye karşı yapılacak en önemli çalışma olarak çocukların beslenme ihtiyacını karşılayacak programları işaret eden Şık, “İzmir Büyükşehir Belediyesi de bu açıdan son derece kıymetli çalışmalar yapıyor. Kantini bulunmayan, gıdaya erişimin en zor olduğu yedi okulda her gün çocuklara yaklaşık 2 bin gıda paketi ulaştırılıyor. Özel gereksinimli çocukların eğitim gördüğü okullara günde 2 bin 500; dezavantajlı bölgelerdeki 12 dayanışma noktasında ise 3 bin 500 kişilik sıcak yemek sağlanıyor. Süt Kuzusu Programı kapsamında ihtiyaç sahibi ailelerin 2-5 yaşındaki çocuklarına ayda sekiz litre süt desteği veriliyor. Bunun yanı sıra belediyenin Yuvamız İzmir Çocuk Etkinlik Merkezleri’nde günde üç öğün beslenme desteği veriliyor. Üniversite öğrencilerine altı noktada her gün 4 bin kişilik yiyecek desteği sunuluyor. Bu gibi desteklerin yanı sıra eğitim ve bilgilendirici çalışmalar da yoğun bir şekilde yürütülüyor” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Çocuklar ve Gıda Güvenliği Misyon Projesi</strong><br />
İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak Çocuklar ve Gıda Güvenliği Misyon Projesi başlattıklarını kaydeden Şık, yapılması planlanan çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi: “Belediyede gıda ve beslenme desteği çalışmalarını sürdüren çok sayıda birim var. Bu birimlerle koordineli şekilde çalışıyoruz. ‘Kreş, yurt, yemekhane, ev gibi beslenme yapılan alanlarda çocukların büyüme ve gelişmesini olumsuz etkileyen zehirli kimyasal maddeleri mutfak uygulamalarıyla azaltabilir miyiz’ sorusu ile hareket ediyoruz. Mutfakta kullandığımız her türlü araç gereçte toksik kimyasal yükü olabildiği kadar azaltan, buna maruziyeti engelleyen malzemelerden oluşan mutfaklar oluşturmalıyız. ‘Belirli pişirme teknikleri ya da yiyecek hazırlama teknikleriyle gıdalardaki pestisitler, ağır metaller gibi çocuk gelişimini olumsuz etkileyen toksik maddeleri azaltabilir miyiz’ sorusuna yanıt üretmeye çabalıyoruz. Belediyenin toplu beslenme yapılan yerlerinde bu maruziyeti nasıl azaltacağımıza ilişkin önerileri önümüzdeki aylarda hayata geçireceğiz. Bununla ilgili de Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı bünyesinde halkın erişimine açık bir rehber kitapçık yayınlayacağız. Ayrıca çocuk sağlığı için çok büyük bir tehdit olan aşırı işlenmiş gıdalara ilişkin de farkındalığı artırmak amacıyla rehber kitapçık hazırlayacağız. Bunun yanı sıra eğitim ve uygulama çalışmaları düzenleyeceğiz” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Sep 2026 16:30:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/dr-bulent-sik-yetersiz-beslenme-hem-sagligi-hem-basariyi-olumsuz-etkiliyor-1789306222.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil sonrası alkol kullanımı sürüyorsa dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-sonrasi-alkol-kullanimi-suruyorsa-dikkat-14745</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-sonrasi-alkol-kullanimi-suruyorsa-dikkat-14745</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir!</strong></p>

<p>Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi.</p>

<p>Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir!</strong></p>

<p>Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi.</p>

<p><strong>Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir!</strong></p>

<p>Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.”</p>

<p><strong>Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli!</strong></p>

<p>Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi.</p>

<p>Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir!</strong></p>

<p>Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi.</p>

<p>Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli!</strong></p>

<p>Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi.</p>

<p>Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p><strong>Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı!</strong></p>

<p>Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi.</p>

<p>Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 14:28:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/tatil-sonrasi-alkol-kullanimi-suruyorsa-dikkat-1789212514.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yenidoğan Sepsisinde Bu İşaretleri Göz Ardı Etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-14739</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-14739</guid>
                <description><![CDATA[Özellikle yaşamın ilk ayında görülebilen yenidoğan sepsisi, erken fark edilip müdahale edilmediğinde hayati risk oluşturabiliyor. Bu nedenle bebeğin emmesinde azalma, halsizlik, ateş ya da vücut ısısında düşme, solunum güçlüğü ve cilt renginde değişiklik gibi işaretlerin göz ardı edilmemesi gerekiyor. “Bir şeylerin yolunda gitmediğine” dair ebeveyn sezgisinin önemsenmesi gerektiğine dikkat çeken Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Turan Tunç, “13 Eylül Dünya Sepsis Günü” kapsamında aileleri yenidoğan sepsisinin belirtileri, risk faktörleri ve korunma yolları konusunda uyarıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sepsis çok hızlı ilerleyen bir hastalık</strong></p>

<p>Bebeğin kan dolaşımına mikropların (bakteri, mantar vb) bulaşması sonucu tüm vücudu etkileyen ciddi bir enfeksiyon hastalığı olan yenidoğan sepsisi, bağışıklık sistemi henüz olgunlaşmadığı için bebeklerde çok hızlı ilerleyebilmektedir. Sepsis, vücudun enfeksiyona karşı aşırı tepki vermesi sonucu gelişir. Bu enfeksiyon bakteriyel, viral veya fungal kaynaklı olabilir. Sepsis basit bir enfeksiyon değildir, geliştiğinde acil müdahale gerektiren bir tabloya yol açabilir ve hayati risk yaratabilir. Özellikle bağışıklık sistemleri henüz gelişmemiş olan yenidoğan bebeklerde saniyelerin bile değer taşıdığı sepsis, erken fark edilmediğinde trajik sonuçlar doğurabilmektedir.</p>

<p><strong>Yenidoğanda ilk bir ay kritik</strong></p>

<p>Sepsisin ortaya çıkmasında ilk bir ay çok önemli bir süreçtir. Sepsis erken ve geç başlangıçlı olarak ikiye ayrılmaktadır. Görülme zamanına göre yenidoğan sepsisi iki grupta değerlendirilir; 0-3 günde yani erken başlangıçlı durumda genellikle doğum sırasında anneden bebeğe geçebilmektedir. 4-28 gün arası (prematürelerde bu süre hastanede yatış boyunca uzayabilir) geç başlangıçlı durumda ise doğumdan sonra çevre, hastane ortamı, hijyen veya temas yoluyla bulaş yaşanabilmektedir. Bu dönemde ev ziyaretçilerinin sayısı ve hijyen kurallarına uyulması özellikle önem taşır.</p>

<p><strong>Yenidoğan sepsisi için bu uyarı işaretleri göz ardı edilmemeli!</strong></p>

<p>Prematüre bebekler, düşük doğum ağırlıklı bebekler sepsis açısından risk altında olabilir. Yine annede GBS taşıyıcılığı varsa bu kişiler de doğumda enfeksiyon kapma riski taşıyabileceğinden bu bebekler de yenidoğan sepsisi açısından risk taşıyabilir. Sepsis gelişimini anlamak için bebeği takip etmek önemlidir. Bebekteki her huzursuzluğu endişelenmeden önemseyin ve takip edin. Normal bebek huzursuzluğu ile sepsis belirtileri karıştırılmamalıdır. Bebek yalnızca ağlamakla kalmayıp halsizlik, emmede azalma, kusma, ateş veya düşük vücut ısısı, teninde solukluk veya morarma, solunum zorluğu gibi belirtiler gösteriyorsa vakit kaybetmeden acile başvurulmalıdır. Aileler içindeki ”bir şeyler ters gidiyor” hissine güvenmelidir.</p>

<p><strong>Gebelikte streptokok taraması yenidoğanı sepsisten koruyor</strong></p>

<p>Gebeliğin sonlarında yapılan B Grubu Streptokok (GBS) taraması bu konuda hayati önem taşımaktadır. Taşıyıcı olduğu tespit edilen annelere doğum sırasında uygulanan antibiyotik tedavisi, enfeksiyonun bebeğe geçmesini büyük ölçüde engellemektedir. Doğum şeklinden ziyade hijyen koşulları ve enfeksiyonun bulaşma riski önceliklidir; uzamış ve steril olmayan şartlarda yapılan zorlu doğumlar maalesef yenidoğanda sepsis riskini artırabilmektedir. </p>

<p><strong>Yenidoğanı sepsisten korumak için aileler ne yapmalı?</strong></p>

<ul>
	<li>Anne sütü (En güçlü kalkan): İçerdiği koruyucu antikorlarla bebeğin bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlara karşı doğal bir savunma hattı oluşturur.</li>
	<li>Kanguru bakımı/Ten tene temas (Doğal bir destek): Bebeğin annesiyle düzenli olarak ten tene temas ettirilmesi bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücut ısısının dengede kalmasına yardımcı olur ve bebek-anne bağını kuvvetlendirir.</li>
	<li>Hijyen kuralları (Basit ama hayati): Bebeğe dokunmadan önce ellerin mutlaka yıkanması gerekir. Yenidoğan döneminde bebeğin öpülmesinden ve kalabalık ziyaretlerden kaçınılması önerilir. Ayrıca biberon ve emzik kullanımı varsa bunlar da düzenli olarak mikroptan arındırılmalı (sterilize edilmeli), göbek kordonu ise daima temiz ve kuru tutulmalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>Tanı ve tedavide zaman kaybetmemek bebeğinizin hayatını kurtarır</strong></p>

<p>Fizik muayene, kan ve idrar tahlili ve de kültür ile konulan tanının ardından hastanede damar yoluyla antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Sepsiste erken tanı hayat kurtarırken maalesef geç kalındığında kalıcı hasar veya hayati risk artabilir. Tüm bu belirtiler varsa sadece ateş düşürücü şurup verip beklemek en sık yapılan hatalardan biridir. Ayrıca yenidoğanlarda sepsis varlığında, ateşten çok vücut ısısında düşme daha yaygın görülen bir durumdur. Ateş düşüren ilaçlar sepsisi tedavi etmez, yalnızca belirtiyi geçici olarak gizlemektedir. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 14:27:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-1789212475.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal medyadan görüp aldığınız ürünler cildinizin yapısını bozabilir!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyadan-gorup-aldiginiz-urunler-cildinizin-yapisini-bozabilir-14724</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyadan-gorup-aldiginiz-urunler-cildinizin-yapisini-bozabilir-14724</guid>
                <description><![CDATA[“Cam gibi cilt” ve “bir gecede sivilcelerden kurtulma” vaatlerine dikkat! Sosyal medyada popüler olan her ürün her cilt için uygun olmayabiliyor. Sosyal medya, hayatımızın her alanında olduğu gibi cilt bakım alışkanlıklarımızı da önemli ölçüde değiştiriyor. Birkaç yıl öncesine kadar cilt bakımı denildiğinde temizleyici, nemlendirici ve güneş koruyucu gibi temel ürünler akla gelirken, bugün sosyal medyada yüzlerce farklı ürün, içerik ve bakım rutiniyle karşılaşılıyor. “Cam gibi cilt”, “gözeneksiz görünüm”, “hızlı leke tedavisi” veya “bir gecede sivilcelerden kurtulma” gibi vaatler, daha güzel bir cilde ulaşma arzusunu her zamankinden daha güçlü hale getiriyor. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Cildimize daha fazla ürün kullanarak gerçekten daha iyi mi bakıyoruz? Memorial Antalya Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Dilara Feray Özçelik, sosyal medyada görülen cilt bakım ritüellerinin olası zararlarından bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Cildinizin gerçek ihtiyacını biliyor musunuz?</strong></p>

<p>Sosyal medya, dermatoloji ve cilt bakımı konusunda doğru bilgilerin geniş kitlelere ulaşması açısından önemli bir araçtır. Ancak bir ürünün çok fazla kişi tarafından kullanılması, her cilt için doğru olduğu anlamına gelmez. Bir influencerın veya arkadaşımızın birkaç haftada gördüğü sonuç, bizim cildimizde aynı şekilde ortaya çıkmayabilir. Cilt bakımında en önemli yaklaşım, “Trend olan ne?” sorusundan önce “Benim cildimin ihtiyacı ne?” sorusunu sormaktır. Sağlıklı cilt; ihtiyacı doğru belirlenmiş, gereksiz yere tahriş edilmeyen ve düzenli olarak korunan cilttir. Bu nedenle sosyal medyada görülen her yeni bakım trendini uygulamadan önce detaylıca düşünmek gerekir.</p>

<p><strong>Popüler olan her içerik her cilde uygun değil!</strong></p>

<p>Son yıllarda dermatoloji kliniklerinde giderek daha sık karşılaşılan sorunlardan biri, bilinçsiz ve aşırı cilt bakımı uygulamalarına bağlı gelişen cilt hassasiyetidir. Özellikle sosyal medyada popüler olan ürünlerin kişisel cilt özellikleri dikkate alınmadan kullanılması; kızarıklık, yanma, kuruluk, kaşıntı, leke ve akne benzeri döküntülere neden olabilmektedir. Sosyal medyada bir içerik popüler olduğunda, o ürünün herkes için faydalı olduğu düşünülmemelidir. Örneğin salisilik asit, glikolik asit, retinoidler veya C vitamini gibi dermatolojide uzun yıllardır kullanılan ve bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış içerikler, doğru hastada ve uygun konsantrasyonlarda oldukça faydalı olabilir. Ancak bu ürünlerin aynı anda ve kontrolsüz şekilde kullanılması, cildin toleransını aşabilir.</p>

<p><strong>“Daha fazla aktif, daha hızlı sonuç” yanılgısına dikkat!</strong></p>

<p>Özellikle “daha fazla aktif içerik, daha hızlı sonuç” düşüncesi doğru değildir. Her gün farklı aktifleri üst üste uygulamak, tedaviyi hızlandırmak yerine cilt bariyerinin bozulmasına yol açabilir. Cilt bariyerinin temel görevlerinden biri, su kaybını azaltmak ve dış etkenlere karşı koruyucu bir yapı oluşturmaktır. Bu bariyer zarar gördüğünde ciltte kuruluk, hassasiyet, yanma ve kızarıklık ortaya çıkabilir. Üstelik kişi bu belirtileri yeni bir cilt problemi olarak değerlendirip daha fazla ürün kullanmaya başladığında bir kısır döngü oluşabilir.</p>

<p><strong>“Doğal” olması güvenli olduğu anlamına gelmiyor!</strong></p>

<p>Sosyal medyada sık karşılaşılan bir diğer yanılgı ise doğal ürünlerin veya evde hazırlanan karışımların tamamen güvenli olduğu düşüncesidir. Limon suyu, karbonat, sirke, çeşitli uçucu yağlar veya farklı bitkisel karışımların doğrudan cilde uygulanması önerilen bir yaklaşım değildir. “Doğal” olması, bir maddenin cilt üzerinde tahriş veya alerji oluşturmayacağı anlamına gelmez. Bu tür ürünlerin kullanımının ardından tahrişin yanı sıra lekelenme gibi sorunlar da görülebilmektedir. Özellikle limon gibi asidik maddelerin güneşle temas sonrasında ciltte ciddi reaksiyonlara neden olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle sosyal medyada görülen her “ev yapımı bakım önerisini” denemek yerine, kullanılan ürünün cilt için güvenli olup olmadığı sorgulanmalıdır.</p>

<p><strong>Cilt bakımında tek bir doğru yok: rutininiz kişiye özel olmalı</strong></p>

<p>Aslında iyi bir cilt bakım rutininin çok karmaşık olması gerekmez. Cildin ihtiyacına göre belirlenmiş birkaç temel ürün çoğu kişi için yeterlidir. Genel olarak nazik bir temizleyici, cildin ihtiyacına uygun bir nemlendirici ve düzenli güneş koruması, temel cilt bakımının yapı taşlarını oluşturur. Bunlara eklenen aktif içeriklerin ise kişinin cilt tipi, yaşı, mevcut dermatolojik sorunları ve kullandığı diğer ürünler dikkate alınarak seçilmesi gerekir. Örneğin aknesi olan bir kişinin cilt bakım rutini ile hassas veya rozasealı bir kişinin rutini aynı olmamalıdır. Benzer şekilde leke problemi yaşayan bir kişinin yalnızca sosyal medyada popüler olduğu için çok sayıda peeling ürünü kullanması, beklenenin aksine lekelerin daha belirgin hale gelmesine neden olabilmektedir. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 13:19:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/sosyal-medyadan-gorup-aldiginiz-urunler-cildinizin-yapisini-bozabilir-1789035560.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıradan bir şikayet gibi başlayabiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/siradan-bir-sikayet-gibi-baslayabiliyor-14721</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/siradan-bir-sikayet-gibi-baslayabiliyor-14721</guid>
                <description><![CDATA[Kadın kanserleri her zaman belirgin bir şikayetle ortaya çıkmayıp, sinsice ilerleyebiliyor.  Bazen vücudun verdiği küçük bir sinyal, günlük hayatın yoğunluğu içinde yorgunluk, stres, hormonal değişimler ya da basit bir rahatsızlık olarak değerlendirilebiliyor. Ancak dikkat! Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Bazı belirtilerin alışılmışın dışında olması, tekrarlaması, giderek artması veya iki haftadan uzun sürmesi mutlaka dikkate alınmalı ve zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır. Çünkü olası bir kanser başlangıcı için iki hafta bile tedavinin seyrini değiştirebiliyor” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadın kanserleri her zaman belirgin bir şikayetle ortaya çıkmayıp, sinsice ilerleyebiliyor.  Bazen vücudun verdiği küçük bir sinyal, günlük hayatın yoğunluğu içinde yorgunluk, stres, hormonal değişimler ya da basit bir rahatsızlık olarak değerlendirilebiliyor. Ancak dikkat! <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa</strong>, “Bazı belirtilerin <strong>alışılmışın dışında olması, tekrarlaması, giderek artması veya iki haftadan uzun sürmesi mutlaka dikkate alınmalı ve zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır. Çünkü olası bir kanser başlangıcı için iki hafta bile tedavinin seyrini değiştirebiliyor” diyor. </strong></p>

<p>Özellikle rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanserlerinde görülebilen bazı değişikliklerin mutlaka kanser olduğu anlamına gelmediğini, ancak vücudun normal düzeninde ortaya çıkan ve geçmeyen nedenlerin araştırılmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Yassa, </p>

<p>”Jinekolojik kanserlerde en büyük fark, tanının hangi evrede konduğuyla belirleniyor. Örneğin; rahim kanseri erken evrede yakalandığında beş yıllık sağ kalım yüzde 90’ın üzerinde. Aynı hastalık ileri evrede yakalandığında bu oran keskin biçimde düşüyor. Erken evre demek, çoğu zaman daha küçük bir ameliyat, daha az ek tedavi ve daha hızlı toparlanma demek” diye konuşuyor. </p>

<p>Doç. Dr. Murat Yassa kadın kanserlerinde 5 erken uyarı işaretini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Menopoz </strong><strong>sonrası kanama veya adet dışı kanama</strong></li>
</ul>

<p>Menopoza girdikten sonra görülen her kanama, miktarı ne olursa olsun, muayene gerektirir. Rahim kanseri tanısı alan kadınların yaklaşık yüzde 90’ında ilk belirti menopoz sonrası kanamadır. Menopoz sonrası kanama yaşayan kadınların ise yaklaşık yüzde 9’unda rahim kanseri saptanır. Menopoz öncesinde geçiş dönemindeki adetler arasında kanama, alışılmadık şekilde uzayan veya yoğun ve şiddetli kanamalar da aynı şekilde değerlendirilmelidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Geçmeyen şişkinlik ve çabuk doyma</strong></li>
</ul>

<p>Yumurtalık kanserinin erken belirtileri sindirim sistemi şikayetlerine benzer. Karında sürekli şişkinlik, az yemekle doyma, kıyafetlerin bel bölgesinde daralması ve karında dolgunluk hissi bunların başında gelir. Bu şikayetler yeni başladıysa, neredeyse her gün tekrarlıyorsa ve birkaç haftadır sürüyorsa kadın hastalıkları muayenesi de gerekir. Doç. Dr. Murat Yassa “Hastaların önemli bir kısmı aylarca hazımsızlık ilacı kullanıp kadın doğum uzmanına en son geliyor. Şişkinlik geçmiyorsa mutlaka yumurtalıklar da değerlendirilmelidir” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Cinsel ilişki sonrası kanama ve olağandışı akıntı</strong></li>
</ul>

<p>İlişki sonrası kanama, kanlı veya kötü kokulu akıntı rahim ağzı kanserinin erken dönem belirtileri arasındadır. Rahim ağzı kanseri, yıllar süren öncü lezyon döneminde tarama testleriyle yakalanabildiği için önlenebilir kanserler arasında sayılır. Türkiye’de 30 ile 65 yaş arasındaki kadınlara beş yılda bir HPV testi ulusal tarama programı kapsamında ücretsiz sunulmaktadır. HPV aşısı da rahim ağzı kanserine karşı etkili koruma sağlar.</p>

<ul>
	<li><strong>Sürekli kasık ağrısı, sık idrara çıkma ve bağırsak alışkanlığında değişiklik</strong></li>
</ul>

<p>Kasıkta veya alt karında geçmeyen ağrı ya da baskı hissi, yeni başlayan sık idrara çıkma isteği ve nedeni bulunamayan kabızlık, yumurtalık ve rahim kanserlerinde görülebilen belirtilerdir. Bu şikayetler tek başına çoğu zaman iyi huylu nedenlere bağlıdır. Yeni başlamışsa, giderek artıyorsa ve birden fazlası bir arada görülüyorsa ayrıntılı değerlendirme gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Dış genital bölgede geçmeyen kaşıntı, yara veya renk değişikliği</strong></li>
</ul>

<p>Vulva kanseri daha nadir görülür, ancak belirtileri uzun süre mantar enfeksiyonu sanılarak ihmal edilir. Haftalarca süren kaşıntı, iyileşmeyen genital yaralar, kalınlaşmış veya renk değiştirmiş cilt alanı ve yeni beliren kabarıklık muayene edilmelidir. Kremle geçmeyen kaşıntıda biyopsi kararı erken verilmelidir.</p>

<p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Belirti yokken de tarama şart!</strong></p>

<p>Yumurtalık ve rahim kanserleri için toplum genelinde uygulanan bir tarama testi bulunmadığından dolayı, belirtilerini bilmek ve düzenli jinekolojik muayeneye gitmek erken tanı için kritik önem taşıyor. Doç. Dr. Murat Yassa, normalin üstünde kilolu olan ve/veya polikistik over sendromu olanlarda da rahim kanseri riskinin ciddi şekilde arttığını, bu nedenle daha sık takip edilmeleri gerektiğini söylüyor. Ailesinde meme, yumurtalık, rahim veya bağırsak kanseri öyküsü olan kadınlar için kalıtsal risk değerlendirmesi ve daha yakın izlem gerekebiliyor. Şikayetlere, açıklanamayan kilo kaybı ve sürekli yorgunluk da eşlik ediyorsa gecikmeden hekime başvurmak büyük önem taşıyor. </p>

<p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Erken tanı, daha küçük ameliyat</strong></p>

<p>Doç. Dr. Murat Yassa, rahim ve yumurtalık kanserlerinde tedavinin temelinin cerrahi olduğunu ve erken evrede yapılan ameliyatın genellikle daha sınırlı kaldığnı belirterek şöyle konuşuyor: “Erken evrede yakalanan rahim kanseri olgularının uygun olanlarında ameliyatı karında kesi açmadan, vajinal laparoskopiyle (vNOTES) tam kapalı izsiz cerrahi yapabiliyoruz. Bu hastalar çoğunlukla ertesi gün eve dönüyor ve daha az ağrı yaşıyor. Ancak bu seçeneğin kapısını açan şey hastalığın erken evrede yakalanmış olması. Belirtiyi erteleyen hasta, hem tedavi şansını hem de daha az zorlayıcı tedavi seçeneklerini kaybediyor.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 13:18:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/siradan-bir-sikayet-gibi-baslayabiliyor-1789035531.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diz ve Kalça Protezi Ameliyatını Ertelemeyin:   Geç Kalmak Tedaviyi Zorlaştırıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-ve-kalca-protezi-ameliyatini-ertelemeyin-gec-kalmak-tedaviyi-zorlastiriyor-14714</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-ve-kalca-protezi-ameliyatini-ertelemeyin-gec-kalmak-tedaviyi-zorlastiriyor-14714</guid>
                <description><![CDATA[Diz ve kalça kireçlenmesi, yaşam süresinin uzaması ve hareketsiz yaşam alışkanlıklarının artmasıyla birlikte her geçen yıl daha fazla kişiyi etkiliyor. Ancak birçok hasta, “Henüz protez için erken”, “Biraz daha dayanayım” ya da “Ameliyat olursam uzun süre yürüyemem” gibi yanlış inanışlar nedeniyle cerrahi tedaviyi yıllarca erteliyor. Oysa uzmanlara göre, doğru zamanda yapılan protez ameliyatı yalnızca ağrıyı ortadan kaldırmakla kalmıyor, kişinin hareket kabiliyetini koruyarak yaşam kalitesini de önemli ölçüde artırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Ortopedi alanındaki teknolojik gelişmeler de protez cerrahisini önemli ölçüde değiştirdi. Minimal invaziv cerrahi teknikleri sayesinde ameliyatlar daha küçük kesilerle gerçekleştirilebilirken, kaslar, tendonlar ve çevre dokular mümkün olduğunca korunuyor. Böylece hastalar daha az ağrı hissediyor, daha kısa sürede ayağa kalkabiliyor ve günlük yaşamlarına daha hızlı dönebiliyor. Gelişen implant teknolojileri ve kişiye özel planlama yöntemleri protez ameliyatlarında başarı oranlarını daha da yükseltiyor. <strong>Protez ameliyatını gereğinden fazla ertelemenin tedaviyi zorlaştırabildiğine dikkat çeken </strong>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Üniversitesi Uluslararası Eklem Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucusu Prof. Dr. Javad Parvizi, protez cerrahisinde zamanlamanın en önemli faktörlerden biri olduğunu belirterek, hastaların ağrıyla yıllarca yaşamayı tercih etmelerinin doğru bir yaklaşım olmadığını söylüyor…</strong></p>

<p>Hastaların önemli bir bölümünün ameliyat kararını uzun süre ertelediğini söyleyen Prof. Dr. Javad Parvizi, “Oysa hastalık ilerledikçe yalnızca eklemdeki hasar artmıyor; kas gücü azalıyor, hareket kabiliyeti kısıtlanıyor ve kişinin genel fiziksel kondisyonu da olumsuz etkileniyor. Bu durum ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecini zorlaştırabiliyor” diyor. Prof. Dr. Javad Parvizi’ye göre protez kararı yalnızca röntgen görüntülerine göre verilmiyor. Hastanın günlük yaşamı, ağrı düzeyi, yürüme mesafesi, merdiven çıkabilme durumu, gece ağrıları ve yaşam kalitesindeki değişiklikler de değerlendirmeye alınıyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Doğru zamanlama, hastanın yaşam kalitesinin belirgin şekilde bozulduğu ancak kas yapısının ve genel sağlık durumunun hala güçlü olduğu dönemdir. Bu dönemde yapılan cerrahilerden alınan fonksiyonel sonuçlar genellikle çok daha başarılı oluyor” şeklinde konuşuyor. </p>

<h2><strong>Protez Ameliyatlarında Dokuları Koruyan Minimal İnvaziv Cerrahi</strong></h2>

<p>Günümüzde diz ve kalça protezi ameliyatlarında minimal invaziv cerrahi tekniklerinin giderek daha fazla tercih edildiğini belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, bu yöntemin temel amacının yalnızca kesi boyutunu küçültmek olmadığını vurguluyor: “Minimal invaziv cerrahide asıl hedef, ameliyat sırasında kaslara, tendonlara ve diğer sağlıklı dokulara mümkün olduğunca az müdahale etmektir. Çevre dokuları koruduğunuzda, hastanın ameliyat sırasında yaşayabileceği kan kaybı azalıyor, ameliyata bağlı sonrasında görülebilecek ağrılar hafifliyor ve iyileşme süreci daha konforlu ilerliyor”…</p>

<p>Prof. Dr. Javad Parvizi, geçmişte protez ameliyatı sonrası hastaların uzun süre hastanede kalmasının ve hareket etmekten çekinmesinin yaygın olduğunu, bugün ise cerrahi teknikler, anestezi yöntemleri ve rehabilitasyon uygulamalarındaki gelişmeler sayesinde bu tablonun büyük ölçüde değiştiğini ifade ediyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Uygun hastalar ameliyatın ardından saatler içinde ayağa kalkabiliyor, kısa yürüyüşlere başlanabiliyor ve çoğu hasta birkaç gün içinde evine dönebiliyor. Erken hareket etmek hem kas kaybını önlüyor hem de iyileşmeyi hızlandırıyor” diyor. </p>

<h2><strong>Protez İçin Yaş Değil, Hastanın İhtiyacı Önemli</strong></h2>

<p>Toplumda sık karşılaşılan “Henüz protez için çok gencim” düşüncesinin her zaman doğru olmadığını belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, günümüzde tedavi kararının kronolojik yaştan çok hastanın fonksiyonel durumuna göre verildiğini söylüyor: “50 yaşındaki bir hastanın yaşam kalitesi ciddi şekilde bozulmuşsa yalnızca yaşını gerekçe göstererek ameliyatı ertelemek doğru değil. Aynı şekilde ileri yaştaki ancak genel sağlık durumu iyi olan birçok hasta da başarılı protez ameliyatı olabilir. Önemli olan doğru hasta seçimi ve doğru zamanlamadır”… </p>

<p>Prof. Dr. Javad Parvizi, tedavinin gecikmesiyle birlikte ağrı nedeniyle hareketin azaldığına, bunun da kilo artışı, kas zayıflığı ve denge problemlerine yol açarak hastanın genel sağlığını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekiyor.</p>

<h2><strong>Akıllı Protezlerle Kişiye Özel Tedavi</strong></h2>

<p>Protez teknolojilerindeki gelişmelerin yalnızca kullanılan malzemelerle sınırlı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Javad Parvizi, günümüzde hastanın anatomisine ve yaşam tarzına göre planlanan yeni nesil “akıllı protez” yaklaşımlarının giderek yaygınlaştığını belirtiyor. Artık her hastaya aynı protezi uygulamadıklarını vurgulayan Prof. Dr. Javad Parvizi, “Hastanın kemik yapısı, bağ dengesi, hareket beklentisi ve günlük yaşam alışkanlıkları ayrıntılı olarak değerlendiriliyor. Bu sayede kişiye özel planlama yapılarak protezin doğal eklem hareketine en yakın performansı göstermesi hedefleniyor” şeklinde konuşuyor. Yeni nesil implant tasarımları ve gelişmiş ölçüm teknolojileri sayesinde protezlerin daha doğal hareket hissi sunduğunu belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, bunun hasta memnuniyetini de artırdığını ifade ediyor: “Gelecekte sensör teknolojileriyle donatılmış akıllı protezlerin daha yaygın kullanılmasını bekliyoruz. Bu sistemler protezin performansını takip edebilecek, hastanın hareket düzeni hakkında veri sağlayabilecek ve gerektiğinde hekime önemli bilgiler sunabilecek. Ortopedide giderek daha kişiselleştirilmiş ve veri odaklı bir döneme giriyoruz”…</p>

<h2><strong>Amaç Yalnızca Ağrıyı Gidermek Değil, Hareketli Bir Yaşam Kazandırmak</strong></h2>

<p>Prof. Dr. Javad Parvizi’ye göre protez cerrahisinin başarısı yalnızca ameliyatın teknik olarak iyi yapılmasıyla ölçülmüyor. Hastanın yeniden yürüyebilmesi, merdiven çıkabilmesi, sosyal yaşamına katılması ve bağımsızlığını koruyabilmesi de tedavinin önemli hedefleri arasında yer alıyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Bugün protez cerrahisindeki hedefimiz sadece ağrıyı ortadan kaldırmak değil; hastalarımızın yeniden aktif, üretken ve hareketli bir yaşam sürmesini sağlamak. Doğru zamanda uygulanan modern cerrahi yöntemler ve kişiye özel tedavi planlaması sayesinde bunu çok daha başarılı şekilde gerçekleştirebiliyoruz”…</p>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 13:18:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/diz-ve-kalca-protezi-ameliyatini-ertelemeyin-gec-kalmak-tedaviyi-zorlastiriyor-1789035492.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aynı Ailede Birden Fazla Kanser: Kalıtsal mı, Ailesel mi?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ayni-ailede-birden-fazla-kanser-kalitsal-mi-ailesel-mi-14704</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ayni-ailede-birden-fazla-kanser-kalitsal-mi-ailesel-mi-14704</guid>
                <description><![CDATA[ “Ailemizde çok fazla kanser hastası var, bende de kanser çıkacak diye çok korkuyorum.” Ailesinde kanser öyküsü bulunan pek çok kişi benzer bir endişe yaşıyor. Peki ailede kanser görülmesi, kişinin de mutlaka kanser olacağı anlamına mı geliyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Bu noktada sıklıkla birbiriyle karıştırılan “ailesel” ve “kalıtsal” kanser kavramlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Kalıtsal kanserler, tüm kanserlerin yalnızca yüzde 5-10’unu oluşturuyor ve ebeveynlerden aktarılan belirli genetik değişikliklerle ilişkili olarak ortaya çıkıyor. Ailesel kanserlerde ise tablo daha farklı. Aynı ailede birden fazla kişide kanser görülmesinde genetik yatkınlığın yanı sıra ortak yaşam koşulları ve çevresel faktörler de rol oynayabiliyor.</p>

<p>Aile üyelerinin yalnızca genlerini değil; aynı sofrayı, evi, mahalleyi, yaşam alışkanlıklarını ve benzer çevresel maruziyetleri de paylaştığına dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Bu nedenle ailede tekrarlayan kanserlerin önemli bir kısmı ‘ailesel’ olmakla birlikte ‘kalıtsal’ değildir” diyor.</p>

<p>Ailede kanser öyküsü bulunmasının tek başına kanser gelişeceği anlamına gelmediğini vurgulayan <strong>Dr. Sarıyıldız</strong>, ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerin risklerini daha doğru değerlendirebilmeleri ve yönetebilmeleri için 4 önemli adımı paylaşıyor.</p>

<p><strong>KANSERLE İLGİLİ BİLİNEN O BÜYÜK YANLIŞ!</strong></p>

<p>Toplumda kanserle ilgili bilinen en büyük yanlışlardan biri kanserlerin genetik olduğu inancı. Oysa tanı konulan tüm kanser vakalarının yalnızca yüzde 5 ile 10’u genetik. Bunun diğer bir anlamı her 100 kanser vakasından 90 ile 95’i ömrümüz boyunca hücrelerimizde biriken hasarların, çevresel etkenlerin ve yaşam tarzının ortak ürünü. Buna rağmen ailesinde kanser öyküsü olan pek çok kişi sıklıkla şikayetlerine göre değil, korkuyla şu soruyu soruyor: “Ailemde çok fazla kanser tanısı alan var, bende mi kanser olacağım?”</p>

<p>Bir ailede birden fazla kişide kanser görülmesinin, kanserin mutlaka kalıtsal olduğu anlamına gelmediğini belirten <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Aile üyeleri yalnızca genetik özelliklerini değil; yaşam alanlarını, beslenme düzenlerini, alışkanlıklarını ve benzer çevresel maruziyetleri de paylaşır. Örneğin aynı evde büyüyen kardeşler yıllarca aynı sigara dumanına maruz kalabilir; benzer beslenme, kilo ve fiziksel aktivite alışkanlıkları geliştirebilir. Dolayısıyla aynı ailede birden fazla kanser vakasının görülmesi her zaman kalıtsal bir genetik değişikliğe işaret etmez. Bu nedenle ailede tekrarlayan kanserlerin önemli bir kısmı ‘ailesel’ olmakla birlikte ‘kalıtsal’ değildir” diyor.</p>

<p><strong>AİLESEL VE KALITSAL ARASINDAKİ TEHLİKELİ FARK!</strong></p>

<p>“Ailesel” ve “kalıtsal” kanser kavramları, sıklıkla birbiriyle karıştırılsa da farklı anlamlar taşıyor. <strong>Ailesel kanserlerde</strong>, aynı ailede birden fazla kanser vakasının görülmesinde ortak yaşam tarzı, çevresel maruziyetler ve genetik yatkınlık gibi birden fazla faktör rol oynayabiliyor. <strong>Kalıtsal kanser sendromlarında</strong> ise kişiye anne veya babasından aktarılan, doğuştan taşınan belirli bir genetik değişiklik söz konusu oluyor.</p>

<p>Bu iki kavramın birbirine karıştırılmasının gereksiz kaygıya ya da tam tersine risklerin göz ardı edilmesine yol açabileceği uyarısında bulunan <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Ailesel kanser öyküsü bulunan kişilerde yaşam tarzının düzenlenmesi ve kişiye uygun sağlık taramalarının ihmal edilmemesi önem taşıyor. Kalıtsal kanser sendromlarında ise kişinin taşıdığı genetik riske göre daha erken yaşta başlayan ve daha yakın aralıklarla uygulanan tarama programlarının yanı sıra gerekli durumlarda risk azaltıcı ilaç veya cerrahi seçenekler de değerlendirilebiliyor” diyor.</p>

<p><strong>BU LİSTEDEKİLERDEN BİRİ BİLE SİZDE VARSA… </strong></p>

<p>Tek başına ”annemde kanser vardı” cümlesinin kanser riskini belirlemede yeterli olmadığını belirten <strong>Dr. Sarıyıldız</strong>, “Asıl belirleyici olan tanı yaşı, kanserin türü, akrabaların aynı soy hattında olup olmadığı ve belirli kanser kombinasyonlarıdır” diyor ve kanser riskinde kırmızı alarm anlamına gelen senaryoları sıralıyor; </p>

<ul>
	<li>Yakın akrabada 50 yaşından önce konulmuş meme, kolon, rahim ya da yumurtalık kanseri tanısı, </li>
	<li>Anne ya da baba tarafında, aynı soy hattında iki ve daha fazla akrabada aynı ya da ilişkili kanser türü, </li>
	<li>Tek bir kişide birden fazla bağımsız kanser; örneğin meme, yumurtalık, kolon, rahim, </li>
	<li>Her iki memede ya da her iki böbrekte ayrı ayrı ortaya çıkmış tümörler, </li>
	<li>Erkekte meme kanseri, </li>
	<li>Herhangi bir yaşta yumurtalık kanseri, genç yaşta pankreas ya da mide kanseri, </li>
	<li>Ardışık üç kuşakta tekrar eden tanılar,</li>
	<li>Ailede daha önce saptanmış bir gen değişikliği; BRCA1, BRCA2, Lynch sendromu genleri ya da TP53 gibi, </li>
	<li>Kolonda çok sayıda polip öyküsü ya da nadir tümör türleri.</li>
</ul>

<p>Bu listedeki maddelerden bir tanesinin dahi varlığında aile öyküsünün ayrıntılı alınması gerektiğini belirten <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Hatta gerekiyorsa genetik danışmanlığa yönlendirilmelidir. Ancak hiçbiri yoksa, aile öyküsündeki üç dört vaka çoğu zaman yaş, çevre ve tesadüflerin toplamıdır” diyor. </p>

<p><strong>KANSERDE EN TEHLİKELİ YANILGI “NASIL OLSA GENETİK”</strong></p>

<p>Kalıtsal kanser sendromları içinde en iyi tanınanlar, meme ve yumurtalık kanseriyle ilişkili BRCA1 ve BRCA2 gen değişiklikleri ile kolon ve rahim kanseriyle ilişkili Lynch sendromu olduğunu ifade eden <strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Ancak bu gen değişikliklerini taşımak da yüzde yüz kanser riski anlamına gelmez. Aynı gen değişikliğini taşıyan iki kız kardeşten biri hastalanırken diğeri ömrünü hastalanmadan tamamlayabilir” ifadelerini kullanıyor. </p>

<p><strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong> , ailesinde kanser öyküsü olan kişilerde en yaygın ve zararlı yanılgılardan biri “nasıl olsa genetik” denilerek yaşam tarzı değişikliklerinin önemsenmemesi. Kalıtsal yükü olan kişilerde bile sigara, alkol, bel çevresinde biriken yağ, hareketsizlik, işlenmiş gıda ağırlıklı beslenme ve kronik uyku bozukluğunun riski yükselttiğini, bu etkenlerin düzeltildiğinde riskin anlamlı şekilde azaldığını ifade ediyor. </p>

<p> </p>

<p><strong>AİLEDE KANSER ÖYKÜSÜ OLANLAR İÇİN RİSKİ YÖNETEN 4 ADIM </strong></p>

<ol>
	<li> Aile ağacınızı yazın ve burada anne-baba tarafının olduğu üç kuşakta bulunan kanser türü, tanı yaşı, yaşayan ve vefat eden akrabaları not edin. Bu bilgiyi hekiminize götürün ve standart taramanın sizin için yeterli olup olmadığını sorun. </li>
	<li>Yukarıdaki listede bulunan kırmızı alarm durumlarından biri varsa genetik danışmanlık alın.  </li>
	<li>Sigarayı bırakın, alkolü sınırlayın, bel çevrenizi kontrol altında tutun, haftada en az 150 dakika hareket edin. </li>
</ol>

<ol>
	<li>HPV ve Hepatit B aşılarını aile öyküsünden bağımsız olarak, bazı kanser türlerinden korunmanın önemli bir parçası olarak değerlendirin.</li>
</ol>

<p>Aile öyküsünün bir tehdit olmadığını, doğru okunduğunda bir yol haritası olduğunu belirten <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong> “Sorulması gereken soru ”bende de olacak mı” değil, ”benim için doğru tarama hangisi ve ne zaman başlamalı” sorusudur. Kanserin erken yakalandığında büyük ölçüde tedavi edilebildiği bir çağdayız. Aile öyküsü bize tam da bu şansı sağlayan bilgiyi verir. Onu korkuya değil, sağlıklı yaşam planına dönüştürmek gerekir” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:11:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/ayni-ailede-birden-fazla-kanser-kalitsal-mi-ailesel-mi-1788952306.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarınızı Okul Döneminde Enfeksiyonlardan Korumanın 7 Yolu</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklarinizi-okul-doneminde-enfeksiyonlardan-korumanin-7-yolu-14702</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklarinizi-okul-doneminde-enfeksiyonlardan-korumanin-7-yolu-14702</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarının ardından okulların açılmasıyla birlikte çocukların günlük yaşam alışkanlıkları ve sosyal çevreleri değişirken, sağlık kuruluşlarına yapılan başvuruların nedenleri de farklılaşıyor. Kalabalık sınıf ortamları, kapalı alanlarda geçirilen sürenin uzaması ve ortak kullanım alanları, çocuklarda bazı bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığını artırıyor. Özellikle üst solunum yolu enfeksiyonları, grip, soğuk algınlığı, mide-bağırsak enfeksiyonları ve hijyen eksikliğiyle ilişkili rahatsızlıklar okul döneminde öne çıkıyor. Memorial Göztepe Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Büşra Çağlar, okulların açılmasıyla çocukları bekleyen sağlık risklerine karşı ailelere önemli uyarılarda bulunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Okulların açılmasıyla enfeksiyonlar artıyor</strong></p>

<p>Okul döneminde çocuk polikliniklerine en sık başvuru nedenleri arasında hapşırma, burun akıntısı, boğaz ağrısı ve öksürükle seyreden üst solunum yolu enfeksiyonları ile viral hastalıklar yer alıyor. Sınıf ortamlarının yeterince havalandırılmaması, ortak eşya kullanımı ve el hijyeninin ihmal edilmesi, bu hastalıkların çocuklar arasında hızla yayılmasına neden olabiliyor. Bunun yanı sıra mide-bağırsak enfeksiyonları, göz nezlesi (konjonktivit), bitlenme, bazı cilt enfeksiyonları ve döküntüler gibi sağlık sorunları da okul döneminde daha sık görülebiliyor.</p>

<p><strong>Kalabalık sınıflarda enfeksiyon riski artıyor</strong></p>

<p>Çocukların okul ortamında birbirleriyle yakın temas halinde olması, enfeksiyonların yayılmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle sınıfta başlayan bir hastalık kısa sürede diğer çocuklara, ardından aile bireylerine bulaşabiliyor. Okul döneminde enfeksiyonlardan korunmada önemli noktalardan biri de çocukların düzenli beslenmesi ve yeterli uyuması oluyor. Yetersiz uyku ve dengesiz beslenme, çocuğun genel sağlığını ve hastalıklara karşı direncini olumsuz etkileyebiliyor.</p>

<p><strong>Ortak eşyalar ve yetersiz hijyen mikropların yayılmasını kolaylaştırıyor</strong></p>

<p>Okullardaki tuvaletler, kantinler, ortak kullanılan oyuncaklar, spor salonları ve sıra-masa gibi alanlar mikroorganizmaların yayılmasını kolaylaştırabiliyor. Özellikle teneffüslerde kirlenen ellerin yüze, göze ve ağza götürülmesi enfeksiyon riskini artırabiliyor. Sınıfların ve okulun ortak alanlarının düzenli olarak havalandırılması, çocukların matara ve havlu gibi kişisel eşyalarını paylaşmaması ve okul dönüşünde el hijyenine dikkat edilmesi hem kendi sağlıkları hem de diğer çocukların korunması açısından önem taşıyor. Ateşi veya belirgin bir bulaşıcı hastalık belirtisi bulunan çocukların okula gönderilmemesi, hastalığın diğer çocuklara yayılmasını önlemeye yardımcı oluyor.</p>

<p><strong>Ateş ve halsizlik varsa vücut uyarı veriyor olabilir</strong></p>

<p>Çocukların büyük bölümü, dinlenme ve uygun destekle enfeksiyonları kısa sürede atlatabiliyor. Ancak bazı belirtiler daha ciddi bir enfeksiyona veya değerlendirilmesi gereken başka bir sağlık sorununa işaret edebiliyor. Şikayetlerin 2-3 günden uzun sürmesi, yüksek ateş, belirgin iştahsızlık, aşırı halsizlik, şiddetli baş veya boğaz ağrısı, kulak ağrısı, tekrarlayan kusma veya ishal, belirgin uyku hali ve öksürüğün nefes darlığına dönüşmesi durumunda tıbbi değerlendirme gerekiyor. Özellikle nefes almada güçlük, bilinç değişikliği veya genel durumun hızla bozulması gibi belirtilerde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması önem taşıyor.</p>

<p><strong>Okul temposuna uyum için uyku ve beslenme önemli</strong></p>

<p>Okul temposuna uyum sağlama sürecinde çocuklarda yorgunluk, isteksizlik ve uyku düzeninde değişiklik görülebiliyor. Böyle durumlarda çocuğun yeterli dinlenmesi ve dengeli beslenmesi önem taşıyor. Ancak tabloya solunum sıkıntısı, geçmeyen ateş, belirgin halsizlik veya yaygın döküntü gibi belirtiler eklenmesi halinde tıbbi değerlendirme gerekiyor.</p>

<p><strong>Kantin yerine sağlıklı ve ev yapımı alternatifler</strong></p>

<p>Okul döneminde çocukların sağlıklı kalabilmesi için yalnızca evdeki beslenmeye değil, okul saatlerindeki beslenme alışkanlıklarına da dikkat etmek gerekiyor. Paketli ve yüksek miktarda şeker, tuz veya doymuş yağ içeren yiyeceklerin sık tüketilmesi yerine taze meyve, sebze, yoğurt, tam tahıllı ürünler ve uygun porsiyonlarda kuruyemiş gibi daha sağlıklı seçeneklerin tercih edilmesi önem taşıyor. Çocuğun yaşına ve ihtiyaçlarına uygun, evde hazırlanmış dengeli öğün ve ara öğünler hem beslenme düzeninin korunmasına hem de sağlıklı alışkanlıkların kazanılmasına katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Çocuğunuzu okul hastalıklarından korumak için 7 öneri</strong></p>

<ol>
	<li><strong>Okulda düzenli su içmesini sağlayın:</strong> Çocuğunuzun gün boyunca yeterli miktarda su tüketmesine özen gösterin. Matarasını temiz ve taze suyla doldurarak okulda düzenli su içmesini destekleyin. </li>
	<li><strong>Beslenmesini sağlıklı ve dengeli planlayın: </strong>Paketli ve aşırı şekerli yiyecekler yerine taze meyve, sebze, yoğurt, tam tahıllı ürünler ve uygun porsiyonlarda kuruyemiş gibi sağlıklı seçenekleri tercih edin. Kahvaltının güne dengeli bir başlangıç yapması açısından önemli olduğunu unutmayın.</li>
	<li><strong>El hijyenini günlük rutinin bir parçası haline getirin: </strong>Okuldan gelince, yemeklerden önce ve tuvalet sonrasında ellerin en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmasını öğretin. Özellikle elleri yüze, göze ve ağza götürmeme alışkanlığını destekleyin.</li>
	<li><strong>Terlediğinde kıyafetlerini değiştirmesini sağlayın:</strong> Çocuklar okulda oyun oynarken veya spor yaparken terleyebilir. Terli kıyafetlerle uzun süre kalmaması için çantasında yedek bir tişört bulundurabilirsiniz. Böylece gün içinde daha rahat etmesini sağlayabilirsiniz.</li>
	<li><strong>Kişisel eşyalarını paylaşmamasını öğretin:</strong> Matara, suluk, havlu, çatal-kaşık gibi kişisel eşyaların ortak kullanılmaması önemlidir. Kalem ve silgi gibi eşyaların paylaşılması tek başına ciddi bir enfeksiyon riski oluşturmasa da el hijyenine dikkat edilmesi ve kişisel eşyaların temiz tutulması önem taşır.</li>
	<li><strong>Uyku düzenini koruyun:</strong> Okul çağındaki çocukların yaşlarına uygun sürede ve düzenli uyumasına özen gösterin. Yeterli uyku, çocuğun genel sağlığı, büyüme ve gelişimi açısından önem taşır.</li>
	<li><strong>Hasta çocuğunuzu dinlendirin:</strong> Çocuğunuzda ateş, belirgin halsizlik veya başka bir enfeksiyon belirtisi varsa, hastalığın yayılmasını önlemek ve iyileşmesine zaman tanımak için evde dinlenmesini sağlayın. Şikayetlerin uzaması, şiddetlenmesi veya endişe verici yeni belirtilerin ortaya çıkması halinde doktor değerlendirmesini ihmal etmeyin.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:11:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/cocuklarinizi-okul-doneminde-enfeksiyonlardan-korumanin-7-yolu-1788952296.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 5 çocuktan birinde görülebiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-5-cocuktan-birinde-gorulebiliyor-14701</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-5-cocuktan-birinde-gorulebiliyor-14701</guid>
                <description><![CDATA[Doğuştan kulak şekil bozuklukları yalnızca estetik bir sorun olarak görülmemeli. Belirgin kulak farklılıkları, çocukların ilerleyen yaşlarda gözlük veya kulaklık kullanırken güçlük yaşamasına neden olabiliyor. Bazı doğumsal anomalilere işitme kaybı da eşlik edebiliyor. Özellikle okul çağında kulağının görünümü nedeniyle akran zorbalığına uğrayan çocuklarda özgüven kaybı, sosyal ortamlardan kaçınma ve fotoğraf çektirmek istememe gibi psikolojik sorunlar gelişebiliyor. Aileler ise doğumdan sonra fark ettikleri şekil farklılığına, “Nasıl olsa büyüdükçe geçer” düşüncesiyle yaklaşarak haftalarca, hatta aylarca bekleyebiliyor. Oysa yaşamın ilk haftalarında kulak kıkırdağının oldukça esnek olması sayesinde bazı şekil bozukluklarının ameliyata gerek kalmadan küçük bir aparat yardımıyla düzeltilebildiğine dikkat çeken Acıbadem Kadıköy Hastanesi (Dr. Şinasi Can) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, “Bebeğin kulağında doğuştan bir şekil farklılığı fark edildiğinde haftalarca beklenmemeli. Çünkü beklerken ameliyatsız tedavi için en değerli dönem kaybedilebilir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Doğuştan kulak şekil bozuklukları yalnızca estetik bir sorun olarak görülmemeli. Belirgin kulak farklılıkları, çocukların ilerleyen yaşlarda gözlük veya kulaklık kullanırken güçlük yaşamasına neden olabiliyor. Bazı doğumsal anomalilere işitme kaybı da eşlik edebiliyor. Özellikle okul çağında kulağının görünümü nedeniyle akran zorbalığına uğrayan çocuklarda özgüven kaybı, sosyal ortamlardan kaçınma ve fotoğraf çektirmek istememe gibi psikolojik sorunlar gelişebiliyor. Aileler ise doğumdan sonra fark ettikleri şekil farklılığına, “Nasıl olsa büyüdükçe geçer” düşüncesiyle yaklaşarak haftalarca, hatta aylarca bekleyebiliyor. Oysa yaşamın ilk haftalarında kulak kıkırdağının oldukça esnek olması sayesinde bazı şekil bozukluklarının ameliyata gerek kalmadan küçük bir aparat yardımıyla düzeltilebildiğine dikkat çeken <strong>Acıbadem Kadıköy Hastanesi (Dr. Şinasi Can) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer</strong>, “Bebeğin kulağında doğuştan bir şekil farklılığı fark edildiğinde haftalarca beklenmemeli. Çünkü beklerken ameliyatsız tedavi için en değerli dönem kaybedilebilir” diyor. </p>

<p><strong>Her 5 çocuktan birinde görülebiliyor </strong></p>

<p>Doğuştan kulak şekil bozukluğu, bebeğin dış kulağının doğumdan itibaren normal anatomik görünümünden farklı olması olarak tanımlanıyor. Bu sorun yaklaşık her 5 çocuktan birinde görülebiliyor ancak hafif şekil bozuklukları yenidoğan muayenesinde gözden kaçabiliyor. Kulağın dışa doğru belirgin olması, üst bölümünün öne veya aşağı doğru katlanması, kulak kenarı kıvrımlarının düzensizliği, üst kısımda fazladan bir kıkırdak kıvrımı bulunması, kulak çanağındaki kıkırdağın farklı biçimlenmesi veya kulağın dar ve büzüşmüş görünmesi bu bozukluklar arasında yer alıyor.</p>

<p><strong>“Büyüdükçe düzelir” düşüncesi fırsat kaybettirebilir </strong></p>

<p>Ameliyatsız kulak şekillendirme tedavisinde zaman büyük önem taşıyor. En uygun dönemi doğumdan sonraki ilk günler ve haftalar, özellikle de ilk 1-2 hafta oluşturuyor. Yenidoğan döneminde anneden geçen östrojen hormonunun etkisiyle kulak kıkırdağı daha yumuşak, esnek ve şekillendirilebilir oluyor. Hormon etkisinin azalmasıyla kıkırdak haftalar içinde giderek sertleşiyor.</p>

<p>Bazı hafif şekil bozukluklarının kendiliğinden düzelebileceğini, ancak hangilerinin kalıcı olacağının önceden kesin olarak bilinemediğini vurgulayan Gelişimsel Pediatrist Dr. Reyhan Tamer, “Ailelerin, ‘Biraz bekleyelim, büyüdükçe düzelir’ yaklaşımıyla hareket etmesini önermiyoruz. Ne kadar erken değerlendirme yapılırsa ameliyatsız tedaviden yararlanma olasılığı o kadar artar. Tedaviye geç başlandığında uygulama daha uzun sürebilir ve alınacak sonuç azalabilir. İki aydan sonra her bebek için tedavi şansının tamamen ortadan kalktığını söylemek doğru değildir; ancak yaş ilerledikçe yöntemin etkinliği genel olarak düşer” bilgisini paylaşıyor.</p>

<p><strong>Her şekil bozukluğu işitme kaybı anlamına gelmiyor, ama…</strong></p>

<p>Yalnızca dış kulağın biçimini ilgilendiren birçok şekil bozukluğunda işitme tamamen normal olabiliyor. Ancak dış kulak yolunun gelişmediği ya da dar olduğu ve kulağın bazı yapılarının eksik geliştiği daha kapsamlı doğumsal anomalilere işitme sorunları eşlik edebiliyor. Bu nedenle belirgin bir doğumsal kulak farklılığı bulunan bebeklerde yenidoğan işitme taramasının yapılması, uzman tarafından değerlendirilmesi, gerektiğinde ayrıntılı odyolojik değerlendirmeye başvurulması kritik önem taşıyor.”</p>

<p><strong>Akran zorbalığına maruz kalabiliyorlar!</strong></p>

<p>Belirgin kulak farklılıkları okul çağında çocuğun akranları tarafından alay edilmesine, kendisine lakap takılmasına veya zorbalığa uğramasına neden olabiliyor. Bu durumun çocukta psikolojik bir travma yaratabildiğini belirten Dr. Tamer, “Çocuklarda özgüven sorunları ve sosyal ortamlardan kaçınma görülebiliyor. Bazı çocuklar kulaklarını sürekli saçlarıyla kapatmaya çalışıyor, fotoğraf çektirmek istemeyebiliyor. Gözlük ve kulaklık kullanımını da güçleştirebiliyor. Bu nedenle doğuştan kulak şekil bozuklukları sadece estetik açıdan değerlendirilmemeli; çocuğun psikososyal gelişimi de göz önünde bulundurulmalıdır” diyor. </p>

<p> </p>

<p><strong>Kesi ve dikiş gerektirmiyor</strong></p>

<p>Dr. Tamer, ameliyatsız tedavi sürecini de şöyle anlatıyor: “Kulak kıkırdağı ve deri dokusunun mevcut olduğu, ancak kulağın biçiminin bozulduğu uygun durumlarda yenidoğan döneminde ameliyatsız kulak şekillendirme yönteminden yararlanılabiliyor. Yenidoğanın kulağına uygun, küçük ve hafif bir şekillendirme sistemi kullanılıyor. Kulağın çevresine ve gerekli anatomik noktalara yerleştirilen parçalar, anatomik kıvrımları doğru pozisyonda tutarak, kıkırdağa kontrollü ve sürekli bir yönlendirme sağlıyor. Böylece kıkırdağın zaman içinde hedeflenen biçime uyum göstermesi amaçlanıyor.” Uygulamada kesi ve dikiş bulunmazken, yöntem hiçbir şekilde ağrıya neden olmuyor. </p>

<p>Dr. Tamer “Amaç kulağı zorla bükmek veya kıkırdağa zarar vermek değil; doğal kıvrımları doğru pozisyonda tutmaktır. Tedavi bebeğin kulak yapısına göre hekim tarafından planlanır. Uygulama süresi  yarım saat sürerken, tedavi süresi ise şekil bozukluğunun türüne göre genelde birkaç hafta sürer. Erken başlanan tedavide süre kısalabilir, başarı oranı uygun hastalarda yüzde 90’a ulaşabilir. Ancak başarı, şekil bozukluğunun türüne, tedavi yaşına ve uygulamanın düzenli sürdürülmesine bağlıdır” diyor. </p>

<p><strong>Ebeveynler kulağa şekil vermeye çalışmamalı!</strong></p>

<p>Ameliyatsız yöntem; belirgin kepçe kulak görünümü, kulağın üst bölümünün katlanması, kulak kenarındaki bazı kıvrım bozuklukları ve uygun daralmış kulak deformitelerinde uygulanabiliyor. Ancak kulak dokusunun belirgin biçimde eksik olduğu yapısal anomalilerde aynı başarı beklenmiyor. Bu nedenle her doğuştan kulak şekil bozukluğunun aparatla düzeltilebileceği düşünülmemeli; bebeğin yönteme uygun olup olmadığı hekim tarafından belirlenmeli.</p>

<p>Tedavi sırasında aparatın bulunduğu bölgenin temiz ve kuru tutulması, sistemin aile tarafından çıkarılmaması veya yerinin değiştirilmemesi gerekiyor. Ciltte belirgin kızarıklık, yara, tahriş, şişlik ya da akıntı gelişirse hekime başvurulması önem taşıyor. Düzenli kontrollerde hem kulağın aldığı şekil hem de cildin durumu değerlendiriliyor ve gerektiğinde sistem yeniden ayarlanıyor.</p>

<p>Evde gelişigüzel bantlama yapılmaması gerektiği uyarısında bulunan Dr. Reyhan Tamer, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Aileler kulağı bastırarak veya farklı materyaller kullanarak kendileri şekil vermeye çalışmamalı. Doğru yaklaşım; şekil farklılığını erken fark etmek, işitmeyi değerlendirmek, sorunun türünü belirlemek ve uygun tedaviyi hekim takibinde, doğru zamanda planlamaktır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:11:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/her-5-cocuktan-birinde-gorulebiliyor-1788952292.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İntihar riskini gösteren işaretlere dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/intihar-riskini-gosteren-isaretlere-dikkat-14677</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/intihar-riskini-gosteren-isaretlere-dikkat-14677</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü dolayısıyla, intihar riskinin erken işaretleri, kişinin sınırlarına saygı gösterirken güvenliğinin gözetilmesi ve kriz sonrasında profesyonel desteğin sürdürülmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı!</strong></p>

<p>Psikolojik krizin herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu nedenle kişinin alışılmış davranışlarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişikliklere dikkat etmek gerekir.” dedi.</p>

<p>Yoğun umutsuzluk ve çaresizlik ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’, ‘bunun bir anlamı yok’ gibi söylemlerin, sosyal olarak geri çekilme, günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanma, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun suçluluk veya değersizlik duyguları, alkol ya da madde kullanımında artışın önemli uyarı işaretleri olabileceğini dile getiren Tunçel, “Bunun yanında ölümden veya intihardan söz etmek, hayatına son vermeyle ilgili araştırmalar yapmak, önemli kişisel eşyalarını dağıtmak, vasiyet niteliğinde düzenlemeler yapmak ya da yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha doğrudan risk göstergeleri olarak değerlendirilmeli. Burada önemli olan, bu belirtilerin her zaman intihar riski anlamına gelmediğini; ancak birkaçının bir arada görülmesi, yeni başlaması veya kısa sürede belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınması ve profesyonel değerlendirme için desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İntihar düşüncesini doğrudan sormak, kişinin aklına intihar fikrini sokmaz! </strong></p>

<p>Daha önce intihar düşüncesinden söz etmeyen bir kişinin davranışlarındaki ani değişikliklerin oldukça ciddiye alınması gerektiğine işaret eden Tunçel, “Bir kişinin daha önce intihardan söz etmemiş olması, risk taşımadığı anlamına gelmez. Bazı kişiler yaşadıkları yoğun sıkıntıyı çevreleriyle paylaşmayabilir veya yardım istemekte zorlanabilir.” dedi.</p>

<p>Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişikliklerin birlikte görülmesi durumunda bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerektiğine vurgu yapan Tunçel, “Böyle bir durumda kişinin üzerine varsayımlarla gitmek yerine doğrudan ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda seni çok zorlanıyor gibi görüyorum. Kendine zarar vermeyi veya hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ diye sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenliği önceliklendirilmeli! </strong></p>

<p>Kriz anında kişinin yanında bulunan biri öncelikle ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi:</p>

<p>“Öncelikle sakin kalmaya ve kişiyi yalnız bırakmamaya çalışmalıyız. Onu yargılamadan dinlemek, yaşadığı acıyı küçümsememek ve ‘Bunu neden yapıyorsun?’, ‘Böyle düşünmek doğru değil’ gibi ifadeler yerine; ‘Bunun senin için ne kadar ağır olduğunu görüyorum’ gibi destekleyici bir dil kullanmak önemli. Kişiye doğrudan intihar düşüncesi veya kendisine zarar verme düşüncesi olup olmadığı sorulabilir. Eğer kişi kendisine zarar verme konusunda yakın ve ciddi bir risk taşıyorsa, güvenliği önceliklendirmek gerekir. Mümkünse kişinin yalnız kalmaması, kendisine zarar verebileceği araçlara erişimin güvenli biçimde sınırlandırılması ve gecikmeden profesyonel/acil yardım alınması önemlidir.</p>

<p>Böyle bir durumda yakın kişinin bütün sorumluluğu tek başına üstlenmesi beklenmemeli. Acil risk varsa yerel acil sağlık hizmetlerinden destek alınmalı; 112 Acil Çağrı Merkezi aranarak durum açıkça belirtilmeli. Kaçınılması gereken en önemli şeylerden biri ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı problemi küçümsemek olur. ‘Aileni düşün’, ‘Bunca şeyin varken nasıl böyle düşünürsün?’ ya da ‘Bunu yapacak kadar güçlü değilsin’ gibi ifadeler kişiyi daha da yalnızlaştırabilir.”</p>

<p><strong>Sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmayı gerektirmiyor! </strong></p>

<p>Psikolojik olarak zorlandığı görülen bir kişinin yardım istemeyi reddetmesi durumunda temel ilkenin kişinin özerkliğine saygı gösterirken güvenliğini göz ardı etmemek olduğuna dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Kişi yardım almak istemediğinde onu zorlayıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tutum genellikle faydalı olmaz.” dedi.</p>

<p>Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ama yanında olduğumu bilmeni istiyorum’ şeklinde bir yaklaşımın sürdürülebilir olacağını kaydeden Tunçel, “Ancak intihar riski belirginse bunu yalnızca ‘kendi kararı’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Özellikle kişi kendisine zarar verme niyetinden söz ediyor, bir planından bahsediyor veya yakın zamanda kendisine zarar verme ihtimali yüksek görünüyorsa güvenlik öncelikli hale gelir. Böyle bir durumda kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel veya acil yardım aramasına engel olmamalı. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmez. Bazen en önemli destek, ‘Sen şu anda yardım istemesen bile ben bu süreci seninle birlikte taşıyacağım’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Krizin yatışması, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez!</strong></p>

<p>Krizin yatışmasının, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğine vurgu yapan Tunçel, “Bazen kişi akut olarak sakinleşebilir; ancak krize neden olan depresyon, travma, yoğun kayıp, ilişki sorunları, madde kullanımı veya başka psikolojik güçlükler devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrasında profesyonel değerlendirme ve düzenli takip son derece önemlidir.” dedi.</p>

<p>Kişinin yalnızca o anki güvenliğini sağlamak değil, krizin altında yatan nedenleri anlamak ve uzun vadeli bir destek planı oluşturmak gerektiğini aktaran Tunçel, “Psikoterapi, gerektiğinde psikiyatri değerlendirmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi tedavi planının parçaları olabilir. Kişinin yakınlarının da süreçte nasıl destek olabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi faydalıdır. Özellikle kriz sonrasında ‘artık düzeldi’ diyerek takibi bırakmak yerine, kişinin nasıl olduğunu düzenli olarak sormaya ve profesyonel destek sürecini sürdürmesine yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yardım istemek zayıflık değil!</strong></p>

<p>10 Eylül İntiharı Önleme Günü vesilesiyle, yardım istemekte zorlanan veya kendisini çıkmazda hisseden kişilere önemli bir mesaj veren Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Şu anda yaşadığınız acı ne kadar yoğun olursa olsun, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil; zorlayıcı bir dönemden çıkabilmek için atılabilecek en önemli adımlardan biridir.</p>

<p>Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde bütün hayatınızı, bütün sorunlarınızı veya geleceğin tamamını bir anda çözmeniz gerekmiyor. Bazen ilk adım yalnızca güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var!’ diyebilmektir.</p>

<p>10 Eylül bize yalnızca intiharı önlemenin değil, ruhsal sıkıntılar hakkında daha açık konuşabilmenin de önemini hatırlatıyor. İntihar düşüncesi bir ‘dikkat çekme davranışı’ olarak küçümsenmemeli; kişinin yaşadığı yoğun psikolojik acının bir işareti olarak ele alınmalı. Doğru zamanda kurulan bir temas ve doğru yönlendirme, yardım alma sürecinin başlangıcı olabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Sep 2026 14:09:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/intihar-riskini-gosteren-isaretlere-dikkat-1788952164.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanal medyada gördüğünüz her egzersizi uygulamayın!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sanal-medyada-gordugunuz-her-egzersizi-uygulamayin-14659</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sanal-medyada-gordugunuz-her-egzersizi-uygulamayin-14659</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, 8 Eylül Dünya Fizyoterapi Günü dolayısıyla fizyoterapinin koruyucu sağlık hizmetlerinden sağlıklı yaşlanmaya, nörolojik hastalıklardan teknolojik rehabilitasyon uygulamalarına kadar genişleyen rolünü değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“Fizyoterapiye bir şey olduktan sonra değil, sorun oluşmadan önce de ihtiyaç duyabiliriz”</strong></p>

<p>Fizyoterapinin yalnızca hastalık, sakatlık ya da ameliyat sonrasında başvurulan bir yöntem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “Fizyoterapiyi sadece bir hastalık, sakatlık veya ameliyat sonrasında uygulanan bir tedavi olarak düşünmemek gerekiyor. Aslında fizyoterapinin koruyucu sağlık açısından da önemli bir yeri var. Kişinin hareket kapasitesini, kas gücünü, dengesini ve günlük yaşam alışkanlıklarını değerlendirerek ileride ortaya çıkabilecek bazı problemlerin önüne geçebiliriz. Gününün büyük bölümünü masa başında geçiren bir kişinin henüz ciddi bir şikâyeti yokken hareket alışkanlıklarını düzenlemek, uygun egzersizleri öğrenmesini sağlamak önemli bir koruyucu yaklaşım. Yani fizyoterapiye sadece ‘bir şey olduktan sonra’ değil, sorun oluşmadan önce de ihtiyaç duyabiliriz.” dedi.</p>

<p><strong>Hareketsiz yaşam kas-iskelet sistemi sorunlarını artırıyor</strong></p>

<p>Bilgisayar, telefon ve diğer dijital cihazların günlük yaşamın merkezine yerleşmesiyle birlikte hareketsiz geçirilen sürenin arttığını ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Günlük yaşamımızdaki değişiklikler kas-iskelet sistemi problemlerini de oldukça etkiledi. Bilgisayar ve telefon başında uzun süre kalmak, gün içerisinde yeterince hareket etmemek ve aynı pozisyonda uzun süre çalışmak özellikle boyun, sırt ve bel şikâyetlerini artırıyor. Dikkat çekici olan ise bu problemlerin artık sadece ileri yaşlarda karşımıza çıkmaması. Genç yetişkinlerde ve öğrencilerde de boyun, sırt ve bel ağrılarını daha sık görüyoruz. Burada sadece ‘duruşumuz bozuk’ demek yeterli değil. Bence asıl üzerinde durmamız gereken konulardan biri, gün içerisinde ne kadar hareket ettiğimiz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Her egzersiz herkes için uygun değildir”</strong></p>

<p>Ağrı yaşayan kişilerin dijital medya platformlarından gördükleri egzersizleri kendi kendilerine uygulamalarının bazı durumlarda sakıncalı olabileceğini dile getiren Prof. Dr. Deniz Demirci, egzersizin kişinin ihtiyacına göre planlanması gerektiğini söyledi.</p>

<p>“Egzersiz kesinlikle önemli ve doğru kullanıldığında çok değerli bir tedavi aracıdır.” diyen Demirci, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ancak her egzersiz herkes için uygun değildir. Aynı bölgede ağrı olması, ağrının nedeninin de aynı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle sanal medyada görülen bir hareketi, sadece başka bir kişiye iyi geldiği için uygulamak doğru olmayabilir. Özellikle şiddetli veya giderek artan ağrı, uyuşma, güç kaybı ya da belirgin hareket kısıtlılığı varsa öncelikle bir değerlendirme yapılması gerekir. Kısacası, egzersizi önermiyoruz demek doğru değil; tam tersine egzersizi doğru kişiye, doğru zamanda ve doğru şekilde uygulamak gerekiyor.”</p>

<p><strong>Fizyoterapi yalnızca ortopedik sorunlarla sınırlı değil</strong></p>

<p>Fizyoterapi ve rehabilitasyonun çok geniş bir çalışma alanına sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, ortopedik sorunların yanı sıra nörolojik hastalıklar, spor yaralanmaları, yaşlılık ve kronik hastalıklarda da fizyoterapinin önemli rol üstlendiğini ifade etti.</p>

<p>Prof. Dr. Demirci, “Fizyoterapi ve rehabilitasyonun çalışma alanı oldukça geniş. Ortopedik problemlerin yanı sıra inme, Parkinson hastalığı, multiple skleroz gibi nörolojik hastalıklarda, spor yaralanmalarında, yaşlılıkta ve çeşitli kronik hastalıklarda önemli bir rol üstleniyoruz. Buradaki amaç sadece ağrıyı azaltmak değil. Kişinin günlük yaşamını mümkün olduğunca bağımsız sürdürebilmesi, hareket edebilmesi ve yaşam kalitesinin korunması da en az ağrının azaltılması kadar önemli.” dedi.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşlanmanın anahtarı kas gücü ve denge</strong></p>

<p>Yaşın ilerlemesiyle kas gücü ve dengede azalma görülebileceğini ancak bunun kaçınılmaz olarak ciddi hareket kaybına dönüşmek zorunda olmadığını belirten Prof. Dr. Deniz Demirci, “Yaş ilerledikçe kas gücü ve denge azalabiliyor. Fakat bunun mutlaka ciddi bir hareket kaybına dönüşmesi gerekmiyor. Düzenli ve kişiye uygun egzersizle kas gücünü, dengeyi ve hareket kabiliyetini uzun süre korumak mümkün. Özellikle düşmeler yaşlı bireylerde ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle denge, kas gücü ve yürüme kapasitesinin değerlendirilmesi ve gerekli egzersizlerin planlanması önemli. Burada hedefimiz kişinin sadece daha uzun yaşaması değil, mümkün olduğunca uzun süre bağımsız ve aktif kalabilmesi.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Robotik rehabilitasyon, sanal gerçeklik ve yapay zekâ daha fazla kullanılacak</strong></p>

<p>Teknolojinin fizyoterapi ve rehabilitasyon alanındaki kullanımının giderek yaygınlaştığını ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, robotik rehabilitasyon, sanal gerçeklik ve yapay zekâ uygulamalarının gelecekte fizyoterapistlere önemli olanaklar sağlayacağını dile getirerek, “Teknolojinin fizyoterapideki kullanımının önümüzdeki dönemde daha da artacağını düşünüyorum. Robotik rehabilitasyon, sanal gerçeklik ve yapay zekâ; hastanın hareketlerinin değerlendirilmesi, gelişiminin takip edilmesi ve egzersizlerin kişiye göre düzenlenmesi konusunda bize önemli imkânlar sağlayabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Teknoloji fizyoterapistin yerini almayacak”</strong></p>

<p>Teknolojik gelişmelerin mesleğin geleceği açısından önemli olduğunu ancak insan faktörünün fizyoterapinin merkezinde kalmaya devam edeceğini vurgulayan Prof. Dr. Demirci, şöyle konuştu:</p>

<p>“Ama teknolojinin fizyoterapistin yerini alacağını düşünmüyorum. Daha çok fizyoterapistin değerlendirme ve tedavi sürecini destekleyen bir araç olacak. Çünkü hastanın sadece hareketini değil, ihtiyaçlarını, beklentilerini ve günlük yaşamını bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu noktada insan iletişimi ve klinik deneyim hâlâ çok önemli.”</p>

<p>Gelecekte daha fazla teknoloji kullanılan ve kişiselleştirilmiş tedavilerin öne çıktığı bir fizyoterapi anlayışının gelişeceğini kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Önümüzdeki yıllarda daha fazla teknoloji kullanacağımız, daha kişiye özel tedaviler uygulayacağımız bir fizyoterapi anlayışının gelişeceğini düşünüyorum. Ancak temel değişmeyecek: İnsanı hareket ettirmek ve mümkün olduğunca bağımsız bir yaşam sürmesine yardımcı olmak.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 16:43:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/sanal-medyada-gordugunuz-her-egzersizi-uygulamayin-1788875019.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vegan Beslenmede Kritik Nokta: Eksileni Doğru Tamamlamak</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/vegan-beslenmede-kritik-nokta-eksileni-dogru-tamamlamak-14653</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/vegan-beslenmede-kritik-nokta-eksileni-dogru-tamamlamak-14653</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde insanlar sağlık, çevresel kaygılar ve hayvan refahına yönelik farklı nedenlerle vegan beslenmeyi tercih edebiliyor. Ancak et, balık, tavuk, süt ve süt ürünleri ile yumurta gibi hayvansal kaynaklı besinlerin tüketilmediği bu beslenme modelinde dikkat edilmesi gereken temel bir nokta var. Listeden çıkarılan besinlerin yerine hangi besinlerin, ne miktarda ve ne çeşitlilikte ekleneceğinin kişiye özel, doğru planlanması gerekiyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Kliniği’nden Dyt. Ecem Çiçek Çakmak</strong>, vegan beslenmenin tek başına “sağlıklı” veya “sağlıksız” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek şunları söylüyor: <em>“</em><em>Her bireyin enerji ve besin ögesi ihtiyacı farklı olduğundan; yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi, yaşam tarzı, günlük rutin, mevcut beslenme alışkanlıkları ve bireysel hedefler, oluşturulacak beslenme planını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle hazır bir beslenme listesini herkes için uygulamak yerine, kişinin ihtiyaçlarına uygun bir plan oluşturulması daha doğru bir yaklaşım. Özellikle uzun süreli vegan beslenmede besin ögesi yeterliliğinin belirli aralıklarla değerlendirilmesi, gerekli durumlarda beslenme planının güncellenmesi ve takviye ihtiyacının uzman görüşü doğrultusunda ele alınması gerekiyor.”</em> </p>

<p>Vegan beslenmede protein, B12 vitamini, demir, kalsiyum, iyot, D vitamini, çinko ve omega-3 yağ asitlerinin yeterliliğinin gözetilmesi önemli. Bu nedenle baklagiller, soya ürünleri, tam tahıllar, sebze-meyveler, kuruyemişler ve tohumlar gibi farklı besin gruplarının dengeli biçimde tüketilmesine özen gösterilmeli. Gerektiğinde zenginleştirilmiş besinler ve takviyeler ise uzman değerlendirmesi doğrultusunda ele alınmalı. </p>

<p><strong>Bilimsel Araştırmalar da Söylüyor: Eksikleri İhmal Etmeyin </strong></p>

<p><em>Academy of Nutrition and Dietetics</em>’in 2025 yılında yayımladığı güncel değerlendirmede, uygun şekilde planlanan vegan ve vejetaryen beslenme modellerinin yetişkinlerde beslenme açısından yeterli olabileceği belirtilirken, bireysel ihtiyaçların ve besin ögesi yeterliliğinin gözetilmesinin önemi vurgulanıyor. Ayrıca 141 araştırmanın değerlendirildiği bir başka çalışmada, vegan bireylerde özellikle B12 vitamini, kalsiyum ve iyot alımının daha düşük olabildiği<strong> </strong>bildiriliyor. Bu sonuçlar, tek bir besin grubunu “iyi” veya “kötü” olarak değerlendirmekten ziyade, beslenme düzeninin bütününün ele alınması gerektiğine işaret ediyor. </p>

<p>Dyt. Ecem Çiçek Çakmak, vegan beslenmeye geçişin kişinin mevcut alışkanlıklarının değerlendirilmesiyle başlaması gerektiğini belirterek önemli bir noktayı da vurguluyor: “<em>Vegan beslenmeye geçişte önceliğimiz, kişinin bir anda tüm alışkanlıklarını değiştirmesinden ziyade, beslenme düzeninin sürdürülebilir bir şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Gerektiğinde kan değerlerinin takip edilmesi ve profesyonel değerlendirme doğrultusunda hareket edilmesi de sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine destek oluyor.</em>”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 16:42:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/vegan-beslenmede-kritik-nokta-eksileni-dogru-tamamlamak-1788874975.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamilelik için 35 yaş uyarısına dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hamilelik-icin-35-yas-uyarisina-dikkat-14652</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hamilelik-icin-35-yas-uyarisina-dikkat-14652</guid>
                <description><![CDATA[Düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen hamileliğin gerçekleşmemesi olarak tanımlanan infertilite günümüzde önemli bir üreme sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizde de son yıllarda infertilite nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuruların ve yardımcı üreme tedavilerine olan ihtiyacın arttığı belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünya genelinde üreme çağındaki yaklaşık her 6 kişiden biri yaşamının bir döneminde infertilite sorunu yaşıyor. İnfertilite vakalarının yaklaşık yüzde 30’unun kadınlara bağlı  nedenlerden kaynaklandığı belirtiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, son yıllarda artış gösteren kadın infertilitesinde genetik özellik ve ilerleyen yaş gibi değiştirilemeyen faktörler kadar hatalı alışkanlıkların da önem taşıdığına dikkat çekerek, “Son yılların önemli sorunu olan obezite veya tam aksine aşırı zayıf olmak, sigara ve alkol tüketimi, hareketsiz yaşam sürmek ve sağlıksız beslenmek gibi etkenler de  üreme sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla, infertilite riskini en aza indirmek için sağlıklı bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, anne olmayı zorlaştıran hatalı alışkanlıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen hamileliğin gerçekleşmemesi olarak tanımlanan infertilite günümüzde önemli bir üreme sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizde de son yıllarda infertilite nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvuruların ve yardımcı üreme tedavilerine olan ihtiyacın arttığı belirtiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünya genelinde üreme çağındaki yaklaşık her 6 kişiden biri yaşamının bir döneminde infertilite sorunu yaşıyor. İnfertilite vakalarının yaklaşık yüzde 30’unun kadınlara bağlı  nedenlerden kaynaklandığı belirtiliyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, </strong>son yıllarda artış gösteren kadın infertilitesinde genetik özellik ve ilerleyen yaş gibi değiştirilemeyen faktörler kadar hatalı alışkanlıkların da önem taşıdığına dikkat çekerek, “Son yılların önemli sorunu olan obezite veya tam aksine aşırı zayıf olmak, sigara ve alkol tüketimi, hareketsiz yaşam sürmek ve sağlıksız beslenmek gibi etkenler de  üreme sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla, infertilite riskini en aza indirmek için sağlıklı bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor. <strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa,</strong> anne olmayı zorlaştıran hatalı alışkanlıkları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. </p>

<p><strong>HAMİLELİK PLANINI SÜREKLİ ERTELEMEK</strong></p>

<p>Günümüzde eğitim, kariyer ve sosyal yaşam nedeniyle annelik yaşı giderek ileriye taşınabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, ancak kadın üreme sistemi açısından ilerleyen yaşın göz ardı edilmemesi gereken en önemli faktörlerden birini oluşturduğunu vurgulayarak, “Kadınlar belirli bir yumurta rezerviyle dünyaya gelmektedir. Yıllar içerisinde hem yumurta sayısı azalmakta hem de kalan yumurtalarda kromozomal bozukluk görülme olasılığı artmaktadır. Üreme kapasitesindeki azalma özellikle 35 yaşından sonra belirginleşirken, 40 yaş sonrasında daha hızlı azalma eğilimine girmektedir. Yaş ilerledikçe doğal hamilelik ihtimalinin azalmasının yanı sıra düşük ve embriyodaki kromozomal anomalilerin görülme riski de artmaktadır” diye konuşuyor.  Bu nedenle 6 ay boyunca  düzenli ve korunmasız ilişkiye rağmen hamile kalamayan 35 yaş ve üstü kadınların zaman kaybetmeden mutlaka bir hekime başvurmaları gerektiğini anlatan Dr. Gamze Karababa, “Bu yaş grubundaki kadınlarda erken değerlendirme ve ihtiyaç halinde tedavi, hamilelik oluşumu için büyük önem taşımaktadır” diyor. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Hamileliğin uzun süre ertelenmesi düşünülüyorsa, kadının yaşı ile tıbbi özellikleri doğrultusunda üreme potansiyelinin değerlendirilmesi ve uygun hastalarda üreme sağlığının<strong> </strong>korunmasına yönelik seçeneklerin kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla görüşülmesi yararlı olabiliyor.  Dr. Gamze Karababa, “Ancak yardımcı üreme tedavilerindeki gelişmelerin kadının yaşının fertilite üzerindeki etkisini tamamen ortadan kaldırdığı düşüncesine kapılmamak gerekmektedir” uyarısında bulunuyor. <strong> </strong></p>

<p><strong>SİGARA VE NİKOTİN ÜRÜNLERİ KULLANMAK</strong></p>

<p>Sigara kadın üreme sağlığını birçok farklı mekanizmayla olumsuz etkileyebiliyor. Sigara dumanındaki toksik maddeler yumurtalık dokusuna zarar verebiliyor, yumurta kaybını hızlandırabiliyor ve hamileliğin oluşma süresini uzatabiliyor. Bilimsel çalışmalarda sigara kullanan kadınlarda infertilite riskinin kullanmayanlara göre daha yüksek olduğu gösterilmiş. Amerikan Üreme Tıbbı Derneği’nin değerlendirmesinde sigaranın kadın üreme sağlığını olumsuz etkilediği, üreme fonksiyonlarındaki kaybı hızlandırabildiği ve yardımcı üreme tedavilerinin sonuçlarını da olumsuz etkileyebildiği belirtiliyor. Elektronik sigaraların da üreme sağlığı açısından güvenli bir alternatif olmadığına dikkat çekiliyor. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Hamilelik planlayan kadınların sigara ve diğer nikotin ürünlerini bırakması, mümkün olduğunca pasif sigara maruziyetinden de uzak durması gerekiyor. </p>

<p><strong>KİLO KONTROLÜNÜ İHMAL ETMEK</strong></p>

<p>Vücut ağırlığı kadınların hormonal sistemi ve yumurtlama düzeniyle yakından ilişkili oluyor. Obezite; insülin direnci, hormonal düzensizlikler ve yumurtlama problemlerine yol açarak üreme sağlığını etkileyebiliyor. Özellikle polikistik over sendromu olan kadınlarda fazla kilo mevcut hormonal ve metabolik sorunları daha belirgin hale getirebiliyor. Bunun tam tersine, çok düşük vücut ağırlığı, ciddi kalori kısıtlaması veya aşırı egzersiz de adetlerin düzensizleşmesine, hatta yumurtlamanın durmasına neden olabiliyor. Yani fertilite açısından yalnızca fazla kilo değil, aşırı düşük kilo da önem taşıyor.</p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Amaç kısa sürede çok fazla kilo vermek değil, sağlıklı ve sürdürülebilir bir vücut ağırlığına ulaşmak olmalı. Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktiviteyle ideal kiloya yaklaşmak hem genel sağlık hem de üreme sağlığında kilit bir rol üstleniyor. </p>

<p><strong>AŞIRI ALKOL TÜKETMEK</strong></p>

<p>Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi kadınlarda üreme sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle yüksek miktarda alkol tüketildiğinde hormonal denge ve yumurtlama düzeninin etkilenebileceğine ilişkin veriler bulunuyor. Bu nedenle hamilelik planlama döneminde de alkol tüketimine dikkat edilmesi önem taşıyor. Ayrıca, kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketme alışkanlığının göz ardı edilmemesi gerektiği belirtiliyor. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Hamilelik planlayan kadınların alkol tüketimini mümkün olduğunca sınırlandırmaları, hamilelik oluştuğunda ise alkol kullanmamaları gerekiyor. Dr. Gamze Karababa, “Güvenli olduğu kanıtlanmış bir alkol miktarı olmadığı için en doğru yaklaşım alkol tüketmemektir” diyor. </p>

<p><strong>HAREKETSİZ YAŞAMAK VE SAĞLIKSIZ BESLENMEK</strong></p>

<p>Üreme sağlığını tek başına artıran mucizevi bir besin veya özel bir “doğurganlık diyeti”  bulunmuyor. Ancak uzun süreli sağlıksız beslenme ve hareketsizlik; kilo artışı, insülin direnci ve metabolik bozukluklar üzerinden hormonal sistem ile yumurtlamayı olumsuz etkileyebiliyor. “Bununla birlikte çok yoğun egzersiz yapmanın da her zaman daha sağlıklı olduğu düşünülmemeli” uyarısında bulunan Dr. Gamze Karababa, yetersiz enerji alımıyla birlikte gerçekleştirilen aşırı fiziksel aktivitenin bazı kadınlarda adet düzensizliklerine ve yumurtlamanın baskılanmasına neden olabildiğini aktarıyor.</p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Sebze, meyve, tam tahıllar, kaliteli protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme modeli tercih edilmeli; aşırı işlenmiş ve yüksek şeker içeren gıdalar sınırlandırılmalı. Düzenli ve sağlık durumuna uygun egzersiz yapmaya, aşırıya kaçmamaya da dikkat etmek gerekiyor. </p>

<p><strong>DÜZENLİ JİNEKOLOJİK KONTROLLERİ AKSATMAK</strong></p>

<p>Jinekolojik kontrollerin yalnızca bir sorun ortaya çıktığında yapılması gerektiğini düşünmek önemli bir hata olarak karşımıza çıkıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gamze Karababa, yumurtlama bozuklukları, endometriozis, rahim ve yumurtalıklarla ilişkili bazı hastalıklar veya üreme sağlığını etkileyebilecek diğer durumların her zaman belirgin yakınmalara yol açmayabileceğini belirterek, “Özellikle adet düzensizliği, uzun süren adet gecikmeleri, şiddetli adet ağrısı, ara kanama, geçirilmiş pelvik enfeksiyonu veya yumurtalık ameliyatı öyküsü gibi durumların göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu sorunların zamanında değerlendirilmesi, ileride hamilelik planlandığında önem taşıyabilecek durumların daha erken fark edilmesini sağlayabilmektedir” bilgisini veriyor. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> Kadınların jinekolojik kontrollerini aksatmaması, özellikle adet düzeninde ya da mevcut yakınmalarında değişiklik olduğunda hekime başvurması önem taşıyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 16:42:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/hamilelik-icin-35-yas-uyarisina-dikkat-1788874969.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Lohusa kadının yalnız bırakılmaması önemli!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/lohusa-kadinin-yalniz-birakilmamasi-onemli-14650</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/lohusa-kadinin-yalniz-birakilmamasi-onemli-14650</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, doğum sonrası depresyon ve postpartum psikozun risk faktörleri, belirtileri ve tedavisinin yanı sıra lohusa dönemde anneye verilen aile desteğinin koruyucu rolü hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Lohusa kadının yalnız bırakılmaması önemli!</strong></p>

<p>Kültürümüzde lohusa kadının özellikle ilk günlerde yalnız bırakılmamasının gerçekten önemli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “İlk dönemde kadın kendini çok yalnız hissederse depresyona, hatta psikoza girme riski artar.” dedi.</p>

<p>Bu süreçte mutlaka yanında yardımcı birilerinin bulunması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Beştepe, “Annenin bebeğin ilk bakımında yalnız kalmadığını hissetmesi gerekir. Emzirmenin öğretilmesi, çocuğun beslenmesi, altının değiştirilmesi ve huyuna alışılması önemlidir. Zira her çocuk birbirinin aynısı olmaz, bazı çocuklar biraz daha huzursuz olabilir. Buna alışma sürecinde yanında yardımcı birilerinin bulunması her zaman çok değerlidir. Bunu kültürümüzün iyi alışkanlıklarından biri olarak değerlendiriyorum; çünkü oldukça koruyucudur. Zaten kültürümüzde bilindiği üzere ‘kırkı çıkarmak’ geleneği vardır. Çocuk kırkı çıkana kadar genellikle evden pek çıkarılmaz. Anne, anneanne, babaanne gibi kadın yakınları başta olmak üzere destek olurlar. Bu çok önemli bir destektir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Babanın desteği, önemli bir koruyucu rol oynuyor!</strong></p>

<p>Doğum sonrası dönemde babanın desteğinin de önemli bir koruyucu faktör olduğunu ifade eden Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “Çocuk yalnızca annenin değil, ailenin çocuğudur. Babanın da anne kadar sürece yakın olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Kadının eşinden destek görmesinin, anlaşıldığını hissetmesinin ve yalnız bırakılmamasının depresyon açısından koruyucu olduğunu aktaran Prof. Dr. Beştepe, “Bu desteklerin mevcut olması halinde kadının postpartum depresyona girme ihtimali oldukça azalır.” ifadelerini kullandı. </p>

<p><strong>Olağan dışı durumlardan bahsetmeye başlayan annelerin hastaneye götürülmesi gerekir!</strong></p>

<p>Doğum sonrası bazı belirtilerin acil yardım gerektirdiğine işaret eden Prof. Dr. Beştepe, şunları söyledi:</p>

<p>“Annenin yoğun uykusuzluk çekmeye başlaması, çocukla ilgili endişeleri konusunda hiç ikna edilemez hale gelmesi, örneğin çocuğunu besleyemediğine kesin olarak inanması, sürekli ve durdurulamaz biçimde ağlaması, iştahının kesilmesi, bebekle ilgili sıra dışı düşünceler geliştirmesi ve duygu değişimlerinin çok fazla olması halinde dikkatli olunmalı. Özellikle gerçek dışı veya olağan dışı durumlardan bahsetmeye başlayan annelerin mutlaka hastaneye götürülmesi gerekir.”</p>

<p><strong>Annenin yükü tek başına üstlenmesi doğum sonrası depresyon riskini artırıyor!</strong></p>

<p>Doğum sonrası depresyonu etkileyen birçok faktör olduğuna değinen Prof. Dr. Beştepe, “Bunların en önemlilerinden biri annenin bebeği isteyip istemediği ve bebeğin planlı olup olmadığıdır. Anne yaşının küçük veya çok ileri yaşta olması da etkileyen faktörler arasında yer alır. Bu durumlarda kişiler çok stresli olabilir.” dedi.</p>

<p>Düşük sosyoekonomik düzey ve sosyal destek yetersizliğinin doğum sonrası depresyon olasılığını artırdığını kaydeden Prof. Dr. Beştepe, baba desteğinin olmaması, annenin her şeye tek başına yetişmeye çalışması ve bekar annelerde doğum sonrası depresyonun daha sık görüldüğünü belirtti.</p>

<p><strong>Postpartum psikoz, bebeğe ve anneye zarar verme riski taşıyan ağır bir tablo!</strong></p>

<p>Postpartum psikozun postpartum depresyondan oldukça farklı ve çok daha ağır bir tablo olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Engin Emrem Beştepe, “Bunu kişinin gerçeklikle olan bağının bütünüyle kopması olarak tanımlayabiliriz. Genellikle duygudurum bozuklukları zemininde gelişir, depresyon, mani veya doğrudan bir psikoz tablosunun başlangıcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Postpartum psikozun en temel ayırt edici özelliğinin gerçeklik algısının tamamen yitirilmesi ve sanrı ile varsanımların eşlik etmesi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Engin Beştepe, şöyle devam etti:</p>

<p>“Kişinin gerçekte olmayan görüntüler görebilir, sesler duyabilir ve bu algıların doğrultusunda hareket edebilir. Çoğunlukla bebeğe ve kendine zarar verme düşünceleri de eşlik edebilir ki bu tablonun en kritik özelliğidir. </p>

<p>Bu durumda mutlaka yatarak tedavi uygulanması gerekir; ayakta tedavi uygulanamaz. Annenin içinde bulunduğu klinik durum nedeniyle güvenlik gerekçesiyle bebekten geçici olarak ayrılması gerekir. Postpartum psikoz oldukça ağır bir tablodur ancak depresyona kıyasla daha nadir görülür.” </p>

<p><strong>‘Al karası’, postpartum psikozun geleneksel kültürümüzdeki karşılığı!</strong></p>

<p>Halk arasında ‘al basması’ veya ‘al karası’ olarak anlatılan durumların postpartum psikozla ilişkili olabileceğine işaret eden Prof. Dr. Beştepe, “Bu inanış postpartum psikozun geleneksel kültürümüzdeki karşılığıdır.” dedi.</p>

<p>Bu anlamda sağduyulu bir kültürel geleneğe sahip olduğumuzu düşündüğünü ifade eden Prof. Dr. Beştepe, “Kırkı çıkmamış lohusaların yalnız bırakılmaması hem depresyon hem de al basması riskine karşı koruyucudur. Eski kadınlar ve ebeler bu durumun farkında olarak tedbirli yaklaşıyor.” Diyerek sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 16:42:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/lohusa-kadinin-yalniz-birakilmamasi-onemli-1788874959.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tartıdaki hızlı düşüşe aldanmayın!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tartidaki-hizli-dususe-aldanmayin-14603</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tartidaki-hizli-dususe-aldanmayin-14603</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, tek tip ve kısa süreli diyetlerin zararları ile sağlıklı ve kalıcı kilo yönetimi için neler yapılması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Tek tip diyetler sürdürülebilir değil!</strong></p>

<p>Hızlı kilo verme beklentisinin kişileri tek tip diyetlere yöneltebildiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Uygulanan tek tip diyetler kısa vadede tartıda düşüş sağlayabilir ancak sağlıklı ve kalıcı bir kilo kaybı için doğru bir yöntem değil.” dedi.</p>

<p>Tek bir besine ya da sınırlı sayıdaki besin grubuna dayanan diyetlerin, vücudun ihtiyaç duyduğu besin ögelerinin yeterli ve dengeli şekilde alınmasını zorlaştırabildiğine işaret eden İspiroğlu, bu tür uygulamaların uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguladı.</p>

<p><strong>Sağlıklı kilo kaybı sürdürülebilir beslenme alışkanlıklarından geçiyor! </strong></p>

<p>Bu tür diyetlerde başlangıçta görülen hızlı kilo kaybının her zaman yağ kaybı anlamına gelmediğine dikkat çeken İspiroğlu, “Tartıdaki değişimin bir bölümü vücuttaki su ve glikojen depolarındaki azalmadan kaynaklanabiliyor.” dedi.</p>

<p>Tek tip beslenmenin yanı sıra detoks adı altında uygulanan kısa süreli kürlerin de kalıcı kilo kaybı açısından doğru bir yaklaşım olmadığına vurgu yapan İspiroğlu, “Detoks programları çoğu zaman vücudu ‘temizlediği’ iddiasıyla sunuluyor. Oysa sağlıklı bir bireyde bu görevi zaten karaciğer, böbrekler ve bağırsaklar kesintisiz olarak yerine getirir. Kısa süreli meyve kürleri ise çoğunlukla kalori ve protein alımını azaltarak tartıda geçici bir düşüş oluşturabilir; ancak bu durum gerçek bir yağ kaybı anlamına gelmez. Sağlıklı beslenmede amaç, birkaç gün süren katı uygulamalar değil, uzun vadede sürdürülebilen doğru alışkanlıklar kazanmaktır.” hatırlatmasını yaptı.</p>

<p><strong>Meyveler tek tip diyetlerin değil, dengeli beslenme planının bir parçası olmalı! </strong></p>

<p>Kilo verme sürecinde tek bir besini mucizevi şekilde öne çıkarmak yerine, kişinin ihtiyaçlarına uygun, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin oluşturulması gerektiğinin altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle meyveler tek tip diyetler için tercih edilebiliyor. Meyvenin dengeli bir beslenme planı içinde yer alması gerekir. Ancak porsiyon kontrolü önemlidir. Özellikle prediyabeti (gizli şeker) olan veya diyabet riski taşıyan bireylerin meyveyi uygun porsiyonlarda tüketmeleri, mümkünse protein kaynaklarıyla birlikte tercih etmeleri kan şekeri kontrolü açısından daha uygun olur.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 14:23:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/tartidaki-hizli-dususe-aldanmayin-1788607383.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gizli Bir Kanser Salgını mı Yaşıyoruz?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gizli-bir-kanser-salgini-mi-yasiyoruz-14595</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gizli-bir-kanser-salgini-mi-yasiyoruz-14595</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda çevremizde kanser tanısı alan yakınlarımızın, tanıdıklarımızın sayısı eskisine göre çok daha fazla. Pek çok kişi için bu “kanserin son yıllarda hızla arttığı” yargısına neden oluyor. Ancak bilimsel gerçek tam da böyle değil. Kanser tanısı alanların sayısının artmasının her zaman kanserin yaygınlaştığı anlamına gelmediğine dikkat çeken Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can, “İnsan ömrünün uzaması, tarama programlarının yaygınlaşması ve tanı teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde daha fazla kişiye kanser tanısı konuluyor. Ancak modern tedaviler sayesinde kanserden ölüm oranları ise giderek azalıyor. Bugün kanseri daha sık konuşuyor olabiliriz ancak aynı zamanda onu daha erken teşhis ediyor ve çok daha etkili tedavi edebiliyoruz. Kanserle mücadelede hiç olmadığımız kadar güçlü bir dönemdeyiz” diyor ve kansere karşı en güçlü iki kozu paylaşıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda çevremizde kanser tanısı alan yakınlarımızın, tanıdıklarımızın sayısı eskisine göre çok daha fazla. Pek çok kişi için bu “kanserin son yıllarda hızla arttığı” yargısına neden oluyor. Ancak bilimsel gerçek tam da böyle değil. Kanser tanısı alanların sayısının artmasının her zaman kanserin yaygınlaştığı anlamına gelmediğine dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can</strong>, “İnsan ömrünün uzaması, tarama programlarının yaygınlaşması ve tanı teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde daha fazla kişiye kanser tanısı konuluyor. Ancak modern tedaviler sayesinde kanserden ölüm oranları ise giderek azalıyor. Bugün kanseri daha sık konuşuyor olabiliriz ancak aynı zamanda onu daha erken teşhis ediyor ve çok daha etkili tedavi edebiliyoruz. Kanserle mücadelede hiç olmadığımız kadar güçlü bir dönemdeyiz” diyor ve kansere karşı en güçlü iki kozu paylaşıyor.</p>

<p><strong>KANSER ASLINDA DNA’NIN HATALI KOPYALAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Her geçen gün ailenizde, iş yerinizde veya yakın çevrenizde birinin kanser teşhisi aldığını duyuyorsunuz. Bu vakalar toplumun zihninde ister istemez şu soruyu doğuruyor: <em>Görünmeyen bir kanser salgınıyla mı karşı karşıyayız?</em> Oysa madalyonun diğer yüzüne bakıldığında bambaşka ve umut verici bir tıbbi gerçeklik yatıyor. Toplumda kanser vakalarının ”patladığı” algısının en temel sebebinin insanlığın ortalama yaşam süresinin uzamasının yattığını söyleyen <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can</strong>, “Kanser, temelde hücresel bir yaşlanma ve DNA kopyalama hatası sürecidir. Geçmişte tıp dünyası enfeksiyonlar, bulaşıcı hastalıklar veya kalp krizleri nedeniyle yaşanan erken ölümlerin önüne geçtikçe, insan ömrü uzadı. Hücrelerimiz ne kadar çok bölünürse, DNA’mızın kopyalanma aşamasında ”kötü şans” eseri hata yapma ve kansere dönüşme olasılığı da istatistiksel olarak o kadar artıyor. Yani aslında kanserin daha sık görülmesi, modern tıbbın diğer hastalıklara karşı kazandığı zaferin doğal bir yan etkisidir” diyor. </p>

<p><strong>ARTIK TIP KANSERİ DAHA YAKINDAN İZLİYOR VE DAHA İYİ TANIYOR</strong></p>

<p>”Kanser” kapsamının ve modern tıptaki teşhis yeteneğinin radikal biçimde geliştiğine dikkat çeken <strong>Dr. Burak Can</strong>, “Günümüzün gelişmiş MR, tomografi ve hassas kan testleri, bundan 30 yıl önce fark edilmesi imkansız olan çok küçük lezyonları henüz ilk evresinde yakalayabiliyor. Düşük doz akciğer BT’leri, kolonoskopiler ve mamografiler sayesinde belirti vermeyen vakalar henüz kitleleşmeden sisteme ”yeni vaka” olarak girmektedir. Üstelik geçmişte farklı isimlerle anılan ya da kanser sınıfına girmeyen pek çok doku rahatsızlığı artık bu kategoride izleniyor. Dolayısıyla, tıp dünyası neyin kanser sayıldığını genişlettikçe ve tespiti kolaylaştırdıkça, istatistiklerdeki vaka sayıları da artmış görünüyor” diyor. </p>

<p><strong>KANSER ÖLÜMCÜL OLMAKTAN ÇIKTI</strong></p>

<p>Yaşam tarzı değişiklikleri ve çevresel faktörler nedeniyle son 10-15 yılda 50 yaş altı genç nüfustaki yeni tanı oranlarında izlenen artışa dikkat çeken <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can</strong>, Ancak madalyonun asıl sevindirici yüzü tam da burada saklı. Teşhis edilen vaka sayısı artsa da, kanserden ölüm oranları her geçen yıl istikrarlı bir şekilde düşüyor” diyor ve iki önemli etkene dikkat çekiyor.</p>

<ol>
	<li><strong>Tarama programları ve Erken tanı:</strong> Kanser artık eskisi kadar kolay saklanamıyor. Yaygınlaşan tarama programları, gelişmiş görüntüleme yöntemleri ve moleküler tanı teknolojileri sayesinde birçok kanser henüz hiçbir belirti vermeden, erken evrede tespit edilebiliyor. Hastalık yayılmadan yapılan bu erken tanı, tedavinin başarısını önemli ölçüde artırırken yaşam süresini de uzatıyor.</li>
	<li><strong>Kanser tedavisinde yaşanan devrimler:</strong> Kanser tedavisinde geleneksel kemoterapilere mahkumiyet azaldı. Son yıllarda geliştirilen ”akıllı ilaçlar” doğrudan kanserli hücrenin genetik mutasyonunu hedef alırken, ”immünoterapi” tedavileri vücudun kendi bağışıklık sistemini bir ordu gibi eğiterek kanserle savaşmasını sağlıyor. Bu yenilikler sayesinde 5 yıllık göreceli sağkalım oranları tıp tarihinde ilk kez %70 seviyesine ulaşmış durumda. </li>
</ol>

<p>Tarama programları sayesinde henüz erken evrede yakalanabilmesi ve modern tedaviler sayesinde hastaların tedavinin ardından da yıllarca sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi ile kanserin hayatımızdaki yerinin değiştirdiğine dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Burak Can,</strong> ”Artık kanser, eskisi gibi kesin bir ölüm fermanı değil. Erken tanı, kişiye özel tedaviler ve immünoterapi gibi önemli gelişmeler sayesinde birçok kanser türü başarıyla tedavi edilebiliyor ya da uzun yıllar kontrol altında tutulabiliyor. Bugün kanserle mücadelede elimizde hiç olmadığı kadar güçlü bilimsel imkânlar var” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 13:01:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/gizli-bir-kanser-salgini-mi-yasiyoruz-1788256893.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat Şikâyetlerini Yaşlanmaya Bağlayıp Kontrollerinizi Ertelemeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prostat-sikayetlerini-yaslanmaya-baglayip-kontrollerinizi-ertelemeyin-14590</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prostat-sikayetlerini-yaslanmaya-baglayip-kontrollerinizi-ertelemeyin-14590</guid>
                <description><![CDATA[Erkeklerde yaş ilerledikçe ortaya çıkan gece idrara kalkma, sık idrara çıkma, idrar akımında zayıflama gibi şikayetler çoğu zaman yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülüyor. Bu belirtiler iyi huylu prostat büyümesinden kaynaklanabileceği gibi, erken evrede hiçbir bulgu vermeden ilerleyen prostat kanserinin erken dönemdeki işaretlerinden biri de olabiliyor. Bu nedenle özellikle 50 yaş sonrasında yaşa ve kişisel risklere uygun düzenli kontroller, prostat hastalıklarının erken fark edilmesi ve tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşıyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Turhan Çaşkurlu, “1-31 Eylül Prostat Farkındalık Ayı” nedeniyle prostat hastalıklarında risk faktörleri ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Prostat büyümesi ile prostat kanseri genellikle karıştırılıyor </strong></p>

<p>Prostat, mesanenin hemen altında yer alan ve idrar kanalını çevreleyen bir bezdir. Yaşla birlikte prostatın idrar kanalına yakın bölümünde dokuların büyümesi, iyi huylu prostat büyümesine neden olabilir. Bu durum özellikle sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, idrar akımında zayıflama ve mesaneyi tam boşaltamama gibi şikayetlere yol açabilir. Prostat kanseri ise prostatın farklı bölgelerinde gelişebilen anormal hücre çoğalmasıdır. En önemli farklardan biri, prostat kanserinin erken evrede çoğu zaman herhangi bir belirti vermemesidir.</p>

<p><strong>PSA yüksekliği tek başına kanser anlamına gelmez</strong></p>

<p>PSA değerinin yüksek çıkması her zaman prostat kanseri olduğu anlamına gelmez. İyi huylu prostat büyümesi ve prostat enfeksiyonları gibi durumlarda da PSA yükselebilir. Bu nedenle tanı yalnızca bir kan testi üzerinden konulmaz; hastanın yaşı, risk faktörleri, muayene bulguları, PSA düzeyi ve gerektiğinde görüntüleme ve biyopsi sonuçları birlikte değerlendirilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa doktora başvurulmalı</strong></p>

<p>İdrarda veya menide kan görülmesi, idrar yaparken zorlanma, idrar akımının zayıflaması, özellikle geceleri sık idrara çıkma, ani idrar yapma ihtiyacı ve mesanenin tam boşalmadığı hissi mutlaka değerlendirilmelidir. İleri evrede ise açıklanamayan kemik ağrıları, kilo kaybı ve sürekli yorgunluk gibi sorunlar görülebilir. Ancak prostat kanserinin erken dönemde belirti vermeyebileceği de unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Şikayet olmaması kontrol gerektirmediği anlamına gelmez</strong></p>

<p>Prostat kanseri erken evrede sessiz ilerleyebildiği için herhangi bir şikâyetin bulunmaması kontrol gerekliliğini ortadan kaldırmaz. Genel olarak ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunmayan erkeklerde 50 yaşından itibaren düzenli değerlendirme önerilir. Birinci derece akrabasında erken yaşta prostat kanseri tanısı bulunanlarda kontrollerin 45 yaşından, ailede birden fazla erken yaşta tanı öyküsü olanlarda ise 40 yaşından itibaren başlaması gündeme gelebilir. Kişisel risklere göre takip aralığı ve uygulanacak tetkikler hekim tarafından belirlenmelidir.</p>

<p><strong>Erkekler kontrollerini neden erteliyor?</strong></p>

<p>Prostat şikayetlerinin yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülmesi, kötü bir sonuç alma korkusu, muayeneye ilişkin çekinceler ve “şikayetim yoksa sağlıklıyım” düşüncesi erkeklerin doktora başvurmasını geciktirmektedir. Oysa prostat kanseri erken dönemde sessiz seyredebildiğinden, belirtilerin ortaya çıkmasını beklemek doğru bir yaklaşım değildir. Yaşa ve risk grubuna uygun zamanda yapılacak kontroller, hastalığın erken yakalanması ve tedavi başarısının artırılması açısından kritik önem taşır.</p>

<p><strong>65 yaş üstü erkeklerde prostat kanseri riski artar</strong></p>

<p>Prostat kanserinde en önemli risk faktörlerinden biri yaştır ve görülme sıklığı özellikle 65 yaş sonrasında artar. Ailede prostat kanseri öyküsü bulunması ve bazı genetik yatkınlıklar da riski artırabilir. Bu nedenle ailesinde prostat kanseri bulunan erkeklerin kontrollerini daha erken yaşta başlatmaları önem taşır.</p>

<p><strong>Yaşam ve beslenme düzeninizdeki değişiklikler prostat sağlığınızı da korur </strong></p>

<p>Beslenme ve yaşam tarzı prostat sağlığı açısından da önemlidir. Kırmızı et ve işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi, fazla kilo ve hareketsizlik olumsuz etkilerle ilişkilendirilirken; sebze ağırlıklı beslenme, domates ve balık tüketimi ile düzenli fiziksel aktivite sağlıklı yaşamın önemli parçalarıdır. Sigara kullanımı da prostat kanseri açısından olumsuz sonuçlarla ilişkilendirilmektedir.</p>

<p><strong>İleri evre prostat kanserinde yeni nesil hormonal tedavilerle başarılı sonuçlar alınabiliyor</strong></p>

<p>Günümüzde prostat kanserinin tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler var. Multiparametrik MR gibi gelişmiş görüntüleme yöntemleri, şüpheli alanların daha doğru belirlenmesine ve hedefe yönelik biyopsilerin yapılmasına oldukça yardımcı olmaktadır. Tedavi gerektiren hastalarda robotik cerrahi ve sinir koruyucu cerrahi teknikler, uygun hastalarda ameliyat sonrası idrar kontrolü ve cinsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlamaktadır. İleri evre hastalıklarda ise yeni nesil hormonal tedaviler ve diğer sistemik tedavi seçenekleriyle hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesinin artırılması hedeflenmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 13:01:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/prostat-sikayetlerini-yaslanmaya-baglayip-kontrollerinizi-ertelemeyin-1788256864.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ülkemizde 40 yaş üstü her 5 kişiden 1’inde KOAH görülüyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ulkemizde-40-yas-ustu-her-5-kisiden-1inde-koah-goruluyor-14587</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ulkemizde-40-yas-ustu-her-5-kisiden-1inde-koah-goruluyor-14587</guid>
                <description><![CDATA[Nefes darlığı şikayeti ülkemizde giderek yaygınlaşıyor. Türkiye’de 40 yaş üzerindeki her 5 kişiden birinde görülen KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı), kalıcı nefes darlığının en yaygın nedenini oluşturuyor. KOAH’ın yol açtığı nefes darlığı nedeniyle fiziksel hareketlerden kaçınmak ise zamanla kasların güçsüzleşmesine ve en basit günlük işlerin bile daha zor yapılmasına neden olabiliyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Lütfiye Kılıç,</strong> kronik akciğer hastalarının doğru egzersiz ve nefes teknikleriyle günlük yaşamlarını daha rahat sürdürebileceklerini belirterek “Pulmoner rehabilitasyon; hastaların daha rahat nefes almalarını, hareket kapasitelerini artırmalarını ve hastalıklarını daha iyi yönetmelerini sağlayan kapsamlı bir programdır. Hastaneye ve acil servise başvurma ihtiyacını dahi azaltabilir” diyor. </p>

<p>Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, pulmoner rehabilitasyonun kimlere uygulanabildiğini ve hastalara sağladığı önemli faydaları anlattı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.<strong> </strong></p>

<p><strong>Nefes darlığı yaşayanların sayısı artıyor</strong></p>

<p>Türkiye’de nefes darlığından yakınanların sayısı son yıllarda belirgin şekilde artıyor. Bu artışta, toplumda tütün ürünleri kullanım oranının yüzde 34,8’e ulaşmasının yanı sıra hava kirliliği ve küresel ısınmaya bağlı sıcak hava dalgaları etkili oluyor. Nüfusun yaşlanması, hareketsiz yaşam ve obezitenin yaygınlaşması da kronik nefes darlığı yaşayan hasta sayısının her geçen yıl büyümesine yol açıyor.</p>

<p>Kalıcı nefes darlığının en yaygın nedenini oluşturan KOAH’ın Türkiye’de 40 yaş üzerindeki her 5 kişiden birinde görüldüğünü belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Covid gibi ağır geçirilen solunum yolu enfeksiyonlarının akciğerlerde bıraktığı hasarlar da nefes darlığını tetikleyebiliyor. Dolayısıyla günümüzde hem çevresel etkenler hem de yaşam alışkanlıkları nedeniyle daha fazla kişi bu sorunla karşı karşıya kalıyor” diyor.</p>

<p><strong>Her nefes darlığı akciğerlerden kaynaklanmıyor</strong></p>

<p>Nefes darlığının başlıca nedenlerini KOAH ve astım gibi kronik solunum yolu hastalıkları oluşturuyor. Ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine bu şikayet yalnızca akciğer hastalıklarından kaynaklanmıyor. Akciğerlerin ardından nefes darlığına en sık kalp ve damar hastalıkları yol açıyor.</p>

<p>Kansızlık, mide ve bağırsaklarda aşırı gaz birikimine neden olan sorunlar, kronik stres ve panik atak gibi psikolojik etkenler de nefes almakta güçlüğe neden olabiliyor. Diyabet ve tiroit hastalıkları ise solunum kaslarının gücünü etkileyerek nefes darlığına zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle nefes darlığının nedeninin belirlenmesi ve tedavinin buna göre planlanması önem taşıyor.</p>

<p>Tütün ürünlerinin kullanılması, nefes darlığı açısından en zararlı yaşam alışkanlıklarının başında geliyor. Obezite ve hareketsiz yaşam da hem solunum kaslarını hem de kişinin hareket kapasitesini olumsuz etkileyerek şikayetlerin artmasına neden olabiliyor.</p>

<p><strong>Hastaya özel kapsamlı bir program uygulanıyor</strong></p>

<p>Pulmoner rehabilitasyon; uzun süreli akciğer hastalığı bulunan kişilerin daha rahat nefes almalarını ve günlük hayatlarını kolaylaştırmayı amaçlayan kapsamlı bir program olarak uygulanıyor. Doktor kontrolünde yürütülen programda egzersizler ve doğru nefes alma teknikleri bir araya getiriliyor. Hastaya kronik akciğer hastalığını daha iyi yönetebilmesi için eğitim verilirken, ihtiyaca göre beslenme ve psikolojik destek de sağlanıyor.</p>

<p>Hastaların program sayesinde nefes darlığı yaşamadan nasıl egzersiz yapabileceklerini öğrendiklerini belirten Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Pulmoner rehabilitasyonda hastalar kronik akciğer hastalıklarıyla ilgili bilmeleri gerekenleri öğreniyor. Programda kazanılan bilgi ve beceriler, kişinin kendisini daha iyi hissetmesine ve hastalığını daha etkili yönetmesine yardımcı oluyor. Akciğerlerin ve kasların çalıştırılması, hastanın daha aktif olmasını ve sevdikleriyle keyif aldığı etkinliklere yeniden katılabilmesini sağlıyor” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Her yaştaki solunum hastasına uygulanabiliyor</strong></p>

<p>Pulmoner rehabilitasyon, nefes darlığı nedeniyle günlük yaşamı kısıtlanan her yaştaki solunum hastasına uygulanabiliyor. Günlük işlerini yapmakta zorlanan, yaşam kalitesi azalan veya egzersiz kapasitesi kısıtlanan hastalar programdan yararlanabiliyor.</p>

<p>Program, rehabilitasyon ünitesinin imkanlarına ve hastanın ihtiyaçlarına göre hastanede yatarak, ayaktan veya evde uygulanabiliyor. KOAH başta olmak üzere astım, bronşektazi, interstisyel akciğer hastalıkları, kistik fibrozis, göğüs duvarı hastalıkları ve nöromüsküler hastalıklarda pulmoner rehabilitasyondan yararlanılabiliyor. Ayrıca obeziteyle ilişkili akciğer hastalıklarında, akciğer nakli öncesinde ve sonrasında, nefes alabilmek için ventilatör desteğine ihtiyaç duyan hastalarda da program uygulanabiliyor.</p>

<p><strong>Günlük işleri yapma gücünü artırıyor</strong></p>

<p>Kronik solunum hastalığı bulunan kişiler, nefeslerinin daralacağı endişesiyle hareket etmekten ve egzersiz yapmaktan kaçınabiliyor. Ancak hareketsizlik zamanla kasların daha da güçsüzleşmesine ve kişinin çok daha az eforla nefes darlığı yaşamasına neden oluyor. Pulmoner rehabilitasyonda hastanın durumuna uygun miktar ve türde egzersiz planlanarak bu döngünün kırılması amaçlanıyor.</p>

<p>Doğru egzersizler kalp ve kas gücünü artırırken, enerji seviyesinin yükselmesine ve oksijenin daha verimli kullanılmasına yardımcı oluyor. Böylece hastalar yürümek, merdiven çıkmak ve ev işlerini yapmak gibi günlük aktivitelerini daha rahat gerçekleştirebiliyor.</p>

<p><strong>Hastane başvurularını azaltabiliyor</strong></p>

<p>Pulmoner rehabilitasyonun, hastanın yalnızca hareket kapasitesini geliştirmekle kalmadığını, nefes darlığı hissinin ve buna eşlik eden ölüm korkusunun azalmasına da katkı sağlayabildiğini belirten Doç. Dr. Lütfiye Kılıç şöyle konuşuyor: “Program, hastalık ataklarının sıklığını azaltarak hastaneye yatış oranlarını düşürür. Solunum yoluyla alınan ilaçların daha doğru teknikle ve etkili kullanılmasını sağlar. Kişinin kendine olan güvenini ve yaşam kalitesini yükseltir.”</p>

<p>KOAH gibi kronik akciğer hastalığı bulunan kişilerin nefes darlığı nedeniyle hareketten tamamen uzaklaşmamaları gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Lütfiye Kılıç, “Doğru miktarda ve hastaya uygun türde egzersizin çok önemli faydaları vardır. Pulmoner rehabilitasyon programına katılmak, birçok hasta için kelimenin hem gerçek hem de mecazi anlamıyla hayat kurtarıcı olabilir” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 13:00:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/09/ulkemizde-40-yas-ustu-her-5-kisiden-1inde-koah-goruluyor-1788256843.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her kayıp kendi yasını doğuruyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-kayip-kendi-yasini-doguruyor-14522</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-kayip-kendi-yasini-doguruyor-14522</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, sağlıklı yas süreci hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Amaç kaybı unutmak değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenebilmek!</strong></p>

<p>Kederin, sevdiğimiz birini ya da bizim için anlam taşıyan herhangi bir şeyi kaybettiğimizde verdiğimiz doğal ve sağlıklı bir psikolojik tepki olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Aslında yas tutabilmek, bağ kurabilme kapasitemizin bir göstergesidir.” dedi.</p>

<p>Toplumda ‘yasın beş evresi’ olarak bilinen inkâr, öfke, pazarlık, depresif duygulanım ve kabullenme modeli olduğunu aktaran Tunçel, “Ancak güncel psikoloji literatürü, herkesin bu evreleri aynı sırayla veya aynı yoğunlukta yaşamadığını gösteriyor. Yas doğrusal ilerleyen bir süreç değil; kişi bazı günler kendini iyi hissederken, bazı günler kaybı yeniden ilk günkü kadar yoğun yaşayabilir. Sağlıklı yas sürecinde kişi zamanla kaybın gerçekliğini kabul etmeye, kaybın yarattığı duygusal acıyla yaşamayı öğrenmeye ve hayatına yeni bir anlam kazandırmaya başlar. Amaç kaybı unutmak değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenebilmektir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yasın belirli bir son kullanma tarihi yok!</strong></p>

<p>Yasın belirli bir son kullanma tarihi olmadığına işaret eden Tunçel, “Birçok kişi için ilk birkaç ay en yoğun dönem olsa da, kaybın etkileri bir yıl hatta daha uzun süre farklı yoğunluklarda hissedilebilir. Bu tamamen bireyin kişilik özelliklerine, kaybın niteliğine, sosyal destek sistemine ve yaşam öyküsüne bağlıdır.” dedi.</p>

<p>Ancak bazı belirtilerin, profesyonel değerlendirme gerektirebileceğini kaydeden Tunçel, şöyle devam etti:</p>

<p>“Aylar geçmesine rağmen günlük yaşamı sürdüremeyecek düzeyde yoğun işlev kaybının devam etmesi, sürekli ve değişmeyen yoğun özlem, kaybı kabullenememe ve yaşamın tamamen durmuş hissedilmesi, kendini aşırı suçlama veya değersizlik düşüncelerinin baskın hale gelmesi, hayattan tamamen çekilme, sosyal ilişkilerin sona ermesi, umutsuzluk, yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri veya intihar düşüncelerinin ortaya çıkması, yoğun uyku ve iştah bozukluklarının uzun süre devam etmesi. Bu belirtiler her zaman depresyon anlamına gelmez; ancak uzamış yas bozukluğu veya klinik depresyon açısından mutlaka ruh sağlığı uzmanı tarafından değerlendirilmelidir.”</p>

<p><strong>Bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade biçimini değiştirir!</strong></p>

<p>Toplumda ‘güçlü olmalısın’, ‘ağlama’, ‘hayat devam ediyor’ gibi mesajların sıkça verildiğine değinen Tunçel, “Oysa bastırılan duygular ortadan kaybolmaz; yalnızca ifade biçimini değiştirir.” dedi.</p>

<p>Duygularını uzun süre bastıran kişilerde kaygı bozuklukları, depresyon, öfke patlamaları, panik belirtileri veya travma sonrası stres belirtilerinin daha sık görülebileceğini vurgulayan Tunçel, “Bunun yanında kronik stres nedeniyle uyku problemleri, kas ağrıları, baş ağrıları, mide-bağırsak yakınmaları, bağışıklık sisteminde zayıflama ve kronik yorgunluk gibi fiziksel belirtiler de ortaya çıkabilir. Sağlıklı yas, acıyı sürekli yaşamak değil; gerektiğinde ifade edebilmek, destek alabilmek ve zaman içinde yaşamla yeniden bağ kurabilmektir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yas, yaşamın anlamının ve beklentilerin değişmesiyle de ortaya çıkabilir!</strong></p>

<p>Kederin yalnızca ölüm sonrası yaşanan bir duygu olmadığına dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “İnsanlar hayatlarında önem verdikleri her şeyi kaybettiklerinde yas yaşayabilirler. Bir boşanma, uzun süre emek verilen bir işin kaybedilmesi, ciddi bir hastalık tanısı almak, uzuv kaybı yaşamak, doğurganlığın kaybı, göç etmek, ekonomik kayıplar veya kişinin geleceğe dair hayallerinin yıkılması da benzer yas süreçlerini tetikleyebilir. Çünkü yasın temelinde yalnızca bir kişinin kaybı değil, kişinin yaşamındaki anlamın, güven duygusunun, rollerinin veya geleceğe ilişkin beklentilerinin değişmesi vardır. Bu nedenle ‘Bu kadar üzülecek ne var?’ gibi söylemler yerine, her bireyin yaşadığı kaybın kendi yaşamındaki anlamını dikkate almak gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İlaç tedavisi doğrudan yası ortadan kaldırmak amacıyla uygulanmaz!</strong></p>

<p>Her yas sürecinin tedavi gerektirmediğini dile getiren Tunçel, “Doğal yas, çoğu zaman güvenli bir sosyal destek ve gerektiğinde psikolojik danışmanlıkla sağlıklı biçimde ilerler. Ancak yas uzamış, kişinin yaşamını ciddi şekilde etkilemeye başlamış veya depresyon, travma ya da kaygı bozukluğu gibi ek ruhsal sorunlar gelişmişse profesyonel destek önem kazanır.” dedi.</p>

<p>Bu durumda uygulanabilecek yaklaşımlara açıklık getiren Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yas odaklı psikoterapi, kaybın anlamlandırılması, yoğun özlem duygusunun işlenmesi ve kişinin yaşamına yeniden uyum sağlamasını desteklemeyi amaçlar. Bilişsel davranışçı terapi, suçluluk, umutsuzluk ve işlevselliği bozan düşünce kalıplarının ele alınmasına yardımcı olur. Travma odaklı terapiler, özellikle ani, beklenmedik veya travmatik kayıplarda uygulanabilir. Destekleyici psikoterapi ve grup terapileri, benzer deneyimleri yaşayan kişilerle güvenli paylaşım alanı oluşturabilir. Aile terapisi, özellikle aile sistemini etkileyen kayıplarda iletişim ve uyum sürecini destekleyebilir.</p>

<p>İlaç tedavisi ise doğrudan yası ortadan kaldırmak amacıyla uygulanmaz. Eğer kişide klinik depresyon, ağır anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu veya ciddi uyku sorunları gibi eşlik eden psikiyatrik tablolar varsa, psikiyatri uzmanı tarafından uygun görülen medikal tedavi psikoterapiyle birlikte planlanabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 12:57:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/her-kayip-kendi-yasini-doguruyor-1787997476.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Online psikolojik testler tanı koymak için yeterli değil!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/online-psikolojik-testler-tani-koymak-icin-yeterli-degil-14483</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/online-psikolojik-testler-tani-koymak-icin-yeterli-degil-14483</guid>
                <description><![CDATA[İnternette ve sosyal medyada sıkça psikolojik testler ile karşılaşıldığını belirten uzmanlar, bu testlerin kişilerin ruhsal durumları hakkında merak uyandırsa da her zaman bilimsel sonuçlar vermediğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Bir testin bilimsel kabul edilebilmesi için geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testler dahi tek başına tanı koyma aracı değildir. Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi.  Online test sonuçlarına bakarak depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koymanın doğru olmadığına vurgulayan</strong> <strong>Klinik Psikolog Yasemin Yalçın ise, “Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur.” açıklamasını yaptı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy ile Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, internette ve sosyal medyada yer alan psikolojik testlerin ne kadar güvenilir olduğu ve bu testlerin kişiye tanı koydurup koyduramayacağı hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Bir testin çok paylaşılması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez!</strong></p>

<p>İnternette ve sosyal medyada karşılaşılan psikolojik testlerin önemli bir bölümünün bilimsel açıdan güvenilir olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Bilimsel bir psikolojik ölçek ile sosyal medyada eğlence veya merak amacıyla hazırlanan popüler testlerin birbirinden ayrılması gerekir.” dedi.</p>

<p>Psikolojik değerlendirmede kullanılan test ve ölçeklerin bilimsel kabul edilebilmesi için psikoloji kuramlarına dayanması ve üzerinde geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon gibi istatistiksel çalışmalar yapılmış olması gerektiğini vurgulayan Demirsoy, “Bir testin çok paylaşılması ya da profesyonel görünümde olması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez. Güvenirlik ölçme aracının tutarlı sonuçlar vermesi, geçerlilik testin ölçtüğünü iddia ettiği özelliği gerçekten ölçmesi, standardizasyon ise soruların, uygulama koşullarının, puanlama ve yorumlama süreçlerinin önceden belirlenmiş kurallara bağlı olması demektir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Online test sonucu kişiye tanı koydurmaz!</strong></p>

<p>İnternetten yapılan bir test ile uzman tarafından gerçekleştirilen detaylı psikolojik değerlendirmenin aynı şey olmadığının altını çizen Demirsoy, “Psikolojik testler tanı koydurucu araçlar değil, uzmanın değerlendirmesine ışık tutan tarama araçları olarak çalışır.” dedi.</p>

<p>Tanı sürecinde yalnızca test sonucunun değerlendirilmediğine işaret eden Demirsoy, şunları söyledi:</p>

<p>“Kişinin belirtilerinin çeşidi, süresi ve sıklığı, yaşam koşulları, belirtilerin günlük işlevselliğe etkisi ve uzman görüşmesi sırasında gözlenen diğer kriterler de değerlendirilmeli. İnternetten yapılan test sonuçlarına bakarak kişinin kendisine depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, borderline, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koyması doğru değil.</p>

<p>İnternet testlerinden yola çıkarak kişinin kendisine etiket yapıştırması kaygıyı artırabilir. Bunun tersi de mümkün olabilir. Testte düşük puan alan bir kişi ‘bende bir şey yok’ düşüncesiyle gerçekten ihtiyaç duyduğu profesyonel yardımı erteleyebilir.”</p>

<p><strong>Bilimsel testler tanı sürecine önemli katkı sağlar!</strong></p>

<p>Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testlerin dahi tek başına tanı koyma aracı olmadığının altını çizen Demirsoy, “Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.” dedi.</p>

<p>Bu araçların kişinin belirtilerinin sıklığı ve şiddeti, günlük işlevselliğe etkisi ve normatif değerlerden ne ölçüde uzaklaştığı konusunda bilgi sağladığını aktaran Demirsoy, “Testler yalnızca tedavinin başlangıcında değil, tedavi süreci boyunca da kullanılabilir. Periyodik ölçümler tedavinin işe yarayıp yaramadığını ve iyileşmenin devam edip etmediğini takip etmeye yardımcı olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Online testler farkındalık için başlangıç noktası olabilir!</strong></p>

<p>Bilimsel temeli bulunan online psikolojik ölçeklerin doğru kullanıldığında yararlı olabileceğini ifade eden Demirsoy, “Bu testler tanı aracı değil, tarama ve farkındalık aracı olarak değerlendirilmeli.” dedi.</p>

<p>Kişinin kendisini daha yakından gözlemlemesinin, yaşadığı sorunlar üzerine düşünmesinin ve gerektiğinde profesyonel yardım almak için ilk adımı atmasının online testler açısından faydalı olabileceğini belirten Demirsoy, ancak test sonuçlarından yola çıkarak kendine teşhis koymaktan veya kişilik etiketleri oluşturmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Test sonucu değil, kişinin yaşamındaki etkisi önemli!</strong></p>

<p>Bir tarama ölçeğinin belirgin düzeyde bir soruna işaret etmesinin ‘kesin tanı’ anlamına gelmediğine dikkat çeken Demirsoy, bunun ‘bir uzmanla görüşmeye değer’ şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p>Kişinin günlük yaşamında belirgin sıkıntı yaşaması, belirtilerin süreklilik göstermesi veya giderek artması ve işlevselliğinin etkilenmesi durumunda uzman görüşüne başvurulması gerektiğini yineleyen Demirsoy, “Öz bildirim ölçekleri uzman değerlendirmesi olmadan eksik veya yanıltıcı olabilir. Aynı konuda tekrar tekrar internette araştırma yapma ihtiyacı hisseden kişilerin de kendi kendine tanı koymaya çalışmak yerine profesyonel görüş alması daha doğru bir yaklaşım olur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yasemin Yalçın: “Online testler bazı ipuçları verebilir ama tanımızı söylemez!”</strong></p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Yasemin Yalçın da internette ve sosyal medyada karşılaşılan her psikolojik testin bilimsel olmadığına işaret ederek, bilimsel psikolojik ölçeklerin geçerlilik, güvenilirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Yalçın, özellikle ‘Narsist misin?’, ‘DEHB olabilir misin?’ veya ‘10 soruda kişilik tipini öğren’ gibi içeriklerin önemli bir bölümünün bilimsel kriterleri taşımayabileceğine dikkat çekti ve sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur. Kişi yalnızca test puanına değil, günlük yaşamındaki işlevselliğine de dikkat etmeli. Uzun süren yoğun mutsuzluk veya kaygı, uyku ve iştah değişiklikleri, belirgin dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, ilişkilerde veya iş/okul yaşamında ciddi bozulma ya da kontrol edilmekte zorlanılan düşünce ve davranışların bulunması halinde test sonucundan bağımsız olarak bir uzmana başvurmak önemli.</p>

<p>Online psikolojik testler bize bazı ipuçları verebilir ancak tanımızı söylemez. Test sonucunu bir başlangıç noktası olarak görmek ve klinik değerlendirmenin yerine koymamak gerekir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 16:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/online-psikolojik-testler-tani-koymak-icin-yeterli-degil-1787922000.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İzmir’de engelli kedilere sıcak bir yuva</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/izmirde-engelli-kedilere-sicak-bir-yuva-14457</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/izmirde-engelli-kedilere-sicak-bir-yuva-14457</guid>
                <description><![CDATA[İzmir Büyükşehir Belediyesi, sokakta yaşamını sürdüremeyecek özel gereksinimli kediler için Işıkkent’te Engelli Kedi Evi açtı. Kedilerin sahiplenilene kadar ev konforunda güvenli ve huzurlu bir yaşam sürmesi hedefleniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı tarafından hayata geçirilen Engelli Kedi Evi, sokakta yaşamını sürdüremeyecek özel gereksinimli kedilere sahiplenilene kadar ev konforunda yaşama imkânı sunacak. Işıkkent Hayvan Bakımevi içinde oluşturulan Engelli Kedi Evi’nin açılışını; İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Pınar Okyay, İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi ve Sokak Hayvanlarını Koruma Komisyonu Başkanı Sedef Cem, Meclis Üyesi ve Komisyon Üyesi Feyzullah Ergin, Veteriner İşleri Dairesi Başkanı H. Gökhan Özdemir yaptı. Okyay, açılışın ardından Engelli Kedi Evi’ndeki kedileri besledi.</p>

<p><strong>Okyay: Çok önemli farkındalık yaratacak</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Pınar Okyay, sokaklarda kazalar ve enfeksiyonlar nedeniyle çok sayıda hayvanın kalıcı engellerle yaşamak zorunda kaldığını belirterek, bu hayvanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için daha fazla desteğe ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Çalışmanın Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı ekiplerinin duyarlılığı ve sahiplenmesiyle hayata geçirildiğini ifade eden Okyay, sokakta yaşamını sürdürmesi mümkün olmayan kedilerin Engelli Kedi Evi’nde güvenli bir ortamda yaşayacağını belirtti. Çalışmanın kamuoyuyla paylaşılmasının sokak hayvanları konusunda önemli bir farkındalık yaratacağına dikkat çeken Okyay, vatandaşlara da çağrıda bulundu. Okyay, sokak hayvanlarının yaşam kalitesinin artırılması ve özellikle kısırlaştırma çalışmalarının desteklenmesi için kurumlar ve vatandaşların birlikte hareket etmesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Cem: Herkesten destek bekliyoruz</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi ve Sokak Hayvanlarını Koruma Komisyonu Başkanı Sedef Cem, Engelli Kedi Evi’nde özel gereksinimli hayvanların güvence altına alınmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Projeye verdiği destek nedeniyle Smart Pet’e teşekkür eden Cem, diğer firmaları da çalışmaya katkı sunmaya davet etti. Engelli Kedi Evi’nin bir başlangıç olduğunu ve projeyi büyütmek istediklerini belirten Cem, aileleri de yaşam alanını ziyaret etmeye ve kedileri sahiplenmeye çağırdı. Cem, “Herkesten destek bekliyoruz” diyerek, özel gereksinimli hayvanların daha iyi koşullarda yaşamlarını sürdürebilmeleri için dayanışma çağrısı yaptı.</p>

<p><strong>Tong: İhtiyaç vardı</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı Eğitim, İletişim ve Destek Hizmetleri Şube Müdürü Dr. Ebru Tong, özel gereksinimli kedilerin refahı için böyle bir yaşam alanına ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Engelli Kedi Evi sayesinde uzun süre bakıma ihtiyaç duyan kediler için ev ortamını andıran, birlikte vakit geçirebilecekleri daha konforlu bir alan oluşturulduğunu söyledi. Alanın, Daire Başkanlığı personelinin emeğiyle hazırlanmasının projeyi daha anlamlı hale getirdiğini ifade eden Tong, kapasitenin mümkün olduğunca düşük tutulmasını ve kedilerin kısa sürede sahiplendirilmesini istediklerini dile getirdi.</p>

<p><strong>Vatandaşın getirdiği kedilerin kabulü yapılmayacak</strong></p>

<p>Engelli Kedi Evi, tedavi süreçlerinin ardından kalıcı engel nedeniyle sokak yaşamına geri dönemeyecek kediler için hayvan refahı odaklı bir yaşam alanı olarak oluşturuldu. Bu alanın temel amacı, sokakta yaşamını sürdüremeyecek durumda olan özel gereksinimli kedilerin sahiplenilene kadar kafes sisteminde tutulması yerine ev ortamına benzer, daha güvenli ve konforlu bir alanda yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak. Aynı zamanda bu kedilerin görünürlüğünü artırarak sahiplendirme süreçlerine katkı sunulması hedefleniyor. Engelli Kedi Evi’nde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı’nın birimlerine hasta olarak kabul edilen; trafik kazası, yüksekten düşme veya farklı sağlık sorunları nedeniyle tedavi edilen ve tedavi sonrasında görme kaybı, uzuv kaybı, işitme kaybı gibi kalıcı engellerle yaşamını sürdürmek durumunda kalan kediler barınacak. Sokakta yaşamını güvenli şekilde sürdüremeyeceği değerlendirilen bu kediler, sahiplenilinceye kadar bu yaşam alanında bakım altında tutulacak. Engelli Kedi Evi’ne, vatandaşların dışarıdan getirdiği kedilerin kabulü yapılmayacak.</p>

<p><strong>Aynı anda en fazla 4 kişi ziyaret edebilecek</strong></p>

<p>Engelli Kedi Evi, haftanın her günü 14.00-16.00 saatleri arasında ziyaretçi kabul edecek. Ziyaretler görevli personel gözetiminde gerçekleştirilecek, aynı anda en fazla 4 kişi ziyaret edebilecek. Ziyaret uygulamasıyla hem kedilerin huzurunun korunması hem de özel gereksinimli kedilerin daha fazla kişi tarafından tanınarak görünürlüklerinin artması ve sahiplendirilme sayılarının artırılması hedefleniyor. Yaşam alanı, kedilerin fiziksel ve davranışsal ihtiyaçları gözetilerek ev ortamını destekleyen bir düzenlemeyle hazırlandı. Böylece uzun süre kafeste kalmanın oluşturabileceği stresin azaltılması ve hayvan refahının artırılması amaçlandı.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 15:39:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/izmirde-engelli-kedilere-sicak-bir-yuva-1787834342.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğunuzdaki Kronik Kabızlık Ekran Bağımlılığından Kaynaklanabilir</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocugunuzdaki-kronik-kabizlik-ekran-bagimliligindan-kaynaklanabilir-14455</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocugunuzdaki-kronik-kabizlik-ekran-bagimliligindan-kaynaklanabilir-14455</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzün teknolojik olanaklarıyla büyüyen çocuklar gün içinde uzun süre ekran maruziyetiyle karşı karşıya kalıyor. Bu maruziyet süresi çocuklarda psikolojik sorunların yanında fiziksel problemlere de neden olabiliyor. Günde ortalama 4-8 saat ekran karşısında kalan çocuklarda boyun düzleşmesi, erken dönem omurga sorunları ve kronik kabızlık riski kat kat artabiliyor. Ülkemizde yapılan saha araştırmalarına göre çocukların günlük ortalama ekran süresi 4-7 saat, ergenlerde ise 6-8 saate kadar çıkabiliyor. Bu süreler, uluslararası rehberlerde önerilen limitlerin oldukça üzerinde seyrediyor. Bu nedenle çocukların büyüme döneminde alınan önlemler, kalıcı hasar riskini önemli ölçüde azaltabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Soner Demiral, çocuklarda ekran bağımlılığının olumsuz etkileri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Telefona bakanken omurgaya 27 kilo fazla yük biniyor</strong></p>

<p>Biyomekanik araştırmalar, telefon veya tablet ekranına bakarken başın 60 derece öne eğilmesinin servikal omurgaya yaklaşık 27 kilogramlık ek yük bindirdiğini ortaya koymaktadır. New York Omurga Cerrahisi Araştırmaları’nın çalışmasına göre, bu pozisyon gelişmekte olan çocuk omurgasında ciddi bir baskı yaratır. Çocukların ve ergenlerin günde ortalama 5-7 saatini bu duruşta geçirdiği düşünüldüğünde, servikal omurga yılda 1.400 saatten fazla anormal yüke maruz kalır. Sonuç olarak doğal boyun eğriliği kaybolarak düzleşmeye, erken dönem boyun fıtıklarına ve kronik kas spazmlarına yol açar. Bugün hareketsiz bırakılan çocukların bu durumun bedelini ilerleyen yıllarda ödemesinden endişe edilmektedir.  Bu tablo, literatürde “text neck” (metin boyun) veya “tech neck” sendromu olarak tanımlanır. Uzun süreli öne eğik duruş, omur eklemleri, bağlar ve kaslarda dejeneratif değişikliklere zemin hazırlayabilir.</p>

<p><strong>Ekran bağımlılığı her 4 çocuktan birinde kronik kabızlığa neden oluyor</strong></p>

<p>Ekran bağımlılığının etkileri omurga ile sınırlı kalmamaktadır. Uzmanlar çocuklarda kabızlık oranının normalde yüzde 3-5 bandında olduğunu, ancak dijital bağımlılık ve özellikle tuvalete telefonla girme alışkanlığı nedeniyle bu oranın yüzde 25’e (her 4 çocuktan biri) yükseldiğini belirtmektedir. Tuvalette ekrana odaklanmak, dışkılama refleksini baskılayarak kronik kabızlık ve enfeksiyon riskini artırmaktadır. </p>

<p><strong>Ekran bağımlılığı miyopi ve obezite riskini de artırıyor </strong></p>

<p>Uzun süreli ekran kullanımı göz sağlığını da tehdit eder. Miyopi görülme sıklığında artış, göz kuruluğu, yanma ve dijital göz yorgunluğu sık görülür. Hareketsizlik nedeniyle obezite riski artarken, mavi ışığın melatonin baskılaması uyku düzenini bozar. </p>

<p><strong>Çocuklarınızı ekran bağımlılığından korumak için spor ve sanatı sevdirin</strong></p>

<p>Dijital teknolojilerin günlük yaşamın ayrılmaz parçası haline geldiği günümüzde, çocukların fiziksel sağlığını korumak ebeveynlerin, eğitimcilerin ve sağlık profesyonellerinin ortak sorumluluğundadır. Bu konuda bazı önemli öneriler şöyle sıralanmaktadır.</p>

<ol start=”1” type=”1”>
	<li>20-20-20 kuralı uygulanmalı: Her 20 dakikada 20 saniye boyunca 6 metre uzağa bakılmalı ve postür düzeltilmelidir.</li>
	<li>Cihazlar göz hizasında tutulmalı; boyun eğilmesi en aza indirilmelidir.</li>
	<li>Tuvalete telefon alınmamalıdır.</li>
	<li>Günlük en az 60 dakika orta-yüksek şiddette fiziksel aktivite (açık hava oyunları, spor) mutlaka sağlanmalıdır.</li>
	<li>Ailece ekransız zaman dilimleri oluşturulmalı; ebeveynler rol model olmalıdır.</li>
	<li>Boyun-sırt ağrısı, kronik kabızlık veya baş ağrısı gibi şikayetlerde erken dönemde uzman kontrolü yaptırılmalıdır.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 15:38:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cocugunuzdaki-kronik-kabizlik-ekran-bagimliligindan-kaynaklanabilir-1787834330.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ani ve çok şidetli baş ağrısını hafife almayın!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-14432</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-14432</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, beyin anevrizmasının riskleri, kanama belirtileri, tedavi gerekip gerekmediğinin nasıl belirlendiği ve açık cerrahi ile damar içi tedavi yöntemlerinin nasıl seçildiği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Her anevrizma yırtılıp kanamaz; bazıları tesadüfen saptanabilir!</strong></p>

<p>Beyin anevrizmasının, beyni besleyen bir damarın duvarındaki zayıf bir noktanın dışarı doğru balonlaşması anlamına geldiğini aktaran Op. Dr. Ercan Kaya, “Çoğu anevrizma belirti vermeden kalabilir ve başka bir nedenle yapılan beyin görüntülemesinde tesadüfen bulunabilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle her anevrizmanın mutlaka yırtılıp kanayacağını düşünmenin doğru olmadığına değinen Op. Dr. Kaya, “Bununla birlikte bazı anevrizmalar büyüyebilir veya kanayabilir. Anevrizmalar erişkinlerde, kadınlarda, sigara kullananlarda ve yüksek tansiyonu olanlarda daha sık görülür. Anne, baba veya kardeş gibi yakın aile bireylerinde beyin anevrizması ya da anevrizmaya bağlı kanama bulunması da riski artırabilir. Bazı kalıtsal hastalıklarla ilişki görülebilir. Ancak bir risk etkeninin bulunması kişide mutlaka anevrizma olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde hiçbir risk etkeni bulunmayan bir kişide de anevrizma gelişebilir. Kimlerin taranması gerektiği, aile öyküsü ve eşlik eden hastalıklar dikkate alınarak hekim tarafından değerlendirilmeli.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her anevrizma tedavi edilmeli mi?</strong></p>

<p>Her anevrizmaya işlem yapılmadığına dikkat çeken Op. Dr. Kaya, “Çünkü henüz kanamamış bir anevrizmayı tedavi etmenin de belirli riskleri vardır. Temel soru şudur: Anevrizmanın gelecekte kanama ihtimali mi, uygulanacak işlemin riski mi daha yüksek?” dedi.</p>

<p>Değerlendirmede yalnızca anevrizmanın büyüklüğüne bakılmadığını vurgulayan Op. Dr. Kaya, şunları söyledi: </p>

<p>“Yerleşimi, şekli, zaman içinde büyüyüp büyümediği, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu, sigara ve yüksek tansiyon öyküsü, ailede anevrizmaya bağlı kanama bulunması ve hastanın daha önce böyle bir kanama geçirip geçirmediği birlikte ele alınır.</p>

<p>Kanama riski düşük görülen bazı anevrizmalar belirli aralıklarla MR veya tomografi temelli damar görüntülemeleriyle takip edilebilir. İzlem, ‘hiçbir şey yapmamak’ değildir; görüntüleme kontrollerinin yanı sıra tansiyonun düzenlenmesi ve sigaranın bırakılması da önemlidir. Tedavi ya da takip kararı, bu konuda deneyimli bir ekibin değerlendirmesiyle verilmelidir.”</p>

<p><strong>Anevrizma kanamasının en tipik belirtisi ani ve şiddetli baş ağrısı!</strong></p>

<p>Anevrizma yırtıldığında kanın çoğunlukla beynin çevresindeki sıvı dolu boşluğa yayılacağını kaydeden Op. Dr. Kaya, “Buna subaraknoid kanama, yani beyin zarları arasına kanama denir. Bu, oldukça yüksek hayati tehlike taşıyan bir durumdur.” dedi.</p>

<p>Belirtiler hakkında bilgi veren Op. Dr. Kaya, “En tipik belirti, aniden başlayan ve birkaç dakika içinde en yüksek şiddetine ulaşan baş ağrısıdır. Bulantı, kusma, ense sertliği, ışığa hassasiyet, bayılma, bilinç bulanıklığı, nöbet, konuşma bozukluğu veya kol ve bacaklarda güçsüzlük eşlik edebilir. Bazı hastalar daha ilk anda bilincini kaybedebilir. Tehlike yalnız ilk kanamayla sınırlı değildir. Anevrizma yeniden kanayabilir; beyinde su toplanması gelişebilir veya damarlar ilerleyen günlerde daralarak beynin yeterli kan alamamasına yol açabilir. Bu nedenle şüpheli belirtilerde hemen acil servise başvurulmalıdır.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Ağrının geçmesini beklemek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir!</strong></p>

<p>Ağrının ne kadar şiddetli olduğu değil, nasıl başladığının önemli olduğunun altını çizen Op. Dr. Kaya, “Birden ortaya çıkan, birkaç dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşan ve kişinin daha önce hiç yaşamadığı bu ağrı, hastalar tarafından bazen ‘başıma balyozla vurulmuş gibi’ sözleriyle tarif edilir. Bu tablo, anevrizmaya bağlı beyin kanamasının en önemli uyarılarından biridir.” dedi.</p>

<p>Her ani ve şiddetli baş ağrısının da anevrizma kanaması olmadığını hatırlatan Op. Dr. Kaya, “Başka ciddi hastalıklar da benzer belirti verebilir. Buna karşılık ağrının geçmesini beklemek veya yalnızca ağrı kesiciyle yetinmek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Erken müdahale, yaşamı korumak ve yeni hasarı önlemek için kritik! </strong></p>

<p>Anevrizmaya bağlı beyin kanamasında ilk dakikalar ve saatlerin neden önemli olduğuna işaret eden Op. Dr. Kaya, “Anevrizmaya bağlı kanama başladıktan sonra hastanın solunumu ve bilinci bozulabilir, beyin içindeki basınç artabilir ve anevrizma yeniden kanayabilir. Bu nedenle erken müdahale, yalnız tanı koymak için değil, hastanın yaşamsal işlevlerini korumak ve yeni hasarı önlemek için gereklidir.” dedi.</p>

<p>Hastanede beyin tomografisiyle kanamanın araştırıldığını söyleyen Op. Dr. Kaya, “Gerekirse damar görüntülemesi yapılarak kanamanın kaynağı belirlenir. Beyinde su toplanması veya basınç artışı varsa bunlara müdahale edilir. Kanayan anevrizmanın yeniden kanamasını önlemek amacıyla açık cerrahi ya da endovasküler yöntemle mümkün olan en erken ve güvenli zamanda kapatılması planlanır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tedavi yöntemi hastanın durumuna göre seçilir! </strong></p>

<p>Anevrizma tedavisinde açık cerrahi ve endovasküler yöntemlerin nasıl seçildiği hakkında bilgi veren Op. Dr. Ercan Kaya, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Açık cerrahide kafatasında bir açıklık oluşturulur ve anevrizma, küçük bir metal klips yerleştirilmek suretiyle kapatılır. Endovasküler (damar içi) tedavide ise çoğunlukla kasık veya el bileğindeki bir atardamardan ince tüplerle beyin damarlarına ulaşılır. Anevrizma, çeşitli damar içi araçlar kullanılarak içeriden kapatılır.</p>

<p>Yöntemlerden biri her hasta için kesin olarak diğerinden üstün değildir. Seçim; anevrizmanın yeri, büyüklüğü, şekli ve boyun yapısı, kanayıp kanamadığı, hastanın yaşı ve genel durumu ile eşlik eden beyin kanamasının özelliklerine göre yapılır.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 15:36:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-1787834218.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar tatilin tadını eğlenceyle çıkardı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklar-tatilin-tadini-eglenceyle-cikardi-14417</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklar-tatilin-tadini-eglenceyle-cikardi-14417</guid>
                <description><![CDATA[Kocaeli Büyükşehir Belediyesi iştiraki Belde A.Ş.’nin yaz sezonu boyunca işlettiği sahil ve plajlarda çocuklara yönelik düzenlediği etkinliklerin bu yılki son adresi Kovanağzı oldu. Kumcağız ve Cebeci’nin ardından Kefken Kovanağzı Çadır Kamp Alanı’na taşınan eğlence, sezonun son programıyla tamamlandı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><b>KOVANAĞZI’NDA EĞLENCE DOLU BİR GÜN</b><br />
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Belde A.Ş., yaz sezonu boyunca sahillerde gerçekleştirdiği çocuk etkinliklerinin sonuncusunu Kefken Kovanağzı Çadır Kamp Alanı’nda düzenledi. Yaz tatilinin son günlerine renk katan programda çocuklar; oyunlar, yarışmalar, dans ve birbirinden eğlenceli aktivitelerle keyifli anlar yaşadı.</p>

<p><b>RENKLİ VE EĞLENCELİ ANLAR YAŞANDI</b></p>

<p>Etkinlik, çocukların yoğun ilgisiyle renkli görüntülere sahne oldu. Animatörler eşliğinde düzenlenen programda müzik ve dansın yanı sıra çocukların aktif olarak katıldığı sahne oyunlarına da yer verildi. Düzenlenen yarışmalarda minikler, birbirinden eğlenceli oyunlarla keyifli anlar yaşadı.</p>

<p><b>MİNİKLER HEM EĞLENDİ HEM RENKLENDİ</b><br />
Program boyunca farklı aktivitelerle buluşan çocukların en sevdiği duraklardan biri de yüz boyama etkinliği oldu. Seçtikleri figürleri yüzlerine yaptıran minikler, kamp alanına renk kattı. Çocuklara pamuk şekeri ikram edilirken, aileler de etkinliği ilgiyle takip ederek bol bol fotoğraf çekip anı biriktirdi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 18:23:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cocuklar-tatilin-tadini-eglenceyle-cikardi-1787757815.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Estetik gülüş sağlıklı diş etiyle başlıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/estetik-gulus-saglikli-dis-etiyle-basliyor-14411</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/estetik-gulus-saglikli-dis-etiyle-basliyor-14411</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, pembe estetiğin sağlıklı ve estetik bir gülüş için diş eti, diş ve dudak arasındaki uyumu sağlamadaki önemi ile diş eti sorunlarının tedavi seçenekleri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yalnızca beyaz ve düzgün dişlere sahip olmak, estetik bir gülüş için yeterli değil!</strong></p>

<p>Gülüş estetiği denildiğinde yalnızca dişlerin rengi, şekli veya diziliminin düşünülmemesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Güzel ve doğal bir gülüş için dişlerin, diş etlerinin ve dudakların birbiriyle uyum içinde olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Diş etlerinin rengi ve sağlıklı görünümünün de estetik açıdan oldukça önemli olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Bahar, “Pembe estetik dediğimiz kavram da temel olarak diş etlerini ve dişi çevreleyen dokuların estetik görünümünü ifade eder. Diş etlerinin şekli, rengi, uzunluğu, kalınlığı ve dişlerle olan uyumu, başarılı bir gülüş estetiğinin önemli unsurlarıdır. Dolayısıyla yalnızca beyaz ve düzgün dişlere sahip olmak, tek başına estetik bir gülüş için yeterli değil. Sağlıklı diş eti dokusu ve diş-diş eti uyumu da mutlaka değerlendirilmeli.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Gülümsediğimizde yaklaşık 2-3 milimetrelik diş eti görünümü doğal ve estetik kabul edilir!</strong></p>

<p>Gülüş estetiğini değerlendirirken diş etlerinin görünürlüğünün de önemli olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Bahar, şöyle devam etti:</p>

<p>“Gülümsediğimizde yaklaşık 2-3 milimetrelik diş eti görünümü doğal ve estetik bir görünüm sağlayabilir. Bunun üzerinde, yani diş etinin belirgin şekilde fazla görünmesi durumunda ise ‘gummy smile’ olarak adlandırılan diş eti gülüşü ortaya çıkabilir.</p>

<p>Bu durum bazı kişilerde estetik bir rahatsızlık oluşturabilir. Hastanın ihtiyacına göre kuron boyu uzatma, gingivektomi veya dudak konumlandırma yani ‘lip repositioning’ gibi farklı uygulamalar değerlendirilebilir. Buradaki amaç yalnızca fazla diş eti dokusunu azaltmak değil, dudak, diş ve diş eti arasındaki doğal dengeyi sağlamaktır.”</p>

<p><strong>Sağlıklı diş etleri, gülüş estetiğinin temelini oluşturur!</strong></p>

<p>Pembe estetiği olumsuz etkileyen birçok farklı durum bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Diş eti çekilmeleri, diş köklerinin açığa çıkması, dişlerin arasındaki papil adı verilen pembe üçgen dokuların kaybolması ve diş etlerinde oluşan iltihaplanmalar bunların başında gelir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı bir diş etinin genellikle pembe renkte ve dokusu açısından dengeli bir görünüme sahip olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Bahar, “Diş eti iltihaplandığında ise kızarıklık, şişlik ve ödem ortaya çıkabilir. Bu durum hem ağız sağlığı açısından önemlidir hem de diş etlerinin estetik görünümünü olumsuz etkiler. Bu nedenle sağlıklı diş etleri, gülüş estetiğinin de temelini oluşturur. Diş etleri sağlıklı olduğunda estetik açıdan başarılı ve doğal bir gülüş elde etmek de çok daha kolaydır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Amaç, kök yüzeylerini koruyup diş etini sağlıklı hale getirmek!</strong></p>

<p>Diş eti çekilmesi nedeniyle diş köklerinin açığa çıktığı durumlarda, hastanın ihtiyaçlarına göre farklı periodontal tedaviler uygulanabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Bazı vakalarda serbest diş eti grefti veya bağ dokusu grefti gibi uygulamalarla eksilen diş eti dokusunun yeniden oluşturulması hedeflenebilir.” dedi.</p>

<p>Amacın yalnızca estetik bir görüntü elde etmek olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Bahar, “Açığa çıkan kök yüzeylerinin korunması, diş eti dokusunun sağlıklı hale getirilmesi ve diş çevresindeki dokuların doğal yapısının desteklenmesi de önem taşır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Pembe estetik, diş eti sağlığı, rengi ve formuyla birlikte diş, diş eti ve dudak uyumunu kapsar! </strong></p>

<p>Pembe estetikte yalnızca diş etinin şeklinin önemli olmadığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Pembe estetik aslında birkaç farklı unsuru bir arada değerlendirdiğimiz bir kavramdır. Bazen fazla dokunun uzaklaştırılması, bazen eksik dokunun yerine konulması, bazen de diş etinin sağlıklı renginin yeniden kazandırılması gerekebilir.” dedi.</p>

<p>Bazı kişilerde sigara kullanımı veya genetik ve bireysel özelliklere bağlı olarak diş etlerinde mor-koyu renklenmeler görülebileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Bahar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Uygun hastalarda gerçekleştirilen bazı periodontal işlemlerle bu renklenmelerin azaltılması ve diş etinin daha sağlıklı, pembe bir görünüme kavuşturulması mümkün olabilir. Dolayısıyla pembe estetik; sağlıklı diş eti dokusunun oluşturulması, renk ve form bozukluklarının giderilmesi, gerekli durumlarda eksik dokunun tamamlanması ve diş, diş eti ve dudak arasındaki doğal dengenin sağlanmasını kapsar.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 18:22:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/estetik-gulus-saglikli-dis-etiyle-basliyor-1787757776.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dondurma Seçiminde Dikkat Etmeniz Gereken 4 Önemli Nokta</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-14276</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-14276</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında serinletici etkisi nedeniyle vazgeçilmez bir lezzeti olan dondurma, kolay da ulaşılabildiği için çocuklardan yetişkinlere tüm bireylerin ilk tercihleri arasında yer alıyor. Dondurma ile ilgili, ‘soğuk olduğu için hafiftir’ düşüncesi ise çoğu zaman doğru olmayabiliyor. Sağlık açısından dondurmanın tüketiminde ürünün içeriği, porsiyonu ve tüketim sıklığına dikkat edilmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Betül Merd, yaz mevsiminin vazgeçilmezleri arasında yer alan dondurma ile ilgili dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Glikoz ya da fruktoz şurubu uyarısı</strong></p>

<p>Dondurmayı tek başına ‘sağlıklı’ ya da ‘sağlıksız’ olarak değerlendirmek yerine, içeriğine bakarak karar vermek gerekir. Süt, yoğurt veya krema gibi süt ürünlerinden üretilen; gerçek meyve, kakao, kuruyemiş gibi besinler içeren dondurmalar ile yoğun miktarda şeker, glikoz ya da fruktoz şurubu, bitkisel yağ, aroma verici ve çeşitli katkı maddeleri içeren ürünlerin besin değerleri kesinlikle aynı değildir. Özellikle marketlerde satılan ürünlerde ‘dondurma’, ‘sütlü buz’, ‘bitkisel yağlı ürün’ veya benzeri ifadeler arasındaki farklara dikkat edilmelidir. Tüketicinin yalnızca ön yüzündeki ‘çilekli’, ‘çikolatalı’ gibi ifadelere değil, mutlaka içindekiler listesine ve besin değerleri tablosuna bakması önemlidir.</p>

<p><strong>Doğal yöntemlerle yapılan dondurma </strong></p>

<p>Sağlıklı beslenme kuralları çerçevesinde gıdaların doğru değerlendirilmesi gerekir. Uygun ve doğru porsiyon ile tüketim sıklığı açısından bir değerlendirme yapılırsa dondurma beslenme düzeninin içerisinde yer alabilir. Doğal yöntemlerle yapılan özellikle sade sütlü dondurmalar, şerbetli ve yoğun şeker içeren tatlılara oranla beslenme düzeninde bir alternatif olabilir. Ancak dondurma konusunda porsiyon kontrolü önemlidir. Bir top dondurmanın kalorisi; kullanılan süt, krema, şeker, çikolata, kuruyemiş ve diğer malzemelere göre değişiklik gösterebilir. Bu nedenle, “bir top dondurma kesin olarak şu kadar kaloridir’ demek doğru değildir. </p>

<p><strong>“Suya tuttum erimedi” videoları yanıltabilir</strong></p>

<p>Dondurma için son yıllarda, “Suya tuttum, erimedi! Bu dondurma neden erimiyor?” sorusu çok sorulmaktadır. Sosyal medyada bazı dondurmaların suyun altında tutulmasına rağmen kolayca erimediğini gösteren videolar çok izlenenler arasında yer almaktadır. Bu görüntüler nedeniyle insanlarda, ‘dondurmanın içinde doğal olmayan maddeler var’ düşüncesi hakimdir. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Dondurmanın geç erimesi veya erime sırasında şeklini koruması, tek başına içinde başka bir madde ya da ürünün sağlıksız olduğunu kanıtlamaz. Erimesi ya da erimemesinde kullanılan yağ miktarı, süt proteinleri, şeker ve diğer kuru maddeler ile emülgatör ve stabilizatörler, hava miktarı, üretim teknolojisi ve saklama koşulları etkilidir. </p>

<p><strong>Reklamına değil etiketine bakılmalı</strong></p>

<p>Bazı endüstriyel dondurmalarda ürünün yapısını ve dokusunu korumak amacıyla stabilizatör ve emülgatörler kullanılır. Bunlar mevzuata uygun miktarlarda kullanıldığında gıda üretiminde izin verilen bileşenlerdir. Dolayısıyla yalnızca “Suya tuttum, erimedi” görüntüsünden yola çıkarak dondurmanın sağlıklı olmadığı sonucuna varmak bilimsel açıdan doğru değildir. Ancak bu videolar tüketiciye önemli bir mesaj vermektedir. Dondurma satın alırken yalnızca görüntüsüne veya reklamına değil, etiketine bakmak gerekir. </p>

<p><strong>Dondurma alırken dikkat etmeniz gerekenler </strong></p>

<p>Dondurma alırken tüketicilerin şu kıstasları göz önünde bulundurması gerekir;</p>

<p>1. İçindekiler listesi: Listenin başında şeker veya şeker içeren bileşenlerin bulunması, ürünün yüksek miktarda ilave şeker içerebileceğini düşündürür. Tercih etmeyin. </p>

<p>2. Yağ kaynağı: Süt yağı ile farklı bitkisel yağların kullanılması ürünün besin profilini değiştirebilir. Dikkatli olun. </p>

<p>3. Şeker miktarı: ‘Şekersiz, fit, light’ veya ‘meyveli’ gibi ifadeler ürünün otomatik olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Besin değerleri tablosundaki şeker ve enerji miktarını mutlaka inceleyin. </p>

<p>4. Porsiyon: Bir paketin tamamını tek porsiyon olarak değerlendirilmemeli. Özellikle kutulu dondurmalarda paket üzerinde belirtilen porsiyon miktarı ile tüketilen miktar birbirinden çok farklı olabilir.</p>

<p><strong>Meyveli yazan dondurmada gerçekten meyve var mı?</strong></p>

<p>Dondurmaların paket içeriğinde ‘çilekli, orman meyveli, mango aromalı’ ifadelerini gördüğümüzde ürünün mutlaka yüksek miktarda gerçek meyve içerdiğini düşünmemeliyiz. Bazı ürünlerde gerçek meyve bulunurken bazı ürünlerde meyve aroması veya meyve preparatları kullanılabilir. Bu nedenle ‘meyveli’ kelimesinden çok içindekiler listesine bakmak tüketici için daha doğru bir yaklaşımdır. Piyasada ‘en sağlıklı dondurma bu’ şeklinde bir yaklaşım olmamalı. Seçim yaparken daha kısa ve anlaşılır bir içerik listesine sahip, süt ürünü içeren, ilave şeker miktarı daha düşük, porsiyonu kontrol edilebilir ürünler tercih edilmeli. Evde hazırlanan dondurmalar daha sağlıklıdır. Yoğurt veya süt ile meyvenin bir araya getirildiği, ilave şeker miktarı kontrol edilmiş tarifler hem çocuklar hem yetişkinler tarafından gönül rahatlığıyla tüketilebilir. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:14:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-1787228089.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil dinlenmekten çıkıp performansa dönüşmesin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-14264</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-14264</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, tatillerde sosyal medyanın oluşturduğu karşılaştırma kültürünü, “mükemmel tatil” algısını ve bunun kişinin psikolojisi üzerindeki etkilerini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İnsan kendisini anlamlandırmak için başkalarıyla karşılaştırıyor</strong></p>

<p>İnsanların kendilerini başkalarıyla karşılaştırmasının tek başına olumsuz bir davranış olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, sosyal karşılaştırmanın insanın toplum içindeki yerini anlamlandırmasında doğal bir işlevi olduğunu söyledi.</p>

<p>“İnsanoğlu zaten kendini konumlandırmak ve anlamlandırmak üzerine karşılaştırmaya çok meyilli.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, kişinin zaman zaman “Ben dünyada neredeyim, iş dünyasında neredeyim, mesleki veya akademik olarak neredeyim?” sorularını sormasının doğal olduğunu ifade etti.</p>

<p>Çağrı Akyol Çevirir, “Kişinin kendini anlamlandırabilmesi için aslında bir öteki ile karşılaştırmak durumundayız. Çünkü biz insanlar olarak sosyal varlıklarız.” dedi.</p>

<p><strong>Sosyal medyada karşılaştırmanın iki tarafı eşit değil!</strong></p>

<p>Sosyal medyadaki karşılaştırmanın “asimetrik” bir düzlemde gerçekleştiğini vurgulayan Çağrı Akyol Çevirir, insanların sosyal medya hesaplarında genellikle hayatlarının tamamını değil, en güzel ve görünür kılmak istedikleri bölümlerini paylaştığını anlattı.</p>

<p>“Kişi kendini en savunmasız, üzgün, kederli, keyifsiz haliyle ortaya sunmuyor. Genellikle insanlar ideal benliğini, yani kendisini görmek istediği yerden insanlara göstermeyi daha çok arzu ediyorlar.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, bu nedenle sosyal medyada karşılaştırılan iki hayatın aslında eşit koşullarda değerlendirilmediğini söyledi.</p>

<p>Sosyal medyada bir kişinin ailesinin, romantik ilişkisinin veya tatilinin çoğunlukla en iyi anlarının görüldüğünü ifade eden Çağrı Akyol Çevirir, “Genellikle bizim kendimizi karşılaştırdığımız taraf en iyi haliyle karşımıza çıkıyor. Kişiyi en iyi haliyle görüyoruz. Aile yapısını en iyi haliyle görüyoruz. Romantik ilişkisini en iyi haliyle görüyoruz. Yaptığı tatilleri en iyi haliyle görüyoruz. Haliyle kendimizi bu durumla karşılaştırdığımız noktada aslında aynı kulvarda değiliz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kendi gerçekliğimizi çarpıtılmış bir görüntüyle kıyaslıyoruz</strong></p>

<p>Sosyal medyada görülen tatilin arka planında trafik, yorgunluk, tartışma, maddi kaygılar, kötü hava veya planların aksaması gibi birçok durum bulunabileceğini ancak bunların çoğunlukla paylaşılmadığını ifade eden Çevirir, “Tamamen gerçek dışı, çarpıtılmış veya abartılmış bir durumla kendi gerçekliğimizi kıyaslar hale geliyoruz.” dedi.</p>

<p>Bu durumun kişinin kendi tatilinden aldığı doyumu da azaltabileceğine işaret eden Çağrı Akyol Çevirir, “Tatil dediğimiz şeyin normalde dinlendirici ve keyifli olması gerekir. Tatil, kişinin gündelik yaşamın stresinden, yorucu temposundan ve zihnini meşgul eden uyaranlardan bir süreliğine uzaklaşmasını sağlayan, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir dinlenme alanıdır. Ancak sosyal medyadaki kıyaslamalar nedeniyle tatilin bu temel işlevinden giderek uzaklaşabildiğini gözlemliyoruz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Tatil, “story” üretme yarışına dönüşebiliyor</strong></p>

<p>Tatilin esas amacının günlük yaşamın yorucu temposundan ve zihinsel meşguliyetlerden uzaklaşmak olduğuna dikkat çeken Çağrı Akyol Çevirir, “Kişi tatile çıkıyor, bir hikâye paylaşacak, bir ‘story’ paylaşacak. ‘Acaba bu story atılır mı, atılmaz mı? Yeterince iyi bir story mi? Şimdi burada aslında şunu gözlemliyoruz: Olay tatil yapmaktan ziyade bir performans yarışı haline geliyor. Tatil amacından tamamen sapmaya başlıyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Deneyimi yaşamak yerine görüntüsünü üretmeye çalışıyoruz</strong></p>

<p>Sosyal medya için sürekli paylaşılabilir an arayışının, kişinin içinde bulunduğu anla kurduğu ilişkiyi de değiştirebildiğini kaydeden Çağrı Akyol Çevirir, “Aslında yaptığımız deneyimi bile deneyimleyemiyoruz. Yani o eylemi yaşantılayamıyoruz.” dedi.</p>

<p>Tatil sırasında daha fazla paylaşılabilir içerik elde edebilmek için daha fazla yere gitmeye, daha fazla aktivite yapmaya ve daha fazla görüntü üretmeye çalışılabildiğini söyleyen Çağrı Akyol Çevirir, böylece dinlenmek amacıyla çıkılan tatilin yeni bir koşuşturma alanına dönüşebildiğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Sosyal medya tatil bütçesini bile etkileyebilir</strong></p>

<p>Sosyal karşılaştırmanın yalnızca psikolojik değil, ekonomik sonuçları da olabileceğine dikkat çeken Çevirir, başkalarının tatil standartlarını yakalama isteğinin bazı kişileri kendi ekonomik sınırlarının dışına çıkmaya yöneltebildiğini ifade etti.</p>

<p>“Bunun tabii ekonomik boyutları da var. İnsanlar kendisini daha fazla zorlayabiliyor, bütçesinin dışına çıkabiliyor.” diyen Çevirir, sosyal medyada sergilenen yaşam biçiminin bir standart olarak kabul edilmesinin kişinin kendi imkânlarını değersiz görmesine neden olabileceğini kaydetti.</p>

<p><strong>“Ben neden buna sahip değilim?” düşüncesi yetersizlik hissini besliyor</strong></p>

<p>Sürekli kıyaslamanın kişinin yeterlilik ve değerlilik algısını etkileyebileceğini vurgulayan Çevirir, “İnsanoğluna baktığımız zaman zaten kendini yeterli ve değerli hissetmek üzerine yaşayan canlılarız. Ne zaman ki yetersiz ve değersiz hissederiz, o zaman ruh sağlığımızda birtakım bozulmalar, keyfimizin kaçması, üzülmemiz, kaygılanmamız gibi durumlar ortaya çıkıyor.” dedi.</p>

<p>“Bazı insanlar kişilik özellikleri gereği daha yetersiz veya daha değersiz hissetmeye açık olabiliyor. Bu alanlarda hassasiyeti olan insanlar bu durumdan daha fazla etkileniyor.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, sosyal medyanın çoğu zaman kişinin zaten var olan hassasiyetlerini görünür ve sürekli hale getirdiğini söyledi.</p>

<p><strong>“İdeal tatil” beklentisi gerçek hayatla uyuşmuyor</strong></p>

<p>Tatil öncesinde kurulan beklentilerin de kişinin tatilden aldığı doyumda belirleyici olduğunu dile getiren Çevirir, sosyal medyada görülen kusursuz görüntülerin insanlarda “ideal tatil” beklentisi oluşturduğunu söyledi.</p>

<p>“İnsanlar tatile çıkacağı zaman belki biraz daha gerçekçi, ayağı yere basan beklentiler içerisinde olmalı. İdeal tatil peşinden koşuyoruz.” diyen Çevirir, idealize edilen tatili şöyle tarif etti:</p>

<p>“Yemek çok güzel olacak, hava çok güzel olacak, tartışma olmayacak, yorulma olmayacak… Böyle bir şey mümkün değil.”</p>

<p><strong>Tatil dediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamakta fayda var</strong></p>

<p>Tatil döneminde sosyal karşılaştırmanın etkisinden korunmak için “daha iyisini yapma ve gösterme” baskısı yerine tatilin gerçek işlevinin hatırlanması gerektiğini belirten Çevirir, “Tatil dediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamakta fayda var. Tatil dinlenmektir. Daha fazla deneyim tabii ki çok güzel ama bir şeyleri daha fazla deneyimlemek yerine belki biraz daha sadeleşmekte fayda olacak. Böylece o tatilden sonuna kadar yarar görebiliriz. Sadeleştikçe bazı şeylerin yeterli olacağını ve kendimizi daha az kıyaslama içerisinde bulacağımızı da gözlemleyeceğiz.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:13:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-1787228005.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fotodinamik Devrim:  Kanser Hücrelerini Işıkla Hedefleyen Akıllı Tedavi</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-14262</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-14262</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisinde sağlıklı dokulara zarar vermeden tümörü hedeflemek, tıbbın bugün en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bu alandaki yenilikçi yaklaşımlardan biri olan fotodinamik terapi, ışığa duyarlı özel moleküllerin belirli dalga boyundaki ışıkla aktive edilerek hedeflenen kanser hücrelerinin yok edilmesini amaçlıyor. Işık temelli tedavilerdeki yeni gelişmeler de geleceğin sağlık teknolojileri açısından umut vadediyor. Bu kapsamda, Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fabienne Dumoulin başkanlığında düzenlenen “8. Fotodinamik Günü”, dünyanın önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Etkinlikte uzmanlar, fotodinamik terapide ulaşılan son noktayı, güncel araştırmaları ve gelecekte sağlık alanında kullanılabilecek yenilikçi teknolojileri değerlendirdi…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kanser tedavisinde sağlıklı dokulara zarar vermeden tümörü hedeflemek, tıbbın bugün en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bu alandaki yenilikçi yaklaşımlardan biri olan <strong>fotodinamik terapi</strong>, ışığa duyarlı özel moleküllerin belirli dalga boyundaki ışıkla aktive edilerek hedeflenen kanser hücrelerinin yok edilmesini amaçlıyor. Işık temelli tedavilerdeki yeni gelişmeler de geleceğin sağlık teknolojileri açısından umut vadediyor. Bu kapsamda, Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fabienne Dumoulin başkanlığında düzenlenen <strong>“8. Fotodinamik Günü”</strong></em></strong><em>,<strong> dünyanın önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Etkinlikte uzmanlar, fotodinamik terapide ulaşılan son noktayı, güncel araştırmaları ve gelecekte sağlık alanında kullanılabilecek yenilikçi teknolojileri değerlendirdi…</strong></em></p>

<h2>Konferans Başkanı Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, günümüzde tedavilerde yalnızca hastalığın ortadan kaldırılmasının değil, bunun sağlıklı dokular korunarak gerçekleştirilmesinin hedeflendiğini belirterek, fotodinamik terapilerin bu nedenle son yıllarda önem kazandığını vurguluyor. Yakın zamanda Avrupa Fotobiyoloji Derneği <strong>(ESP)</strong> Yönetim Kurulu’na seçilen <strong>Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, ışık temelli bu terapi yöntemlerinin artık geleceğin değil, bugünün teknolojisi olduğunu da sözlerine ekliyor. </strong></h2>

<h2><strong>B</strong>u alandaki uluslararası bilimsel iş birliklerinin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, “Fotodinamik terapi, sağlıklı dokuların korunarak hastalıkların tedavi edildiği başarılı yaklaşımlardan biri. Üstelik sadece kanserde değil, antibiyotik direncine karşı geliştirilen yeni tedavilerde de son derece umut verici sonuçlar görüyoruz” diyor. </h2>

<h2><strong>İleri Görüntüleme Sistemleri ve N</strong><strong>anoteknolojiyle Kişiye Özel Tedavi</strong><strong> </strong></h2>

<h2>Fotodinamik terapinin detaylarından söz eden Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, “Fotodinamik terapide önce hastalıklı hücrelerde biriken, ışığa duyarlı özel bir ilaç veriliyor. Yalnızca hedef bölgeye uygulanan ışık, ışığa duyarlı bu ilacı aktive ediyor. Böylece hastalıklı hücreler yok edilirken sağlıklı dokular büyük ölçüde korunabiliyor” ifadelerini kullanıyor. </h2>

<p>Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, fotodinamik terapinin geleceğinde ileri görüntüleme sistemleri ve nanoteknolojinin belirleyici olacağını belirterek, “Gelecekte hastalıkları çok daha erken teşhis edebilecek, tedaviyi gerçek zamanlı takip edebilecek ve her hasta için en doğru ışık temelli yaklaşımı seçebileceğiz. Bilim ilerledikçe bu teknolojilerin çok daha fazla hastaya ulaşacağına inanıyoruz. Temmuz 2027’de, Acıbadem Üniversitesi’nde düzenlenecek olan ve bu alanda yer alan tüm paydaşların bir araya getirileceği Uluslararası Fotodinamik Derneği’nin (International Photodynamic Association) Dünya Kongresi’nde de tüm bu heyecan verici gelişmeler ele alınacak” diye konuşuyor.</p>

<h2><strong>Görüntüleme Destekli “Işık Terapisi” Tedavide Başarıyı Artırıyor</strong></h2>

<p>Konferansın önemli katılımcılarından Harvard Tıp Fakültesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tayyaba Hasan, fotodinamik terapinin bugün artık kişiselleştirilmiş kanser tedavisinin önemli bileşenlerinden biri haline geldiğini söylüyor: “Kanser tedavisindeki en heyecan verici gelişme, her hastaya aynı tedaviyi uygulamak yerine tümörün özelliklerine göre kişiye özel çözümler geliştirilmesi. Fotodinamik terapi tümörü seçici olarak hedef alırken sağlıklı dokuları büyük ölçüde koruyor. Ayrıca görüntüleme yöntemleriyle birlikte kullanıldığında tedavinin doğruluğunu ve başarısını artırıyor”…</p>

<p>Laboratuvardan kliniğe uzanan sürecin bazen onlarca yıl sürdüğünü belirten Prof. Dr. Tayyaba Hasan, “Bilimsel bir keşfin milyonlarca hastaya ulaşması sabır ve disiplin gerektiriyor. Bilim insanları, mühendisler, doktorlar ve sanayi birlikte çalıştığında gerçek dönüşüm gerçekleşiyor. Hastaların yaşamına dokunduğunu görmek ise bütün bu emeğin en büyük karşılığı” değerlendirmesinde bulunuyor. </p>

<p>Prof. Dr. Tayyaba Hasan, özellikle pankreas ve cilt kanserlerinde görüntüleme destekli tedavilerin büyük avantaj sağladığını belirterek, “Doktorlar tümörün sınırlarını çok daha net görebiliyor; hem tedavi daha hassas uygulanıyor hem de sağlıklı dokular korunabiliyor. Nanoteknoloji sayesinde ışığa duyarlı ilaçları doğrudan tümör dokusuna ulaştırabiliyoruz. Bu da tedavinin etkinliğini artırırken yan etkileri azaltılıyor” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:13:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-1787227989.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emzirmede patron bebek!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emzirmede-patron-bebek-14250</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emzirmede-patron-bebek-14250</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi (SBF) Dekan Yardımcısı, Ebelik Bölüm Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, emzirmenin anne ve bebek sağlığı açısından önemini, anne sütünü artırmada etkili uygulamaları, emzirme döneminde yaşanan sorunları ve bu süreçte ebe desteğinin rolünü değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Ebe desteği daha gebelik döneminde başlıyor</strong></p>

<p>Ebelerin emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olduğunu belirten Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Ebelik, emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olan bir meslek. Gebelik döneminde anneye emzirmenin bebeği için neden bu kadar değerli olduğunu anlatıyor, doğumdan hemen sonra ilk emzirmenin başlatılmasına rehberlik ediyoruz. Doğumu takip eden ilk saatlerde doğumla sağlanan ten temasının ardından bebeğin doğru şekilde memeye yerleştirilmesi, ağız açıklığının ve emme pozisyonunun doğru olması, sonraki haftalardaki emzirme başarısını doğrudan etkiliyor.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme, anne ve bebeğin birlikte öğrendiği bir süreç</strong></p>

<p>Ebe desteğinin lohusalık döneminde de devam ettiğini ifade eden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Lohusalık döneminde ebe, anneyi düzenli olarak izleyerek meme başı sorunlarını erken fark ediyor, süt üretiminin yeterli olup olmadığını değerlendiriyor ve anneye hem teknik hem de duygusal destek sağlıyor. Bu süreçte ebe bebeğin gelişimini de eş zamanlı izliyor. Burada ebeler, emzirmeyi sadece bir beslenme eylemi değil, anne-bebek ikilisinin birlikte öğrendiği bir süreç olarak ele alıyor ve yakından takip ediyorlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Sütüm yetmiyor” algısının altında farklı nedenler olabilir</strong></p>

<p>Doğum sonrasında birçok annenin “Sütüm gelmiyor” veya “Sütüm yetmiyor” endişesi yaşayabildiğini hatırlatan Doç. Dr. Esencan, “Gerçek anlamda süt yetersizliği, annelerin büyük çoğunluğunda düşünüldüğü kadar sık görülen bir durum değil. Literatürde birincil, yani fizyolojik nedenlere bağlı süt yetersizliğinin oranı oldukça düşük olarak bildiriliyor. Annelerin ‘sütüm yetmiyor’ algısının büyük bölümü; bebeğin emme sıklığının az olması, yanlış emzirme pozisyonu, doğumdan sonra memeye geç başlanması ya da ek gıda ve biberonla erken tanışma gibi önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Emzirmede patron bebek”</strong></p>

<p>Süt üretiminin arz-talep ilişkisine dayandığını vurgulayan Doç. Dr. Esencan, emzirme sıklığının önemini şu sözlerle anlattı:</p>

<p>“Bu noktada annelere önerimiz; bebeği sık sık, gece dahil bebeğin talebine göre emzirmesi, doğru emzirme tekniğini öğrenmesi ve mümkünse ilk günlerde bir ebeden destek alması. Unutulmaması gereken nokta, emzirmede patron bebek. Süt üretimi arz-talep ilişkisine dayanır; bebek ne kadar sık ve etkili emerse, meme o kadar çok süt üretir. Bu doğrultuda süreci takip etmek ‘sütüm yetmiyor’ sorununu çözmede önemli rol oynayacaktır.”</p>

<p><strong>Anne sütü taklit edilemeyen biyolojik bir ürün</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğin karnını doyurmak olarak değerlendirilmemesi gerektiğini kaydeden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Anne sütü, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar, büyüme faktörleri ve bebeğin yaşına özel besin bileşimini bir arada barındıran, taklit edilemeyen bir biyolojik ürün. Emzirilen bebeklerde solunum yolu ve gastrointestinal enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı gibi sorunların daha az görüldüğü, ileriki yaşlarda obezite ve tip 2 diyabet riskinin azaldığı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme annenin sağlığını da destekliyor</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğe değil anneye de önemli sağlık yararları sağladığını ifade eden Doç. Dr. Esencan, “Anne açısından bakıldığında ise emzirme, doğum sonrası kanamanın azalmasına, rahmin daha hızlı toparlanmasına yardımcı oluyor; uzun vadede meme ve yumurtalık kanseri riskinin azalmasıyla da ilişkilendiriliyor. Ayrıca emzirme sırasında salgılanan oksitosin hormonu, anne-bebek bağlanmasını güçlendiriyor ve annenin doğum sonrası ruhsal uyumuna katkı sağlıyor. Bu nedenle emzirmeyi yalnızca bir beslenme yöntemi değil, kısa ve uzun vadeli sağlık sonuçlarını şekillendiren bütüncül bir süreç olarak değerlendiriyoruz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Günde 8-12 kez emzirme süt üretimini uyarıyor</strong></p>

<p>Bebeğin talebine göre emzirilmesinin önemine vurgu yapan Doç. Dr. Esencan, “Bebeğin talebe göre, günde sekiz ila on iki kez emzirilmesi, memenin düzenli boşaltılmasını sağlayarak süt üretimini uyarıyor. Annenin dengeli beslenmesi ve susuzluk hissetmeden düzenli sıvı tüketmesi de süreci destekleyen faktörler arasında yer alıyor. Ancak burada belirleyici olan tek bir ‘mucize besin’ değil, genel beslenme düzeninin yeterli ve dengeli olması.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yanlış kavrama meme ucu çatlağından mastite kadar sorun yaratabiliyor</strong></p>

<p>Emzirme sırasında en sık karşılaşılan sorunlara değinen Doç. Dr. Esencan, meme ucu çatlakları, memede aşırı dolgunluk, sertlik ve ağrı ile mastitin öne çıktığını söyledi.</p>

<p>Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Bu sorunların büyük bölümünün temelinde bebeğin memeyi yanlış kavraması yatıyor. Ağız açıklığının yetersiz olması ya da yalnızca meme ucunun emilmesi hem anneye ağrı veriyor hem de memenin etkin boşalmasını engelliyor. İşte tam bu noktada ebe desteği kritik önem taşıyor. Doğru pozisyon ve doğru kavrama tekniğinin erkenden gösterilmesi, birçok sorunu daha ortaya çıkmadan önlüyor.” dedi.</p>

<p><strong>“Küçük memeli annenin sütü az olur” inanışı yanlış!</strong></p>

<p>Toplumda emzirmeye ilişkin çok sayıda yanlış inanış bulunduğunu belirten Doç. Dr. Esencan, “Toplumda en sık duyduğumuz yanlış inanışlardan biri, ‘küçük memeli anneler yeterli süt üretemez’ düşüncesi. Oysa süt üretim kapasitesi meme büyüklüğüyle değil, bez dokusunun işlevselliğiyle ilgilidir. Bir diğer yaygın yanlış, bebeğin sürekli ağlamasının mutlaka ‘sütün yetersiz olduğu’ anlamına geldiği inanışı. Oysa ağlama birçok farklı nedenden kaynaklanabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Kolostrum bebeğin en değerli ilk besini</strong></p>

<p>“İlk süt faydasızdır” inanışının da bilimsel gerçeklerle çeliştiğine dikkat çeken Doç. Dr. Esencan, kolostrumun önemini vurguladı.</p>

<p>“‘İlk süt, yani ağız sütü veya kolostrum faydasızdır, atılmalıdır’ şeklindeki inanış bilimsel gerçeklerle çelişiyor. Aksine kolostrum, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen en değerli ilk besindir.” diyen Doç. Dr. Esencan, emziren annelerin beslenmesine ilişkin katı yasakların da her zaman bilimsel temele dayanmadığını belirtti.</p>

<p><strong>Çalışan anneler işe dönmeden önce hazırlık yapmalı</strong></p>

<p>Çalışma hayatına dönüşün emzirmenin sonlandırılması anlamına gelmediğini belirten Doç. Dr. Esencan, “Çalışma hayatına dönecek anneler için planlama, emzirmenin sürdürülebilirliği açısından belirleyici. İşe dönmeden birkaç hafta önce süt sağma alışkanlığının kazanılmasını ve sağılan sütün doğru şekilde saklanmasını öneriyoruz. İş yerinde düzenli aralıklarla süt sağabileceği uygun ve mahremiyeti olan bir alanın bulunması hem annenin konforu hem de süt üretiminin sürekliliği açısından önemli.” dedi.</p>

<p><strong>“Ebe desteğinin yeri doldurulamaz”</strong></p>

<p>Emzirmenin biyolojik olduğu kadar duygusal bir süreç olduğunun altını çizen Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Emzirme, anne ile bebek arasında kurulan, sağlık çıktılarını hem kısa hem uzun vadede şekillendiren biyolojik ve duygusal bir süreç. Bu sürecin sağlıklı işlemesinde ebelerin gebelikten lohusalığa uzanan sürekli desteği, doğru bilgiye erişimi kolaylaştırması ve annenin kendine güvenini pekiştirmesi bakımından yeri doldurulamaz bir öneme sahip.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:11:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/emzirmede-patron-bebek-1787227905.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz alerjisi son yıllarda giderek yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-14246</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-14246</guid>
                <description><![CDATA[Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı</strong>, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. </p>

<p>Toplumumuzda çoğu zaman göz alerjisinin geçici bir rahatsızlık olarak görülüp hafife alınabildiğini, oysa tekrarlayan ya da şiddetlenen yakınmalarda göz hekimine başvurulmasının son derece önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Çakıcı, kortizon içeren göz damlalarının da doktor önerisi olmadan kesinlikle kullanılmaması gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Çakıcı, gözlerde alerjiyi tetikleyen 4 önemli etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Polenler</strong></p>

<p>Ağaç, çimen ve yabani otlardan yayılan polenler, özellikle bahar ve yaz aylarında duyarlı kişilerin gözlerinde alerjik reaksiyonu tetikleyebiliyor. Polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde ve özellikle rüzgarlı havalarda dışarıda uzun süre kalmak; kaşıntı, kızarıklık ve sulanma gibi şikayetleri artırabiliyor. Gözleri ovuşturmak şikayetleri artırabileceğinden bundan kaçınmak, polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde güneş gözlüğü kullanmak ve dış ortam maruziyetini azaltmak önem taşıyor. </p>

<p><strong>Ev tozu ve akarlar</strong></p>

<p>Göz alerjisi sadece dış ortam kaynaklı değil. Ev tozu akarları özellikle yatak, yastık, halı ve kumaş yüzeylerde bulunarak yıl boyunca alerjik yakınmalara neden olabiliyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması, toz birikiminin azaltılması ve yatak-yastık gibi tekstil ürünlerinin uygun şekilde temizlenmesi önem taşıyor. Evcil hayvanların tüyleri ve deri döküntüleri de alerjik yapıya sahip kişilerde tetikleyici olabildiğinden, maske takılmasında fayda olabiliyor. </p>

<p><strong>Küf ve hava kirliliği</strong></p>

<p>Nemli ortamlarda oluşan küfler ve hava kirliliği göz yüzeyinde irritasyona neden olabiliyor. Özellikle alerjenlerle birlikte maruziyet söz konusu olduğunda gözlerdeki yakınmalar daha belirgin hale gelebiliyor. Hava kirliliği ve değişen çevresel koşulların alerjik hastalıklar üzerindeki etkisi de bilimsel araştırmaların giderek daha fazla üzerinde durduğu konular arasında yer alıyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması ve hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde dışarıda geçirilen sürenin mümkün olduğunca azaltılması ya da maske takılması önem taşıyor. </p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Tedaviyi ihmal etmeyin!</strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı “Göz alerjisi çoğu hastada, alerjen etkenlere maruziyetten kaçınarak ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabilir. Ancak özellikle kortizon içeren göz damlalarının doktor önerisi olmadan kullanılmaması gerekir. Yanlış veya uzun süreli kortizon kullanımı göz tansiyonunda yükselme ve katarakt gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Göz alerjisini hafife almayın; tetikleyicileri tanıyın, gözlerinizi ovuşturmayın ve şikayetleriniz devam ediyorsa mutlaka göz hekimine başvurun” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:11:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-1787227871.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cinsellikte Yaşanan Sorunları “Normal” Kabul Etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-14217</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-14217</guid>
                <description><![CDATA[Cinsellik, yaşamın doğal ve önemli bir parçası olmakla birlikte fiziksel sağlığın yanı sıra kişinin duygusal iyilik hali, benlik algısı ve yaşam kalitesiyle de yakından ilişkilidir. Buna karşın cinsellikle ilgili sorunlar toplumumuzda hâlâ konuşulması zor konular arasında yer alıyor ve birçok kişi yaşadığı problemi uzun süre paylaşmadan yaşamaya devam edebiliyor. Her he kadar dile getirilmese de yapılan araştırmalar cinsel işlev bozukluklarının toplumda oldukça sık görülen bir rahatsızlık olduğu ortaya çıkarıyor. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, cinsel sorunların utanılacak bir durum olmadığını belirterek doğru değerlendirme ile kişiye özel tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Cinsel işlev bozukluğu yaşam konforunuzu olumsuz etkileyebilir</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozukluğu; cinsel istekte, uyarılmada, cinsel yanıtın herhangi bir aşamasında, orgazmda veya cinsel birleşme sırasında ortaya çıkan ve kişinin ya da çiftin yaşamında belirgin sıkıntıya yol açan sorunları ifade etmektedir. Kadınlarda en sık karşılaşılan sorunlar arasında cinsel istekte azalma, uyarılma ve ıslanma sorunları, orgazm güçlüğü, cinsel ilişki sırasında ağrı ve vajinismus bulunmaktadır. Erkeklerde ise cinsel istekte azalma, sertleşme güçlüğü, erken veya gecikmiş boşalma ve orgazm veya boşalma ile ilgili öne çıkmaktadır. Cinsel yaşamda herkes için geçerli olan tek bir “normal” sıklık veya performans ölçütünün bulunmadığı unutulmamalıdır. Cinsel ilişki sıklığının az olması tek başına bir hastalık anlamına gelmez. Burada önemli olan kişinin veya çiftin bu durumdan rahatsızlık duyması ve sorunun yaşam kalitesini ya da ilişkiyi olumsuz etkilemesidir.</p>

<p><strong>Cinsel sorunların nedenleri iyi belirlenmeli </strong></p>

<p>Cinsel işlev bozuklukları çoğu zaman tek bir nedene bağlı değildir. Bedensel, psikolojik, ilişkisel ve sosyal faktörler birbirini etkileyebilmektedir. Hormonal değişiklikler, menopoz, gebelik ve doğum sonrası dönem, diyabet, kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar, kronik ağrı, bazı jinekolojik ve ürolojik hastalıklar ile geçirilmiş cerrahi girişimler cinsel işlevleri etkileyebilen bedensel nedenler arasında yer almaktadır. Bazı ilaçlar da cinsel isteği, uyarılmayı, orgazmı veya boşalmayı etkileyebilmektedir. Örneğin bazı antidepresanlar ve bazı tansiyon ilaçları cinsel işlevler üzerinde yan etkilere yol açabilmektedir. Psikolojik ve ilişkisel faktörler de en az bedensel nedenler kadar önemlidir. Kaygı, depresyon, yoğun stres, beden algısı ile ilgili sorunlar, geçmişte yaşanan olumsuz cinsel deneyimler, cinsellikle ilgili suçluluk veya yanlış inanışlar, partnerle iletişim sorunları ve ilişkide yaşanan çatışmalar cinsel işlevleri etkileyebilmektedir. Özellikle cinsel isteğin değerlendirilmesinde kişinin yaşam koşulları, partneriyle ilişkisi, cinsellikle ilgili düşünce ve inanışları ile içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevrenin birlikte ele alınması gerekmektedir. Cinsel isteği yalnızca hormon düzeyleriyle açıklamak çoğu zaman yeterli değildir.</p>

<p><strong>Cinsellik işlev bozukluklarınızı hekiminizle paylaşmaktan kaçınmayın</strong></p>

<p>Cinsellik konusunda toplumda hâlâ çok sayıda yanlış bilgi ve mit bulunmaktadır. “Cinsellik belirli bir yaşa kadar devam eder”, “Kadın cinselliği yalnızca eşini mutlu etmek içindir”, “Erkek her zaman cinselliğe hazır olmalıdır” veya “Cinsel sorunlar zamanla kendiliğinden geçer” gibi söylemler, bireylerin profesyonel yardım aramasını geciktirebilmektedir. Cinsel sorunların utanılacak veya saklanması gereken bir durum olmadığı bilinmelidir. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan kişinin bunu bir “başarısızlık” olarak değerlendirmemesi gerekir. Sorunun altında yatan nedenlerin doğru şekilde değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması, cinsel yaşamın yanı sıra genel yaşam kalitesinin de iyileşmesine katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p><strong>Cinsel işlev bozukluklarının tanı ve tedavi kişiye özel planlanıyor</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozukluklarında ilk ve en önemli aşama, kişinin yaşadığı sorunu güvenli ve yargılayıcı olmayan bir ortamda anlatabilmesidir. Değerlendirmede cinsel öykünün yanı sıra genel sağlık durumu, kullanılan ilaçlar, hormonal ve diğer tıbbi durumlar, psikolojik durum, ilişki dinamikleri ve kişinin cinsellikle ilgili düşünce ve inanışları göz önünde bulundurulmaktadır. Gerekli durumlarda jinekolojik veya ürolojik muayene ve laboratuvar incelemeleri yapılabilmektedir. Bazı hastalarda psikiyatri, psikoloji, üroloji veya diğer ilgili branşlarla iş birliği gerekebilmektedir. Tedavi, sorunun nedenine ve kişinin ihtiyaçlarına göre planlanmaktadır. Tıbbi tedaviler, hormonal tedaviler, cinsel terapi, psikoterapi, çift terapisi veya bunların birlikte kullanılması tedavi seçenekleri arasında yer alabilmektedir. Her hastaya aynı tedavinin uygulanması doğru değildir. Amaç, sorunun kaynağını ve kişinin veya çiftin ihtiyaçlarını belirleyerek kişiye özel bir yaklaşım geliştirmektir.</p>

<p><strong>Cinsel sorunlar yaşam kalitesini etkilemesine izin vermeyin</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozuklukları yalnızca cinsel yaşamı değil, kişinin özgüvenini, beden algısını, duygusal iyilik halini ve partneriyle ilişkisini de etkileyebilmektedir. Sorunun uzun süre konuşulmaması veya ertelenmesi, çiftler arasında iletişim problemlerine ve zaman içerisinde ilişkinin olumsuz etkilenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle cinsel yaşamda kişiyi rahatsız eden, tekrarlayan veya ilişkiyi etkileyen bir sorun olduğunda bunu kabullenmek ya da kendiliğinden geçmesini beklemek yerine profesyonel destek alınması önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Hangi durumlarda destek almalısınız?</strong></p>

<p>Cinsel istekte belirgin azalma, cinsel ilişki sırasında ağrı, birleşme güçlüğü, orgazm sorunu, sertleşme veya boşalma ile ilgili problemler gibi durumlar kişinin yaşamını veya ilişkisini olumsuz etkiliyorsa uzman değerlendirmesi önemlidir. Cinsel sorunların her zaman tek bir nedene bağlı olmadığı ve her bireyin yaşadığı problemin farklı özellikler taşıyabileceği unutulmamalıdır. Doğru değerlendirme sonrasında altta yatan nedenin belirlenmesi, uygun tedavi seçeneğinin planlanmasına ve kişinin cinsel yaşamı ile genel yaşam kalitesinin iyileştirilmesine yardımcı olabilmektedir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:48:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-1787132928.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Masa başında çalışanlar, uzun süre hareketsiz kalanlar…</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-14216</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-14216</guid>
                <description><![CDATA[Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor. “Acemi Sporcu Sendromu” olarak adlandırılan bu tablo, kasların alışık olmadığı yoğunlukta veya türde bir egzersize maruz kalması sonucu gelişiyor. Sendrom, sadece spora yeni başlayanlarda değil, deneyimli sporcularda da alışılmadık şiddette antrenman yapıldığında ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, acemi sporcu sendromunun spor esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekerek, ”Kas ağrısının şiddeti antrenmanın ne kadar etkili olduğunun göstergesi değildir. Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak görmek, kişinin kaslarına gereğinden fazla yüklenmesine ve dinlenme sürecini atlamasına yol açabilir. Doğru yaklaşım; vücuda kademeli uyum süresi tanımak, ısınma ve dinlenmeyi ihmal etmemektir” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, Acemi Sporcu Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı; korunmaya yönelik 7 etkili öneride bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor. “Acemi Sporcu Sendromu” olarak adlandırılan bu tablo, kasların alışık olmadığı yoğunlukta veya türde bir egzersize maruz kalması sonucu gelişiyor. Sendrom, sadece spora yeni başlayanlarda değil, deneyimli sporcularda da alışılmadık şiddette antrenman yapıldığında ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, acemi sporcu sendromunun spor esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekerek, ”Kas ağrısının şiddeti antrenmanın ne kadar etkili olduğunun göstergesi değildir. Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak görmek, kişinin kaslarına gereğinden fazla yüklenmesine ve dinlenme sürecini atlamasına yol açabilir. Doğru yaklaşım; vücuda kademeli uyum süresi tanımak, ısınma ve dinlenmeyi ihmal etmemektir” diyor. <strong>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, Acemi Sporcu Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı; korunmaya yönelik 7 etkili öneride bulundu.</p>

<p><strong>Masa başında çalışanlarda yakınmalar daha şiddetli!</strong></p>

<p>Tıp literatüründe “gecikmiş kas ağrısı” (Delayed Onset Muscle Soreness-DOMS) olarak bilinen acemi sporcu sendromu; kas ağrısı, hassasiyet, hareket kısıtlılığı ve bazen şişlikle kendini gösteriyor. Spora yeni başlayanların yanı sıra uzun süre hareketsiz kalanlar, masa başında çalışanlar, hareketsiz bir yaşam sürenler ile tatil, hastalık veya sakatlık sonrasında spora dönenler riskli grupta yer alıyor. Kas kütlesi ve kişinin önceki fiziksel aktivite düzeyi, belirtilerin şiddetinde etkili olabiliyor. Yaş ilerledikçe kas ve tendon yapısındaki esnekliğin azalması nedeniyle orta yaş ve üzerindeki kişilerde belirtilerin daha belirgin seyredebileceğini ifade eden Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, fiziksel aktivitesi düşük ve uzun süre oturarak çalışan kişilerin de spora başladıklarında daha şiddetli yakınmalar yaşayabileceklerini belirtiyor.</p>

<p><strong>Antrenmana ısınmadan başlamayın</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu, özellikle “eksantrik” olarak tanımlanan, kasın yük altında uzadığı, hareketlerin yoğun olduğu egzersizlerin ardından daha sık ve şiddetli görülebiliyor. Merdiven inmek, yokuş aşağı koşmak, ağırlık antrenmanlarında ağırlığı yavaşça indirmek, çömelmek, pilates yapmak ve yeni bir grup egzersizine başlamak bu hareketlere örnek oluşturuyor. Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, temel sorunun kasa aniden ve hazırlıksız şekilde alışık olmadığı bir yük bindirilmesi olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yeterince ısınmadan ve germe hareketleri yapmadan antrenmana başlamak, ilk seanstan itibaren yüksek ağırlık  veya tekrar sayısıyla çalışmak ve vücuda kademeli uyum süresi tanımadan antrenman sıklığını hızla artırmak en sık yapılan hatalardır. Özellikle kasın yük altında uzadığı hareketlerin tecrübesiz şekilde ve yüksek şiddette uygulanması belirtileri artırabilir.” Antrenman sonrasında kasların toparlanmasına yeterli süre tanımamak, aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamak, yeterince sıvı tüketmemek, dengesiz beslenmek, uykusuzluk ve kronik yorgunluk hâlinde egzersiz yapmak da acemi sporcu sendromuna zemin hazırlayabiliyor.</p>

<p><strong>Sporda hissedilen acı başarılı egzersiz işareti değil!</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromunun en sık görülen belirtisi kas ağrısı ve sertliği oluyor. Ağrı, egzersiz sırasında değil, genellikle antrenmandan 12-24 saat sonra ortaya çıkıyor ve 24-72’nci saatlerde en şiddetli düzeye ulaşıyor. Kaslarda dokunmayla hassasiyet, kas gücünde geçici azalma, eklemi rahat hareket ettirmede kısıtlılık, hafif şişlik ve güçsüzlük hissi de ağrıya eşlik edebiliyor. Belirtiler çoğunlukla 5-7 gün içinde kendiliğinden geriliyor.</p>

<p>Toplumda egzersiz sonrasında ne kadar çok ağrı hissedilirse antrenmanın o kadar etkili olduğu yönünde yanlış bir inanış bulunduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, “Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak değil, vücudun uyum ve toparlanma sinyali olarak değerlendirmek gerekir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Olağan dışı belirtilere dikkat!</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu genellikle kendiliğinden gerileyen ve ciddi olmayan bir tablo olsa da ağrıya rağmen dinlenmeden aynı şiddette antrenmana devam edilmesi; kas ve tendon yaralanmalarına, kas zorlanmalarına, eklem sorunlarına ve performans kaybına zemin hazırlayabiliyor. Doç. Dr. Nezih Ziroğlu şöyle diyor: “Sıradan kas ağrısı genellikle her iki tarafta simetrik hissedilir, dokunmakla hassastır ve günler içinde giderek azalır. Buna karşılık tek taraflı, ani başlayan, keskin ve lokalize bir ağrı; bölgede belirgin şişlik veya morarma; eklemde ani güç kaybı ya da basamama gibi bulgular kas veya tendon yırtığını düşündürür ve zaman kaybetmeden değerlendirme gerektirir.”</p>

<p>Aşırı yoğun ve alışılmadık egzersizlerin nadiren “rabdomiyoliz” olarak adlandırılan, kas dokusunun ciddi düzeyde yıkımıyla seyreden bir tabloya da neden olabileceğine işaret eden Doç. Dr. Ziroğlu, “Olağan kas ağrısının ötesinde koyu renkli idrar, aşırı şişlik veya dayanılmaz ağrı gelişmesi durumunda mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Belirtilerin bir haftadan uzun sürmesi, şiddetli olması veya olağan dışı bulguların eşlik etmesi de bir sağlık profesyoneli tarafından değerlendirme gerektirir” uyarısında bulunuyor. </p>

<p>Acemi sporcu sendromu genellikle kendiliğinden gerileyen ve ciddi olmayan bir tablo olsa da ağrıya rağmen dinlenmeden aynı şiddette antrenmana devam edilmesi; kas ve tendon yaralanmalarına, kas zorlanmalarına, eklem sorunlarına ve performans kaybına zemin hazırlayabiliyor.</p>

<p><strong>Kaslarınızın toparlanmasına zaman tanıyın</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu çoğunlukla özel bir tedavi gerektirmiyor. Tedavide ağrının hafifletilmesi, kasların toparlanma sürecinin desteklenmesi ve kişinin günlük aktivitelerine güvenle dönmesinin sağlanması  amaçlanıyor. Kasların dinlendirilmesi, hafif germe hareketleri, sıcak uygulama ve hafif masaj ağrının hafiflemesine yardımcı olabiliyor. Gerektiğinde doktor önerisiyle ağrı kesici ilaçlardan da yararlanılabiliyor. Antrenman sonrasında hafif yürüyüş veya yüzme gibi düşük tempolu hareketlerin tercih edilebileceğini belirten <strong>Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, yeterli sıvı tüketmenin, protein açısından dengeli beslenmenin ve düzenli uykunun da kasların toparlanma sürecini desteklediğini vurguluyor.</p>

<p><strong>Acemi Sporcu Sendromuna karşı 7 etkili önlem!</strong></p>

<p><strong>Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, Acemi Sporcu Sendromu’na karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:</p>

<ul type=”disc”>
	<li>Antrenmana mutlaka dinamik bir ısınma bölümüyle başlayın ve ardından germe hareketleri yapın. </li>
	<li>Egzersizin yükünü, şiddetini ve süresini kademeli olarak artırın; haftalık antrenman yükünüzü bir öncekine göre %10’dan fazla artırmayın, ilk haftalarda “az ve düzenli” yaklaşımını benimseyin.</li>
	<li>Kasın yük altında uzadığı yokuş aşağı koşu ve ağır çömelme gibi hareketleri tecrübe kazanana kadar düşük şiddette uygulayın. </li>
	<li>Antrenmanlar arasında kas gruplarına yeterli dinlenme süresi tanıyın ve aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamayın. </li>
	<li>Yeterli su tüketin, dengeli beslenin ve beslenmenizde yeterli miktarda proteine yer verin. </li>
	<li>Uyku düzeninize dikkat edin; yorgun veya uykusuz olduğunuzda yoğun antrenman yapmayın. </li>
	<li>Mümkünse spora başladığınız ilk dönemde bir eğitmen veya uzman eşliğinde doğru teknikle çalışın; ani ve kontrolsüz hareketlerden kaçının.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:48:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-1787132922.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal medyada görünürlük uğruna tehlikeli akımları yapıyorlar!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-14178</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-14178</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Seren Doğantekin, sosyal medyada görünürlük arayışının psikolojik nedenlerini, tehlikeli sosyal medya akımlarının neden hızla yayılabildiğini ve özellikle çocuklar ile ergenlerin bu akımlardan neden daha fazla etkilenebildiğini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Görünür olma isteğinin arkasında “görülme ve kabul edilme” ihtiyacı var</strong></p>

<p>Sosyal medyada daha görünür olabilmek için sınırların zorlanmasının yalnızca “dikkat çekme isteği” ile açıklanamayacağını belirten Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Sosyal medyada görünür olma isteğinin arkasında çoğu zaman beğenilme, kabul görme, bir gruba ait olma, merak, heyecan arayışı ve sosyal onay ihtiyacı bulunur. Beğeni, yorum ve izlenme sayıları kişinin aldığı sosyal geri bildirimi görünür ve ölçülebilir hale getirir. Özellikle kişinin kendilik değerini dışarıdan aldığı onay üzerinden değerlendirmeye başladığı durumlarda, daha fazla ilgi çekebilmek için sınırları zorlama eğilimi ortaya çıkabilir. Burada yalnızca ‘dikkat çekme isteğinden’ değil, kişinin görülme ve kabul edilme ihtiyacının sosyal medya üzerinden karşılanmaya çalışılmasından söz ediyoruz.” dedi.</p>

<p><strong>“Herkes yapıyorsa tehlikeli değildir” yanılgısı oluşabiliyor</strong></p>

<p>“Bir davranışın çok sayıda kişi tarafından yapılması, o davranışın normal ve kabul edilebilir olduğu algısını güçlendirebilir.” diyen Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Psikolojide sosyal kanıt ve sosyal normların etkisiyle açıklayabileceğimiz bu durumda kişi, çevresindeki insanların davranışlarını kendi kararına referans olarak kullanabilir. Özellikle olumsuz sonuçları videolarda görmüyorsa risk olduğundan daha düşük algılanabilir. Nitekim araştırmalar, ergenlerin çok sayıda beğeni almış içeriklere daha fazla yöneldiğini ve bunun riskli davranışları gösteren içerikler için de geçerli olabildiğini göstermektedir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı paylaşım ne zaman riskli onay arayışına dönüşüyor?</strong></p>

<p>Kendini ifade etmenin, yaşadıklarını paylaşmanın ve sosyal çevreden geri bildirim almak istemenin doğal bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Doğantekin, “İnsanların kendilerini ifade etmek, yaşadıklarını paylaşmak ve çevrelerinden geri bildirim almak istemeleri son derece doğaldır. Burada belirleyici olan, sosyal medyadan alınan geri bildirimin kişinin kendilik değerini ne ölçüde belirlemeye başladığıdır. Paylaşım beklenen ilgiyi görmediğinde yoğun değersizlik, öfke veya kaygı ortaya çıkıyorsa; kişi daha fazla izlenmek için giderek daha uç, mahrem ya da tehlikeli davranışlara yöneliyorsa sağlıklı paylaşım ihtiyacının yerini riskli bir onay arayışı almaya başladığını düşünebiliriz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ergen için risk, aynı zamanda “gruba kabul edilme fırsatı” olarak görülebiliyor</strong></p>

<p>Tehlikeli sosyal medya akımlarında en önemli risk gruplarından birinin çocuklar ve ergenler olduğunu belirten Doğantekin, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ergenlik döneminde akranlar tarafından kabul edilmek ve bir gruba ait hissetmek gelişimsel olarak oldukça önemlidir. Aynı zamanda ödüle ve sosyal geri bildirime duyarlılık yüksekken, dürtü kontrolü, uzun vadeli sonuçları değerlendirme ve özdenetimle ilişkili sistemler gelişimini sürdürmektedir. Dolayısıyla bir yetişkinin ‘gereksiz bir risk’ olarak değerlendirdiği davranış, ergen için arkadaşları tarafından kabul edilme, eğlenme veya görünür olma fırsatı olarak algılanabilir. Araştırmalar da ergenlerde risk alma davranışlarının sosyal bağlamdan ve akranların davranışlarından önemli ölçüde etkilenebildiğini ortaya koyuyor.”</p>

<p><strong>“Daha çarpıcı içerik, daha fazla ilgi” döngüsü oluşabilir</strong></p>

<p>Sosyal medyada yeterince ilgi görmediğini düşünen bir çocuğun zaman içerisinde daha sıra dışı ve riskli içeriklere yönelmesinin mümkün olduğunu söyleyen Doğantekin, “Çocuk, sıradan paylaşımlarının az ilgi gördüğünü ancak daha sıra dışı veya sınırları zorlayan içeriklerin daha fazla izlendiğini fark ettiğinde, ‘daha çarpıcı içerik = daha fazla ilgi’ şeklinde bir öğrenme döngüsü oluşabilir. Beğenilerin ergenlerde ödül işlemeyle ilişkili beyin bölgelerinde daha güçlü yanıtlarla bağlantılı olduğunu gösteren çalışmalar da sosyal geri bildirimin bu yaş grubunda neden güçlü olabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.” dedi.</p>

<p><strong>Tehlike, zarar görülmesine rağmen davranışın sürdürülmesiyle büyüyor</strong></p>

<p>Sürekli dikkat çekmeye çalışmanın tek başına psikolojik bir bozukluk göstergesi olmadığını vurgulayan Doğantekin, “Tek başına dikkat çekme isteği psikolojik bir bozukluk anlamına gelmez. Burada davranışın sıklığı, şiddeti, kontrol edilebilirliği ve kişinin yaşamına verdiği zarar önemlidir. Kişi daha fazla ilgi görmek için fiziksel güvenliğini tekrar tekrar tehlikeye atıyor, zarar görmesine rağmen aynı davranışları sürdürüyor, sosyal medyada ilgi görmediğinde yoğun değersizlik veya öfke yaşıyor ya da giderek daha tehlikeli davranışlara ihtiyaç duyuyorsa psikolojik değerlendirme faydalı olacaktır. Özellikle çocuk ve ergenlerde buna dürtüsellik, kendine zarar verme davranışları, belirgin duygu durum değişiklikleri, okul ve aile ilişkilerinde bozulma veya sosyal medyadan uzak kaldığında yoğun sıkıntı eşlik ediyorsa profesyonel destek alınması önemlidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yasaklamak yerine düşündüren sorular sorun</strong></p>

<p>Ailelerin çocuklarını tehlikeli sosyal medya akımlarından korumak için yalnızca yasaklayıcı bir dil kullanmasının yeterli olmayabileceğine dikkat çeken Doğantekin, “Çocukları tehlikeli akımlardan korurken yalnızca ‘Bunu yapma’ demek yerine, neden yapmak istediğini anlamaya çalışmak daha koruyucu bir yaklaşım olabilir. ‘Bu video çok izlendiği için mi sana güvenli geliyor?’, ‘Kamera olmasaydı bunu yine yapmak ister miydin?’ veya ‘Bir şeyin çok beğenilmesi onun güvenli olduğu anlamına gelir mi?’ gibi sorular çocuğun eleştirel düşünme ve risk değerlendirme becerisini destekleyebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 21:54:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-1787079272.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluk Çağı Aşıları Kalıcı Hastalıklardan Koruyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-14145</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-14145</guid>
                <description><![CDATA[Bağışıklık sistemini belirli enfeksiyon etkenlerine karşı önceden hazırlayan aşılar, çocukların ciddi ve kalıcı hasara yol açabilecek hastalıklardan korunmasında önemli rol oynuyor. Aşılar, belirli bir mikrobun zayıflatılmış ya da etkisizleştirilmiş kısımlarını içererek, bağışıklık sisteminin bu mikrobu önceden tanımasını ve ona karşı savunma geliştirmesini sağlıyor. Böylece kişi gelecekte aynı mikroba maruz kaldığında, bağışıklık sistemi daha hızlı ve etkili şekilde harekete geçerek hastalığın ortaya çıkmasını engelleyebiliyor ya da hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlıyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Meltem Güneş Aslan, “1-31 Ağustos Ulusal Aşı Farkındalık Ayı” kapsamında çocukluk çağı aşılarının önemi, aşılama takvimi ve ailelerin merak ettikleri konular hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Aşılar, bağışıklık sistemini uyararak belirli bir enfeksiyon etkenine karşı koruma sağlayan biyolojik ürünlerdir. Virüs, bakteri, parazit veya mantar gibi mikropların vücuda girerek çoğalması hastalığa neden olur. Bağışıklık sistemi ise bu mikropları yok ederek hastalıkla mücadele etmeye çalışır. </p>

<p><strong>Bebekler enfeksiyonlara karşı daha savunmasız</strong></p>

<p>Bebeklik ve çocukluk döneminde aşılama büyük önem taşır. Yenidoğan bebekler, dış dünyadaki mikroplara karşı henüz tamamen gelişmemiş bir bağışıklık sistemine sahiptir. Anneden plasenta aracılığıyla bebeğe geçen koruyucu antikorlar da yaşamın ilk aylarında giderek azalır. Bu nedenle doğumdan sonraki ilk günler ve aylarda başlayan aşılama, bağışıklık sistemi henüz gelişmekte olan bebek ve çocukların ölümcül olabilen veya kalıcı hasara yol açabilen bulaşıcı hastalıklardan korunmasına yardımcı olur.</p>

<p>Aşılama yalnızca aşılanan çocuğun sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da önem taşır. Bir enfeksiyon etkenine karşı toplumun büyük bölümünün aşılanması, hastalığın yayılma zincirinin kırılmasına katkı sağlar. Sürü bağışıklığı olarak ifade edilen bu durum sayesinde, henüz aşılaması tamamlanmamış küçük bebekler ile kanser hastaları gibi bağışıklık sistemi düşük bireylerin de enfeksiyonlardan dolaylı olarak korunması mümkün olur.</p>

<p><strong>Ulusal aşı takviminde hangi aşılar bulunuyor?</strong></p>

<p>Çocukluk dönemi ulusal aşı takvimi; </p>

<ul>
	<li>Difteri</li>
	<li>Boğmaca </li>
	<li>Tetanoz </li>
	<li>Çocuk felci </li>
	<li>Tüberküloz </li>
	<li>Kızamık </li>
	<li>Kızamıkçık </li>
	<li>Kabakulak </li>
	<li>Suçiçeği</li>
	<li>Hepatit A</li>
	<li>Hepatit B</li>
	<li>Hemofilus influenza tip b </li>
	<li>Streptococcus pneumonia </li>
</ul>

<p>Bunların yanı sıra influenza (grip) aşısı, rotavirüs aşısı, meningokok aşısı, RSV aşısı ve HPV aşısı da doktorun tavsiyesi doğrultusunda farklı yaş gruplarında uygulanabilecek aşılar arasında yer alır.</p>

<p><strong>Aşılama doğumdan hemen sonra başlıyor</strong></p>

<p>Bebek ve çocuklarda aşılama, doğumdan hemen sonra uygulanan Hepatit B aşısı ile başlamaktadır. Hayatın ilk 1-2 yılı içerisinde birincil koruma serisi tamamlanırken, ilerleyen yaşlarda farklı dönemlerde uygulanan pekiştirme dozlarıyla bağışıklığın devamlılığı sağlanmaktadır. Prematüre bebeklerde de aşılama süreci özel bir önem taşımaktadır. Prematüre bebeklere aşılar, gebelik haftasından bağımsız olarak takvim yaşına göre uygulanmaktadır. Aşılar tam doz olarak ve uygun aralıklarla yapılmaktadır. Hepatit B aşısının ilk dozunda ise bebeğin vücut ağırlığı dikkate alınarak ilk doz bebeğin vücut ağırlığı 2000 grama ulaştıktan sonra uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Aşı takibinde ailelerin rolü büyük</strong></p>

<p>Ailelerin çocuklarının aşılarını zamanında yaptırmaları ve aşı takvimini düzenli şekilde takip etmeleri da büyük önem taşır. Düzenli hekim kontrolleri sırasında çocukların aşı durumları değerlendirilerek takip edilmektedir. Herhangi bir nedenle aşı takviminde gecikme yaşanması veya bazı aşıların zamanında yapılamaması durumunda ise aşılama için süreç tamamen kaybedilmez. Kaçırılan aşıların, doktor tarafından belirlenen yeni bir takvim doğrultusunda tamamlanabilmektedir. </p>

<p><strong>Aşıların yan etkileri çoğunlukla hafif ve geçici</strong></p>

<p>Aşı uygulamalarından sonra genellikle herhangi bir yan etki görülmezken, bazı kişilerde geçici ve hafif yan etkiler ortaya çıkabilir. Aşıya bağlı en sık görülen yan etkiler arasında aşının uygulandığı bölgede kızarıklık ve şişlik, hafif ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve döküntü olabilir. Nadiren alerjik reaksiyonlar gibi daha ciddi yan etkiler de görülebilir.</p>

<p>Aşıların güvenilirliğine ilişkin değerlendirmeler ise uzun ve titiz bilimsel süreçlerden geçer. Aşılar, etkinlikleri ve yan etki gelişimi açısından klinik çalışmaları tamamlandıktan sonra ruhsatlandırılır. Üretim ve dağıtım aşamalarında da çok sıkı kontrollerden geçirilir. Türkiye’de kullanılan aşılar; Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa İlaç Ajansı (EMA), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) veya T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından ruhsatlandırılmış aşılardan oluşur.</p>

<p><strong>Bilimsel araştırmalar aşılar ile otizm arasında ilişki olmadığını gösteriyor</strong></p>

<p>Aşılarla ilgili toplumda zaman zaman çeşitli yanlış inanışlar da gündeme gelebilir. Bunlardan biri, aşıların otizm spektrum bozukluğuna neden olduğu yönündeki iddialardır. Bu iddialar üzerine çok sayıda bilimsel araştırma yapılmış ve aşılar ile otizm arasında bir ilişki olmadığı ortaya konulmuştur. Aşılama sonrasında ortaya çıkabilen hafif ateş ve kırgınlık gibi belirtiler, hastalık geliştiği anlamına gelmez. Bu belirtiler, bağışıklık sisteminin aşıya verdiği yanıtın bir sonucu olarak görülür. </p>

<p><strong>Aşılar çocuk ve toplum sağlığı açısından hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Çocukların aşılarının düzenli olarak yaptırılması ve aşı takviminin sağlık çalışanlarıyla iş birliği içerisinde takip edilmesi gerekmektedir. Bağışıklama programları, bulaşıcı hastalıkların azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılmasında en etkin ve en ekonomik müdahale yöntemlerinden biridir. Bağışıklama sayesinde her yıl milyonlarca çocuğun hayatının korunmasına katkı sağlanmaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-1786960138.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hipertansiyon hastaları dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hipertansiyon-hastalari-dikkat-14141</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hipertansiyon-hastalari-dikkat-14141</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar ve yüksek nem özellikle de kalp ve damar sağlığı üzerinde çok ciddi riskler oluşturuyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcakların sıvı ve mineral kaybının yanı sıra, damarlarda genişlemeye neden olduğunu, bu durumun da kan basıncında ani düşüşlere veya dalgalanmalara zemin hazırladığını söylüyor. Ülkemizde her 3 erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Dr. Gürbüz “Ancak daha da tehlikelisi, henüz teşhis almamış ve tansiyon hastası olduğunun farkında bile olmayan devasa bir kitle bulunuyor. Hipertansiyonun ‘sessiz katil’ olarak adlandırılmasının temel nedeni de budur. Özellikle bu aşırı sıcaklarda kan basıncı kontrolünün ihmal edilmesi; bayılma, ritim bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp krizi ve hatta felç gibi hayati sorunlara yol açabiliyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcaklarda hipertansiyon hastalarına 10 kritik yaz önerisinde bulundu, önemli mesajlar verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Aşırı sıcaklar ve yüksek nem özellikle de kalp ve damar sağlığı üzerinde çok ciddi riskler oluşturuyor. <strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, </strong>aşırı sıcakların sıvı ve mineral kaybının yanı sıra, damarlarda genişlemeye neden olduğunu, bu durumun da kan basıncında ani düşüşlere veya dalgalanmalara zemin hazırladığını söylüyor. Ülkemizde her 3 erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Dr. Gürbüz “Ancak daha da tehlikelisi, henüz teşhis almamış ve tansiyon hastası olduğunun farkında bile olmayan devasa bir kitle bulunuyor. Hipertansiyonun ‘sessiz katil’ olarak adlandırılmasının temel nedeni de budur. Özellikle bu aşırı sıcaklarda kan basıncı kontrolünün ihmal edilmesi; bayılma, ritim bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp krizi ve hatta felç gibi hayati sorunlara yol açabiliyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcaklarda hipertansiyon hastalarına 10 kritik yaz önerisinde bulundu, önemli mesajlar verdi. </p>

<p> </p>

<p><strong>Su tüketimini mutlaka artırın</strong></p>

<p>Terlemeyle vücuttan ciddi oranda su ve sodyum, potasyum gibi hayati mineraller atılır. Bu sıvı kaybı, kanın akışkanlığının azalmasına ve kalbin kanı pompalarken daha fazla yorulmasına neden olur. Tansiyon hastalarının, susamayı beklemeden gün içinde yeterli sıvı (2,5 - 3 litre) tüketmesi büyük önem taşır. Ancak kalp yetmezliği ya da böbrek hastalığı gibi rahatsızlığınız varsa mutlaka hekiminize danışarak belirlemelisiniz.</p>

<p> </p>

<p><strong>İdrar söktürücü (diüretik) ilaçlara dikkat edin</strong></p>

<p>Hipertansiyon tedavisinde sıklıkla kullanılan idrar söktürücü ilaçlar, vücuttan su ve tuz atılımını artırarak kan basıncını düşürür. Yaz aylarında terlemeyle zaten fazla miktarda sıvı kaybedildiği için, bu ilaçların dozu bazen fazla gelebilir ve tansiyonun tehlikeli seviyelere düşmesine (hipotansiyon) yol açabilir. İlaçlarınızı mutlaka kardiyoloğunuza başvurarak yaz dozu ayarlaması talep etmelisiniz.</p>

<p> </p>

<p><strong>11:00-16:00 arası mümkünse dışarı çıkmayın</strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürbüz “Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla geldiği 11:00-16:00 saatleri arası, tansiyon hastaları için günün en tehlikeli zaman dilimidir. Bu saatlerde doğrudan güneşe maruz kalmak, damarlarda ani ve aşırı genişlemeye sebep olarak kan basıncını hızla düşürebilir ve sıcak çarpması riskini artırır. Dışarı çıkmanız zorunluysa, mutlaka gölgeli alanları tercih etmeli, geniş kenarlı şapkalar kullanmalı ve dışarıdaki işlerinizi sabahın erken saatlerine veya akşamüstü serinliğine ertelemelisiniz” diyor.</p>

<p><strong>Beslenmenizi hafifletin, Akdeniz diyetine geçin</strong></p>

<p>Sıcak havalarda ağır, yağlı, kızartma türü ve aşırı tuzlu yemekler tüketmek, sindirim sistemini zorlarken kalbin iş yükünü de ciddi şekilde artırır. Tuz tüketiminin kısıtlanması, hipertansiyon yönetiminin olmazsa olmazıdır. Yaz aylarında zeytinyağlı yemekler, bol posalı sebzeler, taze meyveler ve hafif ızgaralardan oluşan Akdeniz tipi beslenme tarzı benimsenmelidir. Mideyi çok doldurmadan, az az ve sık sık yemek yemek tansiyon dalgalanmalarının önüne geçecektir.</p>

<p><strong>Soğuk duştan kesinlikle kaçının</strong></p>

<p>Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz “Serinlemek amacıyla doğrudan buz gibi suyun altına girmek, damarlarda ani bir büzüşmeye (vazokonstriksiyon) neden olur. Bu ani damar daralması, kan basıncının saniyeler içinde fırlamasına ve kalbe giden kan akışının bozulmasına yol açarak kalp krizini tetikleyebilir. Tansiyon hastaları serinlemek için mutlaka ılık suyla duş almalı, vücudu yavaş yavaş suya alıştırarak şok etkisinden tamamen uzak durmalıdır” diyor. </p>

<p><strong>Klimalı ortamlara geçişte vücudunuzu koruyun</strong></p>

<p>Dışarıdaki kavurucu sıcaktan, aniden çok düşük derecelere ayarlanmış klimalı buz gibi ortamlara girmek, tıpkı soğuk duş gibi damar sisteminde ani kasılmalara neden olur. Bu keskin ısı farklılıkları tansiyon ataklarına zemin hazırlar. İç mekanlardaki klima sıcaklığının 22-24 derece civarında, yani ideal oda sıcaklığında tutulması ve doğrudan klima havasına maruz kalınmaması, kan basıncının dengede kalması açısından kritik bir öneme sahiptir.</p>

<p><strong>Egzersiz rutininizi serin saatlere kaydırın</strong></p>

<p>Düzenli fiziksel aktivite, tansiyon kontrolünde son derece faydalıdır; ancak bunun hangi saatte yapıldığı yaz aylarında hayati fark yaratır. Sıcakta yapılan egzersiz, sıvı kaybını maksimuma çıkarır ve kalbi aşırı zorlar. Bu nedenle tempolu yürüyüş, yüzme veya bisiklet gibi egzersizler için güneşin etkisini yitirdiği akşam saatleri veya sabahın erken serinliği tercih edilmelidir. Egzersiz öncesinde, sırasında ve sonrasında su içmeyi kesinlikle ihmal etmeyin. </p>

<p><strong>Çay ve kahve tüketimini kısıtlayın, alkolden kaçının</strong></p>

<p>Yaz aylarında serinlemek veya keyif yapmak için tüketilen soğuk kahveler, koyu çaylar ve alkollü içecekler sanıldığının aksine susuzluğu gidermez; aksine vücuttan su atılımını hızlandıran idrar söktürücü etkilere sahiptir. Aynı zamanda yüksek kafein ve alkol, kalp hızını artırarak ritim bozukluklarını ve tansiyon ataklarını tetikleyebilir. Bunların yerine şekersiz ev yapımı limonatalar, maden suyu, ayran veya taze sıkılmış meyve suları gibi sağlıklı alternatifler tercih edilmelidir.</p>

<p><strong>Kıyafet seçiminde dikkatli olun! </strong></p>

<p>Sıcak havalarda vücudun kendi ısısını dengeleyebilmesinin en önemli yolu terin ciltten buharlaşmasıdır. Dar, sentetik veya koyu renkli kıyafetler bu doğal soğuma mekanizmasını engelleyerek vücut ısısının artmasına neden olur. Vücudu sıkmayan, hava geçirgenliği yüksek, terletmeyen pamuklu veya keten kumaşlardan yapılmış, açık renkli ve bol giysiler tercih etmek; yaz sıcaklarında vücudun termoregülasyonunu sağlayarak tansiyonu dolaylı yoldan dengede tutar.</p>

<p><strong>Tansiyon ölçümlerinizi ve doktor kontrollerinizi ihmal etmeyin </strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz “Yazın rehavetine kapılıp ”kendimi iyi hissediyorum” diyerek tansiyon ölçümlerini bırakmak veya tatil sebebiyle doktor kontrollerini ertelemek büyük bir hatadır. Düzenli ölçümler yaparak değerlerinizi bir yere not etmeli ve inatçı düşüklük veya yükseklik durumlarında beklemeden kardiyoloğunuzla iletişime geçmelisiniz” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/hipertansiyon-hastalari-dikkat-1786960115.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sinaptik budama beyni daha verimli kılıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-14138</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-14138</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, sinaptik budamanın beynin gelişimi ve öğrenme süreçlerindeki rolü, çocukluk ve ergenlikteki önemi ve yaşam boyu beyin sağlığını destekleyen alışkanlıklarla ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beyinde daha fazla bağlantı, daha yüksek zekâ anlamına gelmiyor!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın beynin gelişimi için vazgeçilmez bir mekanizma olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “İnsan beyni doğumdan sonra çok sayıda sinaptik bağlantı oluşturur. Ancak bu bağlantıların tamamının korunması mümkün değildir. Beyin, kullanılmayan veya işlevsel olmayan bağlantıları zamanla ortadan kaldırarak daha güçlü ve daha verimli sinir ağları oluşturur. Sinaptik budama olarak adlandırılan bu süreç, sağlıklı beyin gelişiminin doğal ve gerekli bir parçasıdır.” dedi.</p>

<p>Sinaptik budamanın yanlış anlaşılan bir konu olduğuna dikkat çeken Dr. Şalçini, “Toplumda daha fazla sinir bağlantısının daha yüksek zeka anlamına geldiği yönünde yaygın bir inanış var. Oysa önemli olan bağlantıların sayısı değil, etkinliğidir. Beyin gereksiz bağlantıları ortadan kaldırarak bilgi işlemeyi hızlandırır, dikkatin odaklanmasını kolaylaştırır ve öğrenmeyi daha verimli hale getirir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>İlk yıllar ve ergenlik kritik dönemler!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın özellikle yaşamın ilk yıllarında ve ergenlik döneminde yoğunlaştığını vurgulayan Dr. Şalçini, “Bebeklik döneminde beyin çok hızlı yeni bağlantılar oluşturur. Çocuk büyüdükçe kullanılan bağlantılar güçlenirken kullanılmayanlar elenir.” dedi.</p>

<p>Ergenlikte ise beynin özellikle planlama, dikkat ve karar verme gibi işlevlerden sorumlu ön bölgesinin yeniden şekillendiğini dile getiren Dr. Şalçini, bu nedenle çocukluk ve ergenlik dönemindeki deneyimlerin, beynin gelişiminde kalıcı izler bıraktığını aktardı.</p>

<p><strong>Kullanılmayan sinir ağları zamanla zayıflıyor!</strong></p>

<p>Öğrenmenin sinaptik bağlantılar üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten Dr. Celal Şalçini, şöyle devam etti:</p>

<p>“Kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek, müzikle ilgilenmek, spor yapmak ve sosyal etkileşim içinde olmak beynin kullandığı sinir ağlarını güçlendirir. Kullanılmayan bağlantılar ise zamanla zayıflar. Beyin, yaşam boyunca deneyimlere göre kendini yeniden düzenleyen dinamik bir yapıya sahiptir.”</p>

<p><strong>Kaliteli uyku beyin için bir bakım süreci!</strong></p>

<p>Uyku ile sinaptik budama arasındaki ilişkiye değinen Dr. Şalçini, “Uyku yalnızca dinlenme zamanı değildir. Beyin uyku sırasında gün içinde öğrenilen bilgileri değerlendirir, önemli olanları pekiştirirken gereksiz olanları ayıklar. Özellikle çocuklar ve ergenler için yeterli ve kaliteli uyku, sağlıklı beyin gelişiminin temel unsurlarından biridir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıkları beyin gelişimini destekliyor!</strong></p>

<p>Dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin de önemli olduğuna işaret eden Dr. Şalçini, “Omega-3 açısından zengin beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve zihinsel olarak aktif kalmak, beynin sağlıklı işleyişini destekleyen yaşam alışkanlıklarıdır. Bu faktörler sinir hücrelerinin iletişimini güçlendirerek bilişsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlayabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sinaptik budamadaki farklılıklar bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkili olabilir!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkisini inceleyen çalışmaların sürdüğü bilgisini veren Dr. Celal Şalçini, “Bilimsel araştırmalar, sinaptik budama süreçlerindeki farklılıkların otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile şizofreni gibi bazı hastalıklarla ilişkili olabileceğini gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Dr. Şalçini, ancak bu hastalıkların tek bir nedene bağlı olmadığını, genetik ve çevresel birçok faktörün birlikte rol oynadığını hatırlattı.</p>

<p><strong>Beyin yaşam boyu değişmeye devam ediyor!</strong></p>

<p>Beynin gelişiminin çocuklukla sınırlı olmadığının altını çizen Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Eskiden erişkin beyninin değişmediği düşünülüyordu. Günümüzde ise beynin yaşam boyunca yeni bağlantılar kurabildiğini ve kullanılmayan bağlantıları yeniden düzenleyebildiğini biliyoruz. Bu nedenle öğrenmenin yaşı yoktur. Yeni beceriler kazanmak, zihinsel olarak aktif kalmak ve sosyal yaşamın içinde olmak beyin sağlığını destekleyen önemli alışkanlıklardır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-1786960100.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bronzlaşma, cildin güçlenmesi değil, kendini koruma çabası!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-14120</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-14120</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri Programı Öğr. Gör. Birgül Erbaş, yaz aylarıyla birlikte pek çok kişinin gündeminde olan bronzlaşma konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bronzlaşma aslında cildin alarm verme şeklidir</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Birgül Erbaş, bronzlaşmanın, sanıldığı gibi cildin güçlenmesi değil, güneş ışınlarına karşı verdiği bir savunma tepkisi olduğunu dile getirerek, özellikle yaz aylarında bilinçsiz şekilde güneşlenmenin ciltte kalıcı lekelere, erken yaşlanmaya ve hassasiyete yol açabileceğini belirterek, “Cilt güneşe maruz kaldığında kendini korumak için melanin üretimini artırır. Yani bronzlaşma aslında cildin alarm verme şeklidir.” dedi.</p>

<p><strong>Sık solaryum kullanımı cilt yapısını yıpratıyor</strong></p>

<p>Solaryum kullanımına da dikkat çeken Birgül Erbaş, doğal güneş ışınları kadar solaryum cihazlarının da cilt üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini söyledi. Özellikle sık solaryum kullanımının cilt yapısını yıpratabileceğini ifade eden Erbaş, kısa sürede bronzlaşma isteğinin uzun vadede cilt sağlığını bozabileceğini vurguladı.</p>

<p><strong>Güneş kremi sınırsız koruma sağlamıyor</strong></p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerin cilt sağlığının korunmasında önemli bir destek olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını kaydeden Birgül Erbaş, ”Güneş kremi kullanmak cildi korumaya yardımcı olur ancak bu durum saatlerce güneşte kalmayı güvenli hale getirmez. Özellikle öğle saatlerinde uzun süre güneş altında kalmaktan kaçınılmalı.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Bronzlaştırıcı yağlar ve hızlandırıcı ürünlerin de bilinçsiz kullanılmaması gerektiğini söyleyen Birgül Erbaş, bazı ürünlerin cildi güneşe karşı daha hassas hale getirebildiğini belirtti.</p>

<p><strong>Yaz aylarında cilt bakımına özen gösterilmeli</strong></p>

<p>Sağlıklı bir cilt görünümü için yoğun güneşten korunmanın, düzenli nemlendirme yapmanın ve güneş koruyucu kullanımını alışkanlık haline getirmenin önemli olduğunu ifade eden Birgül Erbaş, “Sağlıklı görünen bir cilt, aşırı bronzlaşmış değil; korunmuş ve bakımlı cilttir.” Şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 12:07:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-1786784873.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bornova’da devrim gibi dayanışma</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-14080</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-14080</guid>
                <description><![CDATA[Bornova Belediyesi, 15 dönümlük Yakaköy Dayanışma Tarlası’nda üniversite öğrencileri ve işçilerin hasat ettiği yazlık sebzeleri Kent Market raflarında ihtiyaç sahipleriyle buluşturuyor. Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki ve Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir, projenin uygulandığı merkezde incelemelerde bulunarak iki ilçe arasında kooperatif ürünlerini kapsayan yeni bir tarımsal iş birliği köprüsü kurduklarını açıkladı. Türkiye’nin en çok kent bostanına sahip belediyesi olan Bornova, bu dayanışma hareketinin yanı sıra 7 farklı noktadaki 786 üretim parseliyle yerel tarımı ve üretici kadınları desteklemeye devam ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bornova Belediyesi, sosyal belediyecilik anlayışına yepyeni bir soluk getiren Yakaköy Doğal Tarım Çiftliği’ndeki 15 dönümlük ”Dayanışma Tarlası”nda ilk hasadı gerçekleştirdi. Belediye işçileri ve üniversite öğrencilerinin el emeğiyle toplanan taze domates, biber ve patlıcanlar, Bornova Merkez’deki Celal Altınay Kent Market raflarında ihtiyaç sahipleri için ücretsiz olarak yerini aldı. Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, kendisini ziyarete gelen Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir ile birlikte Kent Market’i gezerek dayanışma standında çok önemli açıklamalarda bulundu. İki başkan, Bornova ve Torbalı arasında kurulacak yeni tarımsal üretim ve kooperatif köprüsünün de müjdesini verdi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Başkan Eşki: ”Öğrencilerimiz hasat etti, şimdi halkımızla paylaşıyoruz”</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>İncelemeler sırasında Dayanışma Tarlası Standı önünde halka seslenen Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, projenin insana dokunan yönünü şu sözlerle aktardı:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>”Bugün çok mutlu ve gururlu bir gün yaşıyoruz. Torbalı Belediye Başkanı, sevgili dostum Övünç Demir bugün bizi ziyarete geldi. Kendisiyle çok verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Çok yakında buradaki Kent Market’te, Torbalı’daki kooperatiflerimizin ürettiği o muhteşem, doğal ürünleri de sizlerle buluşturacağız. Onun ön görüşmelerini ve planlamalarını tamamladık.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bugün aslında çok özel bir sürecin de sonundayız, hasat dönemindeyiz. Yakaköy’de tam 15 dönümlük bir arazide ’Dayanışma Tarlası’ kurmuştuk. Bu dayanışma tarlasında üniversite öğrencilerimiz geldiler, emek verdiler ve hep birlikte hasat ettiler. Bu hasadın sonunda, ekonominin zorlu şartlarında mücadele eden üniversite öğrencilerimiz kendi mutfak ihtiyaçlarını aldılar, evlerine götürdüler. Öğrencilerimizin ihtiyaçlarının dışında kalan tonlarca ürünü ise burada, Kent Marketlerimizde kurduğumuz Kent Manav ünitelerinde vatandaşlarımızla bir araya getiriyoruz.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bu topraklardan fışkıran domatesin, biberin ve patlıcanın güzelliğini Bornova’da gerçek anlamda ihtiyaç sahibi olan vatandaşlarımızla paylaşacağız. Bunun huzuru ve mutluluğu içerisindeyiz. Biz her yönüyle ve yaşamın her alanında halkımızın yanındayız ve destekçisiyiz. İşte bu proje, bu vizyonun en güzel örneklerinden bir tanesidir. Vatandaşlarımızın sofralarını, Bornova Belediyesi’nin dayanışma tarlasında belediye işçilerimizin ve üniversite öğrencilerimizin büyük emekleriyle toplanmış taptaze ürünlerle buluşturup onlara bir nebze destek olma mutluluğunu yaşıyoruz.”</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Övünç Demir: ”Yüz üzerinden yüz verilmesi gereken bir uygulama”</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bornova’daki sosyal belediyecilik modelinin örnek olması gerektiğini belirten Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir ise iki ilçe arasındaki iş birliği ve projeyle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>”Ömer başkanımızı ziyarete geldik. Kendisinin Bornova’da hayata geçirdiği projeleri yakından takip ediyor ve gurur duyuyoruz. Torbalı biliyorsunuz çok güçlü bir sanayi kenti olmasının yanında, aynı zamanda devasa bir tarım kenti. Bu tarım kenti olmamızdan kaynaklı da Ömer başkanımız bizim gelip bu harika uygulamayı yerinde görmemizi istedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Biz de bugün buraya gelirken boş gelmedik; Torbalı’da kendi ürettiğimiz tulum peyniri, kaşar peyniri, ezine peyniri, yüzde 0.82 asit oranına sahip nefis tereyağımız ve dünyaca ünlü Metropolis zeytinyağlarımızla ilgili numunelerimizi getirdik. Sağ olsun Ömer başkanım da bu kaliteli ve doğal ürünleri Bornova’daki marketlerde değerlendireceklerini, Bornova halkıyla buluşturacaklarını söylediler.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Yakaköy’de kurulan bu Dayanışma Tarlası ve Kent Market entegrasyonu bence yüz üzerinden yüz verilmesi gereken, örnek bir model. Buradan bu vesileyle hem Ömer başkana hem de bu projede gece gündüz demeden emeği geçen tüm mesai arkadaşlarına yürekten teşekkür edelim. Tüm Bornova halkına sevgiler, saygılar sunuyoruz.”</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Türkiye’nin kent içi tarım üssü</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Dayanışma Tarlası projesiyle çıtayı daha da yükselten Bornova Belediyesi, ”Türkiye’nin en çok kent bostanına sahip belediyesi” unvanını da gururla taşıyor. Özellikle kadınların hem üretime katılması hem de aile ekonomilerine destek olması amacıyla hayata geçirilen Kent Bostanları, ilçe genelinde 7 farklı bölgede dev bir tarım ağı oluşturuyor. Toplamda 786 üretim parselinden oluşan bu bostanların mahalle bazlı dağılımı ise şu şekilde:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Doğanlar Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 278 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>EVKA-4 / İnönü Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 247 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Mevlana Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 77 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Işıkkent / Egemenlik Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 65 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Altındağ / Koşukavak / Birlik Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 53 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Pınarbaşı Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 49 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Rafetpaşa Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 17 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:06:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-1786626380.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ses kısıklığı ve göğüs ağrısının nedeni reflü olabilir!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-14079</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-14079</guid>
                <description><![CDATA[Gastroözofageal reflü hastalığı, mide asidinin yemek borusuna kaçmasıyla oluşan bir rahatsızlıktır. Toplumda sık görülen ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen reflü, göğüs ağrısı, kronik öksürük ses kısıklıkları ve yutma güçlüğü gibi belirtilerle kendisini belli ediyor. Hastalık, doktor kontrolünde yapılan bazı yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaçlarla çoğu zaman kontrol altına alınabiliyor. İlaçların yetersiz kaldığı hastalarda ise ameliyatsız endoskopik işlemlerle reflü tedavisi başarılı bir şekilde yapılabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Salih Boğa, reflü hastalığının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında detaylı bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Reflüyü basit bir mide rahatsızlığı olarak görmeyin</strong></p>

<p>Gastroözofageal reflü hastalığı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması sonucu oluşmaktadır. Normalde alt özofagus sfinkteri adı verilen kas yapısı bu kaçışı engellemektedir. Ancak bu kapak zayıfladığında ya da gevşediğinde mide asidi yemek borusuna ulaşarak tahrişe neden olmaktadır. Uzun süre devam eden reflü, yemek borusunda hasara ve yaşam kalitesinde belirgin düşüşe yol açabilmektedir.</p>

<p><strong>Reflü şikayetleri farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor</strong></p>

<p>Her reflü şikâyeti aynı şekilde kendini göstermeyebilir. En sık görülen şikayet mide yanması olsa da, bazı hastalarda boğaz ve solunum yollarını etkileyen belirtiler de görülebilmektedir. Özellikle tekrarlayan ve günlük yaşamı etkileyen şu bulgular reflü açısından dikkate alınması gereken önemli sinyaller arasında yer almaktadır:</p>

<ul>
	<li><strong>Sürekli mide yanması:</strong> Özellikle yemeklerden sonra ve yatarken artan yanma hissi</li>
	<li><strong>Yutma güçlüğü:</strong> Yemek borusundaki tahrişe bağlı yutarken zorlanma ve ağrı</li>
	<li><strong>Ses kısıklığı ve boğaz ağrısı</strong>: Mide asidinin ses tellerini etkilemesiyle özellikle sabahları belirginleşen şikayetler</li>
	<li><strong>Kronik öksürük ve hırıltı:</strong> Özellikle gece boyunca tekrarlayan öksürük ve hırıltı</li>
	<li><strong>Ağızda acı veya ekşi tat:</strong> Mide içeriğinin yukarı çıkmasına bağlı tat değişikliği</li>
	<li><strong>Göğüs ağrısı:</strong> Yemek sonrası veya yatarken ortaya çıkabilen ve kalp ağrısıyla karışabilen ağrı hissi</li>
	<li><strong>Mide bulantısı ve kusma:</strong> Mide asidinin tahriş edici etkisine bağlı gelişebilen şikayetler.</li>
</ul>

<p><strong>Yaşam tarzı değişiklikleri tedavide önemli rol oynuyor</strong></p>

<p>Reflü tedavisinde ilk basamak genellikle yaşam tarzı düzenlemeleridir. Beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, yatış pozisyonunun düzenlenmesi, kilo kontrolü ve asit artıran gıdalardan kaçınmak şikayetleri önemli ölçüde azaltabilmektedir. Birçok hastada bu önlemler ve ilaç tedavisi ile hastalık kontrol altına alınabilmektedir.</p>

<p>Bazı hastalarda ise ilaç tedavisine rağmen şikayetler devam edebilmektedir. Bu durumda günümüzde cerrahiye alternatif olarak reflüyü kontrol altına alabilecek gelişmiş endoskopik tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Özellikle ameliyatsız reflü tedavisi olarak bilinen Endoskopik Fundoplikasyon, son yıllarda dikkat çeken modern bir seçenek haline gelmiştir.</p>

<p><strong>Endoskopik yöntemle mide girişinde yeni bir bariyer oluşturuluyor</strong></p>

<p>Endoskopik fundoplikasyon, ağız yoluyla ilerletilen endoskopik sistemler ve özel cihazlar aracılığıyla uygulanmaktadır. İşlem sırasında mide girişinde yeni bir kapak mekanizması oluşturularak mide asidinin yemek borusuna kaçması engellenmektedir. Böylece reflü şikayetlerinin kontrol altına alınması hedeflenmektedir. Günümüzde ameliyatsız reflü tedavisinin yani endoskopik fundoplikasyonun en yaygın uygulaması TIF(Transoral İncisionless Fundoplication) tekniğidir. Bu teknik, mide ile yemek borusu arasında daha güçlü bir bariyer oluşturarak reflüyü uzun vadede kontrol altına almayı amaçlamaktadır. Bu sayede mide içeriğinin yemek borusuna kaçışı engellenmekte ve reflü şikayetleri belirgin şekilde azalmaktadır.</p>

<p><strong>Ameliyatsız ve minimal invaziv bir tedavi seçeneği sunuyor</strong></p>

<p>Bu yöntem cerrahi kesi gerektirmediği için minimal invaziv bir işlem olarak kabul edilmektedir. Anestezi altında gerçekleştirilen endoskopik uygulama sonrası hastalar genellikle kısa sürede günlük yaşamlarına dönebilmektedir. İyileşme sürecinin daha konforlu olması ve hastanede kalış süresinin kısa olması önemli avantajlar arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Doğru tedavi ile yaşam kalitesi belirgin şekilde artabiliyor</strong></p>

<p>Reflü hastalığı, doğru tanı ve kişiye uygun tedavi yaklaşımıyla kontrol altına alınabilmektedir. Yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisinin yeterli olmadığı hastalarda, cerrahiye alternatif olarak uygulanan endoskopik tedavi yöntemleriyle reflü şikayetlerinin azaltılması ve yaşam kalitesinin artırılması hedeflenmektedir. Özellikle uygun hastalarda uygulanan endoskopik fundoplikasyon, reflünün neden olduğu şikayetlerin kontrol altına alınmasına ve hastaların günlük yaşamlarına daha konforlu şekilde devam etmelerine katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:06:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-1786626369.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özellikle yağlı yemeklerden sonra başlıyorsa, gecikmeyin</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-14040</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-14040</guid>
                <description><![CDATA[Karnın sağ üst bölümünde başlayan, sırta veya sağ omuza yayılan ve saatlerce sürebilen şiddetli ağrı çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak değerlendirilse de altta yatan neden safra kesesi iltihabı olabiliyor. Tıp dilinde akut kolesistit olarak adlandırılan bu tabloda erken tanı ve zamanında uygulanan cerrahi tedavi sayesinde hastalar genellikle kısa sürede sağlıklarına kavuşuyor. Ancak gecikmiş başvurular  safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  “Bu nedenle saatlerce  süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın  eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Karnın sağ üst bölümünde başlayan, sırta veya sağ omuza yayılan ve saatlerce sürebilen şiddetli ağrı çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak değerlendirilse de altta yatan neden safra kesesi iltihabı olabiliyor. Tıp dilinde akut kolesistit olarak adlandırılan bu tabloda erken tanı ve zamanında uygulanan cerrahi tedavi sayesinde hastalar genellikle kısa sürede sağlıklarına kavuşuyor. Ancak gecikmiş başvurular  safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  “</strong>Bu nedenle saatlerce  süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın  eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. </p>

<p><strong>En sık görülen nedeni safra taşları</strong></p>

<p>Safra kesesi, karaciğer tarafından üretilen safrayı depolayan ve özellikle yağlı yemeklerden sonra bağırsağa boşaltarak yağların sindirimine yardımcı olan küçük ancak önemli bir  organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve safra pigmentleri arasındaki denge bozulduğunda önce safra çamuru, ardından safra taşları oluşabiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesinin çıkış kanalını tıkamasıyla safra akışı engelleniyor.  İçeride biriken safra, safra kesesi duvarında ödem ve iltihap gelişmesine neden olabiliyor. Akut kolesistit  tablosunun yaklaşık yüzde 90-95’inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça yaygın görülmektedir. Erişkinlerin yaklaşık yüzde 10-20’sinde safra taşı bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmında hiçbir belirti gelişmezken, bir bölümünde safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkabilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu,<strong> </strong>safra kesesi iltihabında taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında görülebildiğini; enfeksiyonların veya nadiren bazı hastalıkların da bu tabloda rol oynayabildiğini aktarıyor.</p>

<p><strong>Kadınlarda yaklaşık 3 kat fazla rastlanıyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabı kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 2-3 kat daha sık görülüyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol miktarını artırması ve hamilelik döneminde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda daha sık rastlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. İleri yaş, aile öyküsü, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlık, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da hastalık riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor.</p>

<p><strong>Doğru önlemlerle risk önemli ölçüde azaltılabiliyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabını tamamen önlemek her zaman mümkün olmasa da risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, liften zengin beslenme, uzun süre aç kalmama ve çok hızlı kilo vermekten kaçınma koruyucu önlemler olarak belirtiliyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede yüksek miktarda kilo veren hastaların bu süreçte hekim kontrolünde takip edilmelerinin büyük önem taşıdığını vurguluyor. </p>

<p><strong>Yemeklerden sonra başlayan ağrıya dikkat!</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabının en önemli belirtisi, özellikle yağlı yemeklerden sonra başlayan, karnın sağ üst bölgesinde hissedilen ve giderek şiddetlenen ağrı oluyor. Bu ağrı çoğu zaman sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta yayılabiliyor ve birkaç saatten uzun sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştahsızlık ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,<strong> </strong> basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık olduğunu düşünerek ağrıyı evde geçirmeye çalışmanın tanı ve tedavide gecikmeye neden olabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce devam eden şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır” uyarıyor. </p>

<p><strong>Ultrasonla büyük oranda saptanabiliyor</strong></p>

<p>Tanıda öncelikle hastanın şikâyetleri ve fizik muayene değerlendiriliyor, kan testlerinde enfeksiyon bulguları araştırılıyor. Görüntülemede ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason ile safra taşları, safra kesesi duvarında kalınlaşma, çevresinde sıvı birikimi ve iltihabı düşündüren bulgular büyük oranda saptanabiliyor. Gerektiğinde bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri yöntemlerden de yararlanılabiliyor.</p>

<p><strong>Kalıcı tedavi ameliyatla sağlanıyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabının tedavisinde amaç hem mevcut iltihabı kontrol altına almak hem de hastalığın tekrar etmesini önlemek. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı tedavisi, ağrı kontrolü ve gerekli durumlarda antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içerisinde taşlar bulunduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski devam eder. Dolayısıyla uygun hastalarda kalıcı tedavi, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. </p>

<p><strong>İlk 72 saat çok önemli, çünkü... </strong></p>

<p>Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, günümüzde uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı alan ve ameliyata engel ciddi bir sağlık sorunu olmayan hastalarda erken laparoskopik safra kesesi ameliyatını önerdiğini aktarıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin başlamasından sonraki ilk 72 saat içinde gerçekleştirilen ameliyat, hem teknik olarak ameliyatın daha güvenli yapılmasını sağlamakta hem de hastanede kalış süresini ve komplikasyon riskini azaltmaktadır. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın ilerlemesine, safra kesesinde kangren veya delinme gelişmesine ve daha zor cerrahilere neden olabilmektedir” diyor. Safra kesesi ameliyatlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle gerçekleştirildiğini belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük kesi aracılığıyla yapılan bu yöntemde hastalar daha az ağrı hissetmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha kısa sürede dönülmekte ve kozmetik sonuçlar daha başarılı olmaktadır” diye konuşuyor.  </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:42:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-1786106568.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun Süreli Ülseratif Kolitte Kolon Kanseri Riski Artıyor mu?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-14036</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-14036</guid>
                <description><![CDATA[Tıbbi literatürde yayımlanan dikkat çekici bir vakada, uzun süredir ülseratif kolit tanısıyla takip edilen bir hastada kolonoskopik inceleme sırasında belirgin bir tümör saptanmazken, sonraki değerlendirmelerde rektum bölgesinde yaklaşık 3,5 santimetre çapında tümör (adenokarsinom) tespit edildi. Uzmanlar, tek bir hasta örneğine dayanan bu vakanın tüm ülseratif kolit hastalarına genellenemeyeceğini; ancak bu sonucun, kronik bağırsak hastalıklarında dikkatli izlemin önemini gösterdiğini belirtiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Bir bağırsak iltihabı hastalığı olan ülseratif kolit, uzun yıllar devam eden inflamasyon nedeniyle bazı hastalarda kolon kanseri açısından daha yüksek risk oluşturabiliyor. Hastalığın süresi, bağırsakta tuttuğu alanın genişliği, iltihabın kontrol altında olup olmadığı ve ailede kolon kanseri öyküsünün bulunması gibi faktörler, risk düzeyinin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Özellikle tüm kalın bağırsağı etkileyen ve uzun süre aktif seyreden ülseratif kolit vakalarında kolon kanseri gelişme riskinin daha yakından takip edilmesi gerektiğini belirten <strong>Genel Cerrahi Uzmanı</strong> <strong>Prof. Dr. Selçuk Mercan,</strong> düzenli kontrollerin erken tanı açısından kritik olduğuna vurgu yaparak şunları söylüyor:<em> “Özellikle kronik ulseratif kolit hastalığı kontrol altına alınamazsa, bu hastalarda sporadik, nadiren de kalın bağırsağın tamamını kapsayacak şekilde kanser gelişebilir.” </em></p>

<p>Uzmanlara göre ülseratif kolite bağlı gelişen kolon kanserleri, toplumda daha sık görülen sporadik kolon kanserlerinden farklı biyolojik özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle hastaların risk değerlendirmesinin yalnızca genel kanser tarama önerileriyle değil, hastalığın özellikleri dikkate alınarak yapılması önemli. </p>

<p><strong>Kişiye Özel Takip Programları Erken Tanı Şansını Artırıyor</strong></p>

<p>Ülseratif kolitli hastalarda erken dönem kanser değişikliklerinin tespit edilmesi bazı durumlarda güçleşebiliyor. Bağırsak yüzeyindeki yaygın iltihaplanma, yalancı polipler, doku hassasiyeti ve kronik hastalığa bağlı yapısal değişiklikler, bazı lezyonların fark edilmesini zorlaştırabiliyor.</p>

<p>Bilim insanları, ülseratif kolit hastalarının doktorları tarafından belirlenen takip planlarına uymasının, önerilen kolonoskopik değerlendirmeleri zamanında yaptırmasının ve hastalık aktivitesinin kontrol altında tutulmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Erken dönemde fark edilen kanser öncesi değişiklikler veya kanser gelişimi, tedavi seçeneklerinin daha etkin planlanmasına olanak sağlayabiliyor. Bu nedenle uzun süreli ülseratif kolit hastalarında düzenli takip, yaşam kalitesinin korunması ve olası risklerin yönetilmesi açısından önemli bir yer tutuyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:41:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-1786106495.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin sağlığı anne karnında başlıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-14015</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-14015</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Polat, dünya nöroloji otoritelerinin benimsediği yeni yaklaşım doğrultusunda, hastalıkları tedavi etmekten çok beyin sağlığını yaşam boyu korumaya odaklanan koruyucu nöroloji anlayışı ve bunun için uygulanması gereken bilimsel, toplumsal ve bireysel adımlar hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hastalık ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumak küresel standart hâline getiriliyor!</strong></p>

<p>Dünya genelindeki önde gelen nöroloji akademilerinin, yakın zamanda ortak raporlar ve kararlar yayımladıkları bilgisini veren Doç. Dr. Burcu Polat, “Bu metinlerde yalnızca hastalıkları tedavi etmeyi değil, hastalıklar ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumayı da küresel bir standart hâline getirmeyi hedeflediklerini vurguladılar.” dedi.</p>

<p>Yeni yol haritası kapsamında halkın sağlığını doğrudan etkileyecek dört temel hedef belirlendiğini aktaran Doç. Dr. Polat, “Dünya genelinde nöroloji uzmanı ve sağlık personeli sayısı artırılarak, hastaların tedaviye erişim sürelerinin kısaltılması; hekimlerin tükenmişlik yaşamadan hastalarına daha fazla vakit ayırmasının sağlanması; Alzheimer demansı, ALS, inme gibi beyin hastalıklarına kesin çözümler ve yeni ilaçlar bulunması için yürütülen bilimsel araştırmalara verilen bütçe ve desteklerin artırılması; halkın günlük yaşamda beyin sağlığını nasıl koruyacağına dair güvenilir rehberler hazırlanarak ve hastalıkları önleyici küresel kampanyalar yürütülmesi… Bunlara ek olarak; sağlık eğitiminin uygulamalı olarak ilkokuldan itibaren verilmesi çok önemli. Çünkü beyin sağlığı anne karnında başlıyor, daha ilkokuldan itibaren sağlık bilinci gelişmiş bir anne adayı sağlıklı bir çocuk dünyaya getirecektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Nörologlar, yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji alanını ilerletmek için de çalışabilir!</strong></p>

<p>Beynin, insan vücudunun merkezi komuta ve kontrol merkezi olarak işlev gördüğünü ve fiziksel, zihinsel ve sosyal refahımızdan sorumlu bir organ olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Polat, “Nörologlar, beyin sağlığı alanında uzman olarak hizmet vermelerinin yanı sıra yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji (preventive neurology) alanını ilerletmek için de çalışabilirler.” dedi.</p>

<p>Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 21. yüzyıl için etkin bir beyin sağlığı vizyonu ve eylem planına ihtiyaç olduğunu dile getiren Doç. Dr. Polat, “Beyin sağlığı; bir insanın yaşamı boyunca fiziksel, zihinsel ve sosyal refahını en iyi şekilde destekleyen ideal beyin fonksiyonlarına sahip olması ve bunu sürdürmesidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Her iki kişiden biri yaşamı boyunca nörolojik hastalık riskiyle karşı karşıya! </strong></p>

<p>Yapılan güncel araştırmalara göre, her iki kişiden birinin hayatının bir döneminde bir nörolojik hastalık veya bozukluktan etkilendiğine işaret eden Doç. Dr. Burcu Polat, şunları söyledi:</p>

<p>“Beyin sağlığının korunması için 4 ana alana odaklanılmalı. İlki bilim. Beyin hastalıklarını önleyecek tıbbi buluşlar için bilimsel araştırmalar hızlandırılmalı. Ardından sağlık çalışanlarına her dönemde güvenilir ve güncel beyin sağlığı kaynakları sunulmalı. Beyin sağlığını koruyan yasaların çıkması için hükümetlerle çalışılmalı. Topluma, yaşlılıkta zihinsel gerilemeyi önleyecek pratik ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları çocukluktan itibaren öğretilmeli.”</p>

<p><strong>Çocuklukta geçirilen kafa travmaları yıllar sonra da beyni etkileyebiliyor! </strong></p>

<p>Günlük yaşam için bilimsel ipuçları paylaşan Doç. Dr. Polat, “Çocukluk çağından itibaren doğru beslenme, beyin hastalıkları riskini azaltır. Okul çağında yaşanan kafa travmalarının (spor yaralanması, trafik kazaları), yıllar sonra bile beyin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Beyindeki mikro plastik birikimi, hava kirliliği gibi güncel çevre sorunları bilim dünyası tarafından yakından takip edilmektedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beyin yaşam boyu kendini yenileyebilir! </strong></p>

<p>“Beyin için hiçbir zaman geç değil!” diyen Doç. Dr. Burcu Polat, iki önemli kavrama dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Plastisite ve bilişsel sermaye… Beyin, yaşamın her döneminde yapısal ve fonksiyonel olarak adapte olabilir, yeniden şekillenebilir ve kendisini yenileyebilir. Her beyin değişen oranlarda bir plastisiteye yani değişip dönüşme potansiyeline sahiptir. Hayat boyu öğrenme, bilişsel (bellek, dikkat, planlama, soyutlama vb. işlevler) olarak aktif olmak ve sosyal etkileşimin yüksek olması bireylerin akıl (beyin) sermayesine katkıda bulunur.</p>

<p>Yani geç kalmadınız, beyin sağlığınız için hemen bugün bir yerlerden başlayın! Sigarayı bırakmak, kilo kontrolü sağlamak, asansör yerine merdiven kullanmak, gün içinde kısa molalar verip nefes egzersizleri yapmak ya da kitap okumaya başlamak gibi küçük adımlarla başlanabilir. Sürdürülebilir ve gerçekçi hedefler belirleyerek sağlığı geri kazanmak mümkün. Hastalıklar kader değildir!” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:38:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-1786106329.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin aşk acısını fiziksel acı gibi algılıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-13955</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-13955</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Şule Ataş, aşk acısının beyinde ve psikolojide nasıl işlendiği, ayrılık sonrası yaşanan yas sürecinin sağlıklı şekilde yönetilmesinin neden önemli olduğu ve iyileşmeyi destekleyen ya da zorlaştıran davranışlar hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Şule Ataş,<strong> </strong>aşk acısının beyinde ve psikolojide nasıl işlendiği, ayrılık sonrası yaşanan yas sürecinin sağlıklı şekilde yönetilmesinin neden önemli olduğu ve iyileşmeyi destekleyen ya da zorlaştıran davranışlar hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Beyin, fiziksel acı ile duygusal acıyı tamamen birbirinden ayırmaz!</strong></p>

<p>Aşk acısının, yalnızca duygusal bir üzüntü olmadığını ifade eden Klinik Psikolog Şule Ataş, “Aynı zamanda psikolojik ve biyolojik yönleri olan bir kayıp sürecidir.” dedi.</p>

<p>Romantik bir ilişki içinde sevilen kişinin, zamanla hayatın en önemli parçalarından biri haline geldiğini aktaran Ataş, “Güven duygusu, günlük alışkanlıklar ve geleceğe dair planlar bu ilişki etrafında şekillenir. Ayrılık yaşandığında ise beyin bu durumu önemli bir kayıp olarak algılar. İlginç olan, beynin fiziksel acı ile duygusal acıyı tamamen birbirinden ayırmamasıdır. Parmak kesildiğinde ya da herhangi bir fiziksel ağrı hissedildiğinde aktifleşen bazı beyin bölgeleri, yoğun duygusal acı yaşandığında da devreye girebilir. Bu nedenle ayrılık sonrası birçok kişi boğazında düğümlenme, mide rahatsızlıkları, uykusuzluk, iştahsızlık ya da gerçekten fiziksel olarak canı yanıyormuş gibi hissedebilir. Ancak yaşanan acının şiddetini belirleyen yalnızca ayrılığın kendisi değildir. Ayrılıktan sonra zihinden geçen düşünceler de bu süreci önemli ölçüde etkiler. ‘Bir daha mutlu olamayacağım’, ‘kimse beni onun kadar sevemeyecek’ ya da ‘onsuz hayatımın anlamı kalmadı’ gibi düşünceler, kayıp hissini daha da yoğunlaştırabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Amaç acı çekmek değil; yaşanan acıyı anlamlandırmak ve bu deneyimden öğrenebilmek!</strong></p>

<p>Aşk acısının istenen bir deneyim olmamakla birlikte psikolojik açıdan önemli bir işlevi olduğuna değinen Ataş, “Ayrılık, yalnızca bir kişinin hayatımızdan çıkması anlamına gelmez. Aynı zamanda alıştığımız düzenin, geleceğe dair planların ve bazen de kendimizle ilgili bazı inançların değişmesidir. Bu değişime uyum sağlayabilmek için zihnin zamana ve bir yas sürecine ihtiyacı vardır.” dedi.</p>

<p>Bu sürecin, kişinin ilişkiyi değerlendirmesine de fırsat sunabileceğini dile getiren Ataş, şunları söyledi:</p>

<p>“İlişkide nelerin iyi gittiğini, hangi noktaların yıpratıcı olduğunu, kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve ilişki kurma biçimini daha net görebilir. Ancak bu farkındalık her zaman kendiliğinden oluşmaz. Eğer ayrılık süreci yalnızca karşı tarafı suçlayarak, duygulardan kaçarak ya da acıyı bastırmaya çalışarak geçirilirse, benzer ilişki örüntülerinin tekrar etme riski artabilir.</p>

<p>Buna karşılık yaşanan deneyim sağlıklı şekilde değerlendirilebilirse, kişi duygusal dayanıklılığını artırabilir ve gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurabilir. Dolayısıyla amaç acı çekmek değil; yaşanan acıyı anlamlandırmak ve bu deneyimden öğrenebilmektir.”</p>

<p><strong>Ayrılık, psikolojik açıdan bir yas süreci!</strong></p>

<p>Ayrılık sonrasında yaşanan acıyı tamamen ortadan kaldıracak sihirli bir yöntemin olmadığına işaret eden Psikolog Şule Ataş, “Çünkü ayrılık, psikolojik açıdan bir yas sürecidir. Nasıl sevilen birinin kaybından sonra zamana ihtiyaç duyuluyorsa, biten bir ilişkinin ardından da zihin ve duyguların yeni duruma uyum sağlaması için zamana ihtiyaç vardır.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı bir yas sürecinin, acıyı yok saymak ya da bastırmak olmadığını vurgulayan Ataş, “Özlemek, üzülmek ve ağlamak bu sürecin doğal parçalarıdır. Önemli olan, bu duygular nedeniyle hayatın tamamen durmasına izin vermemektir. Günlük rutinleri sürdürebilmek, sosyal ilişkilerden tamamen kopmamak ve kişiye iyi gelen aktivitelere devam etmek iyileşmeyi önemli ölçüde destekler. Bir diğer önemli nokta ise ilişkiyi gerçekçi değerlendirebilmektir. Ayrılık sonrasında zihin çoğu zaman ilişkinin yalnızca güzel anılarını hatırlamaya eğilimlidir. Oysa sağlıklı iyileşme, ilişkinin hem olumlu hem de zorlayıcı yönlerini birlikte görebilmeyi gerektirir. Bu sayede kişi geçmişi idealize etmek yerine yaşananları daha dengeli değerlendirebilir ve yaşamını yeniden inşa etmeye başlayabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Eski partneri sosyal medyadan takip etmek iyileşme sürecini zorlaştırıyor!</strong></p>

<p>Ayrılık sonrasında eski partneri sosyal medyadan takip etmenin ya da sürekli iletişim kurmaya çalışmanın, çoğu zaman iyileşme sürecini zorlaştırdığına dikkat çeken Ataş, “Çünkü her profil kontrolü, zihni yeniden o kişiye yönlendirir ve duygusal bağın sürmesine neden olur.” dedi.</p>

<p>Birçok kişinin bunu yalnızca meraktan yaptığını düşündüğünü ancak çoğu zaman bu davranışın altında belirsizliği azaltma, özlem duygusunu hafifletme ya da ilişkinin yeniden başlayabileceğine dair bir umut arayışı bulunduğunu kaydeden Ataş, “Her ne kadar kısa süreli bir rahatlama hissi yaşansa da bu etki kalıcı değildir. Aksine kişi yeniden kontrol etme ihtiyacı hisseder ve bu durum zamanla bir döngüye dönüşebilir. Sağlıklı iyileşme için beynin yeni duruma uyum sağlayabilmesine fırsat vermek gerekir. Bunun için dikkati sürekli geçmişe yöneltmek yerine günlük yaşama, yeni deneyimlere ve sosyal ilişkilere odaklanmak iyileşme sürecini destekler.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İyileşmenin yolu acıyı bastırmak değil, duygularla sağlıklı şekilde yüzleşmekten geçer!</strong></p>

<p>Bazı kişilerde ayrılık sonrasında yaşanan yoğun boşluk, yalnızlık ve üzüntü duygularının; alkol kullanımı, aşırı yeme, kontrolsüz alışveriş, kumar ya da diğer dürtüsel davranışlara yönelmeyi tetikleyebileceği uyarısında bulunan Ataş, “Ancak bu durum herkes için geçerli değildir. Risk; kişinin stresle baş etme becerilerine, daha önce benzer davranışlar gösterip göstermediğine ve yaşadığı duygusal yükün şiddetine göre değişir.” dedi.</p>

<p>Bu davranışların ortak amacının, yaşanan acıdan kısa süreliğine uzaklaşmak olduğunu belirten Ataş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Alkol ya da diğer dürtüsel davranışlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; ancak duygusal sorunu çözmez. Tam tersine, acının ertelenmesine ve kişi aynı duyguları yeniden yaşadığında aynı davranışlara tekrar yönelmesine neden olabilir. Bu nedenle ayrılık sonrasında asıl ihtiyaç, acıyı hızla ortadan kaldıracak çözümler aramak değil; yaşanan duyguları kabul ederek onlarla sağlıklı biçimde baş etmeyi öğrenmektir. İyileşme zaman alır. Ancak bu süreç doğru şekilde yaşandığında, kişi hem kendisini hem de ilişki kurma biçimini daha iyi tanıyabilir ve gelecekte daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 21:08:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-1785607714.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Kanser Tedavisini Etkileyen 10 Altın Kural</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-13910</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-13910</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsimi; tatil planları, artan açık hava aktiviteleri ve yükselen sıcaklıklarla birlikte tüm bireylerin günlük yaşam alışkanlıklarında önemli değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Başta kanser hastaları olmak üzere herhangi bir hastalıktan dolayı tedavisi devam eden kişilerin yaz aylarında sağlığını korumak için daha fazla dikkat etmesi gerekebiliyor. Çünkü sıcak havaların neden olduğu sıvı kaybı, güneş ışınlarının cilt üzerindeki etkileri ve enfeksiyon riskleri tedavi sürecini doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle yaşam tarzının mevsim koşullarına göre düzenlenmesi hem tedavi konforunu hem de bireyin yaşam kalitesini olumlu yönde destekleyebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Nilay Şengül, kanser hastalarının yaz aylarında tedavilerini güvenli ve konforlu şekilde sürdürebilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<ol>
	<li><strong>Tedavinize yaz tatili arası vermeyin: </strong>Kanser tedavisi yılın her döneminde olduğu gibi yaz aylarında da planlanan şekilde sürdürülmelidir. Kemoterapi, immünoterapi veya hedefe yönelik tedavi alan hastalarda sıcak hava koşullarının oluşturabileceği etkiler farklılık gösterebilir. Ancak doğru önlemler alındığında hastaların hem tedavi süreçlerini aksatmadan sürdürebilmeleri hem de yaz mevsiminin keyfini güvenli bir şekilde çıkarabilmeleri mümkündür. Tedavi planlarının değiştirilmesi ya da ilaçların düzensiz kullanılması yerine, günlük yaşam alışkanlıklarının sıcak hava koşullarına uygun şekilde düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır. </li>
	<li><strong>Sıvı kaybına karşı önlem alın: </strong>Yaz aylarında artan terleme nedeniyle vücut daha fazla sıvı kaybedebilir. Kanser tedavisi gören kişilerde yeterli sıvı tüketimi, hem genel sağlık hem de tedavi toleransı açısından kritik öneme sahiptir. Kalp veya böbrek hastalığı bulunmayan bireylerin günlük yaklaşık 2-2,5 litre su tüketmeye özen göstermesi önerilmektedir. Susamayı beklemeden düzenli aralıklarla su içmek, aşırı sıcak saatlerde açık havada uzun süre kalmamak ve sıvı kaybını artırabilecek koşullardan uzak durmak önemlidir. </li>
	<li><strong>Güneşten korunun: </strong>Bazı kemoterapi ilaçları ve hedefe yönelik tedaviler cildin güneş ışınlarına karşı hassasiyetini artırabilmektedir. Bu durum güneş yanıkları, cilt tahrişleri ve lekelenme riskini yükseltebilir. Bu nedenle özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında doğrudan güneş altında bulunulmaması önerilmektedir. Dışarı çıkılması gereken durumlarda en az SPF 30-50 koruma faktörlü güneş kremi kullanılmalı, geniş kenarlı şapka tercih edilmeli ve açık renkli, ince, pamuklu kıyafetler giyilmelidir.</li>
	<li><strong>Beslenmenizde hafif ve güvenli gıdaları tercih edin: </strong>Yüksek sıcaklıklar iştah değişikliklerine neden olabilir. Bu dönemde ağır ve yağlı yiyecekler yerine mevsim sebze ve meyvelerinden zengin, yeterli protein içeren dengeli öğünler tercih edilmelidir. Kanser tedavisi sırasında bağışıklık sistemi bazı hastalarda zayıflayabileceği için gıda güvenliği de büyük önem taşımaktadır. Açıkta satılan, uygun koşullarda muhafaza edilmediği düşünülen veya hijyeninden emin olunmayan yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Güvenilir kaynaklardan temin edilen ve doğru koşullarda hazırlanan besinlerin tüketilmesi enfeksiyon riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir.</li>
	<li><strong>Egzersizlerinizi hava durumuna göre planlayın: </strong>Toplumda yaygın olarak düşünülenin aksine, uygun düzeyde fiziksel aktivite kanser tedavisi gören birçok hastada enerji seviyesini destekleyebilir. Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde yapılan 20-30 dakikalık yürüyüşler, kas gücünün korunmasına yardımcı olurken ruh halini de olumlu etkileyebilir. Ancak aşırı sıcak havalarda yoğun egzersizlerden kaçınılmalı ve fiziksel aktiviteler kişinin genel sağlık durumu ile tedavi süreci göz önünde bulundurularak planlanmalıdır. </li>
	<li><strong>Uyku ve dinlenmenizi ihmal etmeyin: </strong>Kaliteli uyku, vücudun kendini yenilemesi ve tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesi açısından önemli bir role sahiptir. Yaz aylarında artan sıcaklıklar uyku kalitesini olumsuz etkileyebileceğinden, serin ve iyi havalandırılmış bir ortam oluşturulmalıdır. Düzenli uyku saatlerine sadık kalmak ve dinlenmeye yeterli zaman ayırmak, hem fiziksel hem de zihinsel iyilik halini destekleyebilir.</li>
	<li><strong>Enfeksiyon riskine karşı önleminizi alın: </strong>Kanser tedavisi gören bazı hastalarda bağışıklık sistemi enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelebilir. Bu nedenle el hijyenine dikkat edilmesi, güvenli gıdaların tüketilmesi ve gerekli durumlarda kalabalık ortamlarda maske kullanılması önem taşımaktadır. Özellikle yaz aylarında artan seyahatler ve toplu etkinlikler sırasında kişisel hijyen kurallarına özen göstermek, enfeksiyonlardan korunmada etkili bir adım olabilir. </li>
	<li><strong>Tatil planları ve ilaç kullanımını doktorunuzla birlikte yapın: </strong>Yaz döneminde yapılacak seyahat veya tatil planları, tedavi programı dikkate alınarak organize edilmelidir. Tedavi tarihleri, kan değerleri ve kullanılacak ilaçların saklama koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı ilaçların yüksek sıcaklıklardan korunması gerektiği için saklama talimatlarının dikkatle incelenmesi önemlidir. Seyahat öncesinde hekimle görüşülmesi, olası aksaklıkların önüne geçilmesine yardımcı olabilir. </li>
	<li><strong>Sevdiklerinizle zaman geçirin: </strong>Kanser tedavisi yalnızca fiziksel değil, duygusal açıdan da destek gerektiren bir süreçtir. Yaz ayları, psikolojik iyilik halini güçlendirmek için önemli fırsatlar sunabilir. Sevilen kişilerle vakit geçirmek, keyif alınan hobilerle ilgilenmek, nefes egzersizleri yapmak veya doğayla temas etmek stresin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Olumlu yaşam alışkanlıkları, tedavi sürecinde motivasyonun korunmasına ve yaşam kalitesinin artırılmasına destek olabilir. </li>
	<li><strong>Tedavi planınızı aksatmayın en küçük bir değişimi hekiminizle paylaşın: </strong>Kanser tedavisi gören hastalar için yaz aylarında sağlığı korumanın temelinde; yeterli su tüketimi, güneşten korunma, dengeli beslenme, düzenli hareket, kaliteli uyku ve enfeksiyonlardan korunma yer almaktadır. Tedavi planının aksatılmaması ve olası değişikliklerin mutlaka hekimle paylaşılması büyük önem taşımaktadır. Doğru önlemlerle yaz mevsiminin keyfini çıkarırken tedavi sürecini güvenli ve sağlıklı şekilde sürdürmek mümkündür. Kanserle mücadelede yaşam tarzında yapılacak küçük ama bilinçli değişiklikler, hastaların hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha güçlü hissetmelerine katkı sağlayabilir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:53:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-1785318785.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Nefesle Başlıyor, Bağımlılıkla Devam Ediyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-13905</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-13905</guid>
                <description><![CDATA[Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, elektronik sigaralara ilişkin güncel bilimsel verileri değerlendirerek önemli uyarılarda bulundu. Son araştırmaların, elektronik sigaraların yalnızca nikotin bağımlılığına yol açmadığını; aynı zamanda kalp krizi ve felç riskini artırabilecek damar hasarı, kronik akciğer hastalıkları ve kansere yol açabilecek kimyasallara maruziyet açısından da ciddi soru işaretleri oluşturduğunu belirten <strong>Prof. Dr. Çetin</strong>, özellikle gençler için tehlikenin sanılandan çok daha büyük olduğuna dikkat çekti.</p>

<p><strong>Dumanın içinde ağır metaller bulundu</strong></p>

<p>Geçtiğimiz yıl yayımlanan dikkat çekici bir bilimsel çalışmada, popüler e-sigara markalarının dumanı analiz edildi ve yüksek miktarda ağır metal saptandı. Araştırmacılar başlangıçta bunun cihazlardaki teknik bir arızadan kaynaklanabileceğini düşündü. Ancak yapılan incelemeler, sorunun üretim mekanizmasından değil, ürünlerin yapısından kaynaklanabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Elektronik sigaralarda aroma vermek amacıyla kullanılan kimyevi maddeler de vücudumuzdaki hücrelerin membranlarını zedeleyerek akciğer, kanser ve kalp damar hastalıklarına neden olabiliyor. Nadir olarak e-sigaraların içinde bulunan diasetil ise, en küçük bronşların zedelenmesine yol açarak kronik ve ciddi nefes darlığı gibi tabloları beraberinde getirebiliyor. Ayrıca normal sigaralarda olduğu gibi e-sigaralar da nikotin içeren e-sigaralar, ağız içinde damak kısmının kanlanmasını da azaltıyor. Böylelikle ağzımızın anatomik yapısı sıklıkla hastalıklara ve enfeksiyonlara maruz kalabiliyor. </p>

<p><strong> Kalbimizde nasıl bir tahribata neden oluyor?</strong></p>

<p>Elektronik sigara dumanının inhalasyonu bile kalp ve damar sistemi üzerinde bir stres yaratmakta. Kalp hızı (nabız) yükseliyor ve damarların çapı damarın kendisini kasmasıyla azalıyor. Bu durum uzun vadede kalbi besleyen damarların sertleşmesine neden olabiliyor. Bir kişi gün boyu elektronik sigara kullanıyorsa, bu süre içinde tansiyon değerleri damar çapının daralması ile beraber sürekli yüksek seyrediyor. Neticede kalp ritim bozuklukları, felç veya kalp krizi sonuç olarak doğabiliyor.</p>

<p><strong>Elektronik sigara, akciğerlerimizi de sevmiyor </strong></p>

<p>Elektronik sigaralarda yüksek ısıda oluşan yoğun zararlı kimyevi maddeler akciğer dokusunun içine sızıp, kana karışarak kalbi besleyen damarlara ulaşabiliyor. Bu kimyasalların içinde kanserojen olarak bilinen formaldehit ve asitaldehit mevcut. Değinilen moleküller ve diğer kimyevi maddeler damar yapısına hasar vermekle beraber vücuttaki yangı mekanizmasını tetikleyerek kardiyovasküler hastalıkların oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Başka bir kalp ve damar sağlığı sorunu ise kişiler e-sigarayı bırakmaya çalıştıklarında meydana geliyor: Nikotin yoksunluğundan kaynaklanan nabız ve tansiyon değerlerinin yükselmesi kardiyovasküler sorunlara yol açabiliyor. </p>

<p>Elektronik sigara kullanmak bronşlarda ve akciğerlerde yangıya neden olabilmekte. Yangı sürekli kullanımda kronikleşebiliyor. Netice olarak astım atakları gelişip artabilirken; KOAH semptomları başlayabiliyor. Kronik öksürük ve nefes darlığı geri dönüşümlü olmamakla beraber genel sağlık için de bir tehdit oluşturuyor. </p>

<p><strong>Kansere neden oluyor mu? </strong></p>

<p>Elektronik sigaranın kansere neden olup olmadığı henüz bilinmiyor. Prof. Dr. Süha Çetin, <em>“Ancak kullananların yüksek oranda kanser riskine sahip olan kimyasallara maruz kaldığı kanıtlanmış durumda”</em> diyor ve ekliyor: <em>“Örneğin üç bilinen popüler elektronik sigara markasında yüksek oranda nikel ve antimon tespit edildi. Bu ağır metaller sıklıkla akciğer kanserine neden olabiliyor. Ayrıca elektronik sigaraların bazılarında yüksek miktarda kurşun da mevcut. Bir ağır metal olan kurşun, özellikle sinir sistemine yoğun biçimde zarar verebiliyor.”</em> </p>

<p><strong>Ergenlik Döneminde Elektronik Sigara: </strong></p>

<p><strong>Sanıldığından </strong><strong>Daha Büyük Risk</strong></p>

<p>Elektronik sigaraların bağımlılık yaptığı biliniyor. Bu bağımlılık beyin dokuları halen gelişmekte olan ergenlik çağında olan bireyler için önemli bir sorun. Elektronik sigara bırakıldığı taktirde, özellikle bu yaş gurubunda depresyon, anksiyete ve konsantrasyon bozuklukları riski de artıyor.</p>

<p>Elektronik sigaralar henüz uzun dönem etkilerini tam olarak bildiğimiz ürünler değil. Üstelik içerikleri ve çalışma mekanizmaları sürekli değişiyor. Ancak bugün elimizdeki bilimsel veriler, elektronik sigaraların klasik sigaradaki zararlı maddeleri içermese bile, kendilerine özgü ve sağlığımız açısından ciddi risk oluşturan kimyasallar barındırdığını gösteriyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:52:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-1785318749.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yorgunluk, Uykusuzluk, Gerginlik: İlişkisel Stres Ömrünüzü Kısaltıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-13883</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-13883</guid>
                <description><![CDATA[İlişkinizde kendinizi sürekli açıklamak zorunda mı hissediyorsunuz? Sınır koyduğunuzda suçluluk duyuyor, bazı kişilerle görüştükten sonra saatlerce aynı konuşmayı zihninizde tekrar ediyor ya da kendinizi tükenmiş hissediyor musunuz? İlişkisel stres olarak adlandırılan bu durum uzun sürdüğünde yalnızca ruh halinizi değil, bedeninizi de yönetmeye başlıyor. Uyku düzeninden bağışıklık sistemine, dikkat performansından biyolojik yaşlanma süreçlerine kadar bedenimizi A’dan Z’ye etkilediğine dikkat çeken Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş, ”Bedenimiz yalnızca fiziksel tehditlere değil, ilişkilerde hissettiğimiz güvensizlik ve sürekli alarm haline de tepki verir. Bu nedenle kendimizi sürekli savunmada hissettiğimiz ilişkiler, zaman içinde hem psikolojik hem de biyolojik bir yük oluşturabilir” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İlişkinizde kendinizi sürekli açıklamak zorunda mı hissediyorsunuz? Sınır koyduğunuzda suçluluk duyuyor, bazı kişilerle görüştükten sonra saatlerce aynı konuşmayı zihninizde tekrar ediyor ya da kendinizi tükenmiş hissediyor musunuz? İlişkisel stres olarak adlandırılan bu durum uzun sürdüğünde yalnızca ruh halinizi değil, bedeninizi de yönetmeye başlıyor. Uyku düzeninden bağışıklık sistemine, dikkat performansından biyolojik yaşlanma süreçlerine kadar bedenimizi A’dan Z’ye etkilediğine dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, ”Bedenimiz yalnızca fiziksel tehditlere değil, ilişkilerde hissettiğimiz güvensizlik ve sürekli alarm haline de tepki verir. Bu nedenle kendimizi sürekli savunmada hissettiğimiz ilişkiler, zaman içinde hem psikolojik hem de biyolojik bir yük oluşturabilir” diyor.</p>

<p><strong>BEYNİMİZ ZOR İLİŞKİLERİ TEHDİT OLARAK ALGILIYOR</strong></p>

<p>Hayatımız boyunca yüzlerce, belki de binlerce insanla ilişki kuruyoruz. Kimileri hayatımıza kısa süreliğine girip çıkarken, kimileri yıllarca yaşamımızın önemli bir parçası oluyor. Ancak bazı ilişkiler var ki yalnızca duygularımızı değil, günlük yaşamımızı da derinden etkiliyor. İş yerinde yaşadığınız bir tartışmayı saatler sonra bile zihninizde yeniden canlandırdığınız, bir aile üyesinden gelen telefonu görünce içinizin sıkıldığı ya da yanında kendinizi güvende hissetmeniz gereken eşinizin veya partnerinizin yanında sürekli savunmada hissettiğiniz oldu mu? İşte bu tür ilişkilerde etkilenen yalnızca ruh haliniz değildir. </p>

<p>Beynimizin sosyal ilişkileri aynı zamanda bir güvenlik sistemi üzerinden değerlendirdiğini belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, “Kabul görmek, anlaşılmak ve desteklenmek sinir sistemine güven mesajı verirken; sürekli eleştirilme, küçümsenme, reddedilme ya da öngörülemeyen tepkilerle karşılaşma beklentisi beynimiz tarafından sosyal bir tehdit olarak algılanabilir. Bu durumda bedenimiz de tıpkı fiziksel bir tehlike karşısındaymış gibi stres yanıtını devreye sokabilir” diyor.</p>

<p><strong>BEDENİNİZ İLİŞKİNİZE TEPKİ VERİYOR!</strong></p>

<p>Ancak ilginç olan nokta şu ki bazen stres tepkisi hemen ortaya çıkmayabiliyor. Bazı kişilerle görüşmeden önce ’Yine kendimi anlatamayacağım’, ’Yine yanlış anlaşılacağım’ ya da ’Sınır koyarsam suçlu hissedeceğim’ gibi düşüncelerin zihni meşgul etmeye başladığına dikkat çeken <strong>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş, </strong>“Kalp atışının hızlanması, kasların gerilmesi, sürekli tetikte hissetme ya da konuşmayı defalarca zihinde prova etme gibi tepkiler de beynin kendisini olası bir tehdide hazırlamasının doğal sonuçlarıdır. Kişi bedensel olarak gevşemekte zorlanabilir ve duygusal olarak tükenmiş hissedebilir” ifadelerini kullanıyor. </p>

<p><strong>İLİŞKİSEL STRES SADECE RUHU DEĞİL, BEDENİ DE YORUYOR</strong></p>

<p>Stres, kısa süreli olduğunda beden değişen koşullara uyum sağlamak için doğal bir savunma mekanizması geliştirir. Ancak stres kaynağı devam ettiğinde, vücut tekrar tekrar alarm durumuna geçer. Bu durumun bilimsel olarak ”allostatik yük” olarak tanımlandığını belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, “Bedenimiz stresle başa çıkabilmek için sürekli uyum sağlamaya çalışır. Uzun süreli stres üzerine yapılan çalışmalar, bedenin stres altında yalnızca “gergin” kalmadığını; aynı zamanda dengeye dönebilmek için daha fazla kaynak harcadığını gösteriyor. Bu ekstra çaba uzun süre devam ettiğinde, bedenin dinlenme, onarım ve toparlanma kapasitesi zorlanabilir. Başka bir deyişle yalnızca zihnimiz değil, bedenimiz de bu yükü taşımaya başlar” diyor.</p>

<p><strong>BU BELİRTİLER İLİŞKİSEL STRESİN EN NET GÖSTERGESİ OLABİLİR</strong></p>

<p>Uzun süre devam eden ilişkisel stres duygusal yorgunlukla birlikte bedeni de etkileyen fiziksel yansımalara neden oluyor. </p>

<p>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş, Bedendeki belirtiler ilişkisel stresin yansımasıdır. Çünkü beden, kendini sürekli tetikte tutmanın bedelini zamanla ödemeye başlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar da uzun süre devam eden olumsuz sosyal ilişkilerin biyolojik yaşlanma, inflamasyon ve genel sağlık yüküyle ilişkili olabileceğine işaret ediyor” uyarısında bulunuyor.</p>

<p><strong>ZOR İLİŞKİLERLE BAŞ ETMENİN İLK ADIMI: ETKİSİNİ FARK ETMEK</strong></p>

<p>Sürekli alarm halinde çalışan bir sistem, zamanla hem ruhsal hem de fiziksel sağlığı etkileyebiliyor. Peki her zor ilişki “toksik” mi ya da her anlaşmazlıkta ilişki bitmeli mi? </p>

<p><strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, önemli olanın tek bir tartışma değil; kişiyi sürekli aynı duygusal döngüye hapseden, çözülemeyen ilişki örüntüleri olduğunu belirtiyor. ”Sürekli kendinizi açıklamak zorunda hissediyorsanız, sınır koyduğunuzda yoğun suçluluk duyuyor ya da karşınızdaki kişinin duygularını düzenlemeyi kendi sorumluluğunuz gibi görüyorsanız, bu ilişki stres yükünüzü artırıyor olabilir” diyen <strong>Gönültaş</strong>’a göre ilk adım ilişkinin üzerimizde bıraktığı etkiyi fark etmek. </p>

<p><strong>KENDİNİZE BU SORULARI SORUN!</strong></p>

<p>”Bu kişiyle görüştükten sonra kendimi nasıl hissediyorum? Daha gergin, daha yorgun ya da daha yetersiz mi? Aynı döngüyü tekrar tekrar mı yaşıyorum?” sorularını sormanın, ilişkisel stresi fark edebilmek açısından önemli ipuçları sunduğunu belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş,</strong> “Sınır koymak da her zaman ilişkiyi sonlandırmak anlamına gelmez. Bazen konuşma süresini kısaltmak, belirli konulara girmemek, her talebe hemen ’evet’ dememek ya da tartışma büyüdüğünde konuşmaya ara vermek de sağlıklı bir sınır olabilir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p>Sağlıklı ilişkilerin ruhsal olduğu kadar fiziksel sağlık için de koruyucu olduğuna dikkat çeken <strong>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş</strong>, ”Kendimizi güvende, anlaşılmış ve desteklenmiş hissettiğimiz ilişkiler stresin etkisini azaltır, psikolojik dayanıklılığımızı güçlendirir. Ruhsal iyi oluş yalnızca kendi iç dünyamızı düzenlemekten değil; bizi tüketen ilişkileri fark edip, bize iyi gelen ilişkileri çoğaltabilmekten de geçiyor” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:45:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-1785231938.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında mantar enfeksiyonu artıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-13880</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-13880</guid>
                <description><![CDATA[Yaz sıcakları, yüksek nem ve terleme ciltte mantar oluşumu riskini artırarak sağlığı tehdit edebiliyor. Özellikle ayak tabanı, parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altı ve cilt kıvrımlarında mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığı yazın artıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Aşırı kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama veya kötü koku gibi şikayetlere yol açan mantar, kolay bulaşan ve tedavisi ihmal edildiğinde yaygınlaşan bir hastalık” diyor. Özellikle yaz tatilinde bazı hatalı alışkanlıkların da mantara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Bayraktar, günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle bu riskin azaltılabileceğini söylüyor. Dr. Belma Bayraktar yazın mantara yol açan 6 hatayı ve mantardan korunmanın basit ama etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz sıcakları, yüksek nem ve terleme ciltte mantar oluşumu riskini artırarak sağlığı tehdit edebiliyor. Özellikle ayak tabanı, parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altı ve cilt kıvrımlarında mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığı yazın artıyor. <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar</strong> “Aşırı kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama veya kötü koku gibi şikayetlere yol açan mantar, kolay bulaşan ve tedavisi ihmal edildiğinde yaygınlaşan bir hastalık” diyor. Özellikle yaz tatilinde bazı hatalı alışkanlıkların da mantara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Bayraktar, günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle bu riskin azaltılabileceğini söylüyor. Dr. Belma Bayraktar yazın mantara yol açan 6 hatayı ve mantardan korunmanın basit ama etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Islak mayo ile uzun süre kalmak</strong></p>

<p>Deniz veya havuz mayo ya da bikiniyi uzun süre değiştirmemek, cildin nemli kalmasına yol açarak, mantar mikroorganizmalarının çoğalmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle üşenmemek ya da ‘zaten hava sıcak, bir süre sonra kurur’ diye düşünmemek, mutlaka değiştirmek gerekiyor. </p>

<p><strong>Havuz kenarında çıplak ayakla yürümek</strong></p>

<p>Havuz çevresi, ortak duş alanları ve soyunma odaları mantar bulaşması açısından riskli alanlar arasında yer alıyor. Özellikle ayak mantarı, bu tür ortak kullanım alanlarında temas yoluyla çok kolay bulaşıyor. Bu nedenle terliksiz dolaşmamak büyük önem taşıyor. </p>

<p><strong>Uzun süre kapalı ayakkabı giymek</strong></p>

<p>Sıcak havalarda uzun süre kapalı ayakkabı giymek, ayakların hava almasını engelleyerek terleme ve nem oluşumunu artırıyor. Bu da mantar enfeksiyonuna yol açarak, ayak parmak aralarında kaşıntı, kızarıklık, soyulma ve kötü koku oluşmasına neden oluyor.  </p>

<p><strong>Başkasının havlu veya terliğini kullanmak</strong></p>

<p>Kişisel eşyaların paylaşılması mantar enfeksiyonlarının bulaşma riskini artırabiliyor. Bu nedenle özellikle havlu, terlik ve kişisel bakım ürünlerini ortak kullanmamak gerekiyor.  </p>

<p><strong>Duş sonrası cildi yeterince kurulamamak</strong></p>

<p>Duş sonrası özellikle ayak parmak araları, kasık bölgesi ve cilt kıvrımlarının nemli kalması mantar için uygun ortam oluşturabiliyor. Bu nedenle cildi tahriş etmeyecek şekilde yumuşak dokunuşlarla cildi kurulamak mantar oluşumunu engellemede önem taşıyor.  </p>

<p><strong>Çok sıkı ve hava almayan kıyafetler giymek</strong></p>

<p>Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Sentetik ve dar kıyafetler terin buharlaşmasını zorlaştırabildiğinden mantar oluşumunu kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle özellikle yaz sıcaklarında pamuklu, rahat ve hava alan kıyafetler tercih edilmesinde fayda var” diyor.  </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:45:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-1785231920.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hepatitler Hakkında Doğru Bilinen 11 Yanlış</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-13870</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-13870</guid>
                <description><![CDATA[Sessiz ilerleyen karaciğer hastalıkları yıllarca belirti vermeyebiliyor ve uzmanlar erken tanı ile farkındalığın hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Karaciğer, vücudun metabolik dengesinin korunmasında kritik rol üstlenen en önemli organlardan biri olmasına rağmen, hastalıkları çoğu zaman uzun süre fark edilmeden ilerleyebiliyor. Özellikle viral hepatitler sessiz seyredebildiği için ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Erken dönemde teşhis edilmediğinde siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gibi yaşamı tehdit eden hastalıklara neden olabilen hepatitler, günümüzde erken tanı ve doğru tedavi yaklaşımları sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Aslı Çiftcibaşı Örmeci, “28 Temmuz Dünya Hepatit Günü” kapsamında toplumda hepatitlerle ilgili yaygın olarak doğru sanılan yanlış bilgiler hakkında önemli açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hepatit dünyanın önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdürüyor</strong></p>

<p>Dünya genelinde milyonlarca insan viral hepatitlerle yaşamını sürdürürken, hastaların önemli bir bölümü enfeksiyon taşıdığının farkında bile değidir. Çünkü Hepatit B ve Hepatit C gibi bazı türler uzun yıllar boyunca belirgin şikâyet oluşturmadan ilerlemektedir. Bu sessiz süreçte karaciğerde meydana gelen hasar zamanla geri dönüşü zor sonuçlara neden olmaktadır. Hepatitlerle ilgili yanlış bilgiler hem tanının gecikmesine hem de korunma yöntemlerinin ihmal edilmesine yol açmaktadır. Hepatitlerle ilgili doğru bilinen yanlışlar şunlardır; </p>

<p><strong>1. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece sarılık yapan bir hastalıktır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Her hepatit hastasında sarılık görülmez. Toplumda hepatit denildiğinde ilk akla gelen belirti sarılık olsa da hastalık yalnızca bununla sınırlı değildir. Hepatit, karaciğer dokusunun iltihaplanması anlamına gelir ve özellikle Hepatit B ile Hepatit C enfeksiyonları yıllarca hiçbir belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle sarılık olmaması, kişinin hepatit olmadığı anlamına gelmez.</p>

<p><strong>2. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece alkol kullananlarda görülür”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Viral hepatitlerin alkol kullanımıyla doğrudan ilişkisi yoktur. Alkol tüketimi karaciğere zarar verebilse de viral hepatitlerin temel nedeni virüslerdir. Hepatit B ve Hepatit C, enfekte kan ve vücut sıvıları aracılığıyla bulaşabilir. Ancak alkol kullanımı mevcut karaciğer hasarını artırarak hastalığın daha hızlı ilerlemesine neden olabilir.</p>

<p><strong>3. Yanlış:</strong> “Kendimi iyi hissediyorsam hepatit olamam”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Hepatit yıllarca sessiz kalabilir. Viral hepatitlerin en önemli özelliklerinden biri uzun süre belirti vermemeleridir. Kişi kendisini tamamen sağlıklı hissedebilir ancak karaciğerde hasar ilerlemeye devam edebilir. Özellikle risk grubunda bulunan kişilerin şikâyet beklemeden tarama testlerini yaptırması büyük önem taşır.</p>

<p><strong>4. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece yetişkinleri ilgilendirir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Hepatit her yaş grubunda görülebilir. Hepatit enfeksiyonları yalnızca yetişkinleri değil, çocukları ve bebekleri de etkileyebilir. Özellikle doğum sonrası uygulanan Hepatit B aşısı, yaşam boyu koruma açısından son derece önemli bir halk sağlığı uygulamasıdır.</p>

<p><strong>5. Yanlış:</strong> “Hepatit B aşısı oldum, tüm hepatit türlerinden korunabilirim”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Her hepatit türü için koruma farklıdır. Hepatit B aşısı yalnızca Hepatit B virüsüne karşı koruma sağlar. Hepatit A için ayrı bir aşı bulunurken, Hepatit C için günümüzde koruyucu bir aşı henüz geliştirilememiştir. Bu nedenle korunma yöntemleri virüsün türüne göre değişiklik göstermektedir.</p>

<p><strong>6. Yanlış:</strong> “Hepatit C’nin tedavisi yoktur”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Günümüzde yüksek başarı oranlarıyla tedavi edilebilmektedir. Geçmişte tedavisi zor kabul edilen Hepatit C, son yıllarda geliştirilen modern ilaçlar sayesinde büyük ölçüde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken tanı alan birçok hasta, kısa süreli tedavilerle virüsten tamamen kurtulabilmektedir.</p>

<p><strong>7. Yanlış:</strong> “Hepatit tanısı almak mutlaka siroz olunacağı anlamına gelir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Erken tanı hastalığın seyrini değiştirebilir. Hepatit tanısı konulması her zaman siroz veya karaciğer kanseri gelişeceği anlamına gelmez. Düzenli takip, uygun tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde karaciğer hasarının ilerlemesi önemli ölçüde önlenebilir. Bu nedenle erken tanı, hastalığın geleceğini belirleyen en önemli faktörlerden biridir.</p>

<p><strong>8. Yanlış:</strong> “Hepatit günlük yaşamda kolayca bulaşır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Sosyal temas bulaşma nedeni değildir. Tokalaşmak, sarılmak, aynı ortamı paylaşmak, aynı tabaktan yemek yemek veya günlük sosyal ilişkiler viral hepatitlerin bulaşmasına neden olmaz. Bulaşma şekli hepatitin türüne göre değişiklik gösterir ve toplumdaki bu yanlış inanış, hastalara yönelik gereksiz önyargılara yol açabilmektedir.</p>

<p><strong>9. Yanlış:</strong> “Karaciğer ağrımıyorsa sağlıklıdır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Karaciğer hastalıkları uzun süre ağrı oluşturmayabilir. Karaciğer, hasar oluşmasına rağmen uzun süre belirti vermeyebilen organlardan biridir. Bu nedenle ağrı olmaması, karaciğerin tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Düzenli kontroller ve gerekli kan testleri, erken tanıda büyük rol oynar.</p>

<p><strong>10. Yanlış: “</strong>Hepatit tanısı alanlar normal yaşamlarına devam edemez”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Çoğu hasta yaşamını normal şekilde sürdürebilir. Günümüzde hepatit hastalarının büyük bölümü düzenli hekim takibi ve uygun tedaviyle aktif çalışma hayatlarına, sosyal yaşamlarına ve günlük aktivitelerine devam edebilmektedir. Hastalık yönetiminde en önemli nokta, tedavi sürecine uyum göstermektir.</p>

<p><strong>11. Yanlış:</strong> “Hepatitten korunmak mümkün değildir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Korunmada etkili yöntemler bulunmaktadır. Hepatit B aşısı, hastalıktan korunmanın en etkili yollarından biridir. Bunun yanında steril olmayan tıbbi veya kozmetik işlemlerden kaçınmak, güvenli sağlık uygulamalarına dikkat etmek ve risk grubunda yer alan kişilerin düzenli tarama yaptırması korunmada önemli rol oynar.</p>

<p><strong>Belirti beklemeden tarama yaptırın</strong></p>

<p>Karaciğer hastalıklarının önemli bir bölümü, ancak ileri evrelere ulaştığında belirti vermeye başlamaktadır. Bu nedenle yalnızca şikâyet ortaya çıktığında doktora başvurmak yerine, risk faktörleri bulunan kişilerin düzenli sağlık kontrollerini yaptırması önerilmektedir. Özellikle aile öyküsü bulunanlar, sağlık çalışanları, kan veya kan ürünleriyle temas riski taşıyan kişiler ve risk grubunda yer alan bireylerin tarama programlarını ihmal etmemesi gerekir.</p>

<p><strong>Erken tanı karaciğeri hepatitten korur</strong></p>

<p>Viral hepatitler günümüzde erken tanı, düzenli takip ve modern tedavi yöntemleri sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabilen hastalıklar arasında yer alır. Karaciğer sağlığını korumanın temelinde ise doğru bilgiye ulaşmak, risk durumuna göre tarama yaptırmak, Hepatit B aşısını ihmal etmemek ve düzenli sağlık kontrollerini sürdürmektir. Hepatitlerle ilgili farkındalığın artırılması yalnızca bireysel sağlığı değil, toplum sağlığı da korumaktadır. Çünkü hepatitlerde erken tanı yalnızca hastalığın ilerlemesini önlemekle kalmıyor, aynı zamanda siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi sonuçların ortaya çıkma riskini de önemli ölçüde azaltır. Karaciğer hastalıklarına karşı en güçlü önlem ise doğru bilgi, düzenli tarama ve zamanında yaptırılan tedavidir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:44:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-1785231861.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diz protezinde hazırlık başarıyı artırıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-13796</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-13796</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Demiroğlu, diz protezi ameliyatı ile ilgili merak edilenler hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatı kararı verilirken en önemli kriter hastanın ağrısı!</strong></p>

<p>Diz artroplastisi, diğer adıyla total diz protezinin, ortopedik cerrahide sık uygulanan cerrahi işlemlerden biri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “İleri derecede osteoartrit (kireçlenme) gelişen hastalarda, temel olarak ağrıyı ortadan kaldırmak ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla uygulanır.” dedi.</p>

<p>Diz protezi gerekliliği değerlendirilirken, tıbbi gereklilik, yaşam kalitesi ve kişisel hedefleri içeren üç temel unsurun göz önünde bulundurulduğunu aktaran Prof. Dr. Demiroğlu, “Ameliyat kararında en önemli kriter hastanın ağrısıdır. Özellikle hareketle ortaya çıkan mekanik ağrı ve gece ağrısı dikkatle değerlendirilir. Ağrının günlük yaşam üzerindeki etkisi; merdiven çıkma, oturup kalkma ve yürüme gibi aktivitelerde oluşturduğu kısıtlılık ayrıntılı olarak incelenir. Cerrahi kararı verilmeden önce ameliyat dışı tedavi yöntemlerinin uygulanmış ve yetersiz kalmış olması beklenir. Bacak güçlendirme egzersizleri, fizik tedavi ve eklem içi enjeksiyonlara rağmen şiddetli ağrının devam etmesi ve radyolojik incelemelerde ileri derecede osteoartrit görülmesi, diz protezi için önemli göstergelerdir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatı yüksek başarı oranına sahip olsa da riskleri azaltmak önemli!</strong></p>

<p>Diz protezi ameliyatının günümüzde oldukça başarılı sonuçlar veren bir cerrahi işlem olduğuna işaret eden Prof. Dr. Demiroğlu, “Cerrahi tekniklerin gelişmesi ve implant tasarımlarının ilerlemesi sayesinde hastaların yaklaşık yüzde 90-95’inde yüz güldürücü sonuçlar elde edilebiliyor.” dedi.</p>

<p>Her büyük ortopedik cerrahide olduğu gibi diz protezi ameliyatının da bazı riskleri bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Demiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu riskler arasında; yaklaşık yüzde 3-5 oranında enfeksiyon riski, ameliyat sonrası gelişebilecek venöz tıkanıklıklar, akciğer embolisi, ilerleyen dönemde protez çevresinde oluşabilecek kırıklar yer alır. Bu riskleri azaltmak için bazı önlemler alınması gerekir.</p>

<p>Diz protezi acil bir ameliyat değildir. Bu nedenle hastanın ameliyat öncesinde mümkün olan en iyi genel sağlık durumuna getirilmesi hedeflenir. Bu süreçte; obezite varsa kilo verilmesi, albümin düzeyi düşükse beslenmenin düzenlenmesi, kan değerlerindeki eksikliklerin giderilmesi, diyabet varsa kan şekerinin kontrol altına alınması, kuadriseps kasını güçlendirmeye yönelik egzersizlerin uygulanması ameliyat risklerini azaltmaya yardımcı olur.”</p>

<p><strong>Her iki dizin aynı anda ameliyat edilmesi her zaman önerilmez!</strong></p>

<p>Her iki dizde de kireçlenme bulunabileceğini kaydeden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Ancak iki dizin aynı anda ameliyat edilmesi her zaman tercih edilmez.” dedi.</p>

<p>Yapılan çalışmalara atıfta bulunan Prof. Dr. Demiroğlu, “Tek dizinden ameliyat olan hastaların yaklaşık yüzde 30’unun beş yıl içinde diğer dizinden de ameliyat olduğu görülmüştür. Bununla birlikte her hastada iki dizde aynı şiddette kireçlenme gelişmeyebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler diz protezlerinin ömrünü artırdı!</strong></p>

<p>Cerrahi teknikler ve implant teknolojisindeki gelişmeler sayesinde diz protezlerinin ortalama ömrünün yaklaşık 15 yıla ulaştığı bilgisini veren Prof. Dr. Demiroğlu, “Günümüzde 15 yıllık sağkalım standart kabul edilir. Ancak revizyon protezlerinde bu süre daha kısa olabilir.” dedi.</p>

<p>Diz protezinin üç ana parçadan oluştuğuna değinen Prof. Dr. Demiroğlu, “Femur ve tibia kısmında genellikle titanyum veya titanyum-kobalt alaşımları kullanılır. İki metal parça arasında yüksek yoğunluklu polietilen bulunur. Gerekli durumlarda patellada da polietilen materyal kullanılabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatında iyi hazırlık, iyileşme sürecini de olumlu etkiler!</strong></p>

<p>Ameliyat öncesi hazırlığın başarılı bir sonuç açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Bu süreçte, beslenme durumunun iyileştirilmesi, fazla kilonun azaltılması, diyabetin kontrol altına alınması, düşük hemoglobin ve hematokrit değerlerinin düzeltilmesi, kuadriseps kasının güçlendirilmesi hedeflenir.” dedi.</p>

<p>Ameliyatın, hastanın durumuna göre spinal veya genel anestezi altında gerçekleştirildiğini söyleyen Prof. Dr. Demiroğlu sözlerini şöyle tamamladı: </p>

<p>“Ameliyat sırasında kullanılan traneksamik asit sayesinde kanama önemli ölçüde azaltılır. Ameliyat öncesinde kan değerleri uygun olan hastalarda kan nakli gereksinimi ortalama yüzde 5-10’u geçmez. Diz protezi ameliyatı, kişiye göre değişmekle birlikte ortalama bir saat sürer. Revizyon ameliyatlarında bu süre uzayabilir.</p>

<p>Ameliyat sonrasında ilk gün hafif veya orta şiddette ağrı görülebilir. Ancak güçlü ağrı kesiciler ile birlikte buz uygulaması, kompresyon ve elevasyon gibi destekleyici yöntemlerle bu süreç genellikle rahat geçirilir. Ameliyattan yaklaşık 3-4 saat sonra hastanın beslenmesine izin verilir. Durumu uygunsa önce yatakta oturtulur, ardından ayağa kaldırılır. Bu mümkün olmazsa ertesi sabah mobilizasyon sağlanır. Ayağa kalkılamasa bile hasta uyanır uyanmaz düz bacak kaldırma ve ayak bileği hareketlerine başlanır.</p>

<p>Genel anestezi uygulanan hastaların güvenlik ve ağrı kontrolü açısından genellikle bir gece hastanede kalması önerilir. Herhangi bir sorun bulunmayan hastalar ertesi gün taburcu edilebilir. Ağrısı devam eden bazı hastalar ise bir gün daha hastanede kalabilir.</p>

<p>Taburculuk sonrasında düzenli poliklinik kontrolleriyle yara bakımı yapılır. Birinci ve ikinci hafta kontrollerinde diz hareket açıklığı değerlendirilir. İkinci haftada yeterli hareket açıklığı sağlanamamışsa hasta fizik tedavi programına alınır. Diz protezi ameliyatı ve ameliyat sonrası süreç hakkında merak edilen konular için ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulması önerilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 15:14:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-1785154491.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya nüfusunun yüzde 3’ü kronik Hepatit B veya Hepatit C ile yaşıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-13789</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-13789</guid>
                <description><![CDATA[Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez’den Dünya Hepatit Günü uyarısı: ”Erken tanı ve aşı hayat kurtarıyor”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez’den Dünya Hepatit Günü uyarısı: ”Erken tanı ve aşı hayat kurtarıyor”</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dünya genelinde yaklaşık 287 milyon kişi kronik hepatit B veya hepatit C ile yaşarken; yalnızca 2024 yılında 1,3 milyon kişi bu hastalıklara bağlı gelişen siroz ve karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Viral hepatitin günümüzde önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olmasına rağmen milyonlarca kişinin hâlâ tanı almadan yaşamını sürdürdüğünü belirten Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, erken tanı, tarama ve aşılamanın hayati önem taşıdığını söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, ciddi karaciğer hastalıklarına ve karaciğer kanserine yol açan bir karaciğer iltihabı olan viral hepatit konusunda farkındalık yaratmak amacıyla her yıl 28 Temmuz’un Dünya Hepatit Günü olarak anıldığını söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, 2026 Dünya Hepatit Günü teması olan “Hepatit: Engelleri Aşalım” sloganının, insanların hayatlarını kurtarabilecek hizmetlerle aralarında duran engelleri ortadan kaldırmaya yönelik bir çağrı olduğunu vurgulayarak “Viral hepatit, dünya çapında önlenebilir hastalık ve ölümlerin başlıca nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. 2026 kampanyası, daha güçlü siyasi taahhütler, sürdürülebilir yatırımlar ve önleme, test, tedavi ve bakıma adil erişimin genişletilmesine yönelik çabalar yoluyla, kanıtlanmış bilimsel bulguların eyleme dönüştürülmesini hedeflemektedir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatitle mücadelede bilimsel pek çok araç var</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatiti ortadan kaldırmak için gerekli olan bilimsel araçların halihazırda mevcut olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, “Etkili aşılar, doğru teşhis yöntemleri, Hepatit C için iyileştirici tedaviler ve Hepatit B için ömür boyu süren tedaviler, enfeksiyonları önleyebilir, hayat kurtarabilir ve karaciğer kanseri ile sirozu azaltabilir. Buna rağmen, damgalanma, farkındalık eksikliği, sağlık sistemindeki eksiklikler ve süregelen eşitsizlikler nedeniyle milyonlarca insan hâlâ teşhis edilememiş, tedavi görmemiş veya sağlık hizmetlerine erişememektedir” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit B ve C sessiz ilerliyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatiti “Karaciğerin inflamasyonu yani iltihabı” olarak tanımlayan Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, en sık sebeplerin viral hastalıklar olduğunu söyledi.  Sönmez, “Yani viral hepatit dediğimiz Hepatit A, B, C, D, E olmak üzere 5 ana tip hepatit virüsü vardır” dedi. </span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>2024 yılı verilerine göre yaklaşık 287 milyon kişinin kronik Hepatit B veya Hepatit C ile yaşadığını, bunun dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 3’üne karşılık geldiğini kaydeden Sönmez, özellikle hepatit B ve hepatit C enfeksiyonlarının yıllarca hiçbir belirti vermeden ilerleyebildiğine dikkat çekti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Hepatit B ve C, kan ve cinsel yolla bulaşabilen enfeksiyonlardır. Hastalar çoğu zaman karaciğer sirozu gelişinceye kadar herhangi bir şikâyet yaşamayabilir. Bu nedenle hastalığın erken dönemde tespit edilmesi son derece önemlidir.” dedi.<b> </b></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Risk grubundakiler mutlaka tarama yaptırmalı</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez, sağlık çalışanları, sık kan transfüzyonu alan kronik hastalar, bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler, kanser hastaları ile askerlik, bakım evi ve benzeri toplu yaşam alanlarında bulunan kişilerin düzenli hepatit taramalarından geçirilmesi gerektiğini vurguladı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Erken tedavi siroz ve karaciğer kanserini önleyebilir”</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit B ve hepatit C’nin günümüzde tedavi edilebilen hastalıklar arasında yer aldığını ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Sönmez, erken tanının yaşam kurtardığını belirtti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Hastalık erken dönemde teşhis edilip tedaviye başlanırsa karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişme riski önemli ölçüde azaltılabiliyor. Hepatit C günümüzde tamamen tedavi edilebilen bir enfeksiyon haline gelirken, hepatit B de uygun ilaçlarla uzun yıllar kontrol altında tutulabiliyor.” ifadelerini kullandı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Türkiye’de hemen her ilde bulunan hastanelerde gastroenteroloji veya enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının gerekli tedaviyi başlatabildiğini belirten Sönmez, ilaçlara erişimin de oldukça kolay olduğunu söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Aşılama en güçlü korunma yöntemi</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit A ve Hepatit B enfeksiyonlarına karşı etkili aşıların bulunduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Sönmez, her iki aşının da Türkiye’nin ulusal aşı takviminde yer aldığını ifade etti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Tam doz aşılamanın ardından koruyuculuğun yüzde 95 ila yüzde 100 arasında değiştiğini aktaran Sönmez, buna karşın dünya genelinde bebeklerin yalnızca yüzde 45’inin doğumdan sonraki ilk 24 saat içinde hepatit B aşısı olabildiğini söyledi. </span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sönmez, 2024 verilerine göre; 1,3 milyon kişinin kronik Hepatit B ve C nedeniyle hayatını kaybettiğini sözlerine ekledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatiti ortadan kaldırmak mümkün</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatitle mücadelede en önemli basamakların farkındalık, tarama, aşılama ve tedaviye erişim olduğunu vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, ”Bugün elimizde hepatiti önlemek ve kontrol altına almak için gerekli tüm bilimsel araçlar bulunuyor. Erken tanı konulan, zamanında tedavi edilen ve aşıyla korunan bireylerde siroz ve karaciğer kanseri büyük ölçüde önlenebiliyor. Hepatiti ortadan kaldırmak elimizde.” değerlendirmesinde bulundu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-1785154440.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emojiler iletişimi kolaylaştırıyor ama yetmiyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-13740</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-13740</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, günümüz dijital iletişiminde emojilerin yeri ve duygusal iletişime etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç,<strong> </strong>günümüz dijital iletişiminde emojilerin yeri ve duygusal iletişime etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. </p>

<p><strong>Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçları emojilerle bir ölçüde tamamlanabilir!</strong></p>

<p>Emojilerin, dijital iletişimde duygusal ifadeyi ve sözel olmayan iletişimi destekleyen araçlar olarak düşünülebileceğini ifade eden Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, “Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçlarını tamamlayarak mesajların duygusal tonunu daha anlaşılır hale getirebilir.” dedi.</p>

<p>Ancak bu durumun, emojilerin duyguları her zaman eksiksiz ve doğru şekilde yansıtabileceği anlamına gelmediğine işaret eden Kılıç, “İnsan duyguları çoğu zaman karmaşık, çelişkili ve çok katmanlıdır. Kırgınlık, özlem, hayal kırıklığı, umut ve sevgi aynı anda hissedilebilir. Emojiler bu karmaşık deneyimleri sembollerle ifade etmeyi kolaylaştırsa da tam olarak yansıtamayabilirler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Küçük bir emoji, mesajı daha sıcak ve samimi gösterebilir!</strong></p>

<p>Tek başına emoji kullanımına bakarak kişilik değerlendirmesi yapmanın doğru olmadığına değinen Kılıç, “Ancak bazı araştırmalar, emoji kullanım sıklığı ile bazı kişilik özellikleri arasında ilişki olabileceğini gösteriyor.” dedi. </p>

<p>Bazı kişilerin yakınlık kurmak için daha fazla emoji kullanmayı tercih ettiğini aktaran Kılıç, şunları söyledi:</p>

<p>“Bazı kişiler de daha sade bir iletişimi tercih edebiliyor. Yaş, kültür, iletişim alışkanlıkları ve bulunulan sosyal ortam da emoji kullanımını etkileyen önemli faktörlerdir.</p>

<p>İnsan beyni iletişimde yalnızca sözcükleri değil, duygusal tonu da anlamaya çalışır. Dijital ortamda mimik ve ses tonu bulunmadığı için bu boşluğu bir noktaya kadar emojilerle doldurmaya çalışabiliyoruz. Bu bağlamda emojiler mesajın duygusal tonunu belirginleştirebilir. Bu nedenle aynı cümle emoji olmadan daha mesafeli veya sert algılanabilirken, küçük bir emoji daha sıcak ve samimi bir izlenim yaratabilir.”</p>

<p><strong>Emojiler, cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir!</strong></p>

<p>Emojilerin bazen söylenmek istenen duyguyu yumuşatırken, bazen de örtük mesaj vermek için kullanılabildiğini ifade eden Kılıç, “Özellikle ironi içeren ifadelerde kullanılan bir emoji, yazılan cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle pasif-agresif iletişimi oluşturan unsurun emoji değil, emojinin hangi amaçla kullanıldığı olduğunu dile getiren Kılıç, “Beynimiz sosyal ipuçlarına oldukça duyarlıdır. Araştırmalar, insanların emojileri yalnızca bir sembol olarak değil, yüz ifadelerine benzer şekilde işleyebildiğini gösteriyor. Özellikle gülen ya da üzgün yüz emojileri, gerçek yüz ifadelerini değerlendirirken aktifleşen bazı beyin bölgelerini harekete geçirebiliyor. Başka bir deyişle piksellerden oluşan bir sembolün duygusal anlamlar taşıyabileceğini gösteriyor. Bu durum emojilerin neden iletişim üzerinde bu kadar güçlü bir etkiye sahip olduğunu açıklıyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Aynı emoji, farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir!</strong></p>

<p>Emojilerin, dijital dünyada en hızlı geri bildirim biçimlerinden biri olmakla beraber, bir paylaşımın kalp ya da alkış emojisi almasının kişiye sosyal olarak görüldüğü ve onaylandığı hissini verebildiğine dikkat çeken Göktuğ Kılıç, “Bu kısa süreli olumlu deneyim zaman zaman insanların paylaşımlarını daha fazla geri bildirim alma motivasyonuyla şekillendirmelerine neden olabiliyor. Bu nedenle emojiler, tıpkı beğeniler ve yorumlar gibi sosyal onay mekanizmasının bir parçası olarak işlev görebiliyor.” dedi.</p>

<p>Emojilerin bazı durumlarda yanlış anlaşılmaları azaltırken, bazı durumlarda da artırabileceğini kaydeden Kılıç, “Bunun temel nedeni, aynı emojinin farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilmesidir. Kuşaklar arası kullanım farklılıkları da bu durumu etkileyebilir. Bir kişinin samimi bulduğu bir emoji, başka biri tarafından mesafeli veya alaycı olarak algılanabilir. Bu nedenle iletişimde yalnızca emojiye değil, ilişkinin geçmişine, bağlama ve kullanılan ifadelere birlikte bakmak daha sağlıklı bir sonuç verir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Emojiler iletişimi kolaylaştırabilir, ancak duyguların tüm nüanslarını yansıtamaz!</strong></p>

<p>Emojilerin, karmaşık duyguları kısa ve hızlı şekilde ifade etmeyi sağlayan bir tür duygu kısayolu olarak değerlendirilebileceğini aktaran Kılıç, “Bu özellikleri sayesinde iletişimi kolaylaştırırlar. Öte yandan duyguların yalnızca semboller aracılığıyla ifade edilmesi, zaman zaman duygular üzerine düşünme ve onları sözcüklere dökme becerisini sınırlandırabilir.” dedi.</p>

<p>Duyguların sadeleşmesi ve yüzeyselleşmesinin, empati kaybı oluşturması riskini de değerlendiren Kılıç, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu konuda kesin bir yargıya varmak için yeterli bilimsel veri bulunmuyor. Emojiler bazı durumlarda duygusal ifadeyi zenginleştirerek empati yapılmasına yardımcı olurken, yalnızca sembollere dayalı iletişim karmaşık duyguların yeterince ifade edilememesine yol açabilir. Empati, yalnızca karşımızdaki kişinin ne hissettiğini anlamak değil, aynı zamanda o duygunun nüanslarını kavrayabilmektir. Bu yönüyle emojiler, duygusal nüansların bir kısmını aktarmaya yardımcı olabilir; ancak insan deneyiminin tüm karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalabilirler. Dolayısıyla risk, emojilerin varlığından çok, duyguların yalnızca emojiler aracılığıyla aktarılmaya çalışılmasında ortaya çıkar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Jul 2026 13:52:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-1784976743.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>40 Yaşında Dünya Kupası’nda Hâlâ En İyiler Arasında Olmanın Sırrı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-13724</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-13724</guid>
                <description><![CDATA[FIFA Dünya Kupası, yalnızca goller değil, futbolcu performansları ile de sıklıkla konuşuluyor. Sahalarda genç yıldızlar kadar yaşları ilerlemesine rağmen üst düzey performans sergileyen futbolcuların sırrı merak ediliyor. 40’lı yaşlardan sonra sahada halen fırtınalar estirebiliyor olmanın tesadüf olmadığını belirten Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bugün elit sporcular bize yalnızca nasıl daha iyi oynanacağını değil, nasıl daha iyi yaş alınacağını da gösteriyor. Longevity, daha uzun yaşamaktan çok, daha uzun süre güçlü, hareketli ve üretken kalabilmenin bilimidir” diyor ve yaş alınsa dahi performansı koruyacak 7 önemli longevity alışkanlığını anlatıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>FIFA Dünya Kupası, yalnızca goller değil, futbolcu performansları ile de sıklıkla konuşuluyor. Sahalarda genç yıldızlar kadar yaşları ilerlemesine rağmen üst düzey performans sergileyen futbolcuların sırrı merak ediliyor. 40’lı yaşlardan sonra sahada halen fırtınalar estirebiliyor olmanın tesadüf olmadığını belirten <strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk,</strong> “Bugün elit sporcular bize yalnızca nasıl daha iyi oynanacağını değil, nasıl daha iyi yaş alınacağını da gösteriyor. Longevity, daha uzun yaşamaktan çok, daha uzun süre güçlü, hareketli ve üretken kalabilmenin bilimidir” diyor ve yaş alınsa dahi performansı koruyacak 7 önemli longevity alışkanlığını anlatıyor.</p>

<p><strong>LONGEVITY’NİN SAHADAKİ KARŞILIĞI RONALDO VE MESSİ</strong></p>

<p>Cristiano Ronaldo, 2026 FIFA Dünya Kupası’na 41 yaşında katılarak turnuvanın en deneyimli oyuncuları arasında yer aldı. Lionel Messi ise yıllardır yalnızca yeteneğiyle değil, ilerleyen yaşına rağmen sürdürdüğü üst düzey performansıyla modern futbolun en dikkat çekici örneklerinden biri. Her iki futbolcu normal şartlarda jübilesini yapabilecek yaşlardayken hâlâ sahada en üst seviyede mücadele ediyor.</p>

<p>Yaş almanın, doğru yönetildiğinde performans kaybı anlamına gelmediğini belirten<strong> Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, ”Yaş almak sadece doğum tarihinin ilerlemesi değildir. Özellikle futbol söz konusu ise kas kütlesi azalabilir, toparlanma süresi uzayabilir, patlayıcı güç düşebilir ve sakatlık riski artabilir. Ancak doğru yönetilen antrenman, beslenme, uyku ve toparlanma stratejileriyle bu süreci yavaşlatmak mümkün. Performansı belirleyen yalnızca yaş değil, bedeninizi yıllar boyunca nasıl yönettiğinizdir” diyor.</p>

<p><strong>PERFORMANSIN SIRRI DAHA ÇOK ÇALIŞMAK DEĞİL, DAHA AKILLI ÇALIŞMAK</strong></p>

<p>Elit futbolcularda fiziksel performansın genellikle 17-26 yaş arasında zirve yaptığı biliniyor ancak bazı sporcular bu düşüşü belirgin şekilde yavaşlatabiliyor. Bu süreci yavaşlatmanın sırrının daha fazla antrenman yapmakla açıklanamayacağını ifade eden <strong>Dr. Halil Ertürk</strong>, “Önemli olan antrenmanı, uykuyu, beslenmeyi, hidrasyonu, toparlanmayı, stres yönetimini ve sakatlık önleme stratejilerini tek bir sistem içinde yönetebilmek. Modern spor biliminde performansı belirleyen yalnızca sahada geçirilen süre değil; antrenman sonrası toparlanmanın ne kadar doğru planlandığıdır. Longevity yaklaşımı da tam olarak bu anlayışı günlük yaşama taşıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.</p>

<p><strong>UZUN SPOR KARİYERİNİN ARKASINDAKİ 7 LONGEVITY ALIŞKANLIĞI</strong></p>

<p>Uzun yıllar üst düzey performans gösterilmesini sağlayan prensipler yalnızca profesyonel sporcular için değil; sağlıklı yaş almak isteyen herkes için önemli ipuçları sunuyor. İşte Dr. Halil Ertürk’ten sahadan günlük yaşama taşınabilecek 7 longevity alışkanlığı…</p>

<p><strong>1. Kas kütlenizi koruyun</strong></p>

<p>Yaş ilerledikçe kas kütlesi ve kas gücü doğal olarak azalmaya başlıyor. Futbolcular için bu durum kas kütlesini korumak hız, denge ve sakatlıklardan da korunma anlamına gelirken; günlük yaşamda merdiven çıkabilmek, düşme riskini azaltmak ve metabolik sağlığı koruyabilmek açısından büyük önem taşıyor. <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk,</strong> ”40 yaşından sonra kas yapmak estetik bir hedef değil, sağlıklı yaşlanmanın en önemli yatırımlarından biridir” diyor.</p>

<p><strong>2. Yeterli ve kaliteli uykuyu performansın bir parçası haline getirin</strong></p>

<p>Elit sporcular için uyku, antrenmanın devamı olarak kabul ediliyor. Çünkü kas onarımı, bağışıklık sistemi, hormon dengesi ve zihinsel performans büyük ölçüde uyku sırasında destekleniyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”İyi bir uyku, hem sporcular hem de günlük yaşamda aktif kalmak isteyen herkes için en güçlü toparlanma yöntemlerinden biridir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>3. Çok değil, doğru egzersiz yapın</strong></p>

<p>Futbolda performansı belirleyen unsur yalnızca yoğun antrenman yapmak değil; antrenman ile dinlenme arasındaki dengeyi doğru kurabilmek. Günlük yaşamda da haftada bir gün aşırı spor yapmak yerine düzenli ve sürdürülebilir fiziksel aktivite çok daha faydalı oluyor. ”Vücut istikrarı sever. En iyi egzersiz programı, sürdürebildiğiniz programdır” diyen <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, hareketin bir yaşam alışkanlığı haline getirilmesi gerektiğini vurguluyor.</p>

<p><strong>4. Tabağınızı kaslarınızı koruyacak şekilde planlayın</strong></p>

<p>Futbolcular için beslenme yalnızca enerji almak değil, toparlanmayı hızlandırmak ve kas dokusunu korumak anlamına geliyor. Günlük yaşamda da kaliteli protein, liften zengin besinler, sağlıklı yağlar ve yeterli sıvı tüketimi sağlıklı yaşlanmanın temelini oluşturuyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”Kasınızı korumak istiyorsanız tabağınızda mutlaka kaliteli protein ve gerçek gıdalar yer almalı” diyor.</p>

<p><strong>5. Kalbinizi de formda tutun</strong></p>

<p>Sahada performansı belirleyen yalnızca kas gücü değil, kalp ve damar sisteminin kapasitesi. Günlük yaşamda ise yürüyüş kapasitesi, merdiven çıkabilmek ve çabuk yorulmamak kalp sağlığının önemli göstergeleri arasında yer alıyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”Takvim yaşınızdan çok kalbinizin yaşı, uzun ve sağlıklı yaşam konusunda daha belirleyicidir” değerlendirmesinde bulunuyor.</p>

<p><strong>6. Güçlenirken kendinizi yıpratmayın</strong></p>

<p>Profesyonel futbolcular yaş aldıkça daha bilinçli antrenman yapıyor; mobilite, denge, esneklik ve toparlanmaya daha fazla önem veriyor. Aynı yaklaşım günlük yaşam için de geçerli. ”Egzersizin amacı bedeni yormak değil, onu daha dayanıklı hale getirmektir” diyen Dr. Halil Ertürk, özellikle 40 yaş sonrası egzersizlerin kişiye uygun planlanması gerektiğini belirtiyor.</p>

<p><strong>7. Performansın sırrı bedenin yanı sıra zihni de yönetmektir</strong></p>

<p>İleri yaşta performansını koruyan futbolcuların en önemli avantajlarından biri de deneyimlerini doğru kullanmaları. Gereksiz efordan kaçınmak, enerjiyi doğru yönetmek ve doğru zamanda doğru hamleyi yapmak performansı uzatıyor. <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, ”Sağlıklı yaş almak da aynı anlayışla mümkün. Hedef her şeyi daha fazla yapmak değil; doğru şeyi, doğru zamanda ve sürdürülebilir şekilde yapabilmektir” diyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:49:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-1784623752.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında aşırı terleme kabus olabiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-13721</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-13721</guid>
                <description><![CDATA[Yurt genelinde etkisini artıran kavurucu sıcaklar, yaz aylarının en sık karşılaşılan sorunlarından biri olan aşırı terlemeyi yeniden gündeme getirdi. Özellikle koltuk altı bölgesinde yaşanan yoğun terleme; kıyafetlerde oluşan izler, kötü koku endişesi ve sürekli ıslaklık hissi nedeniyle birçok kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak çözüm mümkün! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral “Aşırı terleme, sanıldığının aksine yalnızca kozmetik bir problem değil, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişi aşırı terlemenin çözümü olmadığını düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Oysa son yıllarda teknolojide ve tıpta yaşanan gelişmeler sayesinde aşırı terleme artık tedavi edilebiliyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, yazın kabusu aşırı terlemenin tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yurt genelinde etkisini artıran kavurucu sıcaklar, yaz aylarının en sık karşılaşılan sorunlarından biri olan aşırı terlemeyi yeniden gündeme getirdi. Özellikle koltuk altı bölgesinde yaşanan yoğun terleme; kıyafetlerde oluşan izler, kötü koku endişesi ve sürekli ıslaklık hissi nedeniyle birçok kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak çözüm mümkün! <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral</strong> “Aşırı terleme, sanıldığının aksine yalnızca kozmetik bir problem değil, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişi aşırı terlemenin çözümü olmadığını düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Oysa son yıllarda teknolojide ve tıpta yaşanan gelişmeler sayesinde aşırı terleme artık tedavi edilebiliyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, yazın kabusu aşırı terlemenin tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Hava sıcaklıklarının yükselmesiyle birlikte aşırı terleme şikayetleri de daha görünür hale geliyor. Tıpta “hiperhidroz” olarak adlandırılan aşırı terleme; koltuk altı, avuç içi, ayak tabanı ve yüz bölgesinde normalden fazla ter üretilmesiyle ortaya çıkarken, özellikle yaz aylarında koltuk altı bölgesinde meydana gelen yoğun terleme nedeniyle dermatoloji kliniklerine başvuranların sayısı artıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral,</strong> günlük yaşamı zorlaştıran bu sorunun, yalnızca fiziksel rahatsızlığa değil, sosyal ve psikolojik problemlere de yol açabildiğini belirtirken, “Yaz aylarında çok daha belirgin hale gelen aşırı terleme, kişinin yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilen ve özgüven kaybına neden olabilen bir sorun. Kıyafetlerde oluşan ter izleri, ıslaklık, kötü koku endişesi ve sürekli rahatsızlık hissi nedeniyle birçok kişi sosyal ortamlardan uzaklaşıp, yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Ancak aşırı terleme sorununa yönelik günümüzde artık etkili ve konforlu tedavi seçenekleri bulunuyor” diyor. </p>

<p><strong>Kol altı botoksu büyük konfor sağlıyor</strong></p>

<p>Aşırı koltuk altı terlemesinde etkili yöntemlerin başında, son yıllarda hızla yaygınlaşan botoks uygulamasının geldiğini vurgulayan Dr. Aral, bu uygulama sayesinde ter bezlerini uyaran sinir iletilerinin geçici olarak bloke edilebildiğini ve böylece ter bezlerinin aşırı çalışmasının önüne geçilebildiğini söylüyor. Kol altı botoksunun 10-15 dakika gibi kısa bir sürede uygulanabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “İşlem sırasında çok ince uçlu iğneler kullanılıyor ve kişi aynı gün günlük yaşamına dönebiliyor. Cerrahi bir girişim olmaması, iyileşme süreci gerektirmemesi ve etkili sonuçlar sağlaması nedeniyle özellikle yaz aylarında sık tercih edilen uygulamalar arasında yer alıyor” diyor.</p>

<p><strong>Etkisi birkaç gün içinde başlıyor</strong></p>

<p>Kol altı botoksunun etkisinin genellikle uygulamadan sonraki birkaç gün içinde görülmeye başladığını, tam etkinin ise yaklaşık iki hafta içinde ortaya çıktığını belirten Dr. Aral sözlerine şöyle devam ediyor: “Uygulamanın etkisi kişiden kişiye değişmekle birlikte ortalama 6 ila 9 ay boyunca devam edebiliyor. Amaç terlemeyi tamamen ortadan kaldırmak değil, kişinin yaşam kalitesini bozan aşırı terlemeyi kontrol altına almak oluyor. Hastalarımızın önemli bir kısmı işlem sonrasında kıyafet seçiminde daha özgür hissettiğini, sosyal ortamlarda daha rahat davrandığını ve özgüvenlerinin arttığını ifade ediyor.” </p>

<p><strong>Terleme sadece sıcak havadan kaynaklanmıyor</strong></p>

<p>Aşırı terlemenin her zaman sıcak hava koşullarıyla ilişkili olmadığını vurgulayan Dr. Burçak Bozdemir Aral, genetik yatkınlığın yanı sıra bazı hormonal değişikliklerin, stresin ve çeşitli sağlık sorunlarının da terleme şikayetlerini artırabildiğine dikkat çekiyor. Bu nedenle özellikle günlük yaşamı etkileyecek düzeyde terleme sorunu yaşayan kişilerin uzman değerlendirmesinden geçmeleri gerektiğini belirten Dr. Aral, “Aşırı terleme kader değil. Öncelikle altta yatan nedenin araştırılması ve kişiye uygun tedavinin planlanması gerekiyor.” diyor.</p>

<p><strong>Bakteriler nedeniyle kötü kokuya yol açabiliyor!  </strong></p>

<p>Aşırı terlemenin beraberinde kötü koku problemini de artırabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, koltuk altı bölgesindeki nemin bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşturduğunu söylüyor. Terleme miktarının azalmasıyla birlikte kötü koku şikayetlerinde de belirgin düzelme görülebildiğini ifade eden Dr. Aral şöyle konuşuyor: “Özellikle yaz aylarında kişiler sadece terlemeden değil, ter kokusundan dolayı da sosyal kaygı yaşayabiliyor. Terleme kontrol altına alındığında bu şikayetlerde de önemli ölçüde rahatlama sağlanabiliyor.” </p>

<p><strong>Vücudun doğal terleme mekanizmasını bozmuyor</strong></p>

<p>Kol altı botoksu yaptırmayı düşünen kişilerin en sık merak ettiği konulardan birini; vücudun doğal terleme mekanizmasına zarar verip vermediği oluşturuyor. Bu konuda toplumda bazı yanlış inanışlar bulunduğunu belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “Kol altı botoksu yalnızca uygulama yapılan bölgedeki aşırı terlemeyi azaltıyor, diğer bölgeleri ekilemiyor. Vücut sadece koltuk altından terlemediği için sıcaklık düzenleme mekanizması ve doğal terleme fonksiyonları devam ediyor. Terlemenin vücudun toksinlerden arınmasındaki rolü değişmiyor” diye konuşuyor. Kol altı bölgesindeki aşırı terlemenin kontrol altına alınmasının vücudun genel işleyişini olumsuz etkilemediğini vurgulayan Dr. Aral, uygun hastalarda uygulanan botoks tedavisinin güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu belirtiyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:48:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-1784623733.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 Yaş Altı Kanserlerdeki Artışın Arkasında Uykusuzluk mu Var?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-13706</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-13706</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda dünya genelinde ”erken başlangıçlı” (50 yaş altı) kolorektal, meme ve rahim kanserlerinde ciddi artışlar görülüyor. ASCO (Amerikan Klinik Onkoloji Derneği)’nin yürüttüğü çalışmaya dair açıklanan son veriler, modern hayatın getirdiği uyku düzensizliklerinin (mavi ışık, gece mesaileri, stres) bu artışta majör bir tetikleyici olabileceğini gösteriyor. Sonuçları değerlendiren İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari, kaliteli uykunun yalnızca dinlenmek anlamına gelmediğini belirterek şunları söyledi: “Bilimsel veriler artık uykunun hücresel düzeyde çalışan doğal bir onarım mekanizması olduğunu gösteriyor. Özellikle derin uyku sırasında beyin, gün boyunca biriken zararlı atıkları temizliyor ve bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasına katkı sağlıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde ”erken başlangıçlı” (50 yaş altı) kolorektal, meme ve rahim kanserlerinde ciddi artışlar görülüyor. ASCO (Amerikan Klinik Onkoloji Derneği)’nin yürüttüğü çalışmaya dair açıklanan son veriler, modern hayatın getirdiği uyku düzensizliklerinin (mavi ışık, gece mesaileri, stres) bu artışta majör bir tetikleyici olabileceğini gösteriyor. Sonuçları değerlendiren <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari</strong>, kaliteli uykunun yalnızca dinlenmek anlamına gelmediğini belirterek şunları söyledi: <em>“Bilimsel veriler artık uykunun hücresel düzeyde çalışan doğal bir onarım mekanizması olduğunu gösteriyor. Özellikle derin uyku sırasında beyin, gün boyunca biriken zararlı atıkları temizliyor ve bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasına katkı sağlıyor. </em></p>

<p><strong>“Derin Uyku, Beynin Gece Vardiyasıdır”</strong></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Heydari, 2012 yılında Rochester Üniversitesi araştırmacıları tarafından tanımlanan Glimfatik Sistem’in yalnızca derin uyku sırasında tam kapasiteyle çalıştığını belirterek şu bilgileri verdi: <em>“Derin uyku sırasında beyin hücreleri küçülür, hücreler arasındaki boşluk genişler ve beyin omurilik sıvısı bu alanlardan geçerek gün içinde biriken toksik atıkları temizler. Bu süreç, beynin adeta her gece kendini yıkaması demek. Beyin yeterince temizlenemediğinde ise beta-amiloid gibi toksik proteinler birikmeye başlar. Bu durum uzun vadede Alzheimer, Parkinson ve demans gibi nörodejeneratif hastalıkların riskini artırabilir. Aynı zamanda hücresel stres yükselir, bağışıklık sistemi zayıflar ve vücudun kanserli hücreleri erken dönemde tanıyıp yok etmesini sağlayan immün gözetim mekanizması da olumsuz etkilenebilir. ASCO’da paylaşılan bulgular da bu olası ilişkiye dikkat çekiyor.”</em></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Heydari’ye göre yetişkinlerde ideal uyku süresi 7-9 saat olsa da, yalnızca süre yeterli değil. Asıl önemli olan kesintisiz ve kaliteli uyku. Hücresel yenilenme ve bağışıklık sisteminin en etkin çalıştığı dönem derin uyku evresi. Gece boyunca sık sık bölünen bir uyku, yeterli süre uyunmuş olsa bile bu koruyucu süreçleri sekteye uğratabilir. Özellikle saat 23.00-03.00 arasında melatonin salgısı en yüksek seviyeye ulaşıyor. Bu saatlerde uykuda olmak, sağlıklı uyku düzeni açısından oldukça önemli. </p>

<p><strong>Uykusuzluk Tamamen Tedavi Edilebilir mi? </strong></p>

<p>Uyku bozukluklarının tanısında ilk adım detaylı bir hasta hikâyesi (uyku günlüğü) almak. Altında yatan fiziksel bir neden (örneğin, uyku apnesi) şüphesi varsa hasta uyku testi laboratuvarında bir gece misafir edilir. Bu yöntemle hastanın beyin dalgaları, solunum ve kalp ritmi incelenir. Bilişsel davranışçı terapide, uykuya dair olumsuz düşünce ve alışkanlıkları değiştirmek hedeflenir. Medikal tedavide ise, doktor kontrolünde kısa süreli uyku ilaçları veya takviyeleri kullanılabilir.</p>

<p><strong>Kansere Karşı Koruyucu Mekanizmalar “Derin Uyku” Evresinde Aktif</strong></p>

<p>Eğer uyku bozukluğu yapısal bir hastalıktan ziyade yaşam tarzı, stres veya kötü uyku hijyeninden kaynaklanıyorsa, doğru yaklaşımlarla tamamen iyileştirilebilir. Yetişkin bir insan için ideal uyku süresi ortalama 7 ilâ 9 saat arasıdır. Hücresel yenilenme ve kansere karşı koruyucu mekanizmalar özellikle derin uyku evresinde aktifleşiyor. Gece sık sık bölünmeyen, blok halinde uyunan uyku kalitelidir. Saat 23.00 ile 03.00 arası, melatonin hormonunun en zirve yaptığı saatlerdir. Bu saatlerde uykuda olmak kritik öneme sahip. <strong>Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari</strong>’nin son olarak sağlıklı bir uyku düzeni için 4 öneride bulunuyor: </p>

<ul>
	<li><strong>Ritim Oluşturun:</strong> Hafta sonu dâhil her gün aynı saatte yatıp aynı saatte uyanmaya özen gösterin. </li>
	<li><strong>Dijital Detoks Yapın:</strong> Uykudan en az 1 saat önce tüm ekranlarla (telefon, TV, bilgisayar) bağınızı koparın.</li>
	<li><strong>Karanlık ve Serin Yerleri Tercih Edin:</strong> Melatonin sadece zifiri karanlıkta salgılanır. Yatak odanızda hiç ışık (gece lambası veya cihaz ışığı dâhil) olmamasına dikkat edin. Ayrıca oda sıcaklığının yaklaşık 18-20°C olması uykuya geçişi kolaylaştırır.</li>
	<li><strong>Sınır Koyun: </strong>Öğleden sonra (saat 14:00-15:00’ten sonra) kafein tüketimini kesin. </li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:47:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-1784623657.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin Sisi Yaz Aylarında Daha Belirgin Hâle Gelebiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-13705</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-13705</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında pek çok kişi, artan sıcaklıklarla birlikte gün içinde dikkatini toplamakta zorlandığını, unutkanlığının arttığını veya zihinsel berraklığının azaldığını ifade ediyor. Çoğu zaman sıcak hava, uykusuzluk ya da yorgunluğa bağlanan bu tablo, aslında “beyin sisi” olarak adlandırılan ve altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. Sıcaklıklar, yetersiz sıvı alımı ve kalitesiz uyku beyin sisi ile ilgili risk faktörlerini artırıyor. Düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve yeterli sıvı tüketimi ile yaz aylarında zihinsel performansı korumak mümkün olabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selda Özşahin, beyin sisinin geçici bir yorgunluk hissiyle karıştırılmaması gerektiğini belirterek önemli uyarı ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Unutkanlık ve zihinsel bulanıklığı göz ardı etmeyin</strong></p>

<p>Beyin sisi, tıbbi bir hastalık adı olmaktan çok; kişinin zihinsel netliğini kaybetmesi, odaklanmakta zorlanması, düşüncelerini toparlayamaması ve günlük zihinsel performansında belirgin bir düşüş yaşaması olarak tanımlanmaktadır. Kişi, daha önce kolaylıkla yaptığı işleri yapmakta zorlanabilir, kelime bulmakta güçlük çekebilir, dikkatini sürdüremeyebilir veya sürekli dalgın hissedebilir. Bu durum tek başına bir hastalık değil, farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilen bir belirtidir.</p>

<p><strong>Her zihinsel yorgunluk masum olmayabilir</strong></p>

<p>Beyin sisi, çoğu zaman yaşam tarzındaki değişiklikler ve altta yatan nedenin tedavi edilmesiyle düzelebilen bir durumdur. Ancak belirtilerin uzun sürmesi veya giderek şiddetlenmesi halinde, tabloyu yalnızca stres, sıcak hava ya da yoğun iş temposuyla açıklamak doğru değildir. Erken değerlendirme sayesinde hem altta yatan neden ortaya çıkarılabilir hem de uygun tedavi ile kişinin yaşam kalitesi artırılabilir.</p>

<p><strong>Her unutkanlık beyin sisi anlamına gelmez</strong></p>

<p>Beyin sisi çoğunlukla geçici ve dış etkenlerle ilişkili bir durumdur. Alzheimer hastalığı ve diğer nörolojik hastalıklarda ise unutkanlık ilerleyici özellik gösterir ve zamanla günlük yaşamı daha belirgin şekilde etkilemeye başlar. Ayrıca konuşma bozukluğu, yön bulamama ve davranış değişiklikleri gibi farklı nörolojik belirtiler de tabloya eşlik edebilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa gecikmeden uzman desteği alın</strong></p>

<p>Beyin sisi dinlenmeyle düzelmiyor, haftalar boyunca devam ediyor ve günlük yaşamı belirgin şekilde etkiliyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulmalıdır. Özellikle ani gelişen unutkanlık, konuşma bozukluğu, bilinç değişikliği, kişilik değişiklikleri, kol veya bacakta güçsüzlük gibi belirtiler acil değerlendirme gerektirir. Bu bulgular, inme başta olmak üzere ciddi nörolojik hastalıkların habercisi olabilir.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları beyin sisini tetikleyebilir</strong></p>

<p>Yüksek sıcaklıklar, yetersiz sıvı tüketimi, kalitesiz uyku ve artan yorgunluk yaz aylarında zihinsel performansı olumsuz etkileyebilir. Ancak bu belirtiler yalnızca sıcak havaya bağlanmamalıdır. Günler ya da haftalar boyunca devam eden odaklanma güçlüğü ve zihinsel bulanıklık, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da işareti olabilir.</p>

<p><strong>Vitamin ve mineral eksiklikleri de rol oynayabiliyor</strong></p>

<p>B12 vitamini, D vitamini ve demir eksikliği ile omega-3 yetersizliği, beyin sisi benzeri şikâyetlere yol açabilir. Bu nedenle uzun süren yakınmalarda kişinin kendi kendine vitamin kullanmak yerine hekim değerlendirmesinden geçmesi ve gerekli kan tetkiklerini yaptırması önem taşır.</p>

<p><strong>Menopoz döneminde kadınlarda daha sık görülebiliyor</strong></p>

<p>Menopoz döneminde azalan östrojen düzeyi, beyin fonksiyonlarını da etkileyebilir. Bu süreçte kadınlar odaklanma güçlüğü, unutkanlık ve zihinsel yavaşlama hissi yaşayabilir. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve etkili stres yönetimi bu dönemde büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Beyin sağlığını korumak için bu önerilere kulak verin</strong></p>

<p>Beyin sağlığını desteklemek ve beyin sisi belirtilerini azaltmak için günlük yaşamda şu alışkanlıkların benimsenmesi önerilmektedir:</p>

<ul>
	<li>Kaliteli ve düzenli uyuyun. Yeterli uyku, beynin dinlenmesi ve bilişsel fonksiyonların korunması için temel gereksinimdir.</li>
	<li>Düzenli egzersiz yapın. Günlük fiziksel aktivite, beyne giden kan akışını artırarak zihinsel performansı destekler.</li>
	<li>Yeterli su tüketin. Özellikle yaz aylarında sıvı kaybını önlemek, dikkat ve odaklanmanın korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Dengeli beslenin. Omega-3 yağ asitleri ile B12 ve D vitamini açısından zengin bir beslenme düzeni, beyin fonksiyonlarının desteklenmesine katkı sağlar.</li>
	<li>Zihninizi aktif tutun. Kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni hobiler edinmek veya yeni bilgiler öğrenmek bilişsel kapasitenin korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Sosyal yaşamdan kopmayın. Aile ve arkadaşlarla iletişimde kalmak, sosyal aktivitelere katılmak beyin sağlığını olumlu yönde etkiler.</li>
	<li>Vitamin ve mineral eksikliklerini önemseyin. Uzun süren şikâyetlerde hekim önerisiyle gerekli tetkikleri yaptırmak ve eksiklikleri gidermek önemlidir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:47:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-1784623653.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz ayları kadınlarda bu sorunları artırıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-13660</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-13660</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ancak yapılan bazı küçük hatalar, bazı sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olarak tatil keyfini olumsuz etkileyebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, kadınlarda özellikle yaz aylarında çok sık görülen bazı sorunlara karşı basit ama etkili önlemler alınabileceğini, olası bir sorunda ise mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirterek “Kadınların yaz döneminde yaşadığı bazı şikayetler basit gibi görünse de yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Erken dönemde alınan önlemler ise birçok sorunun gelişmesini önleyebiliyor” diyor. Doç. Dr. Baran, yaz aylarında kadınlarda en sık görülen 4 önemli sorunu ve yaz hastalıklarından korunmada 7 altın kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ancak yapılan bazı küçük hatalar, bazı sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olarak tatil keyfini olumsuz etkileyebiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran</strong>, kadınlarda özellikle yaz aylarında çok sık görülen bazı sorunlara karşı basit ama etkili önlemler alınabileceğini, olası bir sorunda ise mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirterek “Kadınların yaz döneminde yaşadığı bazı şikayetler basit gibi görünse de yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Erken dönemde alınan önlemler ise birçok sorunun gelişmesini önleyebiliyor” diyor. Doç. Dr. Baran, yaz aylarında kadınlarda en sık görülen 4 önemli sorunu ve yaz hastalıklarından korunmada 7 altın kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Vajinal enfeksiyonlar</strong></p>

<p>Yaz aylarında artan sıcaklık ve nem, mantar enfeksiyonları başta olmak üzere vajinal enfeksiyonların daha sık görülmesine zemin hazırlayabiliyor. Özellikle uzun süre ıslak mayo veya bikiniyle kalmak, dar ve hava almayan kıyafetler tercih etmek risk oluşturabiliyor. Kaşıntı, yanma, kötü kokulu akıntı veya rahatsızlık hissi gibi belirtiler ortaya çıktığında vakit kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor. Enfeksiyon riskini azaltmak için mayo ve bikinilerin yüzme sonrasında değiştirilmesi, pamuklu iç çamaşırlarının tercih edilmesi ve genital bölgenin kuru tutulması kritik önem taşıyor.</p>

<p><strong>İdrar yolu enfeksiyonları</strong></p>

<p>Yetersiz sıvı tüketimi, uzun yolculuklar ve tuvalet ihtiyacının ertelenmesi yaz aylarında idrar yolu enfeksiyonlarının görülme sıklığını artırabiliyor. Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, kasık ağrısı ve idrarda kötü koku gibi belirtiler enfeksiyonun habercisi olabiliyor. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere kadar ilerleyebildiği için belirtilerin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Gün içinde yeterli miktarda su içmek, hijyen kurallarına dikkat etmek ve idrarı uzun süre tutmamak koruyucu önlemler arasında yer alıyor.</p>

<p><strong>Adet düzensizlikleri</strong></p>

<p>Mevsim değişiklikleri, yoğun sıcaklar, tatil dönemindeki uyku ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi bazı kadınlarda adet düzenini etkileyebiliyor. Adet tarihinin gecikmesi ya da beklenenden erken başlaması çoğu zaman geçici nedenlere bağlı olsa da sık tekrarlayan düzensizliklerde altta yatan başka bir sağlık sorunu bulunabiliyor. Bu nedenle adet döngüsündeki belirgin değişikliklerin takip edilmesi önem taşıyor. Düzenli uyku, dengeli beslenme ve stres yönetimi hormonal dengenin korunmasına katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Genital bölgede tahriş ve cilt problemleri</strong></p>

<p>Aşırı terleme, sürtünme ve nemli ortamlar yaz aylarında genital bölgede kızarıklık, tahriş ve hassasiyete yol açabiliyor. Özellikle sentetik kumaşlar ve dar kıyafetler bu şikayetleri artırabiliyor. Kaşıntı ve tahrişin uzun sürmesi enfeksiyonlarla karıştırılabildiğinden, belirtilerin devam etmesi halinde uzman görüşü almak gerekiyor. Günlük hijyene dikkat edilmesi, terleten kıyafetlerden kaçınılması ve cildin hava almasının sağlanması şikayetlerin önlenmesine yardımcı oluyor.</p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>YAZ HASTALIKLARINDAN KORUNMADA 7 ALTIN KURAL!</strong></p>

<p><strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, </strong>keyifli bir yaz tatili geçirmek ve yaz hastalıklarından korunmak için 7 altın kuralı şöyle sıralıyor;</p>

<ul>
	<li>Islak mayo ve bikiniyle uzun süre kalmayın.</li>
	<li>Susamayı beklemeden su için.</li>
	<li>Tuvalet ihtiyacınızı ertelemeyin. </li>
	<li>Dar ve sentetik kıyafetleri uzun süre kullanmayın.</li>
	<li>Genital bölgenin hijyenini abartmayın.</li>
	<li>Uyku ve beslenme düzeninizi tamamen bozmayın.</li>
	<li>Kaşıntı, yanma, sık idrara çıkma veya ciltte tahriş gibi belirtiler varsa, doktora başvurmayı ertelemeyin.  </li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:38:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-1784277499.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Migren ve Baş Ağrısını En Aza İndiren 7 Öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-13650</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-13650</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsiminin bunaltıcı sıcakları, birçok kişi için sadece terleme ve yorgunluk değil, aynı zamanda şiddetli baş ağrısı ve migren ataklarını da tetikliyor. Özellikle dehidratasyon, güçlü güneş ışığı ve hava basıncı değişiklikleri migren hastalarında atak sıklığını belirgin şekilde artırıyor. Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları ihmal edilmemesi gereken bir durum olarak belirtiliyor. Ataklar sıklaşıyor, şiddetleniyor veya yeni belirtiler ekleniyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulması gerekiyor. Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak, sıcak havalarda baş ağrısı ve migren sorunu yaşayanlara önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sıcaklarda artış gösteriyor</strong></p>

<p>Sıcaklarda baş ağrısı ve migren, vücudun susuz kalması, damarların genişlemesi ve aşırı ışık maruziyeti gibi faktörlerle tetiklenen yaygın bir sağlık sorunu haline gelmektedir. Migrenin belirtileri aşağıdaki gibidir;</p>

<ul>
	<li>Şiddetli, zonklayıcı baş ağrısı (genellikle tek taraflı)</li>
	<li>Işık ve sese aşırı hassasiyet</li>
	<li>Bulantı ve kusma</li>
	<li>Baş dönmesi</li>
	<li>Görme bozuklukları (aura)</li>
	<li>Yorgunluk ve konsantrasyon kaybı</li>
	<li>Boyun ve omuzlarda kas gerginliği</li>
</ul>

<p>Migreni olan kişilerde bu ataklar daha şiddetli ve uzun sürebilir. Basit önlemlerle bu atakların sıklığı ve şiddeti önemli ölçüde azaltılabilir.</p>

<p><strong>Yaz aylarında ek tedavi gerekebilir</strong></p>

<p>Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları sıklaşır, şiddetlenir, günlük yaşamı önemli ölçüde etkilerse veya görme kaybı, uyuşma, konuşma güçlüğü gibi yeni belirtiler eşlik ederse vakit kaybetmeden bir nöroloji uzmanına başvurmak gerekir. Kronik migren hastalarında doktor kontrolünde ilaç veya botoks uygulaması gibi koruyucu tedavi yöntemleri yaz aylarında atakları büyük oranda azaltabilmektedir. </p>

<p><strong>Sinir blokajı tedavisiyle baş ağrısından tamamen kurtulabilirsiniz</strong></p>

<p>Sıcak havalarda atakları sıklaşan ve standart ilaç tedavilerinden yeterli fayda göremeyen kronik migren hastalarında sinir blokajı tedavileri etkili bir seçenek olabilmektedir. Bu işlemde, ense ve baş bölgesindeki belirli sinirlere lokal anestezik ve bazen kortizon içeren enjeksiyon uygulanır, ağrıyı beyne taşıyan sinir yoluna, ince bir iğneyle ağrı kesici ilaç verilir. İlaç, siniri geçici olarak uyuşturur ve ağrı sinyali kesilir. Tedavi, atakların şiddetini ve sıklığını hızlı bir şekilde azaltabilir, hatta haftalar-aylar süren rahatlama sağlayabilir. Özellikle yaz aylarında yaşam kalitesini ciddi anlamda düşüren migrenlerde tercih edilen bu yöntem, uzman hekimler tarafından poliklinik şartlarında uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Sıcaklarda baş ağrısı ve migreni önlemek için önemli ipuçları;</strong></p>

<ol>
	<li>Bol su için. Susamasanız bile günde en az 2,5-3 litre su tüketin. Dehidrasyon migrenin en önemli tetikleyicilerinden biridir. </li>
	<li>Güneş ışığından korunun. Güneş gözlüğü ve şapka kullanın. Özellikle 11:00-16:00 saatleri arasında mümkün olduğunca gölgede kalın.</li>
	<li>Düzenli ve dengeli beslenin. Öğün atlamayın. Özellikle kafein, çikolata, işlenmiş gıdalar ve alkolden uzak durun.</li>
	<li>Serin ve karanlık ortamda dinlenin. Atak başladığında karanlık, sessiz ve serin bir odaya geçin. Soğuk kompres uygulayın.</li>
	<li>Stres ve uykuya dikkat edin. Yazın artan stres ve düzensiz uyku migreni tetikler. Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya çalışın.</li>
	<li>Ani sıcak-soğuk farkından kaçının. Klimalı ortamdan direkt sıcak havaya çıkarken dikkatli olun. Vücudunuzu ani değişimlere karşı koruyun.</li>
	<li>İlaç kullanımında doktor kontrolü şarttır. Migren ilacınızı doktorunuzun önerdiği şekilde kullanın. Aşırı ağrı kesici kullanımı yine baş ağrısına yol açabilir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:37:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-1784277444.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendinizi dinlemek ruhunuzu güçlendiriyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-13648</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-13648</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Buse Arslan, kendi kendini dinlemenin psikolojik iyilik haline etkisi ve ruminasyondan farkı hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kendini dinlemek, öz farkındalığın temel bileşenlerinden biri!</strong></p>

<p>Psikolojik açıdan ‘kendi kendini dinlemek’ kavramının, kişinin yalnızca zihninden geçen düşünceleri takip etmesi değil; duygularını, bedensel duyumlarını, ihtiyaçlarını ve içsel deneyimini fark edebilmesi anlamına geldiğini ifade eden Klinik Psikolog Buse Arslan, “Başka bir ifadeyle bu, kişinin dikkatini bir süreliğine dış dünyanın taleplerinden kendi iç dünyasına çevirebilmesidir. Çünkü insan zihni yalnızca düşünen değil, aynı zamanda hisseden ve anlam üreten bir yapıdır.” dedi. </p>

<p>Bu nedenle sağlıklı bir ruhsal işleyiş için kişinin zaman zaman kendi iç dünyasıyla temas kurabilmesinin oldukça önemli olduğunu aktaran Arslan, “Klinik açıdan bakıldığında kendini dinlemek öz farkındalığın temel bileşenlerinden biridir. Öz farkındalık; kişinin ne hissettiğini, neden böyle hissettiğini ve bu duyguların davranışlarını nasıl etkilediğini anlayabilme kapasitesidir. Kişi gün içinde huzursuz hissedebilir ancak bu huzursuzluğun altında aslında uzun süredir bastırdığı bir kırgınlık ya da yoğun bir tükenmişlik olduğunu ancak kendini dinlediğinde fark edebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırır! </strong></p>

<p>Kendini dinlemenin, sürekli kendini analiz etmek anlamına gelmediğine dikkat çeken Arslan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Günümüzde birçok kişi içe dönüklük ile aşırı zihinsel meşguliyeti birbirine karıştırabiliyor. Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırırken, aşırı analiz etme zamanla kişinin düşüncelerinin içinde kaybolmasına neden olabilir. Yani amaç zihinde olup biten her şeyi kontrol etmeye çalışmak değil, onları merak eden, yargılamayan ve anlayan bir tutum geliştirebilmektir.</p>

<p>Aslında psikoterapide de hedeflerden biri, kişinin kendi iç deneyimini daha doğru okuyabilmesini sağlamaktır. Çünkü çoğu zaman insanlar yaşadıkları duygudan değil, o duyguya yükledikleri anlamdan dolayı zorlanırlar. Kendi kendini dinleyebilen birey, zamanla duygularını bastırmak yerine tanımayı, ihtiyaçlarını fark etmeyi ve kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrenir.”</p>

<p><strong>Ruminasyon, çözüm üretmeyen tekrarlayıcı bir düşünme biçimi!</strong></p>

<p>Kendi kendini dinlemek ile ruminasyon (tekrarlayıcı düşünme) arasındaki farka değinen Buse Arslan, “İlk bakışta bu iki kavram birbirine oldukça benzer görünebilir. Çünkü her ikisi de kişinin dikkatini kendi iç dünyasına yöneltmesini içerir. Ancak psikolojik açıdan aralarında çok önemli bir fark vardır.” dedi.</p>

<p>Kendi kendini dinlemenin, kişinin duygu ve düşüncelerini anlamaya yönelik sağlıklı bir farkındalık süreci olduğunu ifade eden Arslan, “Ruminasyon ise aynı düşüncelerin çözüm üretmeden, tekrar tekrar zihinde dönüp durduğu ve kişinin bu döngünün içinde sıkışıp kaldığı bir düşünme biçimidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur! </strong></p>

<p>Sağlıklı bir içe yönelişte kişinin kendisine merakla yaklaştığını dile getiren Arslan, “Kişi yaşadığı bir tartışmanın ardından ‘Bu olay beni neden bu kadar etkiledi?’, ‘Aslında neye kırıldım?’ ya da ‘Bu durum bana ne hissettirdi?’ gibi sorular sorabilir. Bu soruların amacı kendini suçlamak değil, yaşanan deneyimi anlamlandırmaktır.” dedi.</p>

<p>Bu süreç sonunda kişinin genellikle duygularını daha iyi tanıdığını belirten Arslan, şunları söyledi:</p>

<p>“İhtiyaçlarını fark eder ve yaşadığı olaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir. Ruminasyonda ise düşünce süreci ilerlemez; aynı noktada dönüp durur. Kişi saatlerce aynı olayı zihninde tekrar eder, farklı senaryolar kurar, kendisini ya da başkalarını suçlar ancak bütün bu zihinsel çabanın sonunda rahatlamak yerine daha da yorulur. Çünkü ruminasyonun temel amacı anlamak değil, belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Oysa yaşamın birçok alanında mutlak bir cevap ya da kesinlik mümkün değildir.</p>

<p>Ruminasyon özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında sık gördüğümüz bilişsel süreçlerden biridir. Kişi çoğu zaman düşündükçe çözüm bulacağını zanneder; ancak aslında düşüncenin içinde dolaşmaya devam eder. Bu nedenle ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur.</p>

<p>Ayırt edici nokta şudur; kendini dinledikten sonra zihniniz biraz daha netleşiyor ve duygularınızı daha iyi anlıyorsanız bu sağlıklı bir farkındalıktır. Ancak aynı düşünceleri tekrar tekrar düşünüyor, buna rağmen hiçbir yere varamıyor ve kendinizi giderek daha yorgun hissediyorsanız, büyük olasılıkla ruminatif bir döngünün içindesinizdir.”</p>

<p><strong>Birçok kişi, en sert eleştiriyi kendisine yöneltiyor!</strong></p>

<p>İç sesimizin, doğuştan sahip olduğumuz değişmez bir özellik olmadığını vurgulayan Buse Arslan, “Çocukluk dönemindeki bakım verenlerle kurduğumuz ilişkiler, yaşam deneyimlerimiz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançlar zamanla iç sesimizin tonunu şekillendirir.” dedi.</p>

<p>Özellikle sık eleştirilen, koşullu kabul gören ya da hata yapmanın tolere edilmediği ortamlarda büyüyen bireylerde, zaman içinde dışarıdan duyulan eleştirel seslerin içselleşebileceğini aktaran Arslan, “Yetişkinlikte ise bu ses artık dışarıdan değil, kişinin kendi zihninden gelmeye başlar. Bu nedenle birçok kişi, en sert eleştiriyi aslında kendisine yöneltir. Bu noktada Öz Şefkat Terapisi<strong> </strong>önemli bir bakış açısı sunar. Bu yaklaşımın kurucusu olan Klinik Psikolog Paul Gilbert, insanların çoğu zaman başkalarına gösterdikleri anlayış ve şefkati kendilerine göstermekte zorlandıklarını ifade eder. Oysa psikolojik dayanıklılığı artıran en önemli becerilerden biri, kişinin zorlandığı anlarda kendisiyle nasıl konuştuğudur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz? </strong></p>

<p>Terapide amacın, eleştirel iç sesi tamamen susturmak olmadığı bilgisini paylaşan Arslan, “Çünkü bu ses çoğu zaman aslında bizi korumaya çalışan, hata yapmamamızı isteyen bir parçadır; ancak bunu oldukça sert ve yıpratıcı bir dille yapar.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle terapide kişiye, bu eleştirel sesi fark etmesi ve onun karşısına daha şefkatli, daha dengeli bir iç ses geliştirmesinin öğretildiğini söyleyen Arslan, “Kişi iş yerinde yaptığı küçük bir hata sonrasında ‘yine beceremedim, benden hiçbir şey olmaz’ diye düşündüğünde, terapist ona şu soruyu yöneltebilir; ‘Aynı durumu çok sevdiğiniz bir arkadaşınız yaşasaydı ona ne söylerdiniz?’ Çoğu kişi bu soruya ‘herkes hata yapabilir’, ‘bu tek bir hata, seni tanımlamaz’, ‘bir dahaki sefere daha iyi olacaktır’ şeklinde cevap verir. Ardından ikinci soru gelir; ‘Peki neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz?’” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeyleri daha düşük!</strong></p>

<p>Bu noktada ‘öz şefkat’ kavramının devreye girdiğini dile getiren Buse Arslan, “Kendine şefkat göstermek, yapılan hataları görmezden gelmek ya da sorumluluk almamak değildir. Tam tersine, kişinin kendi acısını inkâr etmeden, onu büyütmeden ve kendisini değersizleştirmeden karşılayabilmesidir.” dedi.</p>

<p>İnsanların çoğu zaman başkalarını motive etmek için destekleyici bir dil kullanırken, kendilerini motive etmek için sert eleştirilerin gerekli olduğuna inandıklarını hatırlatan Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Oysa araştırmalar bunun tam tersini gösteriyor. Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeylerinin daha düşük, psikolojik dayanıklılıklarının ise daha yüksek olduğu görülüyor.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:37:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-1784277434.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Yetersiz Su Tüketimi Böbreklerinizi Yıpratmasın</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-13609</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-13609</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Sıcak hava böbrekleri nasıl etkiliyor?</strong></p>

<p>Yaz aylarında vücut sıcaklığını dengelemek için deri damarları genişleyerek terleme artmaktadır. Terleme ile birlikte su ve elektrolit kaybı yaşanmaktadır. Kaybedilen sıvının yeterince yerine konulmaması ise vücuttaki sıvı hacmini azaltmaktadır. Bu durum böbreklere ulaşan kan akımını düşürürken idrar miktarının azalmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak böbreklerin filtreleme sistemi daha fazla çalışmak zorunda kalıyor ve özellikle sıcak havalarda böbrek taşı ile akut böbrek hasarı riski belirgin şekilde artmaktadır. </p>

<p><strong>En büyük risk fark edilmeyen sıvı kaybı</strong></p>

<p>Yaz aylarında böbrekleri tehdit eden en önemli etken sıcak hava değil, fark edilmeden gelişen sıvı kaybıdır. Böbrek sağlığını korumak için herkese uygun tek bir su tüketim miktarı bulunmaz Günlük sıvı ihtiyacı; yaş, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite düzeyi, iklim koşulları ve mevcut hastalıklara göre değişiklik gösterebilir. Sağlıklı bireylerde günlük sıvı tüketiminin kilogram başına yaklaşık 30-35 mililitre olması önerilir. Yaklaşık 70 kilogram ağırlığındaki bir kişi için bu miktar ortalama 2-2,5 litreye karşılık gelir. Ancak yaz aylarında, yoğun egzersiz yapanlarda ve aşırı terleyen kişilerde sıvı ihtiyacı daha da artar.</p>

<p><strong>İdrar rengi böbrekleriniz hakkında ipucu veriyor</strong></p>

<p>Yeterli su tüketilip tüketilmediğini anlamanın en pratik yollarından biri idrar rengini takip etmektir. Açık saman sarısı idrar genellikle yeterli sıvı alımını gösterirken, koyu sarı veya kehribar renk sıvı ihtiyacının arttığını düşündürür. Günlük idrar miktarında belirgin azalma da böbreklerin susuz kaldığını gösteren önemli bulgular arasında yer alır. Ancak bazı ilaçlar ve vitaminlerin de idrar rengini değiştirebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Böbrek taşı ve idrar yolu enfeksiyonlarına dikkat</strong></p>

<p>Sıvı kaybı nedeniyle yoğunlaşan idrar, böbrek taşı oluşumuna neden olan minerallerin kristalleşmesini kolaylaştırabilir. Daha önce böbrek taşı öyküsü bulunanlar, diyabet ve obezite hastaları, ailesinde böbrek taşı öyküsü olanlar, gut hastaları ile hiperparatiroidizm, hiperürisemi ve malabsorpsiyon sendromu bulunan kişiler daha yüksek risk altında bulunur. Yaz aylarında sık görülen idrar yolu enfeksiyonları da ihmal edilmemeli. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere ilerleyerek akut piyelonefrite neden olabilir.</p>

<p><strong>Gazlı içecekler suyun yerini tutmuyor</strong></p>

<p>Soğuk içeceklerin böbreklere zarar verdiği düşüncesi doğru değildir. Önemli olan içeceğin sıcaklığı değil, içeriğidir. Böbrek sağlığı için en doğru tercih her zaman sudur. Şekersiz maden suyu uygun miktarlarda tüketilebilir. Gazlı ve şekerli içecekler ise yüksek miktarda şeker, fruktoz, fosforik asit, sodyum ve kafein içerir. Yüksek fruktoz tüketimi ürik asit düzeyini artırırken idrarla kalsiyum atılımını yükselterek idrar sitratını azaltabilir. Bu değişiklikler böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırırken uzun vadede obezite, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı riskini de artırabilir. Özellikle enerji içecekleri sıcak havalarda yoğun fiziksel aktivite sırasında tüketildiğinde sıvı ve elektrolit dengesini bozarak böbrekler üzerinde ek yük oluşturabilir.</p>

<p><strong>Yaz meyveleri faydalı ama ölçülü tüketilmeli</strong></p>

<p>Karpuz ve kavun gibi su oranı yüksek meyveler sağlıklı bireylerde sıvı alımına katkı sağlayabilir. Ancak bu besinler suyun yerine geçmez. Diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin bu meyveleri kontrollü tüketmesi gerekir. Özellikle kavunun yüksek potasyum içerdiği unutulmamalıdır. Hipertansiyon ve diyabet kronik böbrek hastalığının en sık görülen nedenleri arasında yer alır. Yaz aylarında gelişen sıvı kaybı bu hasta grubunda akut böbrek hasarı riskini daha da artırabilir.</p>

<p><strong>Tatilde böbreklerinizi ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Deniz, havuz ve uzun yolculuklarda düzenli su tüketimi ihmal edilmemeli, uzun süre idrar tutulmamalı ve aşırı güneş altında kalınmamalıdır. Böbrek sağlığını korumak için yeterli sıvı tüketiminin yanı sıra tansiyon ve kan şekeri kontrolü, tuz tüketiminin sınırlandırılması ve ilaçların düzenli kullanılması da büyük önem taşır. Özellikle böbrek taşı, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin yaz aylarında sıvı tüketimine daha fazla özen göstermesi gerekir. Böbrek sağlığını korumak için normal düzeyde kalsiyum tüketilmeli, aşırı oksalat içeren besinlerden kaçınılmalı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi sınırlandırılmalı, meyve ve sebze ağırlıklı beslenilmeli, şekerli ve gazlı içecekler azaltılmalıdır. Özellikle kalsiyum oksalat taşı bulunan kişilerin ıspanak, pazı, pancar yaprağı, kakao, çikolata, badem gibi kuruyemişler ve aşırı siyah çay tüketimine dikkat etmesi önerilmektedir. </p>

<p><strong>Bu belirtileri hafife almayın</strong></p>

<p>Yaz aylarında aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir nefroloji uzmanına başvurulması gerekir. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde bu bulgular kalıcı böbrek hasarının habercisi olabilir.</p>

<ul>
	<li>İdrar miktarında belirgin azalma</li>
	<li>İdrarda kan görülmesi</li>
	<li>Yüksek ateş ve yan ağrısı</li>
	<li>Ani gelişen ödem</li>
	<li>Kontrol altına alınamayan tansiyon yüksekliği</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:56:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-1783954581.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her mutsuzluk depresyon anlamına gelmez!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-13587</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-13587</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, mutsuzluk ile depresyon arasındaki farklar ile depresyonun belirtileri, risk faktörleri ve ne zaman profesyonel destek alınması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Depresyon, mevsimin tamamen değişmesi gibidir; artık hava hep karanlık, hep soğuktur!</strong></p>

<p>Mutsuzluk ve depresyon arasındaki temel farkın hava durumu metaforuyla açıklanabileceğini dile getiren Cumali Aydın, “Günlük mutsuzluk, aniden bastıran bir yaz yağmuruna benzer; iş yerinde ters bir olay yaşanır, sevdiğiniz biriyle tartışırsınız, moraliniz bozulur ama bir kahve içip arkadaşınızla konuştuktan sonra hava tekrar açar. Depresyon ise mevsimin tamamen değişmesidir; artık ortalık hep karanlık, hava hep soğuktur ve siz giyinme tarzınızla bu durumu değiştiremezsiniz.” dedi.</p>

<p>Kriterlere göre, sihirli formülün ‘süre ve işlevsellik’ olduğunu ifade eden Aydın, “Üzgün hissetmek normaldir, ancak neredeyse her gün, günün büyük bölümünde süren ve en az iki hafta boyunca devam eden bir çökkünlük hali varsa alarm zilleri çalar. Buna ek olarak, daha önce keyif aldığınız şeylere karşı belirgin bir isteksizlik (anhedoni) başlamışsa ve uyku, iştah, enerji düşüklüğü gibi bedensel sinyaller eşlik ediyorsa, bu artık ‘sadece bir ruh hali’ değil, tedavi gerektiren bir klinik tablodur. Örneğin, terfi alamadığına üzülen bir kişi hafta sonu güzel bir yemekte bunu unutabilirken, depresyondaki kişi terfiye değil, yemeğin varlığına karşı bile hissizleşir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Uzun süren mutsuzluk depresyon riskini artırır, ancak bu bir kader değil!</strong></p>

<p>Uzun süren mutsuzluğun her zaman depresyona dönüşebileceği inancının doğru olmadığına işaret eden Cumali Aydın, “Uzun süren mutsuzluk, depresyon için ciddi bir risk faktörüdür, adeta kuru bir ormanın kıvılcım beklemesi gibidir. Ancak bu bir kader değildir.” dedi.</p>

<p>Kronik strese maruz kalan bir bireyin beynindeki hipokampus bölgesinde küçülme görülebildiğini hatırlatan Aydın, “Bu da depresyona giden yolun taşlarını döşeyebilir. Fakat bu süreçte devreye giren koruyucu faktörler vardır; sosyal destek, anlamlı uğraşlar ve psikolojik dayanıklılık. Örneğin, yıllardır ekonomik zorluk çeken bir birey, güçlü aile bağları ve manevi inançları sayesinde bu kronik mutsuzluğu taşıyabilir ve klinik depresyona dönüşmeden ayakta kalabilir. Mutsuzluğu bir bataklık gibi düşünün; uzun süre içinde durmak riski artırır ama doğru nefes teknikleri ve yardım eli ile oradan çıkmak mümkündür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Doğal mutsuzluğunuzu, başkalarının yapay mutluluğuyla kıyaslamayın!</strong></p>

<p>Sosyal medyanın modern çağın en büyük tuzaklarından biri olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Sosyal medya, herkesin hayatının sadece ‘en iyi anlarından’ oluşan bir fragmanı sunar. Siz kendi kamera arkanızı, dağınık odanızı ve ağlama krizlerinizi bilirken, karşınızdakinin sadece ışıltılı kısmını görmek bir ‘karşılaştırma zehirlenmesi’ yaratır. Sosyal Karşılaştırma Teorisi’ne göre, sürekli yukarı doğru karşılaştırma yapmak yetersizlik hissini körükler. Araştırmalar, insanların arkadaşlarının olumsuz duygusal deneyimlerini sistematik olarak hafife aldığını gösteriyor. Bu da şu tehlikeli yanılgıya yol açıyor: ‘Herkes mutlu, bir tek ben berbat hissediyorum; demek ki bende bir sorun var.’ Oysa hissettiğiniz şey tamamen normal bir insani dalgalanma olabilir. Kendi doğal mutsuzluğunuzu, başkalarının yapay mutluluğuyla kıyaslayarak kendinize haksız yere ‘hasta’ etiketi yapıştırmamanızı öneririm.”</p>

<p><strong>‘Depresyonda değilim ama üzgünüm’ demek, ‘dizim ağrıyor ama kırık değil’ demeye benzer! </strong></p>

<p>‘Kendimi kötü hissediyorum ama depresyonda değilim’ şeklindeki bakış açısının çoğu zaman son derece doğru ve sağlıklı bir içgörü olduğunu vurgulayan Aydın, “Ruh sağlığı okuryazarlığının en önemli göstergelerinden biri, duygusal acıyı patolojiden ayırt edebilmektir.” dedi.</p>

<p>“Kayıp, hayal kırıklığı veya varoluşsal sorgulamalar sonucu kendinizi kötü hissetmeniz, ruhunuzun çalıştığını gösterir.” diyen Aydın,  ‘depresyonda değilim ama üzgünüm’ demenin ‘dizim ağrıyor ama kırık değil’ demeye benzediğini söyledi.</p>

<p>Ağrı var, gerçek ve can sıkıcı; ama bacağın alçıya ihtiyacı yok. Bu ayrımı yapabilmenin, kişinin duygularını yok saymadan onları sahiplenmesini sağladığını aktaran Aydın, “Ancak burada ince bir çizgi var: Eğer kişi, ‘ben güçlüyüm, depresyonda olamam’ gibi katı bir savunma mekanizmasıyla gerçek belirtileri görmezden geliyorsa, bu da bir inkardır. Sevdiği birini kaybeden birinin derin yas tutması normaldir ve bu depresyon değildir; fakat bu yas yıllar sonra bile kişinin kendine bakımını tamamen engelliyor ve sürekli bir ölüm arzusuna dönüşüyorsa, burada durup yeniden düşünmek gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Duygulara karşı verilen savaş, onları daha da büyütür!</strong></p>

<p>Mutsuzlukla baş ederken ilk kuralın, onunla savaşmayı bırakmak olduğunu kaydeden Aydın, “Duygulara karşı verilen savaş, onları daha da büyütür.” dedi.</p>

<p>Bunun yerine Davranışsal Aktivasyon denilen yöntemin denenmesini öneren Aydın, “Beyniniz ‘hiçbir şey yapmak istemiyorum’ dediğinde bile, sizi eskiden mutlu eden kısa bir yürüyüş, bir arkadaşa sesli mesaj atmak gibi küçük bir eylemi sırf bir deney olarak yapın. Eylemi yapmadan motivasyonun gelmesini beklemek, arabayı itmeden motorun çalışmasını beklemeye benzer. Fizyolojik olarak, düzenli ve tempolu yürüyüşün hafif ve orta düzey depresyonda en az bazı ilaçlar kadar etkili olduğu, çalışmalarla kanıtlanmıştır. Ayrıca, minnet (şükran) günlüğü tutmak, beynin olumsuz filtrelerini kırmak için bilimsel olarak desteklenen bir yöntemdir. Her gece yatmadan önce o gün iyi giden 3 şeyi yazmak, zamanla nöral yolları pozitife doğru kaydırabilir. Unutmayın, yemek yemek, duş almak gibi en temel öz bakım eylemleri bile bu dönemde büyük bir zaferdir; kendinizi bunlar için takdir edin.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>‘Uyusam ve hiç uyanmasam’ gibi pasif ölüm düşünceleri bile hafife alınmamalı!</strong></p>

<p>Geciktirilmemesi gereken noktanın, duygusal acının işlevselliği tamamen yuttuğu an olduğunun altını çizen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Şu üç durum, acil durum sinyalidir: Birincisi, işe gidememek, derslere odaklanamamak veya çocuğunuzla ilgilenememek gibi gündelik rollerinizin ciddi biçimde aksaması. İkincisi ve en önemlisi, bir kurtuluş yolu olarak ölüm düşüncesinin zihninizde sık sık belirmeye başlaması; ‘uyusam ve hiç uyanmasam’ gibi pasif ölüm düşünceleri bile hafife alınmamalı. Üçüncüsü ise, artık acıya karşı hissizleştiğiniz, duygusal olarak tamamen boşaldığınız ve hiçbir şeyin anlam ifade etmediği o derin çukurdur. Özellikle ‘benim durumum umutsuz, kimse beni anlamaz’ düşüncesi, depresyonun size oynadığı en büyük oyundur ve yardım aramanın önündeki en büyük engeldir. Bir uzmana ulaşmak için mükemmel hissetmeyi beklemeyin; kendinizi bir arkadaşınız yerine koyun, o bu halde olsa ne yapmasını söylerdiniz? İşte o şefkati kendinize gösterip telefonu açtığınız an, iyileşme yolculuğu çoktan başlamıştır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:54:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-1783954458.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalbinizi Korumak Tabağınızdan Başlıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-13530</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-13530</guid>
                <description><![CDATA[Sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri olan protein ve lif, vücudun farklı ihtiyaçlarını karşılayan iki önemli besin öğesi olarak öne çıkıyor. Ancak günlük beslenmede protein tüketimi çoğu zaman yeterli düzeyde olurken, lif alımı ihmal edilebiliyor ve önerilen miktarın altında kalabiliyor. Oysa hem protein hem de lif içeren besinler; uzun süre tokluk sağlamanın yanı sıra kalp-damar hastaları başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişme riskinin azaltılmasına katkı sağlıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, kadınların günlük ortalama 25 gram, erkeklerin ise 38 gram lif tüketmesi gerektiğini belirtiyor. Kırmızı et, tavuk ve balık gibi yüksek proteinli besinlerin lif içermediğini söyleyen Prof. Dr. Çetin, sebze ve meyvelerin lif açısından zengin olmasına rağmen protein miktarlarının düşük olduğunu söylüyor. Bu nedenle hem protein hem de lif bakımından zengin besinleri düzenli olarak tüketmek büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>Kalp Dostu Beslenmede Baklagiller İlk Sırada!<br />
 </strong>Protein ve lifi aynı anda yüksek oranda içeren besinlerin başında baklagiller geliyor. Nohut, mercimek, kuru fasulye, barbunya ve börülce gibi besinler; hem ekonomik hem de besleyici özellikleriyle sağlıklı beslenmenin vazgeçilmezleri arasında.</p>

<p><strong> Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin,</strong> yapılan güncel araştırmalara da değinerek şunları söyledi; <em>“Araştırmalar gösteriyor ki, düzenli baklagiller tüketen kişilerde kolesterol ve tansiyon değerleri daha düşük seyrediyor, vücut kitle indeksi daha sağlıklı oluyor ve Tip 2 diyabet riski azalıyor. Ayrıca 2023 yılında yayımlanan kapsamlı bir çalışma ise, günlük beslenmeye yaklaşık 50 gram baklagiller eklenmesinin dış etkenlere bağlı olmayan ölüm riskini yüzde 6 oranında azalttığını ortaya koyuyor.”</em></p>

<p><strong> Soya ve Kuru Yemişler Kalbi Destekliyor<br />
 </strong>Soya fasulyesi ve soya ürünleri de hem protein hem lif açısından önemli besinler arasında yer alıyor. Tofu, soya sütü ve fermente soya ürünleri yalnızca kaliteli bitkisel protein sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda omega-3 ve omega-6 yağ asitleri bakımından da oldukça zengin. Fındık, badem, ceviz ve tuzsuz yer fıstığı gibi kuruyemişlerin de protein ve lif açısından zengin olması dikkat çekiyor. Bu besinler içerdiği sağlıklı yağlar sayesinde kolesterol seviyelerinin dengelemesine katkı sağlıyor, aynı zamanda E vitamini, magnezyum, potasyum gibi önemli vitamin ve mineralleri de içeriyor.</p>

<p><strong>Tohumlar ve Tahıllar Damar Sağlığını Koruyor<br />
 İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, chia tohumu, keten tohumu ve kabak çekirdeği gibi tohumların da kalp sağlığını desteklediğini, düzenli tüketimlerinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kronik iltihaplanmayı azalttığını ve yüksek tansiyon ile Tip 2 diyabet riskinin düşürülmesine katkı sağladığını ifade ediyor. Yulaf ezmesi, kinoa ve tam tahıllı ürünler de hem protein hem lif açısından önemli kaynaklar arasında. Bu besinler bağırsak mikrobiyotasını desteklerken, kalın bağırsak kanseri, kalp-damar hastalıkları ve Tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına da katkı sunuyor.</p>

<p>Sağlıklı beslenmenin tek bir besine bağlı olmadığını vurgulayan <strong>Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, sözlerini şöyle tamamlıyor<em>: “Protein ve lif açısından zengin besinleri dengeli bir beslenme planı içerisinde düzenli olarak tüketmek; sağlıklı kilo kontrolünü desteklerken, diyabet, yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi kronik hastalıkların önlenmesine de katkı sağlar. Günlük beslenmede baklagillere, tam tahıllara, kuru yemişlere ve tohumlara daha fazla yer vermek uzun vadede sağlığımız için önemli bir yatırımdır.”</em></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:43:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-1783597387.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yenidoğan Sarılığına Erken Müdahale Kalıcı Beyin Hasarını Önleyebilir</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13506</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13506</guid>
                <description><![CDATA[Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.</p>

<p><strong>Sarılık neden oluşuyor?</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı, kırmızı kan hücrelerinin parçalanması sonucu ortaya çıkan bilirubinin karaciğer tarafından yeterince hızlı işlenememesi nedeniyle gelişir. Yenidoğan döneminde bilirubini işleyen karaciğer enzim sistemi henüz tam olarak olgunlaşmadığından, bilirubin kanda birikerek ciltte ve göz aklarında sararmaya neden olabilir. Her sarılık tehlikeli değildir. Ancak bazı risk faktörlerinin varlığında bilirubin düzeyi kısa sürede tehlikeli seviyelere ulaşabilir. Bu nedenle özellikle yaşamın ilk günlerinde bebeklerin dikkatle izlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Sarılığın ilk belirtilerini doğru gözlemleyin</strong></p>

<p>Sarılık genellikle önce yüz ve göz aklarında başlar. Bilirubin seviyesi yükseldikçe sararma gövdeye, kollara ve bacaklara doğru yayılır. Sarılığın daha kolay fark edilebilmesi için bebeğin doğal ve aydınlık bir ortamda değerlendirilmesi önemlidir. Burnuna, alnına veya göğsüne hafifçe bastırılıp bırakıldığında ciltte oluşan sarı renk değişikliği de önemli bir ipucu olabilir. Özellikle koyu tenli bebeklerde sarılığı fark etmek daha zor olabileceğinden ailelerin daha dikkatli olması gerekir. Normal koşullarda sarılık, doğumdan sonraki 2-3. günlerde başlar. Zamanında doğan bebeklerde 1-2 hafta içinde, prematüre bebeklerde ise yaklaşık 3 hafta içinde düzelmesi beklenir.</p>

<p><strong>Anne sütü sarılığın azalmasına katkı sağlıyor</strong></p>

<p>Bilirubin, karaciğerde işlendikten sonra safra yoluyla bağırsaklara geçer ve dışkıyla vücuttan uzaklaştırılır. Bu nedenle bebeğin ilk günlerden itibaren sık ve yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Özellikle anne sütü ile düzenli beslenme, bilirubinin bağırsaklardan tekrar kana geçmesini azaltarak vücuttan atılımını kolaylaştırır. Sağlıklı bir yenidoğanın günde 8-12 kez emzirilmesi beklenir. Yetersiz beslenme ise bilirubin seviyesinin yükselmesine ve sarılığın daha ağır seyretmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurun</strong></p>

<p>Aşağıdaki belirtilerden biri ya da birkaçı görüldüğünde mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır:</p>

<ul>
	<li>İlk 24 saat içinde başlayan sarılık</li>
	<li>Bebeğin yeterince emememesi veya beslenememesi</li>
	<li>Sık kusma</li>
	<li>Aşırı uyku hali ya da huzursuzluk</li>
	<li>Sarılığın bacaklara kadar yayılması</li>
	<li>İdrar ve dışkı sayısında belirgin azalma</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Sarılığın 2 haftadan uzun sürmesi</li>
	<li>İdrarın çay renginde koyulaşması</li>
	<li>Dışkının açık veya beyazımsı renkte olması</li>
	<li>Fototerapi sonrasında sarılığın yeniden ortaya çıkması</li>
</ul>

<p>Bu durumlarda bilirubin seviyesi ciltten ölçüm yapan cihazlarla veya kan testiyle değerlendirilir. Gerekli görüldüğünde altta yatan nedeni araştırmak amacıyla ek tetkikler planlanabilir.</p>

<p><strong>Fototerapi en etkili tedavi yöntemlerinden biri</strong></p>

<p>Tedavi kararı; bebeğin bilirubin düzeyi, doğum haftası, kilosu, yaşı ve ek risk faktörleri dikkate alınarak verilir. Hafif vakalarda düzenli takip yeterli olurken, bilirubin seviyesinin yükseldiği durumlarda fototerapi uygulanır. Fototerapide özel mavi ışık kullanılarak bilirubin, vücudun kolayca atabileceği bir forma dönüştürülür. Tedavi sırasında bebek yalnızca bezi ve gözlerini koruyan özel bir maske ile ışık altında tutulur. Sıvı kaybı yaşanabileceği için bu süreçte bebeğin yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Uzmanlar, fototerapinin güneş ışığı ile aynı etkiye sahip olmadığını vurgulayarak, sarılığı azaltmak amacıyla yenidoğan bebeklerin güneşe çıkarılmasının güvenli ve doğru bir yöntem olmadığının altını çiziyor. Çok ileri düzeydeki sarılık vakalarında ise kan değişimi tedavisine başvurulabiliyor. Bu yöntemle bilirubin seviyesi hızla düşürülerek beyin hasarı riski azaltılmaya çalışılıyor.</p>

<p><strong>Erken tanı, ömür boyu sürebilecek hasarları önleyebilir</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı çoğu zaman geçici ve zararsız bir durum olsa da mutlaka sağlık profesyonelleri tarafından değerlendirilmelidir. Anne ve baba adaylarının sarılık belirtileri konusunda bilinçlendirilmesi, erken tanı ve tedavi açısından büyük önem taşır. Ailelerin farkındalığının artırılmasıyla bilirubin yüksekliğine bağlı gelişebilecek kalıcı beyin ve işitme hasarlarının büyük ölçüde önlenebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:37:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-1783597028.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
