<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>BRUXELLES KORNER  BLOG COPYRIGHT 2015-2026 SOLUTION BUILDING ENGINEERING S-B-E Ltd.</title>
        <link>https://www.bruxelleskorner.com/</link>
        <description>Bruxelles Korner Posta
Son Dakika Haberleri: Türkiye, Orta Asya ve Belçika’nın Fransızca, İngilizce ve Türkçe Haber Portalı
Les dernières actualités en direct de Turquie, d’Asie centrale et de Belgique,  votre portail d’information trilingue en français, anglais et turc.</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Dondurma Seçiminde Dikkat Etmeniz Gereken 4 Önemli Nokta</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-14276</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-14276</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında serinletici etkisi nedeniyle vazgeçilmez bir lezzeti olan dondurma, kolay da ulaşılabildiği için çocuklardan yetişkinlere tüm bireylerin ilk tercihleri arasında yer alıyor. Dondurma ile ilgili, ‘soğuk olduğu için hafiftir’ düşüncesi ise çoğu zaman doğru olmayabiliyor. Sağlık açısından dondurmanın tüketiminde ürünün içeriği, porsiyonu ve tüketim sıklığına dikkat edilmesi gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Betül Merd, yaz mevsiminin vazgeçilmezleri arasında yer alan dondurma ile ilgili dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Glikoz ya da fruktoz şurubu uyarısı</strong></p>

<p>Dondurmayı tek başına ‘sağlıklı’ ya da ‘sağlıksız’ olarak değerlendirmek yerine, içeriğine bakarak karar vermek gerekir. Süt, yoğurt veya krema gibi süt ürünlerinden üretilen; gerçek meyve, kakao, kuruyemiş gibi besinler içeren dondurmalar ile yoğun miktarda şeker, glikoz ya da fruktoz şurubu, bitkisel yağ, aroma verici ve çeşitli katkı maddeleri içeren ürünlerin besin değerleri kesinlikle aynı değildir. Özellikle marketlerde satılan ürünlerde ‘dondurma’, ‘sütlü buz’, ‘bitkisel yağlı ürün’ veya benzeri ifadeler arasındaki farklara dikkat edilmelidir. Tüketicinin yalnızca ön yüzündeki ‘çilekli’, ‘çikolatalı’ gibi ifadelere değil, mutlaka içindekiler listesine ve besin değerleri tablosuna bakması önemlidir.</p>

<p><strong>Doğal yöntemlerle yapılan dondurma </strong></p>

<p>Sağlıklı beslenme kuralları çerçevesinde gıdaların doğru değerlendirilmesi gerekir. Uygun ve doğru porsiyon ile tüketim sıklığı açısından bir değerlendirme yapılırsa dondurma beslenme düzeninin içerisinde yer alabilir. Doğal yöntemlerle yapılan özellikle sade sütlü dondurmalar, şerbetli ve yoğun şeker içeren tatlılara oranla beslenme düzeninde bir alternatif olabilir. Ancak dondurma konusunda porsiyon kontrolü önemlidir. Bir top dondurmanın kalorisi; kullanılan süt, krema, şeker, çikolata, kuruyemiş ve diğer malzemelere göre değişiklik gösterebilir. Bu nedenle, “bir top dondurma kesin olarak şu kadar kaloridir’ demek doğru değildir. </p>

<p><strong>“Suya tuttum erimedi” videoları yanıltabilir</strong></p>

<p>Dondurma için son yıllarda, “Suya tuttum, erimedi! Bu dondurma neden erimiyor?” sorusu çok sorulmaktadır. Sosyal medyada bazı dondurmaların suyun altında tutulmasına rağmen kolayca erimediğini gösteren videolar çok izlenenler arasında yer almaktadır. Bu görüntüler nedeniyle insanlarda, ‘dondurmanın içinde doğal olmayan maddeler var’ düşüncesi hakimdir. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Dondurmanın geç erimesi veya erime sırasında şeklini koruması, tek başına içinde başka bir madde ya da ürünün sağlıksız olduğunu kanıtlamaz. Erimesi ya da erimemesinde kullanılan yağ miktarı, süt proteinleri, şeker ve diğer kuru maddeler ile emülgatör ve stabilizatörler, hava miktarı, üretim teknolojisi ve saklama koşulları etkilidir. </p>

<p><strong>Reklamına değil etiketine bakılmalı</strong></p>

<p>Bazı endüstriyel dondurmalarda ürünün yapısını ve dokusunu korumak amacıyla stabilizatör ve emülgatörler kullanılır. Bunlar mevzuata uygun miktarlarda kullanıldığında gıda üretiminde izin verilen bileşenlerdir. Dolayısıyla yalnızca “Suya tuttum, erimedi” görüntüsünden yola çıkarak dondurmanın sağlıklı olmadığı sonucuna varmak bilimsel açıdan doğru değildir. Ancak bu videolar tüketiciye önemli bir mesaj vermektedir. Dondurma satın alırken yalnızca görüntüsüne veya reklamına değil, etiketine bakmak gerekir. </p>

<p><strong>Dondurma alırken dikkat etmeniz gerekenler </strong></p>

<p>Dondurma alırken tüketicilerin şu kıstasları göz önünde bulundurması gerekir;</p>

<p>1. İçindekiler listesi: Listenin başında şeker veya şeker içeren bileşenlerin bulunması, ürünün yüksek miktarda ilave şeker içerebileceğini düşündürür. Tercih etmeyin. </p>

<p>2. Yağ kaynağı: Süt yağı ile farklı bitkisel yağların kullanılması ürünün besin profilini değiştirebilir. Dikkatli olun. </p>

<p>3. Şeker miktarı: ‘Şekersiz, fit, light’ veya ‘meyveli’ gibi ifadeler ürünün otomatik olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Besin değerleri tablosundaki şeker ve enerji miktarını mutlaka inceleyin. </p>

<p>4. Porsiyon: Bir paketin tamamını tek porsiyon olarak değerlendirilmemeli. Özellikle kutulu dondurmalarda paket üzerinde belirtilen porsiyon miktarı ile tüketilen miktar birbirinden çok farklı olabilir.</p>

<p><strong>Meyveli yazan dondurmada gerçekten meyve var mı?</strong></p>

<p>Dondurmaların paket içeriğinde ‘çilekli, orman meyveli, mango aromalı’ ifadelerini gördüğümüzde ürünün mutlaka yüksek miktarda gerçek meyve içerdiğini düşünmemeliyiz. Bazı ürünlerde gerçek meyve bulunurken bazı ürünlerde meyve aroması veya meyve preparatları kullanılabilir. Bu nedenle ‘meyveli’ kelimesinden çok içindekiler listesine bakmak tüketici için daha doğru bir yaklaşımdır. Piyasada ‘en sağlıklı dondurma bu’ şeklinde bir yaklaşım olmamalı. Seçim yaparken daha kısa ve anlaşılır bir içerik listesine sahip, süt ürünü içeren, ilave şeker miktarı daha düşük, porsiyonu kontrol edilebilir ürünler tercih edilmeli. Evde hazırlanan dondurmalar daha sağlıklıdır. Yoğurt veya süt ile meyvenin bir araya getirildiği, ilave şeker miktarı kontrol edilmiş tarifler hem çocuklar hem yetişkinler tarafından gönül rahatlığıyla tüketilebilir. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:14:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/dondurma-seciminde-dikkat-etmeniz-gereken-4-onemli-nokta-1787228089.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil dinlenmekten çıkıp performansa dönüşmesin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-14264</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-14264</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, tatillerde sosyal medyanın oluşturduğu karşılaştırma kültürünü, “mükemmel tatil” algısını ve bunun kişinin psikolojisi üzerindeki etkilerini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İnsan kendisini anlamlandırmak için başkalarıyla karşılaştırıyor</strong></p>

<p>İnsanların kendilerini başkalarıyla karşılaştırmasının tek başına olumsuz bir davranış olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çağrı Akyol Çevirir, sosyal karşılaştırmanın insanın toplum içindeki yerini anlamlandırmasında doğal bir işlevi olduğunu söyledi.</p>

<p>“İnsanoğlu zaten kendini konumlandırmak ve anlamlandırmak üzerine karşılaştırmaya çok meyilli.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, kişinin zaman zaman “Ben dünyada neredeyim, iş dünyasında neredeyim, mesleki veya akademik olarak neredeyim?” sorularını sormasının doğal olduğunu ifade etti.</p>

<p>Çağrı Akyol Çevirir, “Kişinin kendini anlamlandırabilmesi için aslında bir öteki ile karşılaştırmak durumundayız. Çünkü biz insanlar olarak sosyal varlıklarız.” dedi.</p>

<p><strong>Sosyal medyada karşılaştırmanın iki tarafı eşit değil!</strong></p>

<p>Sosyal medyadaki karşılaştırmanın “asimetrik” bir düzlemde gerçekleştiğini vurgulayan Çağrı Akyol Çevirir, insanların sosyal medya hesaplarında genellikle hayatlarının tamamını değil, en güzel ve görünür kılmak istedikleri bölümlerini paylaştığını anlattı.</p>

<p>“Kişi kendini en savunmasız, üzgün, kederli, keyifsiz haliyle ortaya sunmuyor. Genellikle insanlar ideal benliğini, yani kendisini görmek istediği yerden insanlara göstermeyi daha çok arzu ediyorlar.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, bu nedenle sosyal medyada karşılaştırılan iki hayatın aslında eşit koşullarda değerlendirilmediğini söyledi.</p>

<p>Sosyal medyada bir kişinin ailesinin, romantik ilişkisinin veya tatilinin çoğunlukla en iyi anlarının görüldüğünü ifade eden Çağrı Akyol Çevirir, “Genellikle bizim kendimizi karşılaştırdığımız taraf en iyi haliyle karşımıza çıkıyor. Kişiyi en iyi haliyle görüyoruz. Aile yapısını en iyi haliyle görüyoruz. Romantik ilişkisini en iyi haliyle görüyoruz. Yaptığı tatilleri en iyi haliyle görüyoruz. Haliyle kendimizi bu durumla karşılaştırdığımız noktada aslında aynı kulvarda değiliz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kendi gerçekliğimizi çarpıtılmış bir görüntüyle kıyaslıyoruz</strong></p>

<p>Sosyal medyada görülen tatilin arka planında trafik, yorgunluk, tartışma, maddi kaygılar, kötü hava veya planların aksaması gibi birçok durum bulunabileceğini ancak bunların çoğunlukla paylaşılmadığını ifade eden Çevirir, “Tamamen gerçek dışı, çarpıtılmış veya abartılmış bir durumla kendi gerçekliğimizi kıyaslar hale geliyoruz.” dedi.</p>

<p>Bu durumun kişinin kendi tatilinden aldığı doyumu da azaltabileceğine işaret eden Çağrı Akyol Çevirir, “Tatil dediğimiz şeyin normalde dinlendirici ve keyifli olması gerekir. Tatil, kişinin gündelik yaşamın stresinden, yorucu temposundan ve zihnini meşgul eden uyaranlardan bir süreliğine uzaklaşmasını sağlayan, hepimizin ihtiyaç duyduğu bir dinlenme alanıdır. Ancak sosyal medyadaki kıyaslamalar nedeniyle tatilin bu temel işlevinden giderek uzaklaşabildiğini gözlemliyoruz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Tatil, “story” üretme yarışına dönüşebiliyor</strong></p>

<p>Tatilin esas amacının günlük yaşamın yorucu temposundan ve zihinsel meşguliyetlerden uzaklaşmak olduğuna dikkat çeken Çağrı Akyol Çevirir, “Kişi tatile çıkıyor, bir hikâye paylaşacak, bir ‘story’ paylaşacak. ‘Acaba bu story atılır mı, atılmaz mı? Yeterince iyi bir story mi? Şimdi burada aslında şunu gözlemliyoruz: Olay tatil yapmaktan ziyade bir performans yarışı haline geliyor. Tatil amacından tamamen sapmaya başlıyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Deneyimi yaşamak yerine görüntüsünü üretmeye çalışıyoruz</strong></p>

<p>Sosyal medya için sürekli paylaşılabilir an arayışının, kişinin içinde bulunduğu anla kurduğu ilişkiyi de değiştirebildiğini kaydeden Çağrı Akyol Çevirir, “Aslında yaptığımız deneyimi bile deneyimleyemiyoruz. Yani o eylemi yaşantılayamıyoruz.” dedi.</p>

<p>Tatil sırasında daha fazla paylaşılabilir içerik elde edebilmek için daha fazla yere gitmeye, daha fazla aktivite yapmaya ve daha fazla görüntü üretmeye çalışılabildiğini söyleyen Çağrı Akyol Çevirir, böylece dinlenmek amacıyla çıkılan tatilin yeni bir koşuşturma alanına dönüşebildiğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Sosyal medya tatil bütçesini bile etkileyebilir</strong></p>

<p>Sosyal karşılaştırmanın yalnızca psikolojik değil, ekonomik sonuçları da olabileceğine dikkat çeken Çevirir, başkalarının tatil standartlarını yakalama isteğinin bazı kişileri kendi ekonomik sınırlarının dışına çıkmaya yöneltebildiğini ifade etti.</p>

<p>“Bunun tabii ekonomik boyutları da var. İnsanlar kendisini daha fazla zorlayabiliyor, bütçesinin dışına çıkabiliyor.” diyen Çevirir, sosyal medyada sergilenen yaşam biçiminin bir standart olarak kabul edilmesinin kişinin kendi imkânlarını değersiz görmesine neden olabileceğini kaydetti.</p>

<p><strong>“Ben neden buna sahip değilim?” düşüncesi yetersizlik hissini besliyor</strong></p>

<p>Sürekli kıyaslamanın kişinin yeterlilik ve değerlilik algısını etkileyebileceğini vurgulayan Çevirir, “İnsanoğluna baktığımız zaman zaten kendini yeterli ve değerli hissetmek üzerine yaşayan canlılarız. Ne zaman ki yetersiz ve değersiz hissederiz, o zaman ruh sağlığımızda birtakım bozulmalar, keyfimizin kaçması, üzülmemiz, kaygılanmamız gibi durumlar ortaya çıkıyor.” dedi.</p>

<p>“Bazı insanlar kişilik özellikleri gereği daha yetersiz veya daha değersiz hissetmeye açık olabiliyor. Bu alanlarda hassasiyeti olan insanlar bu durumdan daha fazla etkileniyor.” diyen Çağrı Akyol Çevirir, sosyal medyanın çoğu zaman kişinin zaten var olan hassasiyetlerini görünür ve sürekli hale getirdiğini söyledi.</p>

<p><strong>“İdeal tatil” beklentisi gerçek hayatla uyuşmuyor</strong></p>

<p>Tatil öncesinde kurulan beklentilerin de kişinin tatilden aldığı doyumda belirleyici olduğunu dile getiren Çevirir, sosyal medyada görülen kusursuz görüntülerin insanlarda “ideal tatil” beklentisi oluşturduğunu söyledi.</p>

<p>“İnsanlar tatile çıkacağı zaman belki biraz daha gerçekçi, ayağı yere basan beklentiler içerisinde olmalı. İdeal tatil peşinden koşuyoruz.” diyen Çevirir, idealize edilen tatili şöyle tarif etti:</p>

<p>“Yemek çok güzel olacak, hava çok güzel olacak, tartışma olmayacak, yorulma olmayacak… Böyle bir şey mümkün değil.”</p>

<p><strong>Tatil dediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamakta fayda var</strong></p>

<p>Tatil döneminde sosyal karşılaştırmanın etkisinden korunmak için “daha iyisini yapma ve gösterme” baskısı yerine tatilin gerçek işlevinin hatırlanması gerektiğini belirten Çevirir, “Tatil dediğimiz şeyin ne olduğunu unutmamakta fayda var. Tatil dinlenmektir. Daha fazla deneyim tabii ki çok güzel ama bir şeyleri daha fazla deneyimlemek yerine belki biraz daha sadeleşmekte fayda olacak. Böylece o tatilden sonuna kadar yarar görebiliriz. Sadeleştikçe bazı şeylerin yeterli olacağını ve kendimizi daha az kıyaslama içerisinde bulacağımızı da gözlemleyeceğiz.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:13:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/tatil-dinlenmekten-cikip-performansa-donusmesin-1787228005.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fotodinamik Devrim:  Kanser Hücrelerini Işıkla Hedefleyen Akıllı Tedavi</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-14262</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-14262</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisinde sağlıklı dokulara zarar vermeden tümörü hedeflemek, tıbbın bugün en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bu alandaki yenilikçi yaklaşımlardan biri olan fotodinamik terapi, ışığa duyarlı özel moleküllerin belirli dalga boyundaki ışıkla aktive edilerek hedeflenen kanser hücrelerinin yok edilmesini amaçlıyor. Işık temelli tedavilerdeki yeni gelişmeler de geleceğin sağlık teknolojileri açısından umut vadediyor. Bu kapsamda, Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fabienne Dumoulin başkanlığında düzenlenen “8. Fotodinamik Günü”, dünyanın önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Etkinlikte uzmanlar, fotodinamik terapide ulaşılan son noktayı, güncel araştırmaları ve gelecekte sağlık alanında kullanılabilecek yenilikçi teknolojileri değerlendirdi…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kanser tedavisinde sağlıklı dokulara zarar vermeden tümörü hedeflemek, tıbbın bugün en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Bu alandaki yenilikçi yaklaşımlardan biri olan <strong>fotodinamik terapi</strong>, ışığa duyarlı özel moleküllerin belirli dalga boyundaki ışıkla aktive edilerek hedeflenen kanser hücrelerinin yok edilmesini amaçlıyor. Işık temelli tedavilerdeki yeni gelişmeler de geleceğin sağlık teknolojileri açısından umut vadediyor. Bu kapsamda, Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fabienne Dumoulin başkanlığında düzenlenen <strong>“8. Fotodinamik Günü”</strong></em></strong><em>,<strong> dünyanın önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Etkinlikte uzmanlar, fotodinamik terapide ulaşılan son noktayı, güncel araştırmaları ve gelecekte sağlık alanında kullanılabilecek yenilikçi teknolojileri değerlendirdi…</strong></em></p>

<h2>Konferans Başkanı Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, günümüzde tedavilerde yalnızca hastalığın ortadan kaldırılmasının değil, bunun sağlıklı dokular korunarak gerçekleştirilmesinin hedeflendiğini belirterek, fotodinamik terapilerin bu nedenle son yıllarda önem kazandığını vurguluyor. Yakın zamanda Avrupa Fotobiyoloji Derneği <strong>(ESP)</strong> Yönetim Kurulu’na seçilen <strong>Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, ışık temelli bu terapi yöntemlerinin artık geleceğin değil, bugünün teknolojisi olduğunu da sözlerine ekliyor. </strong></h2>

<h2><strong>B</strong>u alandaki uluslararası bilimsel iş birliklerinin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, “Fotodinamik terapi, sağlıklı dokuların korunarak hastalıkların tedavi edildiği başarılı yaklaşımlardan biri. Üstelik sadece kanserde değil, antibiyotik direncine karşı geliştirilen yeni tedavilerde de son derece umut verici sonuçlar görüyoruz” diyor. </h2>

<h2><strong>İleri Görüntüleme Sistemleri ve N</strong><strong>anoteknolojiyle Kişiye Özel Tedavi</strong><strong> </strong></h2>

<h2>Fotodinamik terapinin detaylarından söz eden Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, “Fotodinamik terapide önce hastalıklı hücrelerde biriken, ışığa duyarlı özel bir ilaç veriliyor. Yalnızca hedef bölgeye uygulanan ışık, ışığa duyarlı bu ilacı aktive ediyor. Böylece hastalıklı hücreler yok edilirken sağlıklı dokular büyük ölçüde korunabiliyor” ifadelerini kullanıyor. </h2>

<p>Prof. Dr. Fabienne Dumoulin, fotodinamik terapinin geleceğinde ileri görüntüleme sistemleri ve nanoteknolojinin belirleyici olacağını belirterek, “Gelecekte hastalıkları çok daha erken teşhis edebilecek, tedaviyi gerçek zamanlı takip edebilecek ve her hasta için en doğru ışık temelli yaklaşımı seçebileceğiz. Bilim ilerledikçe bu teknolojilerin çok daha fazla hastaya ulaşacağına inanıyoruz. Temmuz 2027’de, Acıbadem Üniversitesi’nde düzenlenecek olan ve bu alanda yer alan tüm paydaşların bir araya getirileceği Uluslararası Fotodinamik Derneği’nin (International Photodynamic Association) Dünya Kongresi’nde de tüm bu heyecan verici gelişmeler ele alınacak” diye konuşuyor.</p>

<h2><strong>Görüntüleme Destekli “Işık Terapisi” Tedavide Başarıyı Artırıyor</strong></h2>

<p>Konferansın önemli katılımcılarından Harvard Tıp Fakültesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Tayyaba Hasan, fotodinamik terapinin bugün artık kişiselleştirilmiş kanser tedavisinin önemli bileşenlerinden biri haline geldiğini söylüyor: “Kanser tedavisindeki en heyecan verici gelişme, her hastaya aynı tedaviyi uygulamak yerine tümörün özelliklerine göre kişiye özel çözümler geliştirilmesi. Fotodinamik terapi tümörü seçici olarak hedef alırken sağlıklı dokuları büyük ölçüde koruyor. Ayrıca görüntüleme yöntemleriyle birlikte kullanıldığında tedavinin doğruluğunu ve başarısını artırıyor”…</p>

<p>Laboratuvardan kliniğe uzanan sürecin bazen onlarca yıl sürdüğünü belirten Prof. Dr. Tayyaba Hasan, “Bilimsel bir keşfin milyonlarca hastaya ulaşması sabır ve disiplin gerektiriyor. Bilim insanları, mühendisler, doktorlar ve sanayi birlikte çalıştığında gerçek dönüşüm gerçekleşiyor. Hastaların yaşamına dokunduğunu görmek ise bütün bu emeğin en büyük karşılığı” değerlendirmesinde bulunuyor. </p>

<p>Prof. Dr. Tayyaba Hasan, özellikle pankreas ve cilt kanserlerinde görüntüleme destekli tedavilerin büyük avantaj sağladığını belirterek, “Doktorlar tümörün sınırlarını çok daha net görebiliyor; hem tedavi daha hassas uygulanıyor hem de sağlıklı dokular korunabiliyor. Nanoteknoloji sayesinde ışığa duyarlı ilaçları doğrudan tümör dokusuna ulaştırabiliyoruz. Bu da tedavinin etkinliğini artırırken yan etkileri azaltılıyor” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:13:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/fotodinamik-devrim-kanser-hucrelerini-isikla-hedefleyen-akilli-tedavi-1787227989.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emzirmede patron bebek!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emzirmede-patron-bebek-14250</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emzirmede-patron-bebek-14250</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi (SBF) Dekan Yardımcısı, Ebelik Bölüm Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, emzirmenin anne ve bebek sağlığı açısından önemini, anne sütünü artırmada etkili uygulamaları, emzirme döneminde yaşanan sorunları ve bu süreçte ebe desteğinin rolünü değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Ebe desteği daha gebelik döneminde başlıyor</strong></p>

<p>Ebelerin emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olduğunu belirten Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Ebelik, emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olan bir meslek. Gebelik döneminde anneye emzirmenin bebeği için neden bu kadar değerli olduğunu anlatıyor, doğumdan hemen sonra ilk emzirmenin başlatılmasına rehberlik ediyoruz. Doğumu takip eden ilk saatlerde doğumla sağlanan ten temasının ardından bebeğin doğru şekilde memeye yerleştirilmesi, ağız açıklığının ve emme pozisyonunun doğru olması, sonraki haftalardaki emzirme başarısını doğrudan etkiliyor.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme, anne ve bebeğin birlikte öğrendiği bir süreç</strong></p>

<p>Ebe desteğinin lohusalık döneminde de devam ettiğini ifade eden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Lohusalık döneminde ebe, anneyi düzenli olarak izleyerek meme başı sorunlarını erken fark ediyor, süt üretiminin yeterli olup olmadığını değerlendiriyor ve anneye hem teknik hem de duygusal destek sağlıyor. Bu süreçte ebe bebeğin gelişimini de eş zamanlı izliyor. Burada ebeler, emzirmeyi sadece bir beslenme eylemi değil, anne-bebek ikilisinin birlikte öğrendiği bir süreç olarak ele alıyor ve yakından takip ediyorlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Sütüm yetmiyor” algısının altında farklı nedenler olabilir</strong></p>

<p>Doğum sonrasında birçok annenin “Sütüm gelmiyor” veya “Sütüm yetmiyor” endişesi yaşayabildiğini hatırlatan Doç. Dr. Esencan, “Gerçek anlamda süt yetersizliği, annelerin büyük çoğunluğunda düşünüldüğü kadar sık görülen bir durum değil. Literatürde birincil, yani fizyolojik nedenlere bağlı süt yetersizliğinin oranı oldukça düşük olarak bildiriliyor. Annelerin ‘sütüm yetmiyor’ algısının büyük bölümü; bebeğin emme sıklığının az olması, yanlış emzirme pozisyonu, doğumdan sonra memeye geç başlanması ya da ek gıda ve biberonla erken tanışma gibi önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Emzirmede patron bebek”</strong></p>

<p>Süt üretiminin arz-talep ilişkisine dayandığını vurgulayan Doç. Dr. Esencan, emzirme sıklığının önemini şu sözlerle anlattı:</p>

<p>“Bu noktada annelere önerimiz; bebeği sık sık, gece dahil bebeğin talebine göre emzirmesi, doğru emzirme tekniğini öğrenmesi ve mümkünse ilk günlerde bir ebeden destek alması. Unutulmaması gereken nokta, emzirmede patron bebek. Süt üretimi arz-talep ilişkisine dayanır; bebek ne kadar sık ve etkili emerse, meme o kadar çok süt üretir. Bu doğrultuda süreci takip etmek ‘sütüm yetmiyor’ sorununu çözmede önemli rol oynayacaktır.”</p>

<p><strong>Anne sütü taklit edilemeyen biyolojik bir ürün</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğin karnını doyurmak olarak değerlendirilmemesi gerektiğini kaydeden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Anne sütü, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar, büyüme faktörleri ve bebeğin yaşına özel besin bileşimini bir arada barındıran, taklit edilemeyen bir biyolojik ürün. Emzirilen bebeklerde solunum yolu ve gastrointestinal enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı gibi sorunların daha az görüldüğü, ileriki yaşlarda obezite ve tip 2 diyabet riskinin azaldığı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme annenin sağlığını da destekliyor</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğe değil anneye de önemli sağlık yararları sağladığını ifade eden Doç. Dr. Esencan, “Anne açısından bakıldığında ise emzirme, doğum sonrası kanamanın azalmasına, rahmin daha hızlı toparlanmasına yardımcı oluyor; uzun vadede meme ve yumurtalık kanseri riskinin azalmasıyla da ilişkilendiriliyor. Ayrıca emzirme sırasında salgılanan oksitosin hormonu, anne-bebek bağlanmasını güçlendiriyor ve annenin doğum sonrası ruhsal uyumuna katkı sağlıyor. Bu nedenle emzirmeyi yalnızca bir beslenme yöntemi değil, kısa ve uzun vadeli sağlık sonuçlarını şekillendiren bütüncül bir süreç olarak değerlendiriyoruz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Günde 8-12 kez emzirme süt üretimini uyarıyor</strong></p>

<p>Bebeğin talebine göre emzirilmesinin önemine vurgu yapan Doç. Dr. Esencan, “Bebeğin talebe göre, günde sekiz ila on iki kez emzirilmesi, memenin düzenli boşaltılmasını sağlayarak süt üretimini uyarıyor. Annenin dengeli beslenmesi ve susuzluk hissetmeden düzenli sıvı tüketmesi de süreci destekleyen faktörler arasında yer alıyor. Ancak burada belirleyici olan tek bir ‘mucize besin’ değil, genel beslenme düzeninin yeterli ve dengeli olması.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yanlış kavrama meme ucu çatlağından mastite kadar sorun yaratabiliyor</strong></p>

<p>Emzirme sırasında en sık karşılaşılan sorunlara değinen Doç. Dr. Esencan, meme ucu çatlakları, memede aşırı dolgunluk, sertlik ve ağrı ile mastitin öne çıktığını söyledi.</p>

<p>Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Bu sorunların büyük bölümünün temelinde bebeğin memeyi yanlış kavraması yatıyor. Ağız açıklığının yetersiz olması ya da yalnızca meme ucunun emilmesi hem anneye ağrı veriyor hem de memenin etkin boşalmasını engelliyor. İşte tam bu noktada ebe desteği kritik önem taşıyor. Doğru pozisyon ve doğru kavrama tekniğinin erkenden gösterilmesi, birçok sorunu daha ortaya çıkmadan önlüyor.” dedi.</p>

<p><strong>“Küçük memeli annenin sütü az olur” inanışı yanlış!</strong></p>

<p>Toplumda emzirmeye ilişkin çok sayıda yanlış inanış bulunduğunu belirten Doç. Dr. Esencan, “Toplumda en sık duyduğumuz yanlış inanışlardan biri, ‘küçük memeli anneler yeterli süt üretemez’ düşüncesi. Oysa süt üretim kapasitesi meme büyüklüğüyle değil, bez dokusunun işlevselliğiyle ilgilidir. Bir diğer yaygın yanlış, bebeğin sürekli ağlamasının mutlaka ‘sütün yetersiz olduğu’ anlamına geldiği inanışı. Oysa ağlama birçok farklı nedenden kaynaklanabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Kolostrum bebeğin en değerli ilk besini</strong></p>

<p>“İlk süt faydasızdır” inanışının da bilimsel gerçeklerle çeliştiğine dikkat çeken Doç. Dr. Esencan, kolostrumun önemini vurguladı.</p>

<p>“‘İlk süt, yani ağız sütü veya kolostrum faydasızdır, atılmalıdır’ şeklindeki inanış bilimsel gerçeklerle çelişiyor. Aksine kolostrum, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen en değerli ilk besindir.” diyen Doç. Dr. Esencan, emziren annelerin beslenmesine ilişkin katı yasakların da her zaman bilimsel temele dayanmadığını belirtti.</p>

<p><strong>Çalışan anneler işe dönmeden önce hazırlık yapmalı</strong></p>

<p>Çalışma hayatına dönüşün emzirmenin sonlandırılması anlamına gelmediğini belirten Doç. Dr. Esencan, “Çalışma hayatına dönecek anneler için planlama, emzirmenin sürdürülebilirliği açısından belirleyici. İşe dönmeden birkaç hafta önce süt sağma alışkanlığının kazanılmasını ve sağılan sütün doğru şekilde saklanmasını öneriyoruz. İş yerinde düzenli aralıklarla süt sağabileceği uygun ve mahremiyeti olan bir alanın bulunması hem annenin konforu hem de süt üretiminin sürekliliği açısından önemli.” dedi.</p>

<p><strong>“Ebe desteğinin yeri doldurulamaz”</strong></p>

<p>Emzirmenin biyolojik olduğu kadar duygusal bir süreç olduğunun altını çizen Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Emzirme, anne ile bebek arasında kurulan, sağlık çıktılarını hem kısa hem uzun vadede şekillendiren biyolojik ve duygusal bir süreç. Bu sürecin sağlıklı işlemesinde ebelerin gebelikten lohusalığa uzanan sürekli desteği, doğru bilgiye erişimi kolaylaştırması ve annenin kendine güvenini pekiştirmesi bakımından yeri doldurulamaz bir öneme sahip.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:11:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/emzirmede-patron-bebek-1787227905.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz alerjisi son yıllarda giderek yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-14246</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-14246</guid>
                <description><![CDATA[Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı</strong>, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. </p>

<p>Toplumumuzda çoğu zaman göz alerjisinin geçici bir rahatsızlık olarak görülüp hafife alınabildiğini, oysa tekrarlayan ya da şiddetlenen yakınmalarda göz hekimine başvurulmasının son derece önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Çakıcı, kortizon içeren göz damlalarının da doktor önerisi olmadan kesinlikle kullanılmaması gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Çakıcı, gözlerde alerjiyi tetikleyen 4 önemli etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Polenler</strong></p>

<p>Ağaç, çimen ve yabani otlardan yayılan polenler, özellikle bahar ve yaz aylarında duyarlı kişilerin gözlerinde alerjik reaksiyonu tetikleyebiliyor. Polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde ve özellikle rüzgarlı havalarda dışarıda uzun süre kalmak; kaşıntı, kızarıklık ve sulanma gibi şikayetleri artırabiliyor. Gözleri ovuşturmak şikayetleri artırabileceğinden bundan kaçınmak, polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde güneş gözlüğü kullanmak ve dış ortam maruziyetini azaltmak önem taşıyor. </p>

<p><strong>Ev tozu ve akarlar</strong></p>

<p>Göz alerjisi sadece dış ortam kaynaklı değil. Ev tozu akarları özellikle yatak, yastık, halı ve kumaş yüzeylerde bulunarak yıl boyunca alerjik yakınmalara neden olabiliyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması, toz birikiminin azaltılması ve yatak-yastık gibi tekstil ürünlerinin uygun şekilde temizlenmesi önem taşıyor. Evcil hayvanların tüyleri ve deri döküntüleri de alerjik yapıya sahip kişilerde tetikleyici olabildiğinden, maske takılmasında fayda olabiliyor. </p>

<p><strong>Küf ve hava kirliliği</strong></p>

<p>Nemli ortamlarda oluşan küfler ve hava kirliliği göz yüzeyinde irritasyona neden olabiliyor. Özellikle alerjenlerle birlikte maruziyet söz konusu olduğunda gözlerdeki yakınmalar daha belirgin hale gelebiliyor. Hava kirliliği ve değişen çevresel koşulların alerjik hastalıklar üzerindeki etkisi de bilimsel araştırmaların giderek daha fazla üzerinde durduğu konular arasında yer alıyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması ve hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde dışarıda geçirilen sürenin mümkün olduğunca azaltılması ya da maske takılması önem taşıyor. </p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Tedaviyi ihmal etmeyin!</strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı “Göz alerjisi çoğu hastada, alerjen etkenlere maruziyetten kaçınarak ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabilir. Ancak özellikle kortizon içeren göz damlalarının doktor önerisi olmadan kullanılmaması gerekir. Yanlış veya uzun süreli kortizon kullanımı göz tansiyonunda yükselme ve katarakt gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Göz alerjisini hafife almayın; tetikleyicileri tanıyın, gözlerinizi ovuşturmayın ve şikayetleriniz devam ediyorsa mutlaka göz hekimine başvurun” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 15:11:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-1787227871.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cinsellikte Yaşanan Sorunları “Normal” Kabul Etmeyin!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-14217</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-14217</guid>
                <description><![CDATA[Cinsellik, yaşamın doğal ve önemli bir parçası olmakla birlikte fiziksel sağlığın yanı sıra kişinin duygusal iyilik hali, benlik algısı ve yaşam kalitesiyle de yakından ilişkilidir. Buna karşın cinsellikle ilgili sorunlar toplumumuzda hâlâ konuşulması zor konular arasında yer alıyor ve birçok kişi yaşadığı problemi uzun süre paylaşmadan yaşamaya devam edebiliyor. Her he kadar dile getirilmese de yapılan araştırmalar cinsel işlev bozukluklarının toplumda oldukça sık görülen bir rahatsızlık olduğu ortaya çıkarıyor. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Süheyla Ayşe Mutlu, cinsel sorunların utanılacak bir durum olmadığını belirterek doğru değerlendirme ile kişiye özel tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Cinsel işlev bozukluğu yaşam konforunuzu olumsuz etkileyebilir</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozukluğu; cinsel istekte, uyarılmada, cinsel yanıtın herhangi bir aşamasında, orgazmda veya cinsel birleşme sırasında ortaya çıkan ve kişinin ya da çiftin yaşamında belirgin sıkıntıya yol açan sorunları ifade etmektedir. Kadınlarda en sık karşılaşılan sorunlar arasında cinsel istekte azalma, uyarılma ve ıslanma sorunları, orgazm güçlüğü, cinsel ilişki sırasında ağrı ve vajinismus bulunmaktadır. Erkeklerde ise cinsel istekte azalma, sertleşme güçlüğü, erken veya gecikmiş boşalma ve orgazm veya boşalma ile ilgili öne çıkmaktadır. Cinsel yaşamda herkes için geçerli olan tek bir “normal” sıklık veya performans ölçütünün bulunmadığı unutulmamalıdır. Cinsel ilişki sıklığının az olması tek başına bir hastalık anlamına gelmez. Burada önemli olan kişinin veya çiftin bu durumdan rahatsızlık duyması ve sorunun yaşam kalitesini ya da ilişkiyi olumsuz etkilemesidir.</p>

<p><strong>Cinsel sorunların nedenleri iyi belirlenmeli </strong></p>

<p>Cinsel işlev bozuklukları çoğu zaman tek bir nedene bağlı değildir. Bedensel, psikolojik, ilişkisel ve sosyal faktörler birbirini etkileyebilmektedir. Hormonal değişiklikler, menopoz, gebelik ve doğum sonrası dönem, diyabet, kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar, kronik ağrı, bazı jinekolojik ve ürolojik hastalıklar ile geçirilmiş cerrahi girişimler cinsel işlevleri etkileyebilen bedensel nedenler arasında yer almaktadır. Bazı ilaçlar da cinsel isteği, uyarılmayı, orgazmı veya boşalmayı etkileyebilmektedir. Örneğin bazı antidepresanlar ve bazı tansiyon ilaçları cinsel işlevler üzerinde yan etkilere yol açabilmektedir. Psikolojik ve ilişkisel faktörler de en az bedensel nedenler kadar önemlidir. Kaygı, depresyon, yoğun stres, beden algısı ile ilgili sorunlar, geçmişte yaşanan olumsuz cinsel deneyimler, cinsellikle ilgili suçluluk veya yanlış inanışlar, partnerle iletişim sorunları ve ilişkide yaşanan çatışmalar cinsel işlevleri etkileyebilmektedir. Özellikle cinsel isteğin değerlendirilmesinde kişinin yaşam koşulları, partneriyle ilişkisi, cinsellikle ilgili düşünce ve inanışları ile içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevrenin birlikte ele alınması gerekmektedir. Cinsel isteği yalnızca hormon düzeyleriyle açıklamak çoğu zaman yeterli değildir.</p>

<p><strong>Cinsellik işlev bozukluklarınızı hekiminizle paylaşmaktan kaçınmayın</strong></p>

<p>Cinsellik konusunda toplumda hâlâ çok sayıda yanlış bilgi ve mit bulunmaktadır. “Cinsellik belirli bir yaşa kadar devam eder”, “Kadın cinselliği yalnızca eşini mutlu etmek içindir”, “Erkek her zaman cinselliğe hazır olmalıdır” veya “Cinsel sorunlar zamanla kendiliğinden geçer” gibi söylemler, bireylerin profesyonel yardım aramasını geciktirebilmektedir. Cinsel sorunların utanılacak veya saklanması gereken bir durum olmadığı bilinmelidir. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan kişinin bunu bir “başarısızlık” olarak değerlendirmemesi gerekir. Sorunun altında yatan nedenlerin doğru şekilde değerlendirilmesi ve uygun tedavinin planlanması, cinsel yaşamın yanı sıra genel yaşam kalitesinin de iyileşmesine katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p><strong>Cinsel işlev bozukluklarının tanı ve tedavi kişiye özel planlanıyor</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozukluklarında ilk ve en önemli aşama, kişinin yaşadığı sorunu güvenli ve yargılayıcı olmayan bir ortamda anlatabilmesidir. Değerlendirmede cinsel öykünün yanı sıra genel sağlık durumu, kullanılan ilaçlar, hormonal ve diğer tıbbi durumlar, psikolojik durum, ilişki dinamikleri ve kişinin cinsellikle ilgili düşünce ve inanışları göz önünde bulundurulmaktadır. Gerekli durumlarda jinekolojik veya ürolojik muayene ve laboratuvar incelemeleri yapılabilmektedir. Bazı hastalarda psikiyatri, psikoloji, üroloji veya diğer ilgili branşlarla iş birliği gerekebilmektedir. Tedavi, sorunun nedenine ve kişinin ihtiyaçlarına göre planlanmaktadır. Tıbbi tedaviler, hormonal tedaviler, cinsel terapi, psikoterapi, çift terapisi veya bunların birlikte kullanılması tedavi seçenekleri arasında yer alabilmektedir. Her hastaya aynı tedavinin uygulanması doğru değildir. Amaç, sorunun kaynağını ve kişinin veya çiftin ihtiyaçlarını belirleyerek kişiye özel bir yaklaşım geliştirmektir.</p>

<p><strong>Cinsel sorunlar yaşam kalitesini etkilemesine izin vermeyin</strong></p>

<p>Cinsel işlev bozuklukları yalnızca cinsel yaşamı değil, kişinin özgüvenini, beden algısını, duygusal iyilik halini ve partneriyle ilişkisini de etkileyebilmektedir. Sorunun uzun süre konuşulmaması veya ertelenmesi, çiftler arasında iletişim problemlerine ve zaman içerisinde ilişkinin olumsuz etkilenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle cinsel yaşamda kişiyi rahatsız eden, tekrarlayan veya ilişkiyi etkileyen bir sorun olduğunda bunu kabullenmek ya da kendiliğinden geçmesini beklemek yerine profesyonel destek alınması önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Hangi durumlarda destek almalısınız?</strong></p>

<p>Cinsel istekte belirgin azalma, cinsel ilişki sırasında ağrı, birleşme güçlüğü, orgazm sorunu, sertleşme veya boşalma ile ilgili problemler gibi durumlar kişinin yaşamını veya ilişkisini olumsuz etkiliyorsa uzman değerlendirmesi önemlidir. Cinsel sorunların her zaman tek bir nedene bağlı olmadığı ve her bireyin yaşadığı problemin farklı özellikler taşıyabileceği unutulmamalıdır. Doğru değerlendirme sonrasında altta yatan nedenin belirlenmesi, uygun tedavi seçeneğinin planlanmasına ve kişinin cinsel yaşamı ile genel yaşam kalitesinin iyileştirilmesine yardımcı olabilmektedir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:48:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cinsellikte-yasanan-sorunlari-normal-kabul-etmeyin-1787132928.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Masa başında çalışanlar, uzun süre hareketsiz kalanlar…</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-14216</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-14216</guid>
                <description><![CDATA[Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor. “Acemi Sporcu Sendromu” olarak adlandırılan bu tablo, kasların alışık olmadığı yoğunlukta veya türde bir egzersize maruz kalması sonucu gelişiyor. Sendrom, sadece spora yeni başlayanlarda değil, deneyimli sporcularda da alışılmadık şiddette antrenman yapıldığında ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, acemi sporcu sendromunun spor esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekerek, ”Kas ağrısının şiddeti antrenmanın ne kadar etkili olduğunun göstergesi değildir. Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak görmek, kişinin kaslarına gereğinden fazla yüklenmesine ve dinlenme sürecini atlamasına yol açabilir. Doğru yaklaşım; vücuda kademeli uyum süresi tanımak, ısınma ve dinlenmeyi ihmal etmemektir” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, Acemi Sporcu Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı; korunmaya yönelik 7 etkili öneride bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Spora yeni başlayan ya da uzun bir aranın ardından yeniden egzersiz yapan pek çok kişi, ilk antrenmandan saatler sonra kas ağrısı, sertlik ve hareket kısıtlılığı yaşayabiliyor. “Acemi Sporcu Sendromu” olarak adlandırılan bu tablo, kasların alışık olmadığı yoğunlukta veya türde bir egzersize maruz kalması sonucu gelişiyor. Sendrom, sadece spora yeni başlayanlarda değil, deneyimli sporcularda da alışılmadık şiddette antrenman yapıldığında ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, acemi sporcu sendromunun spor esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığına dikkat çekerek, ”Kas ağrısının şiddeti antrenmanın ne kadar etkili olduğunun göstergesi değildir. Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak görmek, kişinin kaslarına gereğinden fazla yüklenmesine ve dinlenme sürecini atlamasına yol açabilir. Doğru yaklaşım; vücuda kademeli uyum süresi tanımak, ısınma ve dinlenmeyi ihmal etmemektir” diyor. <strong>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, Acemi Sporcu Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı; korunmaya yönelik 7 etkili öneride bulundu.</p>

<p><strong>Masa başında çalışanlarda yakınmalar daha şiddetli!</strong></p>

<p>Tıp literatüründe “gecikmiş kas ağrısı” (Delayed Onset Muscle Soreness-DOMS) olarak bilinen acemi sporcu sendromu; kas ağrısı, hassasiyet, hareket kısıtlılığı ve bazen şişlikle kendini gösteriyor. Spora yeni başlayanların yanı sıra uzun süre hareketsiz kalanlar, masa başında çalışanlar, hareketsiz bir yaşam sürenler ile tatil, hastalık veya sakatlık sonrasında spora dönenler riskli grupta yer alıyor. Kas kütlesi ve kişinin önceki fiziksel aktivite düzeyi, belirtilerin şiddetinde etkili olabiliyor. Yaş ilerledikçe kas ve tendon yapısındaki esnekliğin azalması nedeniyle orta yaş ve üzerindeki kişilerde belirtilerin daha belirgin seyredebileceğini ifade eden Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, fiziksel aktivitesi düşük ve uzun süre oturarak çalışan kişilerin de spora başladıklarında daha şiddetli yakınmalar yaşayabileceklerini belirtiyor.</p>

<p><strong>Antrenmana ısınmadan başlamayın</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu, özellikle “eksantrik” olarak tanımlanan, kasın yük altında uzadığı, hareketlerin yoğun olduğu egzersizlerin ardından daha sık ve şiddetli görülebiliyor. Merdiven inmek, yokuş aşağı koşmak, ağırlık antrenmanlarında ağırlığı yavaşça indirmek, çömelmek, pilates yapmak ve yeni bir grup egzersizine başlamak bu hareketlere örnek oluşturuyor. Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, temel sorunun kasa aniden ve hazırlıksız şekilde alışık olmadığı bir yük bindirilmesi olduğunu belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yeterince ısınmadan ve germe hareketleri yapmadan antrenmana başlamak, ilk seanstan itibaren yüksek ağırlık  veya tekrar sayısıyla çalışmak ve vücuda kademeli uyum süresi tanımadan antrenman sıklığını hızla artırmak en sık yapılan hatalardır. Özellikle kasın yük altında uzadığı hareketlerin tecrübesiz şekilde ve yüksek şiddette uygulanması belirtileri artırabilir.” Antrenman sonrasında kasların toparlanmasına yeterli süre tanımamak, aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamak, yeterince sıvı tüketmemek, dengesiz beslenmek, uykusuzluk ve kronik yorgunluk hâlinde egzersiz yapmak da acemi sporcu sendromuna zemin hazırlayabiliyor.</p>

<p><strong>Sporda hissedilen acı başarılı egzersiz işareti değil!</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromunun en sık görülen belirtisi kas ağrısı ve sertliği oluyor. Ağrı, egzersiz sırasında değil, genellikle antrenmandan 12-24 saat sonra ortaya çıkıyor ve 24-72’nci saatlerde en şiddetli düzeye ulaşıyor. Kaslarda dokunmayla hassasiyet, kas gücünde geçici azalma, eklemi rahat hareket ettirmede kısıtlılık, hafif şişlik ve güçsüzlük hissi de ağrıya eşlik edebiliyor. Belirtiler çoğunlukla 5-7 gün içinde kendiliğinden geriliyor.</p>

<p>Toplumda egzersiz sonrasında ne kadar çok ağrı hissedilirse antrenmanın o kadar etkili olduğu yönünde yanlış bir inanış bulunduğunu belirten Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Nezih Ziroğlu, “Ağrıyı bir başarı ölçütü olarak değil, vücudun uyum ve toparlanma sinyali olarak değerlendirmek gerekir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Olağan dışı belirtilere dikkat!</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu genellikle kendiliğinden gerileyen ve ciddi olmayan bir tablo olsa da ağrıya rağmen dinlenmeden aynı şiddette antrenmana devam edilmesi; kas ve tendon yaralanmalarına, kas zorlanmalarına, eklem sorunlarına ve performans kaybına zemin hazırlayabiliyor. Doç. Dr. Nezih Ziroğlu şöyle diyor: “Sıradan kas ağrısı genellikle her iki tarafta simetrik hissedilir, dokunmakla hassastır ve günler içinde giderek azalır. Buna karşılık tek taraflı, ani başlayan, keskin ve lokalize bir ağrı; bölgede belirgin şişlik veya morarma; eklemde ani güç kaybı ya da basamama gibi bulgular kas veya tendon yırtığını düşündürür ve zaman kaybetmeden değerlendirme gerektirir.”</p>

<p>Aşırı yoğun ve alışılmadık egzersizlerin nadiren “rabdomiyoliz” olarak adlandırılan, kas dokusunun ciddi düzeyde yıkımıyla seyreden bir tabloya da neden olabileceğine işaret eden Doç. Dr. Ziroğlu, “Olağan kas ağrısının ötesinde koyu renkli idrar, aşırı şişlik veya dayanılmaz ağrı gelişmesi durumunda mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Belirtilerin bir haftadan uzun sürmesi, şiddetli olması veya olağan dışı bulguların eşlik etmesi de bir sağlık profesyoneli tarafından değerlendirme gerektirir” uyarısında bulunuyor. </p>

<p>Acemi sporcu sendromu genellikle kendiliğinden gerileyen ve ciddi olmayan bir tablo olsa da ağrıya rağmen dinlenmeden aynı şiddette antrenmana devam edilmesi; kas ve tendon yaralanmalarına, kas zorlanmalarına, eklem sorunlarına ve performans kaybına zemin hazırlayabiliyor.</p>

<p><strong>Kaslarınızın toparlanmasına zaman tanıyın</strong></p>

<p>Acemi sporcu sendromu çoğunlukla özel bir tedavi gerektirmiyor. Tedavide ağrının hafifletilmesi, kasların toparlanma sürecinin desteklenmesi ve kişinin günlük aktivitelerine güvenle dönmesinin sağlanması  amaçlanıyor. Kasların dinlendirilmesi, hafif germe hareketleri, sıcak uygulama ve hafif masaj ağrının hafiflemesine yardımcı olabiliyor. Gerektiğinde doktor önerisiyle ağrı kesici ilaçlardan da yararlanılabiliyor. Antrenman sonrasında hafif yürüyüş veya yüzme gibi düşük tempolu hareketlerin tercih edilebileceğini belirten <strong>Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, yeterli sıvı tüketmenin, protein açısından dengeli beslenmenin ve düzenli uykunun da kasların toparlanma sürecini desteklediğini vurguluyor.</p>

<p><strong>Acemi Sporcu Sendromuna karşı 7 etkili önlem!</strong></p>

<p><strong>Doç. Dr. Nezih Ziroğlu</strong>, Acemi Sporcu Sendromu’na karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor:</p>

<ul type=”disc”>
	<li>Antrenmana mutlaka dinamik bir ısınma bölümüyle başlayın ve ardından germe hareketleri yapın. </li>
	<li>Egzersizin yükünü, şiddetini ve süresini kademeli olarak artırın; haftalık antrenman yükünüzü bir öncekine göre %10’dan fazla artırmayın, ilk haftalarda “az ve düzenli” yaklaşımını benimseyin.</li>
	<li>Kasın yük altında uzadığı yokuş aşağı koşu ve ağır çömelme gibi hareketleri tecrübe kazanana kadar düşük şiddette uygulayın. </li>
	<li>Antrenmanlar arasında kas gruplarına yeterli dinlenme süresi tanıyın ve aynı kas grubunu art arda günlerde aşırı zorlamayın. </li>
	<li>Yeterli su tüketin, dengeli beslenin ve beslenmenizde yeterli miktarda proteine yer verin. </li>
	<li>Uyku düzeninize dikkat edin; yorgun veya uykusuz olduğunuzda yoğun antrenman yapmayın. </li>
	<li>Mümkünse spora başladığınız ilk dönemde bir eğitmen veya uzman eşliğinde doğru teknikle çalışın; ani ve kontrolsüz hareketlerden kaçının.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Aug 2026 12:48:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/masa-basinda-calisanlar-uzun-sure-hareketsiz-kalanlar-1787132922.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal medyada görünürlük uğruna tehlikeli akımları yapıyorlar!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-14178</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-14178</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Seren Doğantekin, sosyal medyada görünürlük arayışının psikolojik nedenlerini, tehlikeli sosyal medya akımlarının neden hızla yayılabildiğini ve özellikle çocuklar ile ergenlerin bu akımlardan neden daha fazla etkilenebildiğini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Görünür olma isteğinin arkasında “görülme ve kabul edilme” ihtiyacı var</strong></p>

<p>Sosyal medyada daha görünür olabilmek için sınırların zorlanmasının yalnızca “dikkat çekme isteği” ile açıklanamayacağını belirten Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Sosyal medyada görünür olma isteğinin arkasında çoğu zaman beğenilme, kabul görme, bir gruba ait olma, merak, heyecan arayışı ve sosyal onay ihtiyacı bulunur. Beğeni, yorum ve izlenme sayıları kişinin aldığı sosyal geri bildirimi görünür ve ölçülebilir hale getirir. Özellikle kişinin kendilik değerini dışarıdan aldığı onay üzerinden değerlendirmeye başladığı durumlarda, daha fazla ilgi çekebilmek için sınırları zorlama eğilimi ortaya çıkabilir. Burada yalnızca ‘dikkat çekme isteğinden’ değil, kişinin görülme ve kabul edilme ihtiyacının sosyal medya üzerinden karşılanmaya çalışılmasından söz ediyoruz.” dedi.</p>

<p><strong>“Herkes yapıyorsa tehlikeli değildir” yanılgısı oluşabiliyor</strong></p>

<p>“Bir davranışın çok sayıda kişi tarafından yapılması, o davranışın normal ve kabul edilebilir olduğu algısını güçlendirebilir.” diyen Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Psikolojide sosyal kanıt ve sosyal normların etkisiyle açıklayabileceğimiz bu durumda kişi, çevresindeki insanların davranışlarını kendi kararına referans olarak kullanabilir. Özellikle olumsuz sonuçları videolarda görmüyorsa risk olduğundan daha düşük algılanabilir. Nitekim araştırmalar, ergenlerin çok sayıda beğeni almış içeriklere daha fazla yöneldiğini ve bunun riskli davranışları gösteren içerikler için de geçerli olabildiğini göstermektedir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı paylaşım ne zaman riskli onay arayışına dönüşüyor?</strong></p>

<p>Kendini ifade etmenin, yaşadıklarını paylaşmanın ve sosyal çevreden geri bildirim almak istemenin doğal bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Doğantekin, “İnsanların kendilerini ifade etmek, yaşadıklarını paylaşmak ve çevrelerinden geri bildirim almak istemeleri son derece doğaldır. Burada belirleyici olan, sosyal medyadan alınan geri bildirimin kişinin kendilik değerini ne ölçüde belirlemeye başladığıdır. Paylaşım beklenen ilgiyi görmediğinde yoğun değersizlik, öfke veya kaygı ortaya çıkıyorsa; kişi daha fazla izlenmek için giderek daha uç, mahrem ya da tehlikeli davranışlara yöneliyorsa sağlıklı paylaşım ihtiyacının yerini riskli bir onay arayışı almaya başladığını düşünebiliriz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ergen için risk, aynı zamanda “gruba kabul edilme fırsatı” olarak görülebiliyor</strong></p>

<p>Tehlikeli sosyal medya akımlarında en önemli risk gruplarından birinin çocuklar ve ergenler olduğunu belirten Doğantekin, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ergenlik döneminde akranlar tarafından kabul edilmek ve bir gruba ait hissetmek gelişimsel olarak oldukça önemlidir. Aynı zamanda ödüle ve sosyal geri bildirime duyarlılık yüksekken, dürtü kontrolü, uzun vadeli sonuçları değerlendirme ve özdenetimle ilişkili sistemler gelişimini sürdürmektedir. Dolayısıyla bir yetişkinin ‘gereksiz bir risk’ olarak değerlendirdiği davranış, ergen için arkadaşları tarafından kabul edilme, eğlenme veya görünür olma fırsatı olarak algılanabilir. Araştırmalar da ergenlerde risk alma davranışlarının sosyal bağlamdan ve akranların davranışlarından önemli ölçüde etkilenebildiğini ortaya koyuyor.”</p>

<p><strong>“Daha çarpıcı içerik, daha fazla ilgi” döngüsü oluşabilir</strong></p>

<p>Sosyal medyada yeterince ilgi görmediğini düşünen bir çocuğun zaman içerisinde daha sıra dışı ve riskli içeriklere yönelmesinin mümkün olduğunu söyleyen Doğantekin, “Çocuk, sıradan paylaşımlarının az ilgi gördüğünü ancak daha sıra dışı veya sınırları zorlayan içeriklerin daha fazla izlendiğini fark ettiğinde, ‘daha çarpıcı içerik = daha fazla ilgi’ şeklinde bir öğrenme döngüsü oluşabilir. Beğenilerin ergenlerde ödül işlemeyle ilişkili beyin bölgelerinde daha güçlü yanıtlarla bağlantılı olduğunu gösteren çalışmalar da sosyal geri bildirimin bu yaş grubunda neden güçlü olabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.” dedi.</p>

<p><strong>Tehlike, zarar görülmesine rağmen davranışın sürdürülmesiyle büyüyor</strong></p>

<p>Sürekli dikkat çekmeye çalışmanın tek başına psikolojik bir bozukluk göstergesi olmadığını vurgulayan Doğantekin, “Tek başına dikkat çekme isteği psikolojik bir bozukluk anlamına gelmez. Burada davranışın sıklığı, şiddeti, kontrol edilebilirliği ve kişinin yaşamına verdiği zarar önemlidir. Kişi daha fazla ilgi görmek için fiziksel güvenliğini tekrar tekrar tehlikeye atıyor, zarar görmesine rağmen aynı davranışları sürdürüyor, sosyal medyada ilgi görmediğinde yoğun değersizlik veya öfke yaşıyor ya da giderek daha tehlikeli davranışlara ihtiyaç duyuyorsa psikolojik değerlendirme faydalı olacaktır. Özellikle çocuk ve ergenlerde buna dürtüsellik, kendine zarar verme davranışları, belirgin duygu durum değişiklikleri, okul ve aile ilişkilerinde bozulma veya sosyal medyadan uzak kaldığında yoğun sıkıntı eşlik ediyorsa profesyonel destek alınması önemlidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yasaklamak yerine düşündüren sorular sorun</strong></p>

<p>Ailelerin çocuklarını tehlikeli sosyal medya akımlarından korumak için yalnızca yasaklayıcı bir dil kullanmasının yeterli olmayabileceğine dikkat çeken Doğantekin, “Çocukları tehlikeli akımlardan korurken yalnızca ‘Bunu yapma’ demek yerine, neden yapmak istediğini anlamaya çalışmak daha koruyucu bir yaklaşım olabilir. ‘Bu video çok izlendiği için mi sana güvenli geliyor?’, ‘Kamera olmasaydı bunu yine yapmak ister miydin?’ veya ‘Bir şeyin çok beğenilmesi onun güvenli olduğu anlamına gelir mi?’ gibi sorular çocuğun eleştirel düşünme ve risk değerlendirme becerisini destekleyebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 18 Aug 2026 21:54:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/sosyal-medyada-gorunurluk-ugruna-tehlikeli-akimlari-yapiyorlar-1787079272.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluk Çağı Aşıları Kalıcı Hastalıklardan Koruyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-14145</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-14145</guid>
                <description><![CDATA[Bağışıklık sistemini belirli enfeksiyon etkenlerine karşı önceden hazırlayan aşılar, çocukların ciddi ve kalıcı hasara yol açabilecek hastalıklardan korunmasında önemli rol oynuyor. Aşılar, belirli bir mikrobun zayıflatılmış ya da etkisizleştirilmiş kısımlarını içererek, bağışıklık sisteminin bu mikrobu önceden tanımasını ve ona karşı savunma geliştirmesini sağlıyor. Böylece kişi gelecekte aynı mikroba maruz kaldığında, bağışıklık sistemi daha hızlı ve etkili şekilde harekete geçerek hastalığın ortaya çıkmasını engelleyebiliyor ya da hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlıyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Meltem Güneş Aslan, “1-31 Ağustos Ulusal Aşı Farkındalık Ayı” kapsamında çocukluk çağı aşılarının önemi, aşılama takvimi ve ailelerin merak ettikleri konular hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Aşılar, bağışıklık sistemini uyararak belirli bir enfeksiyon etkenine karşı koruma sağlayan biyolojik ürünlerdir. Virüs, bakteri, parazit veya mantar gibi mikropların vücuda girerek çoğalması hastalığa neden olur. Bağışıklık sistemi ise bu mikropları yok ederek hastalıkla mücadele etmeye çalışır. </p>

<p><strong>Bebekler enfeksiyonlara karşı daha savunmasız</strong></p>

<p>Bebeklik ve çocukluk döneminde aşılama büyük önem taşır. Yenidoğan bebekler, dış dünyadaki mikroplara karşı henüz tamamen gelişmemiş bir bağışıklık sistemine sahiptir. Anneden plasenta aracılığıyla bebeğe geçen koruyucu antikorlar da yaşamın ilk aylarında giderek azalır. Bu nedenle doğumdan sonraki ilk günler ve aylarda başlayan aşılama, bağışıklık sistemi henüz gelişmekte olan bebek ve çocukların ölümcül olabilen veya kalıcı hasara yol açabilen bulaşıcı hastalıklardan korunmasına yardımcı olur.</p>

<p>Aşılama yalnızca aşılanan çocuğun sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da önem taşır. Bir enfeksiyon etkenine karşı toplumun büyük bölümünün aşılanması, hastalığın yayılma zincirinin kırılmasına katkı sağlar. Sürü bağışıklığı olarak ifade edilen bu durum sayesinde, henüz aşılaması tamamlanmamış küçük bebekler ile kanser hastaları gibi bağışıklık sistemi düşük bireylerin de enfeksiyonlardan dolaylı olarak korunması mümkün olur.</p>

<p><strong>Ulusal aşı takviminde hangi aşılar bulunuyor?</strong></p>

<p>Çocukluk dönemi ulusal aşı takvimi; </p>

<ul>
	<li>Difteri</li>
	<li>Boğmaca </li>
	<li>Tetanoz </li>
	<li>Çocuk felci </li>
	<li>Tüberküloz </li>
	<li>Kızamık </li>
	<li>Kızamıkçık </li>
	<li>Kabakulak </li>
	<li>Suçiçeği</li>
	<li>Hepatit A</li>
	<li>Hepatit B</li>
	<li>Hemofilus influenza tip b </li>
	<li>Streptococcus pneumonia </li>
</ul>

<p>Bunların yanı sıra influenza (grip) aşısı, rotavirüs aşısı, meningokok aşısı, RSV aşısı ve HPV aşısı da doktorun tavsiyesi doğrultusunda farklı yaş gruplarında uygulanabilecek aşılar arasında yer alır.</p>

<p><strong>Aşılama doğumdan hemen sonra başlıyor</strong></p>

<p>Bebek ve çocuklarda aşılama, doğumdan hemen sonra uygulanan Hepatit B aşısı ile başlamaktadır. Hayatın ilk 1-2 yılı içerisinde birincil koruma serisi tamamlanırken, ilerleyen yaşlarda farklı dönemlerde uygulanan pekiştirme dozlarıyla bağışıklığın devamlılığı sağlanmaktadır. Prematüre bebeklerde de aşılama süreci özel bir önem taşımaktadır. Prematüre bebeklere aşılar, gebelik haftasından bağımsız olarak takvim yaşına göre uygulanmaktadır. Aşılar tam doz olarak ve uygun aralıklarla yapılmaktadır. Hepatit B aşısının ilk dozunda ise bebeğin vücut ağırlığı dikkate alınarak ilk doz bebeğin vücut ağırlığı 2000 grama ulaştıktan sonra uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Aşı takibinde ailelerin rolü büyük</strong></p>

<p>Ailelerin çocuklarının aşılarını zamanında yaptırmaları ve aşı takvimini düzenli şekilde takip etmeleri da büyük önem taşır. Düzenli hekim kontrolleri sırasında çocukların aşı durumları değerlendirilerek takip edilmektedir. Herhangi bir nedenle aşı takviminde gecikme yaşanması veya bazı aşıların zamanında yapılamaması durumunda ise aşılama için süreç tamamen kaybedilmez. Kaçırılan aşıların, doktor tarafından belirlenen yeni bir takvim doğrultusunda tamamlanabilmektedir. </p>

<p><strong>Aşıların yan etkileri çoğunlukla hafif ve geçici</strong></p>

<p>Aşı uygulamalarından sonra genellikle herhangi bir yan etki görülmezken, bazı kişilerde geçici ve hafif yan etkiler ortaya çıkabilir. Aşıya bağlı en sık görülen yan etkiler arasında aşının uygulandığı bölgede kızarıklık ve şişlik, hafif ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve döküntü olabilir. Nadiren alerjik reaksiyonlar gibi daha ciddi yan etkiler de görülebilir.</p>

<p>Aşıların güvenilirliğine ilişkin değerlendirmeler ise uzun ve titiz bilimsel süreçlerden geçer. Aşılar, etkinlikleri ve yan etki gelişimi açısından klinik çalışmaları tamamlandıktan sonra ruhsatlandırılır. Üretim ve dağıtım aşamalarında da çok sıkı kontrollerden geçirilir. Türkiye’de kullanılan aşılar; Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa İlaç Ajansı (EMA), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) veya T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından ruhsatlandırılmış aşılardan oluşur.</p>

<p><strong>Bilimsel araştırmalar aşılar ile otizm arasında ilişki olmadığını gösteriyor</strong></p>

<p>Aşılarla ilgili toplumda zaman zaman çeşitli yanlış inanışlar da gündeme gelebilir. Bunlardan biri, aşıların otizm spektrum bozukluğuna neden olduğu yönündeki iddialardır. Bu iddialar üzerine çok sayıda bilimsel araştırma yapılmış ve aşılar ile otizm arasında bir ilişki olmadığı ortaya konulmuştur. Aşılama sonrasında ortaya çıkabilen hafif ateş ve kırgınlık gibi belirtiler, hastalık geliştiği anlamına gelmez. Bu belirtiler, bağışıklık sisteminin aşıya verdiği yanıtın bir sonucu olarak görülür. </p>

<p><strong>Aşılar çocuk ve toplum sağlığı açısından hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Çocukların aşılarının düzenli olarak yaptırılması ve aşı takviminin sağlık çalışanlarıyla iş birliği içerisinde takip edilmesi gerekmektedir. Bağışıklama programları, bulaşıcı hastalıkların azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılmasında en etkin ve en ekonomik müdahale yöntemlerinden biridir. Bağışıklama sayesinde her yıl milyonlarca çocuğun hayatının korunmasına katkı sağlanmaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/cocukluk-cagi-asilari-kalici-hastaliklardan-koruyor-1786960138.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hipertansiyon hastaları dikkat!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hipertansiyon-hastalari-dikkat-14141</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hipertansiyon-hastalari-dikkat-14141</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar ve yüksek nem özellikle de kalp ve damar sağlığı üzerinde çok ciddi riskler oluşturuyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcakların sıvı ve mineral kaybının yanı sıra, damarlarda genişlemeye neden olduğunu, bu durumun da kan basıncında ani düşüşlere veya dalgalanmalara zemin hazırladığını söylüyor. Ülkemizde her 3 erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Dr. Gürbüz “Ancak daha da tehlikelisi, henüz teşhis almamış ve tansiyon hastası olduğunun farkında bile olmayan devasa bir kitle bulunuyor. Hipertansiyonun ‘sessiz katil’ olarak adlandırılmasının temel nedeni de budur. Özellikle bu aşırı sıcaklarda kan basıncı kontrolünün ihmal edilmesi; bayılma, ritim bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp krizi ve hatta felç gibi hayati sorunlara yol açabiliyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcaklarda hipertansiyon hastalarına 10 kritik yaz önerisinde bulundu, önemli mesajlar verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Aşırı sıcaklar ve yüksek nem özellikle de kalp ve damar sağlığı üzerinde çok ciddi riskler oluşturuyor. <strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, </strong>aşırı sıcakların sıvı ve mineral kaybının yanı sıra, damarlarda genişlemeye neden olduğunu, bu durumun da kan basıncında ani düşüşlere veya dalgalanmalara zemin hazırladığını söylüyor. Ülkemizde her 3 erişkinden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Dr. Gürbüz “Ancak daha da tehlikelisi, henüz teşhis almamış ve tansiyon hastası olduğunun farkında bile olmayan devasa bir kitle bulunuyor. Hipertansiyonun ‘sessiz katil’ olarak adlandırılmasının temel nedeni de budur. Özellikle bu aşırı sıcaklarda kan basıncı kontrolünün ihmal edilmesi; bayılma, ritim bozuklukları, böbrek yetmezliği, kalp krizi ve hatta felç gibi hayati sorunlara yol açabiliyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz, aşırı sıcaklarda hipertansiyon hastalarına 10 kritik yaz önerisinde bulundu, önemli mesajlar verdi. </p>

<p> </p>

<p><strong>Su tüketimini mutlaka artırın</strong></p>

<p>Terlemeyle vücuttan ciddi oranda su ve sodyum, potasyum gibi hayati mineraller atılır. Bu sıvı kaybı, kanın akışkanlığının azalmasına ve kalbin kanı pompalarken daha fazla yorulmasına neden olur. Tansiyon hastalarının, susamayı beklemeden gün içinde yeterli sıvı (2,5 - 3 litre) tüketmesi büyük önem taşır. Ancak kalp yetmezliği ya da böbrek hastalığı gibi rahatsızlığınız varsa mutlaka hekiminize danışarak belirlemelisiniz.</p>

<p> </p>

<p><strong>İdrar söktürücü (diüretik) ilaçlara dikkat edin</strong></p>

<p>Hipertansiyon tedavisinde sıklıkla kullanılan idrar söktürücü ilaçlar, vücuttan su ve tuz atılımını artırarak kan basıncını düşürür. Yaz aylarında terlemeyle zaten fazla miktarda sıvı kaybedildiği için, bu ilaçların dozu bazen fazla gelebilir ve tansiyonun tehlikeli seviyelere düşmesine (hipotansiyon) yol açabilir. İlaçlarınızı mutlaka kardiyoloğunuza başvurarak yaz dozu ayarlaması talep etmelisiniz.</p>

<p> </p>

<p><strong>11:00-16:00 arası mümkünse dışarı çıkmayın</strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürbüz “Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla geldiği 11:00-16:00 saatleri arası, tansiyon hastaları için günün en tehlikeli zaman dilimidir. Bu saatlerde doğrudan güneşe maruz kalmak, damarlarda ani ve aşırı genişlemeye sebep olarak kan basıncını hızla düşürebilir ve sıcak çarpması riskini artırır. Dışarı çıkmanız zorunluysa, mutlaka gölgeli alanları tercih etmeli, geniş kenarlı şapkalar kullanmalı ve dışarıdaki işlerinizi sabahın erken saatlerine veya akşamüstü serinliğine ertelemelisiniz” diyor.</p>

<p><strong>Beslenmenizi hafifletin, Akdeniz diyetine geçin</strong></p>

<p>Sıcak havalarda ağır, yağlı, kızartma türü ve aşırı tuzlu yemekler tüketmek, sindirim sistemini zorlarken kalbin iş yükünü de ciddi şekilde artırır. Tuz tüketiminin kısıtlanması, hipertansiyon yönetiminin olmazsa olmazıdır. Yaz aylarında zeytinyağlı yemekler, bol posalı sebzeler, taze meyveler ve hafif ızgaralardan oluşan Akdeniz tipi beslenme tarzı benimsenmelidir. Mideyi çok doldurmadan, az az ve sık sık yemek yemek tansiyon dalgalanmalarının önüne geçecektir.</p>

<p><strong>Soğuk duştan kesinlikle kaçının</strong></p>

<p>Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz “Serinlemek amacıyla doğrudan buz gibi suyun altına girmek, damarlarda ani bir büzüşmeye (vazokonstriksiyon) neden olur. Bu ani damar daralması, kan basıncının saniyeler içinde fırlamasına ve kalbe giden kan akışının bozulmasına yol açarak kalp krizini tetikleyebilir. Tansiyon hastaları serinlemek için mutlaka ılık suyla duş almalı, vücudu yavaş yavaş suya alıştırarak şok etkisinden tamamen uzak durmalıdır” diyor. </p>

<p><strong>Klimalı ortamlara geçişte vücudunuzu koruyun</strong></p>

<p>Dışarıdaki kavurucu sıcaktan, aniden çok düşük derecelere ayarlanmış klimalı buz gibi ortamlara girmek, tıpkı soğuk duş gibi damar sisteminde ani kasılmalara neden olur. Bu keskin ısı farklılıkları tansiyon ataklarına zemin hazırlar. İç mekanlardaki klima sıcaklığının 22-24 derece civarında, yani ideal oda sıcaklığında tutulması ve doğrudan klima havasına maruz kalınmaması, kan basıncının dengede kalması açısından kritik bir öneme sahiptir.</p>

<p><strong>Egzersiz rutininizi serin saatlere kaydırın</strong></p>

<p>Düzenli fiziksel aktivite, tansiyon kontrolünde son derece faydalıdır; ancak bunun hangi saatte yapıldığı yaz aylarında hayati fark yaratır. Sıcakta yapılan egzersiz, sıvı kaybını maksimuma çıkarır ve kalbi aşırı zorlar. Bu nedenle tempolu yürüyüş, yüzme veya bisiklet gibi egzersizler için güneşin etkisini yitirdiği akşam saatleri veya sabahın erken serinliği tercih edilmelidir. Egzersiz öncesinde, sırasında ve sonrasında su içmeyi kesinlikle ihmal etmeyin. </p>

<p><strong>Çay ve kahve tüketimini kısıtlayın, alkolden kaçının</strong></p>

<p>Yaz aylarında serinlemek veya keyif yapmak için tüketilen soğuk kahveler, koyu çaylar ve alkollü içecekler sanıldığının aksine susuzluğu gidermez; aksine vücuttan su atılımını hızlandıran idrar söktürücü etkilere sahiptir. Aynı zamanda yüksek kafein ve alkol, kalp hızını artırarak ritim bozukluklarını ve tansiyon ataklarını tetikleyebilir. Bunların yerine şekersiz ev yapımı limonatalar, maden suyu, ayran veya taze sıkılmış meyve suları gibi sağlıklı alternatifler tercih edilmelidir.</p>

<p><strong>Kıyafet seçiminde dikkatli olun! </strong></p>

<p>Sıcak havalarda vücudun kendi ısısını dengeleyebilmesinin en önemli yolu terin ciltten buharlaşmasıdır. Dar, sentetik veya koyu renkli kıyafetler bu doğal soğuma mekanizmasını engelleyerek vücut ısısının artmasına neden olur. Vücudu sıkmayan, hava geçirgenliği yüksek, terletmeyen pamuklu veya keten kumaşlardan yapılmış, açık renkli ve bol giysiler tercih etmek; yaz sıcaklarında vücudun termoregülasyonunu sağlayarak tansiyonu dolaylı yoldan dengede tutar.</p>

<p><strong>Tansiyon ölçümlerinizi ve doktor kontrollerinizi ihmal etmeyin </strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Dr. Doğaç Çağlar Gürbüz “Yazın rehavetine kapılıp ”kendimi iyi hissediyorum” diyerek tansiyon ölçümlerini bırakmak veya tatil sebebiyle doktor kontrollerini ertelemek büyük bir hatadır. Düzenli ölçümler yaparak değerlerinizi bir yere not etmeli ve inatçı düşüklük veya yükseklik durumlarında beklemeden kardiyoloğunuzla iletişime geçmelisiniz” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/hipertansiyon-hastalari-dikkat-1786960115.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sinaptik budama beyni daha verimli kılıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-14138</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-14138</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, sinaptik budamanın beynin gelişimi ve öğrenme süreçlerindeki rolü, çocukluk ve ergenlikteki önemi ve yaşam boyu beyin sağlığını destekleyen alışkanlıklarla ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beyinde daha fazla bağlantı, daha yüksek zekâ anlamına gelmiyor!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın beynin gelişimi için vazgeçilmez bir mekanizma olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “İnsan beyni doğumdan sonra çok sayıda sinaptik bağlantı oluşturur. Ancak bu bağlantıların tamamının korunması mümkün değildir. Beyin, kullanılmayan veya işlevsel olmayan bağlantıları zamanla ortadan kaldırarak daha güçlü ve daha verimli sinir ağları oluşturur. Sinaptik budama olarak adlandırılan bu süreç, sağlıklı beyin gelişiminin doğal ve gerekli bir parçasıdır.” dedi.</p>

<p>Sinaptik budamanın yanlış anlaşılan bir konu olduğuna dikkat çeken Dr. Şalçini, “Toplumda daha fazla sinir bağlantısının daha yüksek zeka anlamına geldiği yönünde yaygın bir inanış var. Oysa önemli olan bağlantıların sayısı değil, etkinliğidir. Beyin gereksiz bağlantıları ortadan kaldırarak bilgi işlemeyi hızlandırır, dikkatin odaklanmasını kolaylaştırır ve öğrenmeyi daha verimli hale getirir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>İlk yıllar ve ergenlik kritik dönemler!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın özellikle yaşamın ilk yıllarında ve ergenlik döneminde yoğunlaştığını vurgulayan Dr. Şalçini, “Bebeklik döneminde beyin çok hızlı yeni bağlantılar oluşturur. Çocuk büyüdükçe kullanılan bağlantılar güçlenirken kullanılmayanlar elenir.” dedi.</p>

<p>Ergenlikte ise beynin özellikle planlama, dikkat ve karar verme gibi işlevlerden sorumlu ön bölgesinin yeniden şekillendiğini dile getiren Dr. Şalçini, bu nedenle çocukluk ve ergenlik dönemindeki deneyimlerin, beynin gelişiminde kalıcı izler bıraktığını aktardı.</p>

<p><strong>Kullanılmayan sinir ağları zamanla zayıflıyor!</strong></p>

<p>Öğrenmenin sinaptik bağlantılar üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten Dr. Celal Şalçini, şöyle devam etti:</p>

<p>“Kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek, müzikle ilgilenmek, spor yapmak ve sosyal etkileşim içinde olmak beynin kullandığı sinir ağlarını güçlendirir. Kullanılmayan bağlantılar ise zamanla zayıflar. Beyin, yaşam boyunca deneyimlere göre kendini yeniden düzenleyen dinamik bir yapıya sahiptir.”</p>

<p><strong>Kaliteli uyku beyin için bir bakım süreci!</strong></p>

<p>Uyku ile sinaptik budama arasındaki ilişkiye değinen Dr. Şalçini, “Uyku yalnızca dinlenme zamanı değildir. Beyin uyku sırasında gün içinde öğrenilen bilgileri değerlendirir, önemli olanları pekiştirirken gereksiz olanları ayıklar. Özellikle çocuklar ve ergenler için yeterli ve kaliteli uyku, sağlıklı beyin gelişiminin temel unsurlarından biridir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıkları beyin gelişimini destekliyor!</strong></p>

<p>Dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin de önemli olduğuna işaret eden Dr. Şalçini, “Omega-3 açısından zengin beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve zihinsel olarak aktif kalmak, beynin sağlıklı işleyişini destekleyen yaşam alışkanlıklarıdır. Bu faktörler sinir hücrelerinin iletişimini güçlendirerek bilişsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlayabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sinaptik budamadaki farklılıklar bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkili olabilir!</strong></p>

<p>Sinaptik budamanın bazı nörogelişimsel hastalıklarla ilişkisini inceleyen çalışmaların sürdüğü bilgisini veren Dr. Celal Şalçini, “Bilimsel araştırmalar, sinaptik budama süreçlerindeki farklılıkların otizm spektrum bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile şizofreni gibi bazı hastalıklarla ilişkili olabileceğini gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Dr. Şalçini, ancak bu hastalıkların tek bir nedene bağlı olmadığını, genetik ve çevresel birçok faktörün birlikte rol oynadığını hatırlattı.</p>

<p><strong>Beyin yaşam boyu değişmeye devam ediyor!</strong></p>

<p>Beynin gelişiminin çocuklukla sınırlı olmadığının altını çizen Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Eskiden erişkin beyninin değişmediği düşünülüyordu. Günümüzde ise beynin yaşam boyunca yeni bağlantılar kurabildiğini ve kullanılmayan bağlantıları yeniden düzenleyebildiğini biliyoruz. Bu nedenle öğrenmenin yaşı yoktur. Yeni beceriler kazanmak, zihinsel olarak aktif kalmak ve sosyal yaşamın içinde olmak beyin sağlığını destekleyen önemli alışkanlıklardır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 12:48:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/sinaptik-budama-beyni-daha-verimli-kiliyor-1786960100.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bronzlaşma, cildin güçlenmesi değil, kendini koruma çabası!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-14120</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-14120</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Saç Bakımı ve Güzellik Hizmetleri Programı Öğr. Gör. Birgül Erbaş, yaz aylarıyla birlikte pek çok kişinin gündeminde olan bronzlaşma konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bronzlaşma aslında cildin alarm verme şeklidir</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Birgül Erbaş, bronzlaşmanın, sanıldığı gibi cildin güçlenmesi değil, güneş ışınlarına karşı verdiği bir savunma tepkisi olduğunu dile getirerek, özellikle yaz aylarında bilinçsiz şekilde güneşlenmenin ciltte kalıcı lekelere, erken yaşlanmaya ve hassasiyete yol açabileceğini belirterek, “Cilt güneşe maruz kaldığında kendini korumak için melanin üretimini artırır. Yani bronzlaşma aslında cildin alarm verme şeklidir.” dedi.</p>

<p><strong>Sık solaryum kullanımı cilt yapısını yıpratıyor</strong></p>

<p>Solaryum kullanımına da dikkat çeken Birgül Erbaş, doğal güneş ışınları kadar solaryum cihazlarının da cilt üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini söyledi. Özellikle sık solaryum kullanımının cilt yapısını yıpratabileceğini ifade eden Erbaş, kısa sürede bronzlaşma isteğinin uzun vadede cilt sağlığını bozabileceğini vurguladı.</p>

<p><strong>Güneş kremi sınırsız koruma sağlamıyor</strong></p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerin cilt sağlığının korunmasında önemli bir destek olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını kaydeden Birgül Erbaş, ”Güneş kremi kullanmak cildi korumaya yardımcı olur ancak bu durum saatlerce güneşte kalmayı güvenli hale getirmez. Özellikle öğle saatlerinde uzun süre güneş altında kalmaktan kaçınılmalı.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Bronzlaştırıcı yağlar ve hızlandırıcı ürünlerin de bilinçsiz kullanılmaması gerektiğini söyleyen Birgül Erbaş, bazı ürünlerin cildi güneşe karşı daha hassas hale getirebildiğini belirtti.</p>

<p><strong>Yaz aylarında cilt bakımına özen gösterilmeli</strong></p>

<p>Sağlıklı bir cilt görünümü için yoğun güneşten korunmanın, düzenli nemlendirme yapmanın ve güneş koruyucu kullanımını alışkanlık haline getirmenin önemli olduğunu ifade eden Birgül Erbaş, “Sağlıklı görünen bir cilt, aşırı bronzlaşmış değil; korunmuş ve bakımlı cilttir.” Şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 12:07:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/bronzlasma-cildin-guclenmesi-degil-kendini-koruma-cabasi-1786784873.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bornova’da devrim gibi dayanışma</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-14080</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-14080</guid>
                <description><![CDATA[Bornova Belediyesi, 15 dönümlük Yakaköy Dayanışma Tarlası’nda üniversite öğrencileri ve işçilerin hasat ettiği yazlık sebzeleri Kent Market raflarında ihtiyaç sahipleriyle buluşturuyor. Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki ve Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir, projenin uygulandığı merkezde incelemelerde bulunarak iki ilçe arasında kooperatif ürünlerini kapsayan yeni bir tarımsal iş birliği köprüsü kurduklarını açıkladı. Türkiye’nin en çok kent bostanına sahip belediyesi olan Bornova, bu dayanışma hareketinin yanı sıra 7 farklı noktadaki 786 üretim parseliyle yerel tarımı ve üretici kadınları desteklemeye devam ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bornova Belediyesi, sosyal belediyecilik anlayışına yepyeni bir soluk getiren Yakaköy Doğal Tarım Çiftliği’ndeki 15 dönümlük ”Dayanışma Tarlası”nda ilk hasadı gerçekleştirdi. Belediye işçileri ve üniversite öğrencilerinin el emeğiyle toplanan taze domates, biber ve patlıcanlar, Bornova Merkez’deki Celal Altınay Kent Market raflarında ihtiyaç sahipleri için ücretsiz olarak yerini aldı. Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, kendisini ziyarete gelen Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir ile birlikte Kent Market’i gezerek dayanışma standında çok önemli açıklamalarda bulundu. İki başkan, Bornova ve Torbalı arasında kurulacak yeni tarımsal üretim ve kooperatif köprüsünün de müjdesini verdi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Başkan Eşki: ”Öğrencilerimiz hasat etti, şimdi halkımızla paylaşıyoruz”</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>İncelemeler sırasında Dayanışma Tarlası Standı önünde halka seslenen Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, projenin insana dokunan yönünü şu sözlerle aktardı:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>”Bugün çok mutlu ve gururlu bir gün yaşıyoruz. Torbalı Belediye Başkanı, sevgili dostum Övünç Demir bugün bizi ziyarete geldi. Kendisiyle çok verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Çok yakında buradaki Kent Market’te, Torbalı’daki kooperatiflerimizin ürettiği o muhteşem, doğal ürünleri de sizlerle buluşturacağız. Onun ön görüşmelerini ve planlamalarını tamamladık.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bugün aslında çok özel bir sürecin de sonundayız, hasat dönemindeyiz. Yakaköy’de tam 15 dönümlük bir arazide ’Dayanışma Tarlası’ kurmuştuk. Bu dayanışma tarlasında üniversite öğrencilerimiz geldiler, emek verdiler ve hep birlikte hasat ettiler. Bu hasadın sonunda, ekonominin zorlu şartlarında mücadele eden üniversite öğrencilerimiz kendi mutfak ihtiyaçlarını aldılar, evlerine götürdüler. Öğrencilerimizin ihtiyaçlarının dışında kalan tonlarca ürünü ise burada, Kent Marketlerimizde kurduğumuz Kent Manav ünitelerinde vatandaşlarımızla bir araya getiriyoruz.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bu topraklardan fışkıran domatesin, biberin ve patlıcanın güzelliğini Bornova’da gerçek anlamda ihtiyaç sahibi olan vatandaşlarımızla paylaşacağız. Bunun huzuru ve mutluluğu içerisindeyiz. Biz her yönüyle ve yaşamın her alanında halkımızın yanındayız ve destekçisiyiz. İşte bu proje, bu vizyonun en güzel örneklerinden bir tanesidir. Vatandaşlarımızın sofralarını, Bornova Belediyesi’nin dayanışma tarlasında belediye işçilerimizin ve üniversite öğrencilerimizin büyük emekleriyle toplanmış taptaze ürünlerle buluşturup onlara bir nebze destek olma mutluluğunu yaşıyoruz.”</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Övünç Demir: ”Yüz üzerinden yüz verilmesi gereken bir uygulama”</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Bornova’daki sosyal belediyecilik modelinin örnek olması gerektiğini belirten Torbalı Belediye Başkanı Övünç Demir ise iki ilçe arasındaki iş birliği ve projeyle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>”Ömer başkanımızı ziyarete geldik. Kendisinin Bornova’da hayata geçirdiği projeleri yakından takip ediyor ve gurur duyuyoruz. Torbalı biliyorsunuz çok güçlü bir sanayi kenti olmasının yanında, aynı zamanda devasa bir tarım kenti. Bu tarım kenti olmamızdan kaynaklı da Ömer başkanımız bizim gelip bu harika uygulamayı yerinde görmemizi istedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Biz de bugün buraya gelirken boş gelmedik; Torbalı’da kendi ürettiğimiz tulum peyniri, kaşar peyniri, ezine peyniri, yüzde 0.82 asit oranına sahip nefis tereyağımız ve dünyaca ünlü Metropolis zeytinyağlarımızla ilgili numunelerimizi getirdik. Sağ olsun Ömer başkanım da bu kaliteli ve doğal ürünleri Bornova’daki marketlerde değerlendireceklerini, Bornova halkıyla buluşturacaklarını söylediler.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Yakaköy’de kurulan bu Dayanışma Tarlası ve Kent Market entegrasyonu bence yüz üzerinden yüz verilmesi gereken, örnek bir model. Buradan bu vesileyle hem Ömer başkana hem de bu projede gece gündüz demeden emeği geçen tüm mesai arkadaşlarına yürekten teşekkür edelim. Tüm Bornova halkına sevgiler, saygılar sunuyoruz.”</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:12px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Türkiye’nin kent içi tarım üssü</span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start; margin-bottom:13px”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Dayanışma Tarlası projesiyle çıtayı daha da yükselten Bornova Belediyesi, ”Türkiye’nin en çok kent bostanına sahip belediyesi” unvanını da gururla taşıyor. Özellikle kadınların hem üretime katılması hem de aile ekonomilerine destek olması amacıyla hayata geçirilen Kent Bostanları, ilçe genelinde 7 farklı bölgede dev bir tarım ağı oluşturuyor. Toplamda 786 üretim parselinden oluşan bu bostanların mahalle bazlı dağılımı ise şu şekilde:</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Doğanlar Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 278 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>EVKA-4 / İnönü Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 247 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Mevlana Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 77 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Işıkkent / Egemenlik Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 65 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Altındağ / Koşukavak / Birlik Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 53 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Pınarbaşı Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 49 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:12pt”><span style=”color:#222222”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-family:Cambria, serif”><span style=”font-size:10pt”><span style=”font-family:Symbol”>·</span></span><b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”>Rafetpaşa Kent Bostanı:</span></b><span style=”font-family:”Palatino Linotype”, serif”> 17 Parsel</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:06:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/bornovada-devrim-gibi-dayanisma-1786626380.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ses kısıklığı ve göğüs ağrısının nedeni reflü olabilir!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-14079</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-14079</guid>
                <description><![CDATA[Gastroözofageal reflü hastalığı, mide asidinin yemek borusuna kaçmasıyla oluşan bir rahatsızlıktır. Toplumda sık görülen ve bireylerin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen reflü, göğüs ağrısı, kronik öksürük ses kısıklıkları ve yutma güçlüğü gibi belirtilerle kendisini belli ediyor. Hastalık, doktor kontrolünde yapılan bazı yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaçlarla çoğu zaman kontrol altına alınabiliyor. İlaçların yetersiz kaldığı hastalarda ise ameliyatsız endoskopik işlemlerle reflü tedavisi başarılı bir şekilde yapılabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Salih Boğa, reflü hastalığının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında detaylı bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Reflüyü basit bir mide rahatsızlığı olarak görmeyin</strong></p>

<p>Gastroözofageal reflü hastalığı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması sonucu oluşmaktadır. Normalde alt özofagus sfinkteri adı verilen kas yapısı bu kaçışı engellemektedir. Ancak bu kapak zayıfladığında ya da gevşediğinde mide asidi yemek borusuna ulaşarak tahrişe neden olmaktadır. Uzun süre devam eden reflü, yemek borusunda hasara ve yaşam kalitesinde belirgin düşüşe yol açabilmektedir.</p>

<p><strong>Reflü şikayetleri farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor</strong></p>

<p>Her reflü şikâyeti aynı şekilde kendini göstermeyebilir. En sık görülen şikayet mide yanması olsa da, bazı hastalarda boğaz ve solunum yollarını etkileyen belirtiler de görülebilmektedir. Özellikle tekrarlayan ve günlük yaşamı etkileyen şu bulgular reflü açısından dikkate alınması gereken önemli sinyaller arasında yer almaktadır:</p>

<ul>
	<li><strong>Sürekli mide yanması:</strong> Özellikle yemeklerden sonra ve yatarken artan yanma hissi</li>
	<li><strong>Yutma güçlüğü:</strong> Yemek borusundaki tahrişe bağlı yutarken zorlanma ve ağrı</li>
	<li><strong>Ses kısıklığı ve boğaz ağrısı</strong>: Mide asidinin ses tellerini etkilemesiyle özellikle sabahları belirginleşen şikayetler</li>
	<li><strong>Kronik öksürük ve hırıltı:</strong> Özellikle gece boyunca tekrarlayan öksürük ve hırıltı</li>
	<li><strong>Ağızda acı veya ekşi tat:</strong> Mide içeriğinin yukarı çıkmasına bağlı tat değişikliği</li>
	<li><strong>Göğüs ağrısı:</strong> Yemek sonrası veya yatarken ortaya çıkabilen ve kalp ağrısıyla karışabilen ağrı hissi</li>
	<li><strong>Mide bulantısı ve kusma:</strong> Mide asidinin tahriş edici etkisine bağlı gelişebilen şikayetler.</li>
</ul>

<p><strong>Yaşam tarzı değişiklikleri tedavide önemli rol oynuyor</strong></p>

<p>Reflü tedavisinde ilk basamak genellikle yaşam tarzı düzenlemeleridir. Beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, yatış pozisyonunun düzenlenmesi, kilo kontrolü ve asit artıran gıdalardan kaçınmak şikayetleri önemli ölçüde azaltabilmektedir. Birçok hastada bu önlemler ve ilaç tedavisi ile hastalık kontrol altına alınabilmektedir.</p>

<p>Bazı hastalarda ise ilaç tedavisine rağmen şikayetler devam edebilmektedir. Bu durumda günümüzde cerrahiye alternatif olarak reflüyü kontrol altına alabilecek gelişmiş endoskopik tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Özellikle ameliyatsız reflü tedavisi olarak bilinen Endoskopik Fundoplikasyon, son yıllarda dikkat çeken modern bir seçenek haline gelmiştir.</p>

<p><strong>Endoskopik yöntemle mide girişinde yeni bir bariyer oluşturuluyor</strong></p>

<p>Endoskopik fundoplikasyon, ağız yoluyla ilerletilen endoskopik sistemler ve özel cihazlar aracılığıyla uygulanmaktadır. İşlem sırasında mide girişinde yeni bir kapak mekanizması oluşturularak mide asidinin yemek borusuna kaçması engellenmektedir. Böylece reflü şikayetlerinin kontrol altına alınması hedeflenmektedir. Günümüzde ameliyatsız reflü tedavisinin yani endoskopik fundoplikasyonun en yaygın uygulaması TIF(Transoral İncisionless Fundoplication) tekniğidir. Bu teknik, mide ile yemek borusu arasında daha güçlü bir bariyer oluşturarak reflüyü uzun vadede kontrol altına almayı amaçlamaktadır. Bu sayede mide içeriğinin yemek borusuna kaçışı engellenmekte ve reflü şikayetleri belirgin şekilde azalmaktadır.</p>

<p><strong>Ameliyatsız ve minimal invaziv bir tedavi seçeneği sunuyor</strong></p>

<p>Bu yöntem cerrahi kesi gerektirmediği için minimal invaziv bir işlem olarak kabul edilmektedir. Anestezi altında gerçekleştirilen endoskopik uygulama sonrası hastalar genellikle kısa sürede günlük yaşamlarına dönebilmektedir. İyileşme sürecinin daha konforlu olması ve hastanede kalış süresinin kısa olması önemli avantajlar arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Doğru tedavi ile yaşam kalitesi belirgin şekilde artabiliyor</strong></p>

<p>Reflü hastalığı, doğru tanı ve kişiye uygun tedavi yaklaşımıyla kontrol altına alınabilmektedir. Yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisinin yeterli olmadığı hastalarda, cerrahiye alternatif olarak uygulanan endoskopik tedavi yöntemleriyle reflü şikayetlerinin azaltılması ve yaşam kalitesinin artırılması hedeflenmektedir. Özellikle uygun hastalarda uygulanan endoskopik fundoplikasyon, reflünün neden olduğu şikayetlerin kontrol altına alınmasına ve hastaların günlük yaşamlarına daha konforlu şekilde devam etmelerine katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:06:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/ses-kisikligi-ve-gogus-agrisinin-nedeni-reflu-olabilir-1786626369.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özellikle yağlı yemeklerden sonra başlıyorsa, gecikmeyin</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-14040</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-14040</guid>
                <description><![CDATA[Karnın sağ üst bölümünde başlayan, sırta veya sağ omuza yayılan ve saatlerce sürebilen şiddetli ağrı çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak değerlendirilse de altta yatan neden safra kesesi iltihabı olabiliyor. Tıp dilinde akut kolesistit olarak adlandırılan bu tabloda erken tanı ve zamanında uygulanan cerrahi tedavi sayesinde hastalar genellikle kısa sürede sağlıklarına kavuşuyor. Ancak gecikmiş başvurular  safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  “Bu nedenle saatlerce  süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın  eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Karnın sağ üst bölümünde başlayan, sırta veya sağ omuza yayılan ve saatlerce sürebilen şiddetli ağrı çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak değerlendirilse de altta yatan neden safra kesesi iltihabı olabiliyor. Tıp dilinde akut kolesistit olarak adlandırılan bu tabloda erken tanı ve zamanında uygulanan cerrahi tedavi sayesinde hastalar genellikle kısa sürede sağlıklarına kavuşuyor. Ancak gecikmiş başvurular  safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  “</strong>Bu nedenle saatlerce  süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın  eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor. </p>

<p><strong>En sık görülen nedeni safra taşları</strong></p>

<p>Safra kesesi, karaciğer tarafından üretilen safrayı depolayan ve özellikle yağlı yemeklerden sonra bağırsağa boşaltarak yağların sindirimine yardımcı olan küçük ancak önemli bir  organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve safra pigmentleri arasındaki denge bozulduğunda önce safra çamuru, ardından safra taşları oluşabiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesinin çıkış kanalını tıkamasıyla safra akışı engelleniyor.  İçeride biriken safra, safra kesesi duvarında ödem ve iltihap gelişmesine neden olabiliyor. Akut kolesistit  tablosunun yaklaşık yüzde 90-95’inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça yaygın görülmektedir. Erişkinlerin yaklaşık yüzde 10-20’sinde safra taşı bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmında hiçbir belirti gelişmezken, bir bölümünde safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkabilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu,<strong> </strong>safra kesesi iltihabında taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında görülebildiğini; enfeksiyonların veya nadiren bazı hastalıkların da bu tabloda rol oynayabildiğini aktarıyor.</p>

<p><strong>Kadınlarda yaklaşık 3 kat fazla rastlanıyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabı kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 2-3 kat daha sık görülüyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol miktarını artırması ve hamilelik döneminde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda daha sık rastlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. İleri yaş, aile öyküsü, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlık, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da hastalık riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor.</p>

<p><strong>Doğru önlemlerle risk önemli ölçüde azaltılabiliyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabını tamamen önlemek her zaman mümkün olmasa da risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, liften zengin beslenme, uzun süre aç kalmama ve çok hızlı kilo vermekten kaçınma koruyucu önlemler olarak belirtiliyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede yüksek miktarda kilo veren hastaların bu süreçte hekim kontrolünde takip edilmelerinin büyük önem taşıdığını vurguluyor. </p>

<p><strong>Yemeklerden sonra başlayan ağrıya dikkat!</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabının en önemli belirtisi, özellikle yağlı yemeklerden sonra başlayan, karnın sağ üst bölgesinde hissedilen ve giderek şiddetlenen ağrı oluyor. Bu ağrı çoğu zaman sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta yayılabiliyor ve birkaç saatten uzun sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştahsızlık ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,<strong> </strong> basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık olduğunu düşünerek ağrıyı evde geçirmeye çalışmanın tanı ve tedavide gecikmeye neden olabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce devam eden şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır” uyarıyor. </p>

<p><strong>Ultrasonla büyük oranda saptanabiliyor</strong></p>

<p>Tanıda öncelikle hastanın şikâyetleri ve fizik muayene değerlendiriliyor, kan testlerinde enfeksiyon bulguları araştırılıyor. Görüntülemede ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason ile safra taşları, safra kesesi duvarında kalınlaşma, çevresinde sıvı birikimi ve iltihabı düşündüren bulgular büyük oranda saptanabiliyor. Gerektiğinde bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri yöntemlerden de yararlanılabiliyor.</p>

<p><strong>Kalıcı tedavi ameliyatla sağlanıyor</strong></p>

<p>Safra kesesi iltihabının tedavisinde amaç hem mevcut iltihabı kontrol altına almak hem de hastalığın tekrar etmesini önlemek. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı tedavisi, ağrı kontrolü ve gerekli durumlarda antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içerisinde taşlar bulunduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski devam eder. Dolayısıyla uygun hastalarda kalıcı tedavi, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor. </p>

<p><strong>İlk 72 saat çok önemli, çünkü... </strong></p>

<p>Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, günümüzde uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı alan ve ameliyata engel ciddi bir sağlık sorunu olmayan hastalarda erken laparoskopik safra kesesi ameliyatını önerdiğini aktarıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin başlamasından sonraki ilk 72 saat içinde gerçekleştirilen ameliyat, hem teknik olarak ameliyatın daha güvenli yapılmasını sağlamakta hem de hastanede kalış süresini ve komplikasyon riskini azaltmaktadır. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın ilerlemesine, safra kesesinde kangren veya delinme gelişmesine ve daha zor cerrahilere neden olabilmektedir” diyor. Safra kesesi ameliyatlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle gerçekleştirildiğini belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük kesi aracılığıyla yapılan bu yöntemde hastalar daha az ağrı hissetmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha kısa sürede dönülmekte ve kozmetik sonuçlar daha başarılı olmaktadır” diye konuşuyor.  </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:42:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/ozellikle-yagli-yemeklerden-sonra-basliyorsa-gecikmeyin-1786106568.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun Süreli Ülseratif Kolitte Kolon Kanseri Riski Artıyor mu?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-14036</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-14036</guid>
                <description><![CDATA[Tıbbi literatürde yayımlanan dikkat çekici bir vakada, uzun süredir ülseratif kolit tanısıyla takip edilen bir hastada kolonoskopik inceleme sırasında belirgin bir tümör saptanmazken, sonraki değerlendirmelerde rektum bölgesinde yaklaşık 3,5 santimetre çapında tümör (adenokarsinom) tespit edildi. Uzmanlar, tek bir hasta örneğine dayanan bu vakanın tüm ülseratif kolit hastalarına genellenemeyeceğini; ancak bu sonucun, kronik bağırsak hastalıklarında dikkatli izlemin önemini gösterdiğini belirtiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Bir bağırsak iltihabı hastalığı olan ülseratif kolit, uzun yıllar devam eden inflamasyon nedeniyle bazı hastalarda kolon kanseri açısından daha yüksek risk oluşturabiliyor. Hastalığın süresi, bağırsakta tuttuğu alanın genişliği, iltihabın kontrol altında olup olmadığı ve ailede kolon kanseri öyküsünün bulunması gibi faktörler, risk düzeyinin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Özellikle tüm kalın bağırsağı etkileyen ve uzun süre aktif seyreden ülseratif kolit vakalarında kolon kanseri gelişme riskinin daha yakından takip edilmesi gerektiğini belirten <strong>Genel Cerrahi Uzmanı</strong> <strong>Prof. Dr. Selçuk Mercan,</strong> düzenli kontrollerin erken tanı açısından kritik olduğuna vurgu yaparak şunları söylüyor:<em> “Özellikle kronik ulseratif kolit hastalığı kontrol altına alınamazsa, bu hastalarda sporadik, nadiren de kalın bağırsağın tamamını kapsayacak şekilde kanser gelişebilir.” </em></p>

<p>Uzmanlara göre ülseratif kolite bağlı gelişen kolon kanserleri, toplumda daha sık görülen sporadik kolon kanserlerinden farklı biyolojik özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle hastaların risk değerlendirmesinin yalnızca genel kanser tarama önerileriyle değil, hastalığın özellikleri dikkate alınarak yapılması önemli. </p>

<p><strong>Kişiye Özel Takip Programları Erken Tanı Şansını Artırıyor</strong></p>

<p>Ülseratif kolitli hastalarda erken dönem kanser değişikliklerinin tespit edilmesi bazı durumlarda güçleşebiliyor. Bağırsak yüzeyindeki yaygın iltihaplanma, yalancı polipler, doku hassasiyeti ve kronik hastalığa bağlı yapısal değişiklikler, bazı lezyonların fark edilmesini zorlaştırabiliyor.</p>

<p>Bilim insanları, ülseratif kolit hastalarının doktorları tarafından belirlenen takip planlarına uymasının, önerilen kolonoskopik değerlendirmeleri zamanında yaptırmasının ve hastalık aktivitesinin kontrol altında tutulmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Erken dönemde fark edilen kanser öncesi değişiklikler veya kanser gelişimi, tedavi seçeneklerinin daha etkin planlanmasına olanak sağlayabiliyor. Bu nedenle uzun süreli ülseratif kolit hastalarında düzenli takip, yaşam kalitesinin korunması ve olası risklerin yönetilmesi açısından önemli bir yer tutuyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:41:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-1786106495.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin sağlığı anne karnında başlıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-14015</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-14015</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Polat, dünya nöroloji otoritelerinin benimsediği yeni yaklaşım doğrultusunda, hastalıkları tedavi etmekten çok beyin sağlığını yaşam boyu korumaya odaklanan koruyucu nöroloji anlayışı ve bunun için uygulanması gereken bilimsel, toplumsal ve bireysel adımlar hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hastalık ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumak küresel standart hâline getiriliyor!</strong></p>

<p>Dünya genelindeki önde gelen nöroloji akademilerinin, yakın zamanda ortak raporlar ve kararlar yayımladıkları bilgisini veren Doç. Dr. Burcu Polat, “Bu metinlerde yalnızca hastalıkları tedavi etmeyi değil, hastalıklar ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumayı da küresel bir standart hâline getirmeyi hedeflediklerini vurguladılar.” dedi.</p>

<p>Yeni yol haritası kapsamında halkın sağlığını doğrudan etkileyecek dört temel hedef belirlendiğini aktaran Doç. Dr. Polat, “Dünya genelinde nöroloji uzmanı ve sağlık personeli sayısı artırılarak, hastaların tedaviye erişim sürelerinin kısaltılması; hekimlerin tükenmişlik yaşamadan hastalarına daha fazla vakit ayırmasının sağlanması; Alzheimer demansı, ALS, inme gibi beyin hastalıklarına kesin çözümler ve yeni ilaçlar bulunması için yürütülen bilimsel araştırmalara verilen bütçe ve desteklerin artırılması; halkın günlük yaşamda beyin sağlığını nasıl koruyacağına dair güvenilir rehberler hazırlanarak ve hastalıkları önleyici küresel kampanyalar yürütülmesi… Bunlara ek olarak; sağlık eğitiminin uygulamalı olarak ilkokuldan itibaren verilmesi çok önemli. Çünkü beyin sağlığı anne karnında başlıyor, daha ilkokuldan itibaren sağlık bilinci gelişmiş bir anne adayı sağlıklı bir çocuk dünyaya getirecektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Nörologlar, yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji alanını ilerletmek için de çalışabilir!</strong></p>

<p>Beynin, insan vücudunun merkezi komuta ve kontrol merkezi olarak işlev gördüğünü ve fiziksel, zihinsel ve sosyal refahımızdan sorumlu bir organ olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Polat, “Nörologlar, beyin sağlığı alanında uzman olarak hizmet vermelerinin yanı sıra yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji (preventive neurology) alanını ilerletmek için de çalışabilirler.” dedi.</p>

<p>Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 21. yüzyıl için etkin bir beyin sağlığı vizyonu ve eylem planına ihtiyaç olduğunu dile getiren Doç. Dr. Polat, “Beyin sağlığı; bir insanın yaşamı boyunca fiziksel, zihinsel ve sosyal refahını en iyi şekilde destekleyen ideal beyin fonksiyonlarına sahip olması ve bunu sürdürmesidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Her iki kişiden biri yaşamı boyunca nörolojik hastalık riskiyle karşı karşıya! </strong></p>

<p>Yapılan güncel araştırmalara göre, her iki kişiden birinin hayatının bir döneminde bir nörolojik hastalık veya bozukluktan etkilendiğine işaret eden Doç. Dr. Burcu Polat, şunları söyledi:</p>

<p>“Beyin sağlığının korunması için 4 ana alana odaklanılmalı. İlki bilim. Beyin hastalıklarını önleyecek tıbbi buluşlar için bilimsel araştırmalar hızlandırılmalı. Ardından sağlık çalışanlarına her dönemde güvenilir ve güncel beyin sağlığı kaynakları sunulmalı. Beyin sağlığını koruyan yasaların çıkması için hükümetlerle çalışılmalı. Topluma, yaşlılıkta zihinsel gerilemeyi önleyecek pratik ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları çocukluktan itibaren öğretilmeli.”</p>

<p><strong>Çocuklukta geçirilen kafa travmaları yıllar sonra da beyni etkileyebiliyor! </strong></p>

<p>Günlük yaşam için bilimsel ipuçları paylaşan Doç. Dr. Polat, “Çocukluk çağından itibaren doğru beslenme, beyin hastalıkları riskini azaltır. Okul çağında yaşanan kafa travmalarının (spor yaralanması, trafik kazaları), yıllar sonra bile beyin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Beyindeki mikro plastik birikimi, hava kirliliği gibi güncel çevre sorunları bilim dünyası tarafından yakından takip edilmektedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beyin yaşam boyu kendini yenileyebilir! </strong></p>

<p>“Beyin için hiçbir zaman geç değil!” diyen Doç. Dr. Burcu Polat, iki önemli kavrama dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Plastisite ve bilişsel sermaye… Beyin, yaşamın her döneminde yapısal ve fonksiyonel olarak adapte olabilir, yeniden şekillenebilir ve kendisini yenileyebilir. Her beyin değişen oranlarda bir plastisiteye yani değişip dönüşme potansiyeline sahiptir. Hayat boyu öğrenme, bilişsel (bellek, dikkat, planlama, soyutlama vb. işlevler) olarak aktif olmak ve sosyal etkileşimin yüksek olması bireylerin akıl (beyin) sermayesine katkıda bulunur.</p>

<p>Yani geç kalmadınız, beyin sağlığınız için hemen bugün bir yerlerden başlayın! Sigarayı bırakmak, kilo kontrolü sağlamak, asansör yerine merdiven kullanmak, gün içinde kısa molalar verip nefes egzersizleri yapmak ya da kitap okumaya başlamak gibi küçük adımlarla başlanabilir. Sürdürülebilir ve gerçekçi hedefler belirleyerek sağlığı geri kazanmak mümkün. Hastalıklar kader değildir!” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 15:38:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-1786106329.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin aşk acısını fiziksel acı gibi algılıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-13955</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-13955</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Şule Ataş, aşk acısının beyinde ve psikolojide nasıl işlendiği, ayrılık sonrası yaşanan yas sürecinin sağlıklı şekilde yönetilmesinin neden önemli olduğu ve iyileşmeyi destekleyen ya da zorlaştıran davranışlar hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Şule Ataş,<strong> </strong>aşk acısının beyinde ve psikolojide nasıl işlendiği, ayrılık sonrası yaşanan yas sürecinin sağlıklı şekilde yönetilmesinin neden önemli olduğu ve iyileşmeyi destekleyen ya da zorlaştıran davranışlar hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Beyin, fiziksel acı ile duygusal acıyı tamamen birbirinden ayırmaz!</strong></p>

<p>Aşk acısının, yalnızca duygusal bir üzüntü olmadığını ifade eden Klinik Psikolog Şule Ataş, “Aynı zamanda psikolojik ve biyolojik yönleri olan bir kayıp sürecidir.” dedi.</p>

<p>Romantik bir ilişki içinde sevilen kişinin, zamanla hayatın en önemli parçalarından biri haline geldiğini aktaran Ataş, “Güven duygusu, günlük alışkanlıklar ve geleceğe dair planlar bu ilişki etrafında şekillenir. Ayrılık yaşandığında ise beyin bu durumu önemli bir kayıp olarak algılar. İlginç olan, beynin fiziksel acı ile duygusal acıyı tamamen birbirinden ayırmamasıdır. Parmak kesildiğinde ya da herhangi bir fiziksel ağrı hissedildiğinde aktifleşen bazı beyin bölgeleri, yoğun duygusal acı yaşandığında da devreye girebilir. Bu nedenle ayrılık sonrası birçok kişi boğazında düğümlenme, mide rahatsızlıkları, uykusuzluk, iştahsızlık ya da gerçekten fiziksel olarak canı yanıyormuş gibi hissedebilir. Ancak yaşanan acının şiddetini belirleyen yalnızca ayrılığın kendisi değildir. Ayrılıktan sonra zihinden geçen düşünceler de bu süreci önemli ölçüde etkiler. ‘Bir daha mutlu olamayacağım’, ‘kimse beni onun kadar sevemeyecek’ ya da ‘onsuz hayatımın anlamı kalmadı’ gibi düşünceler, kayıp hissini daha da yoğunlaştırabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Amaç acı çekmek değil; yaşanan acıyı anlamlandırmak ve bu deneyimden öğrenebilmek!</strong></p>

<p>Aşk acısının istenen bir deneyim olmamakla birlikte psikolojik açıdan önemli bir işlevi olduğuna değinen Ataş, “Ayrılık, yalnızca bir kişinin hayatımızdan çıkması anlamına gelmez. Aynı zamanda alıştığımız düzenin, geleceğe dair planların ve bazen de kendimizle ilgili bazı inançların değişmesidir. Bu değişime uyum sağlayabilmek için zihnin zamana ve bir yas sürecine ihtiyacı vardır.” dedi.</p>

<p>Bu sürecin, kişinin ilişkiyi değerlendirmesine de fırsat sunabileceğini dile getiren Ataş, şunları söyledi:</p>

<p>“İlişkide nelerin iyi gittiğini, hangi noktaların yıpratıcı olduğunu, kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve ilişki kurma biçimini daha net görebilir. Ancak bu farkındalık her zaman kendiliğinden oluşmaz. Eğer ayrılık süreci yalnızca karşı tarafı suçlayarak, duygulardan kaçarak ya da acıyı bastırmaya çalışarak geçirilirse, benzer ilişki örüntülerinin tekrar etme riski artabilir.</p>

<p>Buna karşılık yaşanan deneyim sağlıklı şekilde değerlendirilebilirse, kişi duygusal dayanıklılığını artırabilir ve gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurabilir. Dolayısıyla amaç acı çekmek değil; yaşanan acıyı anlamlandırmak ve bu deneyimden öğrenebilmektir.”</p>

<p><strong>Ayrılık, psikolojik açıdan bir yas süreci!</strong></p>

<p>Ayrılık sonrasında yaşanan acıyı tamamen ortadan kaldıracak sihirli bir yöntemin olmadığına işaret eden Psikolog Şule Ataş, “Çünkü ayrılık, psikolojik açıdan bir yas sürecidir. Nasıl sevilen birinin kaybından sonra zamana ihtiyaç duyuluyorsa, biten bir ilişkinin ardından da zihin ve duyguların yeni duruma uyum sağlaması için zamana ihtiyaç vardır.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı bir yas sürecinin, acıyı yok saymak ya da bastırmak olmadığını vurgulayan Ataş, “Özlemek, üzülmek ve ağlamak bu sürecin doğal parçalarıdır. Önemli olan, bu duygular nedeniyle hayatın tamamen durmasına izin vermemektir. Günlük rutinleri sürdürebilmek, sosyal ilişkilerden tamamen kopmamak ve kişiye iyi gelen aktivitelere devam etmek iyileşmeyi önemli ölçüde destekler. Bir diğer önemli nokta ise ilişkiyi gerçekçi değerlendirebilmektir. Ayrılık sonrasında zihin çoğu zaman ilişkinin yalnızca güzel anılarını hatırlamaya eğilimlidir. Oysa sağlıklı iyileşme, ilişkinin hem olumlu hem de zorlayıcı yönlerini birlikte görebilmeyi gerektirir. Bu sayede kişi geçmişi idealize etmek yerine yaşananları daha dengeli değerlendirebilir ve yaşamını yeniden inşa etmeye başlayabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Eski partneri sosyal medyadan takip etmek iyileşme sürecini zorlaştırıyor!</strong></p>

<p>Ayrılık sonrasında eski partneri sosyal medyadan takip etmenin ya da sürekli iletişim kurmaya çalışmanın, çoğu zaman iyileşme sürecini zorlaştırdığına dikkat çeken Ataş, “Çünkü her profil kontrolü, zihni yeniden o kişiye yönlendirir ve duygusal bağın sürmesine neden olur.” dedi.</p>

<p>Birçok kişinin bunu yalnızca meraktan yaptığını düşündüğünü ancak çoğu zaman bu davranışın altında belirsizliği azaltma, özlem duygusunu hafifletme ya da ilişkinin yeniden başlayabileceğine dair bir umut arayışı bulunduğunu kaydeden Ataş, “Her ne kadar kısa süreli bir rahatlama hissi yaşansa da bu etki kalıcı değildir. Aksine kişi yeniden kontrol etme ihtiyacı hisseder ve bu durum zamanla bir döngüye dönüşebilir. Sağlıklı iyileşme için beynin yeni duruma uyum sağlayabilmesine fırsat vermek gerekir. Bunun için dikkati sürekli geçmişe yöneltmek yerine günlük yaşama, yeni deneyimlere ve sosyal ilişkilere odaklanmak iyileşme sürecini destekler.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İyileşmenin yolu acıyı bastırmak değil, duygularla sağlıklı şekilde yüzleşmekten geçer!</strong></p>

<p>Bazı kişilerde ayrılık sonrasında yaşanan yoğun boşluk, yalnızlık ve üzüntü duygularının; alkol kullanımı, aşırı yeme, kontrolsüz alışveriş, kumar ya da diğer dürtüsel davranışlara yönelmeyi tetikleyebileceği uyarısında bulunan Ataş, “Ancak bu durum herkes için geçerli değildir. Risk; kişinin stresle baş etme becerilerine, daha önce benzer davranışlar gösterip göstermediğine ve yaşadığı duygusal yükün şiddetine göre değişir.” dedi.</p>

<p>Bu davranışların ortak amacının, yaşanan acıdan kısa süreliğine uzaklaşmak olduğunu belirten Ataş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Alkol ya da diğer dürtüsel davranışlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; ancak duygusal sorunu çözmez. Tam tersine, acının ertelenmesine ve kişi aynı duyguları yeniden yaşadığında aynı davranışlara tekrar yönelmesine neden olabilir. Bu nedenle ayrılık sonrasında asıl ihtiyaç, acıyı hızla ortadan kaldıracak çözümler aramak değil; yaşanan duyguları kabul ederek onlarla sağlıklı biçimde baş etmeyi öğrenmektir. İyileşme zaman alır. Ancak bu süreç doğru şekilde yaşandığında, kişi hem kendisini hem de ilişki kurma biçimini daha iyi tanıyabilir ve gelecekte daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 21:08:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/08/beyin-ask-acisini-fiziksel-aci-gibi-algiliyor-1785607714.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Kanser Tedavisini Etkileyen 10 Altın Kural</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-13910</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-13910</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsimi; tatil planları, artan açık hava aktiviteleri ve yükselen sıcaklıklarla birlikte tüm bireylerin günlük yaşam alışkanlıklarında önemli değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Başta kanser hastaları olmak üzere herhangi bir hastalıktan dolayı tedavisi devam eden kişilerin yaz aylarında sağlığını korumak için daha fazla dikkat etmesi gerekebiliyor. Çünkü sıcak havaların neden olduğu sıvı kaybı, güneş ışınlarının cilt üzerindeki etkileri ve enfeksiyon riskleri tedavi sürecini doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle yaşam tarzının mevsim koşullarına göre düzenlenmesi hem tedavi konforunu hem de bireyin yaşam kalitesini olumlu yönde destekleyebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Nilay Şengül, kanser hastalarının yaz aylarında tedavilerini güvenli ve konforlu şekilde sürdürebilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<ol>
	<li><strong>Tedavinize yaz tatili arası vermeyin: </strong>Kanser tedavisi yılın her döneminde olduğu gibi yaz aylarında da planlanan şekilde sürdürülmelidir. Kemoterapi, immünoterapi veya hedefe yönelik tedavi alan hastalarda sıcak hava koşullarının oluşturabileceği etkiler farklılık gösterebilir. Ancak doğru önlemler alındığında hastaların hem tedavi süreçlerini aksatmadan sürdürebilmeleri hem de yaz mevsiminin keyfini güvenli bir şekilde çıkarabilmeleri mümkündür. Tedavi planlarının değiştirilmesi ya da ilaçların düzensiz kullanılması yerine, günlük yaşam alışkanlıklarının sıcak hava koşullarına uygun şekilde düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır. </li>
	<li><strong>Sıvı kaybına karşı önlem alın: </strong>Yaz aylarında artan terleme nedeniyle vücut daha fazla sıvı kaybedebilir. Kanser tedavisi gören kişilerde yeterli sıvı tüketimi, hem genel sağlık hem de tedavi toleransı açısından kritik öneme sahiptir. Kalp veya böbrek hastalığı bulunmayan bireylerin günlük yaklaşık 2-2,5 litre su tüketmeye özen göstermesi önerilmektedir. Susamayı beklemeden düzenli aralıklarla su içmek, aşırı sıcak saatlerde açık havada uzun süre kalmamak ve sıvı kaybını artırabilecek koşullardan uzak durmak önemlidir. </li>
	<li><strong>Güneşten korunun: </strong>Bazı kemoterapi ilaçları ve hedefe yönelik tedaviler cildin güneş ışınlarına karşı hassasiyetini artırabilmektedir. Bu durum güneş yanıkları, cilt tahrişleri ve lekelenme riskini yükseltebilir. Bu nedenle özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında doğrudan güneş altında bulunulmaması önerilmektedir. Dışarı çıkılması gereken durumlarda en az SPF 30-50 koruma faktörlü güneş kremi kullanılmalı, geniş kenarlı şapka tercih edilmeli ve açık renkli, ince, pamuklu kıyafetler giyilmelidir.</li>
	<li><strong>Beslenmenizde hafif ve güvenli gıdaları tercih edin: </strong>Yüksek sıcaklıklar iştah değişikliklerine neden olabilir. Bu dönemde ağır ve yağlı yiyecekler yerine mevsim sebze ve meyvelerinden zengin, yeterli protein içeren dengeli öğünler tercih edilmelidir. Kanser tedavisi sırasında bağışıklık sistemi bazı hastalarda zayıflayabileceği için gıda güvenliği de büyük önem taşımaktadır. Açıkta satılan, uygun koşullarda muhafaza edilmediği düşünülen veya hijyeninden emin olunmayan yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Güvenilir kaynaklardan temin edilen ve doğru koşullarda hazırlanan besinlerin tüketilmesi enfeksiyon riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir.</li>
	<li><strong>Egzersizlerinizi hava durumuna göre planlayın: </strong>Toplumda yaygın olarak düşünülenin aksine, uygun düzeyde fiziksel aktivite kanser tedavisi gören birçok hastada enerji seviyesini destekleyebilir. Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde yapılan 20-30 dakikalık yürüyüşler, kas gücünün korunmasına yardımcı olurken ruh halini de olumlu etkileyebilir. Ancak aşırı sıcak havalarda yoğun egzersizlerden kaçınılmalı ve fiziksel aktiviteler kişinin genel sağlık durumu ile tedavi süreci göz önünde bulundurularak planlanmalıdır. </li>
	<li><strong>Uyku ve dinlenmenizi ihmal etmeyin: </strong>Kaliteli uyku, vücudun kendini yenilemesi ve tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesi açısından önemli bir role sahiptir. Yaz aylarında artan sıcaklıklar uyku kalitesini olumsuz etkileyebileceğinden, serin ve iyi havalandırılmış bir ortam oluşturulmalıdır. Düzenli uyku saatlerine sadık kalmak ve dinlenmeye yeterli zaman ayırmak, hem fiziksel hem de zihinsel iyilik halini destekleyebilir.</li>
	<li><strong>Enfeksiyon riskine karşı önleminizi alın: </strong>Kanser tedavisi gören bazı hastalarda bağışıklık sistemi enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelebilir. Bu nedenle el hijyenine dikkat edilmesi, güvenli gıdaların tüketilmesi ve gerekli durumlarda kalabalık ortamlarda maske kullanılması önem taşımaktadır. Özellikle yaz aylarında artan seyahatler ve toplu etkinlikler sırasında kişisel hijyen kurallarına özen göstermek, enfeksiyonlardan korunmada etkili bir adım olabilir. </li>
	<li><strong>Tatil planları ve ilaç kullanımını doktorunuzla birlikte yapın: </strong>Yaz döneminde yapılacak seyahat veya tatil planları, tedavi programı dikkate alınarak organize edilmelidir. Tedavi tarihleri, kan değerleri ve kullanılacak ilaçların saklama koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı ilaçların yüksek sıcaklıklardan korunması gerektiği için saklama talimatlarının dikkatle incelenmesi önemlidir. Seyahat öncesinde hekimle görüşülmesi, olası aksaklıkların önüne geçilmesine yardımcı olabilir. </li>
	<li><strong>Sevdiklerinizle zaman geçirin: </strong>Kanser tedavisi yalnızca fiziksel değil, duygusal açıdan da destek gerektiren bir süreçtir. Yaz ayları, psikolojik iyilik halini güçlendirmek için önemli fırsatlar sunabilir. Sevilen kişilerle vakit geçirmek, keyif alınan hobilerle ilgilenmek, nefes egzersizleri yapmak veya doğayla temas etmek stresin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Olumlu yaşam alışkanlıkları, tedavi sürecinde motivasyonun korunmasına ve yaşam kalitesinin artırılmasına destek olabilir. </li>
	<li><strong>Tedavi planınızı aksatmayın en küçük bir değişimi hekiminizle paylaşın: </strong>Kanser tedavisi gören hastalar için yaz aylarında sağlığı korumanın temelinde; yeterli su tüketimi, güneşten korunma, dengeli beslenme, düzenli hareket, kaliteli uyku ve enfeksiyonlardan korunma yer almaktadır. Tedavi planının aksatılmaması ve olası değişikliklerin mutlaka hekimle paylaşılması büyük önem taşımaktadır. Doğru önlemlerle yaz mevsiminin keyfini çıkarırken tedavi sürecini güvenli ve sağlıklı şekilde sürdürmek mümkündür. Kanserle mücadelede yaşam tarzında yapılacak küçük ama bilinçli değişiklikler, hastaların hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha güçlü hissetmelerine katkı sağlayabilir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:53:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-1785318785.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Nefesle Başlıyor, Bağımlılıkla Devam Ediyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-13905</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-13905</guid>
                <description><![CDATA[Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, elektronik sigaralara ilişkin güncel bilimsel verileri değerlendirerek önemli uyarılarda bulundu. Son araştırmaların, elektronik sigaraların yalnızca nikotin bağımlılığına yol açmadığını; aynı zamanda kalp krizi ve felç riskini artırabilecek damar hasarı, kronik akciğer hastalıkları ve kansere yol açabilecek kimyasallara maruziyet açısından da ciddi soru işaretleri oluşturduğunu belirten <strong>Prof. Dr. Çetin</strong>, özellikle gençler için tehlikenin sanılandan çok daha büyük olduğuna dikkat çekti.</p>

<p><strong>Dumanın içinde ağır metaller bulundu</strong></p>

<p>Geçtiğimiz yıl yayımlanan dikkat çekici bir bilimsel çalışmada, popüler e-sigara markalarının dumanı analiz edildi ve yüksek miktarda ağır metal saptandı. Araştırmacılar başlangıçta bunun cihazlardaki teknik bir arızadan kaynaklanabileceğini düşündü. Ancak yapılan incelemeler, sorunun üretim mekanizmasından değil, ürünlerin yapısından kaynaklanabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Elektronik sigaralarda aroma vermek amacıyla kullanılan kimyevi maddeler de vücudumuzdaki hücrelerin membranlarını zedeleyerek akciğer, kanser ve kalp damar hastalıklarına neden olabiliyor. Nadir olarak e-sigaraların içinde bulunan diasetil ise, en küçük bronşların zedelenmesine yol açarak kronik ve ciddi nefes darlığı gibi tabloları beraberinde getirebiliyor. Ayrıca normal sigaralarda olduğu gibi e-sigaralar da nikotin içeren e-sigaralar, ağız içinde damak kısmının kanlanmasını da azaltıyor. Böylelikle ağzımızın anatomik yapısı sıklıkla hastalıklara ve enfeksiyonlara maruz kalabiliyor. </p>

<p><strong> Kalbimizde nasıl bir tahribata neden oluyor?</strong></p>

<p>Elektronik sigara dumanının inhalasyonu bile kalp ve damar sistemi üzerinde bir stres yaratmakta. Kalp hızı (nabız) yükseliyor ve damarların çapı damarın kendisini kasmasıyla azalıyor. Bu durum uzun vadede kalbi besleyen damarların sertleşmesine neden olabiliyor. Bir kişi gün boyu elektronik sigara kullanıyorsa, bu süre içinde tansiyon değerleri damar çapının daralması ile beraber sürekli yüksek seyrediyor. Neticede kalp ritim bozuklukları, felç veya kalp krizi sonuç olarak doğabiliyor.</p>

<p><strong>Elektronik sigara, akciğerlerimizi de sevmiyor </strong></p>

<p>Elektronik sigaralarda yüksek ısıda oluşan yoğun zararlı kimyevi maddeler akciğer dokusunun içine sızıp, kana karışarak kalbi besleyen damarlara ulaşabiliyor. Bu kimyasalların içinde kanserojen olarak bilinen formaldehit ve asitaldehit mevcut. Değinilen moleküller ve diğer kimyevi maddeler damar yapısına hasar vermekle beraber vücuttaki yangı mekanizmasını tetikleyerek kardiyovasküler hastalıkların oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Başka bir kalp ve damar sağlığı sorunu ise kişiler e-sigarayı bırakmaya çalıştıklarında meydana geliyor: Nikotin yoksunluğundan kaynaklanan nabız ve tansiyon değerlerinin yükselmesi kardiyovasküler sorunlara yol açabiliyor. </p>

<p>Elektronik sigara kullanmak bronşlarda ve akciğerlerde yangıya neden olabilmekte. Yangı sürekli kullanımda kronikleşebiliyor. Netice olarak astım atakları gelişip artabilirken; KOAH semptomları başlayabiliyor. Kronik öksürük ve nefes darlığı geri dönüşümlü olmamakla beraber genel sağlık için de bir tehdit oluşturuyor. </p>

<p><strong>Kansere neden oluyor mu? </strong></p>

<p>Elektronik sigaranın kansere neden olup olmadığı henüz bilinmiyor. Prof. Dr. Süha Çetin, <em>“Ancak kullananların yüksek oranda kanser riskine sahip olan kimyasallara maruz kaldığı kanıtlanmış durumda”</em> diyor ve ekliyor: <em>“Örneğin üç bilinen popüler elektronik sigara markasında yüksek oranda nikel ve antimon tespit edildi. Bu ağır metaller sıklıkla akciğer kanserine neden olabiliyor. Ayrıca elektronik sigaraların bazılarında yüksek miktarda kurşun da mevcut. Bir ağır metal olan kurşun, özellikle sinir sistemine yoğun biçimde zarar verebiliyor.”</em> </p>

<p><strong>Ergenlik Döneminde Elektronik Sigara: </strong></p>

<p><strong>Sanıldığından </strong><strong>Daha Büyük Risk</strong></p>

<p>Elektronik sigaraların bağımlılık yaptığı biliniyor. Bu bağımlılık beyin dokuları halen gelişmekte olan ergenlik çağında olan bireyler için önemli bir sorun. Elektronik sigara bırakıldığı taktirde, özellikle bu yaş gurubunda depresyon, anksiyete ve konsantrasyon bozuklukları riski de artıyor.</p>

<p>Elektronik sigaralar henüz uzun dönem etkilerini tam olarak bildiğimiz ürünler değil. Üstelik içerikleri ve çalışma mekanizmaları sürekli değişiyor. Ancak bugün elimizdeki bilimsel veriler, elektronik sigaraların klasik sigaradaki zararlı maddeleri içermese bile, kendilerine özgü ve sağlığımız açısından ciddi risk oluşturan kimyasallar barındırdığını gösteriyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:52:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-1785318749.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yorgunluk, Uykusuzluk, Gerginlik: İlişkisel Stres Ömrünüzü Kısaltıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-13883</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-13883</guid>
                <description><![CDATA[İlişkinizde kendinizi sürekli açıklamak zorunda mı hissediyorsunuz? Sınır koyduğunuzda suçluluk duyuyor, bazı kişilerle görüştükten sonra saatlerce aynı konuşmayı zihninizde tekrar ediyor ya da kendinizi tükenmiş hissediyor musunuz? İlişkisel stres olarak adlandırılan bu durum uzun sürdüğünde yalnızca ruh halinizi değil, bedeninizi de yönetmeye başlıyor. Uyku düzeninden bağışıklık sistemine, dikkat performansından biyolojik yaşlanma süreçlerine kadar bedenimizi A’dan Z’ye etkilediğine dikkat çeken Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş, ”Bedenimiz yalnızca fiziksel tehditlere değil, ilişkilerde hissettiğimiz güvensizlik ve sürekli alarm haline de tepki verir. Bu nedenle kendimizi sürekli savunmada hissettiğimiz ilişkiler, zaman içinde hem psikolojik hem de biyolojik bir yük oluşturabilir” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İlişkinizde kendinizi sürekli açıklamak zorunda mı hissediyorsunuz? Sınır koyduğunuzda suçluluk duyuyor, bazı kişilerle görüştükten sonra saatlerce aynı konuşmayı zihninizde tekrar ediyor ya da kendinizi tükenmiş hissediyor musunuz? İlişkisel stres olarak adlandırılan bu durum uzun sürdüğünde yalnızca ruh halinizi değil, bedeninizi de yönetmeye başlıyor. Uyku düzeninden bağışıklık sistemine, dikkat performansından biyolojik yaşlanma süreçlerine kadar bedenimizi A’dan Z’ye etkilediğine dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, ”Bedenimiz yalnızca fiziksel tehditlere değil, ilişkilerde hissettiğimiz güvensizlik ve sürekli alarm haline de tepki verir. Bu nedenle kendimizi sürekli savunmada hissettiğimiz ilişkiler, zaman içinde hem psikolojik hem de biyolojik bir yük oluşturabilir” diyor.</p>

<p><strong>BEYNİMİZ ZOR İLİŞKİLERİ TEHDİT OLARAK ALGILIYOR</strong></p>

<p>Hayatımız boyunca yüzlerce, belki de binlerce insanla ilişki kuruyoruz. Kimileri hayatımıza kısa süreliğine girip çıkarken, kimileri yıllarca yaşamımızın önemli bir parçası oluyor. Ancak bazı ilişkiler var ki yalnızca duygularımızı değil, günlük yaşamımızı da derinden etkiliyor. İş yerinde yaşadığınız bir tartışmayı saatler sonra bile zihninizde yeniden canlandırdığınız, bir aile üyesinden gelen telefonu görünce içinizin sıkıldığı ya da yanında kendinizi güvende hissetmeniz gereken eşinizin veya partnerinizin yanında sürekli savunmada hissettiğiniz oldu mu? İşte bu tür ilişkilerde etkilenen yalnızca ruh haliniz değildir. </p>

<p>Beynimizin sosyal ilişkileri aynı zamanda bir güvenlik sistemi üzerinden değerlendirdiğini belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, “Kabul görmek, anlaşılmak ve desteklenmek sinir sistemine güven mesajı verirken; sürekli eleştirilme, küçümsenme, reddedilme ya da öngörülemeyen tepkilerle karşılaşma beklentisi beynimiz tarafından sosyal bir tehdit olarak algılanabilir. Bu durumda bedenimiz de tıpkı fiziksel bir tehlike karşısındaymış gibi stres yanıtını devreye sokabilir” diyor.</p>

<p><strong>BEDENİNİZ İLİŞKİNİZE TEPKİ VERİYOR!</strong></p>

<p>Ancak ilginç olan nokta şu ki bazen stres tepkisi hemen ortaya çıkmayabiliyor. Bazı kişilerle görüşmeden önce ’Yine kendimi anlatamayacağım’, ’Yine yanlış anlaşılacağım’ ya da ’Sınır koyarsam suçlu hissedeceğim’ gibi düşüncelerin zihni meşgul etmeye başladığına dikkat çeken <strong>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş, </strong>“Kalp atışının hızlanması, kasların gerilmesi, sürekli tetikte hissetme ya da konuşmayı defalarca zihinde prova etme gibi tepkiler de beynin kendisini olası bir tehdide hazırlamasının doğal sonuçlarıdır. Kişi bedensel olarak gevşemekte zorlanabilir ve duygusal olarak tükenmiş hissedebilir” ifadelerini kullanıyor. </p>

<p><strong>İLİŞKİSEL STRES SADECE RUHU DEĞİL, BEDENİ DE YORUYOR</strong></p>

<p>Stres, kısa süreli olduğunda beden değişen koşullara uyum sağlamak için doğal bir savunma mekanizması geliştirir. Ancak stres kaynağı devam ettiğinde, vücut tekrar tekrar alarm durumuna geçer. Bu durumun bilimsel olarak ”allostatik yük” olarak tanımlandığını belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, “Bedenimiz stresle başa çıkabilmek için sürekli uyum sağlamaya çalışır. Uzun süreli stres üzerine yapılan çalışmalar, bedenin stres altında yalnızca “gergin” kalmadığını; aynı zamanda dengeye dönebilmek için daha fazla kaynak harcadığını gösteriyor. Bu ekstra çaba uzun süre devam ettiğinde, bedenin dinlenme, onarım ve toparlanma kapasitesi zorlanabilir. Başka bir deyişle yalnızca zihnimiz değil, bedenimiz de bu yükü taşımaya başlar” diyor.</p>

<p><strong>BU BELİRTİLER İLİŞKİSEL STRESİN EN NET GÖSTERGESİ OLABİLİR</strong></p>

<p>Uzun süre devam eden ilişkisel stres duygusal yorgunlukla birlikte bedeni de etkileyen fiziksel yansımalara neden oluyor. </p>

<p>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş, Bedendeki belirtiler ilişkisel stresin yansımasıdır. Çünkü beden, kendini sürekli tetikte tutmanın bedelini zamanla ödemeye başlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar da uzun süre devam eden olumsuz sosyal ilişkilerin biyolojik yaşlanma, inflamasyon ve genel sağlık yüküyle ilişkili olabileceğine işaret ediyor” uyarısında bulunuyor.</p>

<p><strong>ZOR İLİŞKİLERLE BAŞ ETMENİN İLK ADIMI: ETKİSİNİ FARK ETMEK</strong></p>

<p>Sürekli alarm halinde çalışan bir sistem, zamanla hem ruhsal hem de fiziksel sağlığı etkileyebiliyor. Peki her zor ilişki “toksik” mi ya da her anlaşmazlıkta ilişki bitmeli mi? </p>

<p><strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş</strong>, önemli olanın tek bir tartışma değil; kişiyi sürekli aynı duygusal döngüye hapseden, çözülemeyen ilişki örüntüleri olduğunu belirtiyor. ”Sürekli kendinizi açıklamak zorunda hissediyorsanız, sınır koyduğunuzda yoğun suçluluk duyuyor ya da karşınızdaki kişinin duygularını düzenlemeyi kendi sorumluluğunuz gibi görüyorsanız, bu ilişki stres yükünüzü artırıyor olabilir” diyen <strong>Gönültaş</strong>’a göre ilk adım ilişkinin üzerimizde bıraktığı etkiyi fark etmek. </p>

<p><strong>KENDİNİZE BU SORULARI SORUN!</strong></p>

<p>”Bu kişiyle görüştükten sonra kendimi nasıl hissediyorum? Daha gergin, daha yorgun ya da daha yetersiz mi? Aynı döngüyü tekrar tekrar mı yaşıyorum?” sorularını sormanın, ilişkisel stresi fark edebilmek açısından önemli ipuçları sunduğunu belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Öykü Gönültaş,</strong> “Sınır koymak da her zaman ilişkiyi sonlandırmak anlamına gelmez. Bazen konuşma süresini kısaltmak, belirli konulara girmemek, her talebe hemen ’evet’ dememek ya da tartışma büyüdüğünde konuşmaya ara vermek de sağlıklı bir sınır olabilir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p>Sağlıklı ilişkilerin ruhsal olduğu kadar fiziksel sağlık için de koruyucu olduğuna dikkat çeken <strong>Klinik Psikolog Öykü Gönültaş</strong>, ”Kendimizi güvende, anlaşılmış ve desteklenmiş hissettiğimiz ilişkiler stresin etkisini azaltır, psikolojik dayanıklılığımızı güçlendirir. Ruhsal iyi oluş yalnızca kendi iç dünyamızı düzenlemekten değil; bizi tüketen ilişkileri fark edip, bize iyi gelen ilişkileri çoğaltabilmekten de geçiyor” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:45:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yorgunluk-uykusuzluk-gerginlik-iliskisel-stres-omrunuzu-kisaltiyor-1785231938.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında mantar enfeksiyonu artıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-13880</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-13880</guid>
                <description><![CDATA[Yaz sıcakları, yüksek nem ve terleme ciltte mantar oluşumu riskini artırarak sağlığı tehdit edebiliyor. Özellikle ayak tabanı, parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altı ve cilt kıvrımlarında mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığı yazın artıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Aşırı kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama veya kötü koku gibi şikayetlere yol açan mantar, kolay bulaşan ve tedavisi ihmal edildiğinde yaygınlaşan bir hastalık” diyor. Özellikle yaz tatilinde bazı hatalı alışkanlıkların da mantara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Bayraktar, günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle bu riskin azaltılabileceğini söylüyor. Dr. Belma Bayraktar yazın mantara yol açan 6 hatayı ve mantardan korunmanın basit ama etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz sıcakları, yüksek nem ve terleme ciltte mantar oluşumu riskini artırarak sağlığı tehdit edebiliyor. Özellikle ayak tabanı, parmak araları, kasık bölgesi, koltuk altı ve cilt kıvrımlarında mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığı yazın artıyor. <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar</strong> “Aşırı kaşıntı, kızarıklık, pullanma, yanma, ciltte çatlama veya kötü koku gibi şikayetlere yol açan mantar, kolay bulaşan ve tedavisi ihmal edildiğinde yaygınlaşan bir hastalık” diyor. Özellikle yaz tatilinde bazı hatalı alışkanlıkların da mantara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Bayraktar, günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle bu riskin azaltılabileceğini söylüyor. Dr. Belma Bayraktar yazın mantara yol açan 6 hatayı ve mantardan korunmanın basit ama etkili yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Islak mayo ile uzun süre kalmak</strong></p>

<p>Deniz veya havuz mayo ya da bikiniyi uzun süre değiştirmemek, cildin nemli kalmasına yol açarak, mantar mikroorganizmalarının çoğalmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle üşenmemek ya da ‘zaten hava sıcak, bir süre sonra kurur’ diye düşünmemek, mutlaka değiştirmek gerekiyor. </p>

<p><strong>Havuz kenarında çıplak ayakla yürümek</strong></p>

<p>Havuz çevresi, ortak duş alanları ve soyunma odaları mantar bulaşması açısından riskli alanlar arasında yer alıyor. Özellikle ayak mantarı, bu tür ortak kullanım alanlarında temas yoluyla çok kolay bulaşıyor. Bu nedenle terliksiz dolaşmamak büyük önem taşıyor. </p>

<p><strong>Uzun süre kapalı ayakkabı giymek</strong></p>

<p>Sıcak havalarda uzun süre kapalı ayakkabı giymek, ayakların hava almasını engelleyerek terleme ve nem oluşumunu artırıyor. Bu da mantar enfeksiyonuna yol açarak, ayak parmak aralarında kaşıntı, kızarıklık, soyulma ve kötü koku oluşmasına neden oluyor.  </p>

<p><strong>Başkasının havlu veya terliğini kullanmak</strong></p>

<p>Kişisel eşyaların paylaşılması mantar enfeksiyonlarının bulaşma riskini artırabiliyor. Bu nedenle özellikle havlu, terlik ve kişisel bakım ürünlerini ortak kullanmamak gerekiyor.  </p>

<p><strong>Duş sonrası cildi yeterince kurulamamak</strong></p>

<p>Duş sonrası özellikle ayak parmak araları, kasık bölgesi ve cilt kıvrımlarının nemli kalması mantar için uygun ortam oluşturabiliyor. Bu nedenle cildi tahriş etmeyecek şekilde yumuşak dokunuşlarla cildi kurulamak mantar oluşumunu engellemede önem taşıyor.  </p>

<p><strong>Çok sıkı ve hava almayan kıyafetler giymek</strong></p>

<p>Dermatoloji Uzmanı Dr. Belma Bayraktar “Sentetik ve dar kıyafetler terin buharlaşmasını zorlaştırabildiğinden mantar oluşumunu kolaylaştırabiliyor. Bu nedenle özellikle yaz sıcaklarında pamuklu, rahat ve hava alan kıyafetler tercih edilmesinde fayda var” diyor.  </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:45:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-mantar-enfeksiyonu-artiyor-1785231920.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hepatitler Hakkında Doğru Bilinen 11 Yanlış</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-13870</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-13870</guid>
                <description><![CDATA[Sessiz ilerleyen karaciğer hastalıkları yıllarca belirti vermeyebiliyor ve uzmanlar erken tanı ile farkındalığın hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Karaciğer, vücudun metabolik dengesinin korunmasında kritik rol üstlenen en önemli organlardan biri olmasına rağmen, hastalıkları çoğu zaman uzun süre fark edilmeden ilerleyebiliyor. Özellikle viral hepatitler sessiz seyredebildiği için ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Erken dönemde teşhis edilmediğinde siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gibi yaşamı tehdit eden hastalıklara neden olabilen hepatitler, günümüzde erken tanı ve doğru tedavi yaklaşımları sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Aslı Çiftcibaşı Örmeci, “28 Temmuz Dünya Hepatit Günü” kapsamında toplumda hepatitlerle ilgili yaygın olarak doğru sanılan yanlış bilgiler hakkında önemli açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hepatit dünyanın önemli halk sağlığı sorunlarından biri olmayı sürdürüyor</strong></p>

<p>Dünya genelinde milyonlarca insan viral hepatitlerle yaşamını sürdürürken, hastaların önemli bir bölümü enfeksiyon taşıdığının farkında bile değidir. Çünkü Hepatit B ve Hepatit C gibi bazı türler uzun yıllar boyunca belirgin şikâyet oluşturmadan ilerlemektedir. Bu sessiz süreçte karaciğerde meydana gelen hasar zamanla geri dönüşü zor sonuçlara neden olmaktadır. Hepatitlerle ilgili yanlış bilgiler hem tanının gecikmesine hem de korunma yöntemlerinin ihmal edilmesine yol açmaktadır. Hepatitlerle ilgili doğru bilinen yanlışlar şunlardır; </p>

<p><strong>1. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece sarılık yapan bir hastalıktır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Her hepatit hastasında sarılık görülmez. Toplumda hepatit denildiğinde ilk akla gelen belirti sarılık olsa da hastalık yalnızca bununla sınırlı değildir. Hepatit, karaciğer dokusunun iltihaplanması anlamına gelir ve özellikle Hepatit B ile Hepatit C enfeksiyonları yıllarca hiçbir belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle sarılık olmaması, kişinin hepatit olmadığı anlamına gelmez.</p>

<p><strong>2. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece alkol kullananlarda görülür”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Viral hepatitlerin alkol kullanımıyla doğrudan ilişkisi yoktur. Alkol tüketimi karaciğere zarar verebilse de viral hepatitlerin temel nedeni virüslerdir. Hepatit B ve Hepatit C, enfekte kan ve vücut sıvıları aracılığıyla bulaşabilir. Ancak alkol kullanımı mevcut karaciğer hasarını artırarak hastalığın daha hızlı ilerlemesine neden olabilir.</p>

<p><strong>3. Yanlış:</strong> “Kendimi iyi hissediyorsam hepatit olamam”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Hepatit yıllarca sessiz kalabilir. Viral hepatitlerin en önemli özelliklerinden biri uzun süre belirti vermemeleridir. Kişi kendisini tamamen sağlıklı hissedebilir ancak karaciğerde hasar ilerlemeye devam edebilir. Özellikle risk grubunda bulunan kişilerin şikâyet beklemeden tarama testlerini yaptırması büyük önem taşır.</p>

<p><strong>4. Yanlış:</strong> “Hepatit sadece yetişkinleri ilgilendirir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Hepatit her yaş grubunda görülebilir. Hepatit enfeksiyonları yalnızca yetişkinleri değil, çocukları ve bebekleri de etkileyebilir. Özellikle doğum sonrası uygulanan Hepatit B aşısı, yaşam boyu koruma açısından son derece önemli bir halk sağlığı uygulamasıdır.</p>

<p><strong>5. Yanlış:</strong> “Hepatit B aşısı oldum, tüm hepatit türlerinden korunabilirim”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Her hepatit türü için koruma farklıdır. Hepatit B aşısı yalnızca Hepatit B virüsüne karşı koruma sağlar. Hepatit A için ayrı bir aşı bulunurken, Hepatit C için günümüzde koruyucu bir aşı henüz geliştirilememiştir. Bu nedenle korunma yöntemleri virüsün türüne göre değişiklik göstermektedir.</p>

<p><strong>6. Yanlış:</strong> “Hepatit C’nin tedavisi yoktur”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Günümüzde yüksek başarı oranlarıyla tedavi edilebilmektedir. Geçmişte tedavisi zor kabul edilen Hepatit C, son yıllarda geliştirilen modern ilaçlar sayesinde büyük ölçüde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken tanı alan birçok hasta, kısa süreli tedavilerle virüsten tamamen kurtulabilmektedir.</p>

<p><strong>7. Yanlış:</strong> “Hepatit tanısı almak mutlaka siroz olunacağı anlamına gelir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Erken tanı hastalığın seyrini değiştirebilir. Hepatit tanısı konulması her zaman siroz veya karaciğer kanseri gelişeceği anlamına gelmez. Düzenli takip, uygun tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde karaciğer hasarının ilerlemesi önemli ölçüde önlenebilir. Bu nedenle erken tanı, hastalığın geleceğini belirleyen en önemli faktörlerden biridir.</p>

<p><strong>8. Yanlış:</strong> “Hepatit günlük yaşamda kolayca bulaşır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Sosyal temas bulaşma nedeni değildir. Tokalaşmak, sarılmak, aynı ortamı paylaşmak, aynı tabaktan yemek yemek veya günlük sosyal ilişkiler viral hepatitlerin bulaşmasına neden olmaz. Bulaşma şekli hepatitin türüne göre değişiklik gösterir ve toplumdaki bu yanlış inanış, hastalara yönelik gereksiz önyargılara yol açabilmektedir.</p>

<p><strong>9. Yanlış:</strong> “Karaciğer ağrımıyorsa sağlıklıdır”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Karaciğer hastalıkları uzun süre ağrı oluşturmayabilir. Karaciğer, hasar oluşmasına rağmen uzun süre belirti vermeyebilen organlardan biridir. Bu nedenle ağrı olmaması, karaciğerin tamamen sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Düzenli kontroller ve gerekli kan testleri, erken tanıda büyük rol oynar.</p>

<p><strong>10. Yanlış: “</strong>Hepatit tanısı alanlar normal yaşamlarına devam edemez”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Çoğu hasta yaşamını normal şekilde sürdürebilir. Günümüzde hepatit hastalarının büyük bölümü düzenli hekim takibi ve uygun tedaviyle aktif çalışma hayatlarına, sosyal yaşamlarına ve günlük aktivitelerine devam edebilmektedir. Hastalık yönetiminde en önemli nokta, tedavi sürecine uyum göstermektir.</p>

<p><strong>11. Yanlış:</strong> “Hepatitten korunmak mümkün değildir”</p>

<p><strong>Doğrusu:</strong> Korunmada etkili yöntemler bulunmaktadır. Hepatit B aşısı, hastalıktan korunmanın en etkili yollarından biridir. Bunun yanında steril olmayan tıbbi veya kozmetik işlemlerden kaçınmak, güvenli sağlık uygulamalarına dikkat etmek ve risk grubunda yer alan kişilerin düzenli tarama yaptırması korunmada önemli rol oynar.</p>

<p><strong>Belirti beklemeden tarama yaptırın</strong></p>

<p>Karaciğer hastalıklarının önemli bir bölümü, ancak ileri evrelere ulaştığında belirti vermeye başlamaktadır. Bu nedenle yalnızca şikâyet ortaya çıktığında doktora başvurmak yerine, risk faktörleri bulunan kişilerin düzenli sağlık kontrollerini yaptırması önerilmektedir. Özellikle aile öyküsü bulunanlar, sağlık çalışanları, kan veya kan ürünleriyle temas riski taşıyan kişiler ve risk grubunda yer alan bireylerin tarama programlarını ihmal etmemesi gerekir.</p>

<p><strong>Erken tanı karaciğeri hepatitten korur</strong></p>

<p>Viral hepatitler günümüzde erken tanı, düzenli takip ve modern tedavi yöntemleri sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabilen hastalıklar arasında yer alır. Karaciğer sağlığını korumanın temelinde ise doğru bilgiye ulaşmak, risk durumuna göre tarama yaptırmak, Hepatit B aşısını ihmal etmemek ve düzenli sağlık kontrollerini sürdürmektir. Hepatitlerle ilgili farkındalığın artırılması yalnızca bireysel sağlığı değil, toplum sağlığı da korumaktadır. Çünkü hepatitlerde erken tanı yalnızca hastalığın ilerlemesini önlemekle kalmıyor, aynı zamanda siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi sonuçların ortaya çıkma riskini de önemli ölçüde azaltır. Karaciğer hastalıklarına karşı en güçlü önlem ise doğru bilgi, düzenli tarama ve zamanında yaptırılan tedavidir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jul 2026 12:44:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/hepatitler-hakkinda-dogru-bilinen-11-yanlis-1785231861.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diz protezinde hazırlık başarıyı artırıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-13796</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-13796</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Demiroğlu, diz protezi ameliyatı ile ilgili merak edilenler hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatı kararı verilirken en önemli kriter hastanın ağrısı!</strong></p>

<p>Diz artroplastisi, diğer adıyla total diz protezinin, ortopedik cerrahide sık uygulanan cerrahi işlemlerden biri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “İleri derecede osteoartrit (kireçlenme) gelişen hastalarda, temel olarak ağrıyı ortadan kaldırmak ve yaşam kalitesini artırmak amacıyla uygulanır.” dedi.</p>

<p>Diz protezi gerekliliği değerlendirilirken, tıbbi gereklilik, yaşam kalitesi ve kişisel hedefleri içeren üç temel unsurun göz önünde bulundurulduğunu aktaran Prof. Dr. Demiroğlu, “Ameliyat kararında en önemli kriter hastanın ağrısıdır. Özellikle hareketle ortaya çıkan mekanik ağrı ve gece ağrısı dikkatle değerlendirilir. Ağrının günlük yaşam üzerindeki etkisi; merdiven çıkma, oturup kalkma ve yürüme gibi aktivitelerde oluşturduğu kısıtlılık ayrıntılı olarak incelenir. Cerrahi kararı verilmeden önce ameliyat dışı tedavi yöntemlerinin uygulanmış ve yetersiz kalmış olması beklenir. Bacak güçlendirme egzersizleri, fizik tedavi ve eklem içi enjeksiyonlara rağmen şiddetli ağrının devam etmesi ve radyolojik incelemelerde ileri derecede osteoartrit görülmesi, diz protezi için önemli göstergelerdir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatı yüksek başarı oranına sahip olsa da riskleri azaltmak önemli!</strong></p>

<p>Diz protezi ameliyatının günümüzde oldukça başarılı sonuçlar veren bir cerrahi işlem olduğuna işaret eden Prof. Dr. Demiroğlu, “Cerrahi tekniklerin gelişmesi ve implant tasarımlarının ilerlemesi sayesinde hastaların yaklaşık yüzde 90-95’inde yüz güldürücü sonuçlar elde edilebiliyor.” dedi.</p>

<p>Her büyük ortopedik cerrahide olduğu gibi diz protezi ameliyatının da bazı riskleri bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Demiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu riskler arasında; yaklaşık yüzde 3-5 oranında enfeksiyon riski, ameliyat sonrası gelişebilecek venöz tıkanıklıklar, akciğer embolisi, ilerleyen dönemde protez çevresinde oluşabilecek kırıklar yer alır. Bu riskleri azaltmak için bazı önlemler alınması gerekir.</p>

<p>Diz protezi acil bir ameliyat değildir. Bu nedenle hastanın ameliyat öncesinde mümkün olan en iyi genel sağlık durumuna getirilmesi hedeflenir. Bu süreçte; obezite varsa kilo verilmesi, albümin düzeyi düşükse beslenmenin düzenlenmesi, kan değerlerindeki eksikliklerin giderilmesi, diyabet varsa kan şekerinin kontrol altına alınması, kuadriseps kasını güçlendirmeye yönelik egzersizlerin uygulanması ameliyat risklerini azaltmaya yardımcı olur.”</p>

<p><strong>Her iki dizin aynı anda ameliyat edilmesi her zaman önerilmez!</strong></p>

<p>Her iki dizde de kireçlenme bulunabileceğini kaydeden Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Ancak iki dizin aynı anda ameliyat edilmesi her zaman tercih edilmez.” dedi.</p>

<p>Yapılan çalışmalara atıfta bulunan Prof. Dr. Demiroğlu, “Tek dizinden ameliyat olan hastaların yaklaşık yüzde 30’unun beş yıl içinde diğer dizinden de ameliyat olduğu görülmüştür. Bununla birlikte her hastada iki dizde aynı şiddette kireçlenme gelişmeyebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler diz protezlerinin ömrünü artırdı!</strong></p>

<p>Cerrahi teknikler ve implant teknolojisindeki gelişmeler sayesinde diz protezlerinin ortalama ömrünün yaklaşık 15 yıla ulaştığı bilgisini veren Prof. Dr. Demiroğlu, “Günümüzde 15 yıllık sağkalım standart kabul edilir. Ancak revizyon protezlerinde bu süre daha kısa olabilir.” dedi.</p>

<p>Diz protezinin üç ana parçadan oluştuğuna değinen Prof. Dr. Demiroğlu, “Femur ve tibia kısmında genellikle titanyum veya titanyum-kobalt alaşımları kullanılır. İki metal parça arasında yüksek yoğunluklu polietilen bulunur. Gerekli durumlarda patellada da polietilen materyal kullanılabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Diz protezi ameliyatında iyi hazırlık, iyileşme sürecini de olumlu etkiler!</strong></p>

<p>Ameliyat öncesi hazırlığın başarılı bir sonuç açısından büyük önem taşıdığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Demiroğlu, “Bu süreçte, beslenme durumunun iyileştirilmesi, fazla kilonun azaltılması, diyabetin kontrol altına alınması, düşük hemoglobin ve hematokrit değerlerinin düzeltilmesi, kuadriseps kasının güçlendirilmesi hedeflenir.” dedi.</p>

<p>Ameliyatın, hastanın durumuna göre spinal veya genel anestezi altında gerçekleştirildiğini söyleyen Prof. Dr. Demiroğlu sözlerini şöyle tamamladı: </p>

<p>“Ameliyat sırasında kullanılan traneksamik asit sayesinde kanama önemli ölçüde azaltılır. Ameliyat öncesinde kan değerleri uygun olan hastalarda kan nakli gereksinimi ortalama yüzde 5-10’u geçmez. Diz protezi ameliyatı, kişiye göre değişmekle birlikte ortalama bir saat sürer. Revizyon ameliyatlarında bu süre uzayabilir.</p>

<p>Ameliyat sonrasında ilk gün hafif veya orta şiddette ağrı görülebilir. Ancak güçlü ağrı kesiciler ile birlikte buz uygulaması, kompresyon ve elevasyon gibi destekleyici yöntemlerle bu süreç genellikle rahat geçirilir. Ameliyattan yaklaşık 3-4 saat sonra hastanın beslenmesine izin verilir. Durumu uygunsa önce yatakta oturtulur, ardından ayağa kaldırılır. Bu mümkün olmazsa ertesi sabah mobilizasyon sağlanır. Ayağa kalkılamasa bile hasta uyanır uyanmaz düz bacak kaldırma ve ayak bileği hareketlerine başlanır.</p>

<p>Genel anestezi uygulanan hastaların güvenlik ve ağrı kontrolü açısından genellikle bir gece hastanede kalması önerilir. Herhangi bir sorun bulunmayan hastalar ertesi gün taburcu edilebilir. Ağrısı devam eden bazı hastalar ise bir gün daha hastanede kalabilir.</p>

<p>Taburculuk sonrasında düzenli poliklinik kontrolleriyle yara bakımı yapılır. Birinci ve ikinci hafta kontrollerinde diz hareket açıklığı değerlendirilir. İkinci haftada yeterli hareket açıklığı sağlanamamışsa hasta fizik tedavi programına alınır. Diz protezi ameliyatı ve ameliyat sonrası süreç hakkında merak edilen konular için ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulması önerilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 15:14:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/diz-protezinde-hazirlik-basariyi-artiriyor-1785154491.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya nüfusunun yüzde 3’ü kronik Hepatit B veya Hepatit C ile yaşıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-13789</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-13789</guid>
                <description><![CDATA[Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez’den Dünya Hepatit Günü uyarısı: ”Erken tanı ve aşı hayat kurtarıyor”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez’den Dünya Hepatit Günü uyarısı: ”Erken tanı ve aşı hayat kurtarıyor”</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dünya genelinde yaklaşık 287 milyon kişi kronik hepatit B veya hepatit C ile yaşarken; yalnızca 2024 yılında 1,3 milyon kişi bu hastalıklara bağlı gelişen siroz ve karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Viral hepatitin günümüzde önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olmasına rağmen milyonlarca kişinin hâlâ tanı almadan yaşamını sürdürdüğünü belirten Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, erken tanı, tarama ve aşılamanın hayati önem taşıdığını söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, ciddi karaciğer hastalıklarına ve karaciğer kanserine yol açan bir karaciğer iltihabı olan viral hepatit konusunda farkındalık yaratmak amacıyla her yıl 28 Temmuz’un Dünya Hepatit Günü olarak anıldığını söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, 2026 Dünya Hepatit Günü teması olan “Hepatit: Engelleri Aşalım” sloganının, insanların hayatlarını kurtarabilecek hizmetlerle aralarında duran engelleri ortadan kaldırmaya yönelik bir çağrı olduğunu vurgulayarak “Viral hepatit, dünya çapında önlenebilir hastalık ve ölümlerin başlıca nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. 2026 kampanyası, daha güçlü siyasi taahhütler, sürdürülebilir yatırımlar ve önleme, test, tedavi ve bakıma adil erişimin genişletilmesine yönelik çabalar yoluyla, kanıtlanmış bilimsel bulguların eyleme dönüştürülmesini hedeflemektedir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatitle mücadelede bilimsel pek çok araç var</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatiti ortadan kaldırmak için gerekli olan bilimsel araçların halihazırda mevcut olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, “Etkili aşılar, doğru teşhis yöntemleri, Hepatit C için iyileştirici tedaviler ve Hepatit B için ömür boyu süren tedaviler, enfeksiyonları önleyebilir, hayat kurtarabilir ve karaciğer kanseri ile sirozu azaltabilir. Buna rağmen, damgalanma, farkındalık eksikliği, sağlık sistemindeki eksiklikler ve süregelen eşitsizlikler nedeniyle milyonlarca insan hâlâ teşhis edilememiş, tedavi görmemiş veya sağlık hizmetlerine erişememektedir” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit B ve C sessiz ilerliyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatiti “Karaciğerin inflamasyonu yani iltihabı” olarak tanımlayan Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, en sık sebeplerin viral hastalıklar olduğunu söyledi.  Sönmez, “Yani viral hepatit dediğimiz Hepatit A, B, C, D, E olmak üzere 5 ana tip hepatit virüsü vardır” dedi. </span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>2024 yılı verilerine göre yaklaşık 287 milyon kişinin kronik Hepatit B veya Hepatit C ile yaşadığını, bunun dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 3’üne karşılık geldiğini kaydeden Sönmez, özellikle hepatit B ve hepatit C enfeksiyonlarının yıllarca hiçbir belirti vermeden ilerleyebildiğine dikkat çekti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Hepatit B ve C, kan ve cinsel yolla bulaşabilen enfeksiyonlardır. Hastalar çoğu zaman karaciğer sirozu gelişinceye kadar herhangi bir şikâyet yaşamayabilir. Bu nedenle hastalığın erken dönemde tespit edilmesi son derece önemlidir.” dedi.<b> </b></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Risk grubundakiler mutlaka tarama yaptırmalı</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğr. Üyesi Özcan Sönmez, sağlık çalışanları, sık kan transfüzyonu alan kronik hastalar, bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler, kanser hastaları ile askerlik, bakım evi ve benzeri toplu yaşam alanlarında bulunan kişilerin düzenli hepatit taramalarından geçirilmesi gerektiğini vurguladı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Erken tedavi siroz ve karaciğer kanserini önleyebilir”</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit B ve hepatit C’nin günümüzde tedavi edilebilen hastalıklar arasında yer aldığını ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Sönmez, erken tanının yaşam kurtardığını belirtti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>”Hastalık erken dönemde teşhis edilip tedaviye başlanırsa karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişme riski önemli ölçüde azaltılabiliyor. Hepatit C günümüzde tamamen tedavi edilebilen bir enfeksiyon haline gelirken, hepatit B de uygun ilaçlarla uzun yıllar kontrol altında tutulabiliyor.” ifadelerini kullandı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Türkiye’de hemen her ilde bulunan hastanelerde gastroenteroloji veya enfeksiyon hastalıkları uzmanlarının gerekli tedaviyi başlatabildiğini belirten Sönmez, ilaçlara erişimin de oldukça kolay olduğunu söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Aşılama en güçlü korunma yöntemi</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatit A ve Hepatit B enfeksiyonlarına karşı etkili aşıların bulunduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Sönmez, her iki aşının da Türkiye’nin ulusal aşı takviminde yer aldığını ifade etti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Tam doz aşılamanın ardından koruyuculuğun yüzde 95 ila yüzde 100 arasında değiştiğini aktaran Sönmez, buna karşın dünya genelinde bebeklerin yalnızca yüzde 45’inin doğumdan sonraki ilk 24 saat içinde hepatit B aşısı olabildiğini söyledi. </span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sönmez, 2024 verilerine göre; 1,3 milyon kişinin kronik Hepatit B ve C nedeniyle hayatını kaybettiğini sözlerine ekledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Hepatiti ortadan kaldırmak mümkün</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Viral hepatitle mücadelede en önemli basamakların farkındalık, tarama, aşılama ve tedaviye erişim olduğunu vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Özcan Sönmez, ”Bugün elimizde hepatiti önlemek ve kontrol altına almak için gerekli tüm bilimsel araçlar bulunuyor. Erken tanı konulan, zamanında tedavi edilen ve aşıyla korunan bireylerde siroz ve karaciğer kanseri büyük ölçüde önlenebiliyor. Hepatiti ortadan kaldırmak elimizde.” değerlendirmesinde bulundu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 15:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/dunya-nufusunun-yuzde-3u-kronik-hepatit-b-veya-hepatit-c-ile-yasiyor-1785154440.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emojiler iletişimi kolaylaştırıyor ama yetmiyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-13740</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-13740</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, günümüz dijital iletişiminde emojilerin yeri ve duygusal iletişime etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç,<strong> </strong>günümüz dijital iletişiminde emojilerin yeri ve duygusal iletişime etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. </p>

<p><strong>Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçları emojilerle bir ölçüde tamamlanabilir!</strong></p>

<p>Emojilerin, dijital iletişimde duygusal ifadeyi ve sözel olmayan iletişimi destekleyen araçlar olarak düşünülebileceğini ifade eden Klinik Psikolog Göktuğ Kılıç, “Yazılı iletişimde eksik kalan sözel olmayan ipuçlarını tamamlayarak mesajların duygusal tonunu daha anlaşılır hale getirebilir.” dedi.</p>

<p>Ancak bu durumun, emojilerin duyguları her zaman eksiksiz ve doğru şekilde yansıtabileceği anlamına gelmediğine işaret eden Kılıç, “İnsan duyguları çoğu zaman karmaşık, çelişkili ve çok katmanlıdır. Kırgınlık, özlem, hayal kırıklığı, umut ve sevgi aynı anda hissedilebilir. Emojiler bu karmaşık deneyimleri sembollerle ifade etmeyi kolaylaştırsa da tam olarak yansıtamayabilirler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Küçük bir emoji, mesajı daha sıcak ve samimi gösterebilir!</strong></p>

<p>Tek başına emoji kullanımına bakarak kişilik değerlendirmesi yapmanın doğru olmadığına değinen Kılıç, “Ancak bazı araştırmalar, emoji kullanım sıklığı ile bazı kişilik özellikleri arasında ilişki olabileceğini gösteriyor.” dedi. </p>

<p>Bazı kişilerin yakınlık kurmak için daha fazla emoji kullanmayı tercih ettiğini aktaran Kılıç, şunları söyledi:</p>

<p>“Bazı kişiler de daha sade bir iletişimi tercih edebiliyor. Yaş, kültür, iletişim alışkanlıkları ve bulunulan sosyal ortam da emoji kullanımını etkileyen önemli faktörlerdir.</p>

<p>İnsan beyni iletişimde yalnızca sözcükleri değil, duygusal tonu da anlamaya çalışır. Dijital ortamda mimik ve ses tonu bulunmadığı için bu boşluğu bir noktaya kadar emojilerle doldurmaya çalışabiliyoruz. Bu bağlamda emojiler mesajın duygusal tonunu belirginleştirebilir. Bu nedenle aynı cümle emoji olmadan daha mesafeli veya sert algılanabilirken, küçük bir emoji daha sıcak ve samimi bir izlenim yaratabilir.”</p>

<p><strong>Emojiler, cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir!</strong></p>

<p>Emojilerin bazen söylenmek istenen duyguyu yumuşatırken, bazen de örtük mesaj vermek için kullanılabildiğini ifade eden Kılıç, “Özellikle ironi içeren ifadelerde kullanılan bir emoji, yazılan cümlenin anlamını tamamen değiştirebilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle pasif-agresif iletişimi oluşturan unsurun emoji değil, emojinin hangi amaçla kullanıldığı olduğunu dile getiren Kılıç, “Beynimiz sosyal ipuçlarına oldukça duyarlıdır. Araştırmalar, insanların emojileri yalnızca bir sembol olarak değil, yüz ifadelerine benzer şekilde işleyebildiğini gösteriyor. Özellikle gülen ya da üzgün yüz emojileri, gerçek yüz ifadelerini değerlendirirken aktifleşen bazı beyin bölgelerini harekete geçirebiliyor. Başka bir deyişle piksellerden oluşan bir sembolün duygusal anlamlar taşıyabileceğini gösteriyor. Bu durum emojilerin neden iletişim üzerinde bu kadar güçlü bir etkiye sahip olduğunu açıklıyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Aynı emoji, farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir!</strong></p>

<p>Emojilerin, dijital dünyada en hızlı geri bildirim biçimlerinden biri olmakla beraber, bir paylaşımın kalp ya da alkış emojisi almasının kişiye sosyal olarak görüldüğü ve onaylandığı hissini verebildiğine dikkat çeken Göktuğ Kılıç, “Bu kısa süreli olumlu deneyim zaman zaman insanların paylaşımlarını daha fazla geri bildirim alma motivasyonuyla şekillendirmelerine neden olabiliyor. Bu nedenle emojiler, tıpkı beğeniler ve yorumlar gibi sosyal onay mekanizmasının bir parçası olarak işlev görebiliyor.” dedi.</p>

<p>Emojilerin bazı durumlarda yanlış anlaşılmaları azaltırken, bazı durumlarda da artırabileceğini kaydeden Kılıç, “Bunun temel nedeni, aynı emojinin farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilmesidir. Kuşaklar arası kullanım farklılıkları da bu durumu etkileyebilir. Bir kişinin samimi bulduğu bir emoji, başka biri tarafından mesafeli veya alaycı olarak algılanabilir. Bu nedenle iletişimde yalnızca emojiye değil, ilişkinin geçmişine, bağlama ve kullanılan ifadelere birlikte bakmak daha sağlıklı bir sonuç verir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Emojiler iletişimi kolaylaştırabilir, ancak duyguların tüm nüanslarını yansıtamaz!</strong></p>

<p>Emojilerin, karmaşık duyguları kısa ve hızlı şekilde ifade etmeyi sağlayan bir tür duygu kısayolu olarak değerlendirilebileceğini aktaran Kılıç, “Bu özellikleri sayesinde iletişimi kolaylaştırırlar. Öte yandan duyguların yalnızca semboller aracılığıyla ifade edilmesi, zaman zaman duygular üzerine düşünme ve onları sözcüklere dökme becerisini sınırlandırabilir.” dedi.</p>

<p>Duyguların sadeleşmesi ve yüzeyselleşmesinin, empati kaybı oluşturması riskini de değerlendiren Kılıç, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu konuda kesin bir yargıya varmak için yeterli bilimsel veri bulunmuyor. Emojiler bazı durumlarda duygusal ifadeyi zenginleştirerek empati yapılmasına yardımcı olurken, yalnızca sembollere dayalı iletişim karmaşık duyguların yeterince ifade edilememesine yol açabilir. Empati, yalnızca karşımızdaki kişinin ne hissettiğini anlamak değil, aynı zamanda o duygunun nüanslarını kavrayabilmektir. Bu yönüyle emojiler, duygusal nüansların bir kısmını aktarmaya yardımcı olabilir; ancak insan deneyiminin tüm karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalabilirler. Dolayısıyla risk, emojilerin varlığından çok, duyguların yalnızca emojiler aracılığıyla aktarılmaya çalışılmasında ortaya çıkar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Jul 2026 13:52:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/emojiler-iletisimi-kolaylastiriyor-ama-yetmiyor-1784976743.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>40 Yaşında Dünya Kupası’nda Hâlâ En İyiler Arasında Olmanın Sırrı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-13724</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-13724</guid>
                <description><![CDATA[FIFA Dünya Kupası, yalnızca goller değil, futbolcu performansları ile de sıklıkla konuşuluyor. Sahalarda genç yıldızlar kadar yaşları ilerlemesine rağmen üst düzey performans sergileyen futbolcuların sırrı merak ediliyor. 40’lı yaşlardan sonra sahada halen fırtınalar estirebiliyor olmanın tesadüf olmadığını belirten Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bugün elit sporcular bize yalnızca nasıl daha iyi oynanacağını değil, nasıl daha iyi yaş alınacağını da gösteriyor. Longevity, daha uzun yaşamaktan çok, daha uzun süre güçlü, hareketli ve üretken kalabilmenin bilimidir” diyor ve yaş alınsa dahi performansı koruyacak 7 önemli longevity alışkanlığını anlatıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>FIFA Dünya Kupası, yalnızca goller değil, futbolcu performansları ile de sıklıkla konuşuluyor. Sahalarda genç yıldızlar kadar yaşları ilerlemesine rağmen üst düzey performans sergileyen futbolcuların sırrı merak ediliyor. 40’lı yaşlardan sonra sahada halen fırtınalar estirebiliyor olmanın tesadüf olmadığını belirten <strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk,</strong> “Bugün elit sporcular bize yalnızca nasıl daha iyi oynanacağını değil, nasıl daha iyi yaş alınacağını da gösteriyor. Longevity, daha uzun yaşamaktan çok, daha uzun süre güçlü, hareketli ve üretken kalabilmenin bilimidir” diyor ve yaş alınsa dahi performansı koruyacak 7 önemli longevity alışkanlığını anlatıyor.</p>

<p><strong>LONGEVITY’NİN SAHADAKİ KARŞILIĞI RONALDO VE MESSİ</strong></p>

<p>Cristiano Ronaldo, 2026 FIFA Dünya Kupası’na 41 yaşında katılarak turnuvanın en deneyimli oyuncuları arasında yer aldı. Lionel Messi ise yıllardır yalnızca yeteneğiyle değil, ilerleyen yaşına rağmen sürdürdüğü üst düzey performansıyla modern futbolun en dikkat çekici örneklerinden biri. Her iki futbolcu normal şartlarda jübilesini yapabilecek yaşlardayken hâlâ sahada en üst seviyede mücadele ediyor.</p>

<p>Yaş almanın, doğru yönetildiğinde performans kaybı anlamına gelmediğini belirten<strong> Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, ”Yaş almak sadece doğum tarihinin ilerlemesi değildir. Özellikle futbol söz konusu ise kas kütlesi azalabilir, toparlanma süresi uzayabilir, patlayıcı güç düşebilir ve sakatlık riski artabilir. Ancak doğru yönetilen antrenman, beslenme, uyku ve toparlanma stratejileriyle bu süreci yavaşlatmak mümkün. Performansı belirleyen yalnızca yaş değil, bedeninizi yıllar boyunca nasıl yönettiğinizdir” diyor.</p>

<p><strong>PERFORMANSIN SIRRI DAHA ÇOK ÇALIŞMAK DEĞİL, DAHA AKILLI ÇALIŞMAK</strong></p>

<p>Elit futbolcularda fiziksel performansın genellikle 17-26 yaş arasında zirve yaptığı biliniyor ancak bazı sporcular bu düşüşü belirgin şekilde yavaşlatabiliyor. Bu süreci yavaşlatmanın sırrının daha fazla antrenman yapmakla açıklanamayacağını ifade eden <strong>Dr. Halil Ertürk</strong>, “Önemli olan antrenmanı, uykuyu, beslenmeyi, hidrasyonu, toparlanmayı, stres yönetimini ve sakatlık önleme stratejilerini tek bir sistem içinde yönetebilmek. Modern spor biliminde performansı belirleyen yalnızca sahada geçirilen süre değil; antrenman sonrası toparlanmanın ne kadar doğru planlandığıdır. Longevity yaklaşımı da tam olarak bu anlayışı günlük yaşama taşıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.</p>

<p><strong>UZUN SPOR KARİYERİNİN ARKASINDAKİ 7 LONGEVITY ALIŞKANLIĞI</strong></p>

<p>Uzun yıllar üst düzey performans gösterilmesini sağlayan prensipler yalnızca profesyonel sporcular için değil; sağlıklı yaş almak isteyen herkes için önemli ipuçları sunuyor. İşte Dr. Halil Ertürk’ten sahadan günlük yaşama taşınabilecek 7 longevity alışkanlığı…</p>

<p><strong>1. Kas kütlenizi koruyun</strong></p>

<p>Yaş ilerledikçe kas kütlesi ve kas gücü doğal olarak azalmaya başlıyor. Futbolcular için bu durum kas kütlesini korumak hız, denge ve sakatlıklardan da korunma anlamına gelirken; günlük yaşamda merdiven çıkabilmek, düşme riskini azaltmak ve metabolik sağlığı koruyabilmek açısından büyük önem taşıyor. <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk,</strong> ”40 yaşından sonra kas yapmak estetik bir hedef değil, sağlıklı yaşlanmanın en önemli yatırımlarından biridir” diyor.</p>

<p><strong>2. Yeterli ve kaliteli uykuyu performansın bir parçası haline getirin</strong></p>

<p>Elit sporcular için uyku, antrenmanın devamı olarak kabul ediliyor. Çünkü kas onarımı, bağışıklık sistemi, hormon dengesi ve zihinsel performans büyük ölçüde uyku sırasında destekleniyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”İyi bir uyku, hem sporcular hem de günlük yaşamda aktif kalmak isteyen herkes için en güçlü toparlanma yöntemlerinden biridir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>3. Çok değil, doğru egzersiz yapın</strong></p>

<p>Futbolda performansı belirleyen unsur yalnızca yoğun antrenman yapmak değil; antrenman ile dinlenme arasındaki dengeyi doğru kurabilmek. Günlük yaşamda da haftada bir gün aşırı spor yapmak yerine düzenli ve sürdürülebilir fiziksel aktivite çok daha faydalı oluyor. ”Vücut istikrarı sever. En iyi egzersiz programı, sürdürebildiğiniz programdır” diyen <strong>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, hareketin bir yaşam alışkanlığı haline getirilmesi gerektiğini vurguluyor.</p>

<p><strong>4. Tabağınızı kaslarınızı koruyacak şekilde planlayın</strong></p>

<p>Futbolcular için beslenme yalnızca enerji almak değil, toparlanmayı hızlandırmak ve kas dokusunu korumak anlamına geliyor. Günlük yaşamda da kaliteli protein, liften zengin besinler, sağlıklı yağlar ve yeterli sıvı tüketimi sağlıklı yaşlanmanın temelini oluşturuyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”Kasınızı korumak istiyorsanız tabağınızda mutlaka kaliteli protein ve gerçek gıdalar yer almalı” diyor.</p>

<p><strong>5. Kalbinizi de formda tutun</strong></p>

<p>Sahada performansı belirleyen yalnızca kas gücü değil, kalp ve damar sisteminin kapasitesi. Günlük yaşamda ise yürüyüş kapasitesi, merdiven çıkabilmek ve çabuk yorulmamak kalp sağlığının önemli göstergeleri arasında yer alıyor. <strong>Dr. Halil Ertürk, </strong>”Takvim yaşınızdan çok kalbinizin yaşı, uzun ve sağlıklı yaşam konusunda daha belirleyicidir” değerlendirmesinde bulunuyor.</p>

<p><strong>6. Güçlenirken kendinizi yıpratmayın</strong></p>

<p>Profesyonel futbolcular yaş aldıkça daha bilinçli antrenman yapıyor; mobilite, denge, esneklik ve toparlanmaya daha fazla önem veriyor. Aynı yaklaşım günlük yaşam için de geçerli. ”Egzersizin amacı bedeni yormak değil, onu daha dayanıklı hale getirmektir” diyen Dr. Halil Ertürk, özellikle 40 yaş sonrası egzersizlerin kişiye uygun planlanması gerektiğini belirtiyor.</p>

<p><strong>7. Performansın sırrı bedenin yanı sıra zihni de yönetmektir</strong></p>

<p>İleri yaşta performansını koruyan futbolcuların en önemli avantajlarından biri de deneyimlerini doğru kullanmaları. Gereksiz efordan kaçınmak, enerjiyi doğru yönetmek ve doğru zamanda doğru hamleyi yapmak performansı uzatıyor. <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, ”Sağlıklı yaş almak da aynı anlayışla mümkün. Hedef her şeyi daha fazla yapmak değil; doğru şeyi, doğru zamanda ve sürdürülebilir şekilde yapabilmektir” diyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:49:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/40-yasinda-dunya-kupasinda-hala-en-iyiler-arasinda-olmanin-sirri-1784623752.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz aylarında aşırı terleme kabus olabiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-13721</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-13721</guid>
                <description><![CDATA[Yurt genelinde etkisini artıran kavurucu sıcaklar, yaz aylarının en sık karşılaşılan sorunlarından biri olan aşırı terlemeyi yeniden gündeme getirdi. Özellikle koltuk altı bölgesinde yaşanan yoğun terleme; kıyafetlerde oluşan izler, kötü koku endişesi ve sürekli ıslaklık hissi nedeniyle birçok kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak çözüm mümkün! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral “Aşırı terleme, sanıldığının aksine yalnızca kozmetik bir problem değil, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişi aşırı terlemenin çözümü olmadığını düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Oysa son yıllarda teknolojide ve tıpta yaşanan gelişmeler sayesinde aşırı terleme artık tedavi edilebiliyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, yazın kabusu aşırı terlemenin tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yurt genelinde etkisini artıran kavurucu sıcaklar, yaz aylarının en sık karşılaşılan sorunlarından biri olan aşırı terlemeyi yeniden gündeme getirdi. Özellikle koltuk altı bölgesinde yaşanan yoğun terleme; kıyafetlerde oluşan izler, kötü koku endişesi ve sürekli ıslaklık hissi nedeniyle birçok kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak çözüm mümkün! <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral</strong> “Aşırı terleme, sanıldığının aksine yalnızca kozmetik bir problem değil, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişi aşırı terlemenin çözümü olmadığını düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Oysa son yıllarda teknolojide ve tıpta yaşanan gelişmeler sayesinde aşırı terleme artık tedavi edilebiliyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, yazın kabusu aşırı terlemenin tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Hava sıcaklıklarının yükselmesiyle birlikte aşırı terleme şikayetleri de daha görünür hale geliyor. Tıpta “hiperhidroz” olarak adlandırılan aşırı terleme; koltuk altı, avuç içi, ayak tabanı ve yüz bölgesinde normalden fazla ter üretilmesiyle ortaya çıkarken, özellikle yaz aylarında koltuk altı bölgesinde meydana gelen yoğun terleme nedeniyle dermatoloji kliniklerine başvuranların sayısı artıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral,</strong> günlük yaşamı zorlaştıran bu sorunun, yalnızca fiziksel rahatsızlığa değil, sosyal ve psikolojik problemlere de yol açabildiğini belirtirken, “Yaz aylarında çok daha belirgin hale gelen aşırı terleme, kişinin yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilen ve özgüven kaybına neden olabilen bir sorun. Kıyafetlerde oluşan ter izleri, ıslaklık, kötü koku endişesi ve sürekli rahatsızlık hissi nedeniyle birçok kişi sosyal ortamlardan uzaklaşıp, yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Ancak aşırı terleme sorununa yönelik günümüzde artık etkili ve konforlu tedavi seçenekleri bulunuyor” diyor. </p>

<p><strong>Kol altı botoksu büyük konfor sağlıyor</strong></p>

<p>Aşırı koltuk altı terlemesinde etkili yöntemlerin başında, son yıllarda hızla yaygınlaşan botoks uygulamasının geldiğini vurgulayan Dr. Aral, bu uygulama sayesinde ter bezlerini uyaran sinir iletilerinin geçici olarak bloke edilebildiğini ve böylece ter bezlerinin aşırı çalışmasının önüne geçilebildiğini söylüyor. Kol altı botoksunun 10-15 dakika gibi kısa bir sürede uygulanabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “İşlem sırasında çok ince uçlu iğneler kullanılıyor ve kişi aynı gün günlük yaşamına dönebiliyor. Cerrahi bir girişim olmaması, iyileşme süreci gerektirmemesi ve etkili sonuçlar sağlaması nedeniyle özellikle yaz aylarında sık tercih edilen uygulamalar arasında yer alıyor” diyor.</p>

<p><strong>Etkisi birkaç gün içinde başlıyor</strong></p>

<p>Kol altı botoksunun etkisinin genellikle uygulamadan sonraki birkaç gün içinde görülmeye başladığını, tam etkinin ise yaklaşık iki hafta içinde ortaya çıktığını belirten Dr. Aral sözlerine şöyle devam ediyor: “Uygulamanın etkisi kişiden kişiye değişmekle birlikte ortalama 6 ila 9 ay boyunca devam edebiliyor. Amaç terlemeyi tamamen ortadan kaldırmak değil, kişinin yaşam kalitesini bozan aşırı terlemeyi kontrol altına almak oluyor. Hastalarımızın önemli bir kısmı işlem sonrasında kıyafet seçiminde daha özgür hissettiğini, sosyal ortamlarda daha rahat davrandığını ve özgüvenlerinin arttığını ifade ediyor.” </p>

<p><strong>Terleme sadece sıcak havadan kaynaklanmıyor</strong></p>

<p>Aşırı terlemenin her zaman sıcak hava koşullarıyla ilişkili olmadığını vurgulayan Dr. Burçak Bozdemir Aral, genetik yatkınlığın yanı sıra bazı hormonal değişikliklerin, stresin ve çeşitli sağlık sorunlarının da terleme şikayetlerini artırabildiğine dikkat çekiyor. Bu nedenle özellikle günlük yaşamı etkileyecek düzeyde terleme sorunu yaşayan kişilerin uzman değerlendirmesinden geçmeleri gerektiğini belirten Dr. Aral, “Aşırı terleme kader değil. Öncelikle altta yatan nedenin araştırılması ve kişiye uygun tedavinin planlanması gerekiyor.” diyor.</p>

<p><strong>Bakteriler nedeniyle kötü kokuya yol açabiliyor!  </strong></p>

<p>Aşırı terlemenin beraberinde kötü koku problemini de artırabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, koltuk altı bölgesindeki nemin bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşturduğunu söylüyor. Terleme miktarının azalmasıyla birlikte kötü koku şikayetlerinde de belirgin düzelme görülebildiğini ifade eden Dr. Aral şöyle konuşuyor: “Özellikle yaz aylarında kişiler sadece terlemeden değil, ter kokusundan dolayı da sosyal kaygı yaşayabiliyor. Terleme kontrol altına alındığında bu şikayetlerde de önemli ölçüde rahatlama sağlanabiliyor.” </p>

<p><strong>Vücudun doğal terleme mekanizmasını bozmuyor</strong></p>

<p>Kol altı botoksu yaptırmayı düşünen kişilerin en sık merak ettiği konulardan birini; vücudun doğal terleme mekanizmasına zarar verip vermediği oluşturuyor. Bu konuda toplumda bazı yanlış inanışlar bulunduğunu belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “Kol altı botoksu yalnızca uygulama yapılan bölgedeki aşırı terlemeyi azaltıyor, diğer bölgeleri ekilemiyor. Vücut sadece koltuk altından terlemediği için sıcaklık düzenleme mekanizması ve doğal terleme fonksiyonları devam ediyor. Terlemenin vücudun toksinlerden arınmasındaki rolü değişmiyor” diye konuşuyor. Kol altı bölgesindeki aşırı terlemenin kontrol altına alınmasının vücudun genel işleyişini olumsuz etkilemediğini vurgulayan Dr. Aral, uygun hastalarda uygulanan botoks tedavisinin güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu belirtiyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:48:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-asiri-terleme-kabus-olabiliyor-1784623733.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 Yaş Altı Kanserlerdeki Artışın Arkasında Uykusuzluk mu Var?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-13706</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-13706</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda dünya genelinde ”erken başlangıçlı” (50 yaş altı) kolorektal, meme ve rahim kanserlerinde ciddi artışlar görülüyor. ASCO (Amerikan Klinik Onkoloji Derneği)’nin yürüttüğü çalışmaya dair açıklanan son veriler, modern hayatın getirdiği uyku düzensizliklerinin (mavi ışık, gece mesaileri, stres) bu artışta majör bir tetikleyici olabileceğini gösteriyor. Sonuçları değerlendiren İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari, kaliteli uykunun yalnızca dinlenmek anlamına gelmediğini belirterek şunları söyledi: “Bilimsel veriler artık uykunun hücresel düzeyde çalışan doğal bir onarım mekanizması olduğunu gösteriyor. Özellikle derin uyku sırasında beyin, gün boyunca biriken zararlı atıkları temizliyor ve bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasına katkı sağlıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda dünya genelinde ”erken başlangıçlı” (50 yaş altı) kolorektal, meme ve rahim kanserlerinde ciddi artışlar görülüyor. ASCO (Amerikan Klinik Onkoloji Derneği)’nin yürüttüğü çalışmaya dair açıklanan son veriler, modern hayatın getirdiği uyku düzensizliklerinin (mavi ışık, gece mesaileri, stres) bu artışta majör bir tetikleyici olabileceğini gösteriyor. Sonuçları değerlendiren <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari</strong>, kaliteli uykunun yalnızca dinlenmek anlamına gelmediğini belirterek şunları söyledi: <em>“Bilimsel veriler artık uykunun hücresel düzeyde çalışan doğal bir onarım mekanizması olduğunu gösteriyor. Özellikle derin uyku sırasında beyin, gün boyunca biriken zararlı atıkları temizliyor ve bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasına katkı sağlıyor. </em></p>

<p><strong>“Derin Uyku, Beynin Gece Vardiyasıdır”</strong></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Heydari, 2012 yılında Rochester Üniversitesi araştırmacıları tarafından tanımlanan Glimfatik Sistem’in yalnızca derin uyku sırasında tam kapasiteyle çalıştığını belirterek şu bilgileri verdi: <em>“Derin uyku sırasında beyin hücreleri küçülür, hücreler arasındaki boşluk genişler ve beyin omurilik sıvısı bu alanlardan geçerek gün içinde biriken toksik atıkları temizler. Bu süreç, beynin adeta her gece kendini yıkaması demek. Beyin yeterince temizlenemediğinde ise beta-amiloid gibi toksik proteinler birikmeye başlar. Bu durum uzun vadede Alzheimer, Parkinson ve demans gibi nörodejeneratif hastalıkların riskini artırabilir. Aynı zamanda hücresel stres yükselir, bağışıklık sistemi zayıflar ve vücudun kanserli hücreleri erken dönemde tanıyıp yok etmesini sağlayan immün gözetim mekanizması da olumsuz etkilenebilir. ASCO’da paylaşılan bulgular da bu olası ilişkiye dikkat çekiyor.”</em></p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Heydari’ye göre yetişkinlerde ideal uyku süresi 7-9 saat olsa da, yalnızca süre yeterli değil. Asıl önemli olan kesintisiz ve kaliteli uyku. Hücresel yenilenme ve bağışıklık sisteminin en etkin çalıştığı dönem derin uyku evresi. Gece boyunca sık sık bölünen bir uyku, yeterli süre uyunmuş olsa bile bu koruyucu süreçleri sekteye uğratabilir. Özellikle saat 23.00-03.00 arasında melatonin salgısı en yüksek seviyeye ulaşıyor. Bu saatlerde uykuda olmak, sağlıklı uyku düzeni açısından oldukça önemli. </p>

<p><strong>Uykusuzluk Tamamen Tedavi Edilebilir mi? </strong></p>

<p>Uyku bozukluklarının tanısında ilk adım detaylı bir hasta hikâyesi (uyku günlüğü) almak. Altında yatan fiziksel bir neden (örneğin, uyku apnesi) şüphesi varsa hasta uyku testi laboratuvarında bir gece misafir edilir. Bu yöntemle hastanın beyin dalgaları, solunum ve kalp ritmi incelenir. Bilişsel davranışçı terapide, uykuya dair olumsuz düşünce ve alışkanlıkları değiştirmek hedeflenir. Medikal tedavide ise, doktor kontrolünde kısa süreli uyku ilaçları veya takviyeleri kullanılabilir.</p>

<p><strong>Kansere Karşı Koruyucu Mekanizmalar “Derin Uyku” Evresinde Aktif</strong></p>

<p>Eğer uyku bozukluğu yapısal bir hastalıktan ziyade yaşam tarzı, stres veya kötü uyku hijyeninden kaynaklanıyorsa, doğru yaklaşımlarla tamamen iyileştirilebilir. Yetişkin bir insan için ideal uyku süresi ortalama 7 ilâ 9 saat arasıdır. Hücresel yenilenme ve kansere karşı koruyucu mekanizmalar özellikle derin uyku evresinde aktifleşiyor. Gece sık sık bölünmeyen, blok halinde uyunan uyku kalitelidir. Saat 23.00 ile 03.00 arası, melatonin hormonunun en zirve yaptığı saatlerdir. Bu saatlerde uykuda olmak kritik öneme sahip. <strong>Dr. Öğr. Üyesi Daryuş Heydari</strong>’nin son olarak sağlıklı bir uyku düzeni için 4 öneride bulunuyor: </p>

<ul>
	<li><strong>Ritim Oluşturun:</strong> Hafta sonu dâhil her gün aynı saatte yatıp aynı saatte uyanmaya özen gösterin. </li>
	<li><strong>Dijital Detoks Yapın:</strong> Uykudan en az 1 saat önce tüm ekranlarla (telefon, TV, bilgisayar) bağınızı koparın.</li>
	<li><strong>Karanlık ve Serin Yerleri Tercih Edin:</strong> Melatonin sadece zifiri karanlıkta salgılanır. Yatak odanızda hiç ışık (gece lambası veya cihaz ışığı dâhil) olmamasına dikkat edin. Ayrıca oda sıcaklığının yaklaşık 18-20°C olması uykuya geçişi kolaylaştırır.</li>
	<li><strong>Sınır Koyun: </strong>Öğleden sonra (saat 14:00-15:00’ten sonra) kafein tüketimini kesin. </li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:47:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/50-yas-alti-kanserlerdeki-artisin-arkasinda-uykusuzluk-mu-var-1784623657.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin Sisi Yaz Aylarında Daha Belirgin Hâle Gelebiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-13705</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-13705</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında pek çok kişi, artan sıcaklıklarla birlikte gün içinde dikkatini toplamakta zorlandığını, unutkanlığının arttığını veya zihinsel berraklığının azaldığını ifade ediyor. Çoğu zaman sıcak hava, uykusuzluk ya da yorgunluğa bağlanan bu tablo, aslında “beyin sisi” olarak adlandırılan ve altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. Sıcaklıklar, yetersiz sıvı alımı ve kalitesiz uyku beyin sisi ile ilgili risk faktörlerini artırıyor. Düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve yeterli sıvı tüketimi ile yaz aylarında zihinsel performansı korumak mümkün olabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selda Özşahin, beyin sisinin geçici bir yorgunluk hissiyle karıştırılmaması gerektiğini belirterek önemli uyarı ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Unutkanlık ve zihinsel bulanıklığı göz ardı etmeyin</strong></p>

<p>Beyin sisi, tıbbi bir hastalık adı olmaktan çok; kişinin zihinsel netliğini kaybetmesi, odaklanmakta zorlanması, düşüncelerini toparlayamaması ve günlük zihinsel performansında belirgin bir düşüş yaşaması olarak tanımlanmaktadır. Kişi, daha önce kolaylıkla yaptığı işleri yapmakta zorlanabilir, kelime bulmakta güçlük çekebilir, dikkatini sürdüremeyebilir veya sürekli dalgın hissedebilir. Bu durum tek başına bir hastalık değil, farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilen bir belirtidir.</p>

<p><strong>Her zihinsel yorgunluk masum olmayabilir</strong></p>

<p>Beyin sisi, çoğu zaman yaşam tarzındaki değişiklikler ve altta yatan nedenin tedavi edilmesiyle düzelebilen bir durumdur. Ancak belirtilerin uzun sürmesi veya giderek şiddetlenmesi halinde, tabloyu yalnızca stres, sıcak hava ya da yoğun iş temposuyla açıklamak doğru değildir. Erken değerlendirme sayesinde hem altta yatan neden ortaya çıkarılabilir hem de uygun tedavi ile kişinin yaşam kalitesi artırılabilir.</p>

<p><strong>Her unutkanlık beyin sisi anlamına gelmez</strong></p>

<p>Beyin sisi çoğunlukla geçici ve dış etkenlerle ilişkili bir durumdur. Alzheimer hastalığı ve diğer nörolojik hastalıklarda ise unutkanlık ilerleyici özellik gösterir ve zamanla günlük yaşamı daha belirgin şekilde etkilemeye başlar. Ayrıca konuşma bozukluğu, yön bulamama ve davranış değişiklikleri gibi farklı nörolojik belirtiler de tabloya eşlik edebilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa gecikmeden uzman desteği alın</strong></p>

<p>Beyin sisi dinlenmeyle düzelmiyor, haftalar boyunca devam ediyor ve günlük yaşamı belirgin şekilde etkiliyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulmalıdır. Özellikle ani gelişen unutkanlık, konuşma bozukluğu, bilinç değişikliği, kişilik değişiklikleri, kol veya bacakta güçsüzlük gibi belirtiler acil değerlendirme gerektirir. Bu bulgular, inme başta olmak üzere ciddi nörolojik hastalıkların habercisi olabilir.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları beyin sisini tetikleyebilir</strong></p>

<p>Yüksek sıcaklıklar, yetersiz sıvı tüketimi, kalitesiz uyku ve artan yorgunluk yaz aylarında zihinsel performansı olumsuz etkileyebilir. Ancak bu belirtiler yalnızca sıcak havaya bağlanmamalıdır. Günler ya da haftalar boyunca devam eden odaklanma güçlüğü ve zihinsel bulanıklık, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da işareti olabilir.</p>

<p><strong>Vitamin ve mineral eksiklikleri de rol oynayabiliyor</strong></p>

<p>B12 vitamini, D vitamini ve demir eksikliği ile omega-3 yetersizliği, beyin sisi benzeri şikâyetlere yol açabilir. Bu nedenle uzun süren yakınmalarda kişinin kendi kendine vitamin kullanmak yerine hekim değerlendirmesinden geçmesi ve gerekli kan tetkiklerini yaptırması önem taşır.</p>

<p><strong>Menopoz döneminde kadınlarda daha sık görülebiliyor</strong></p>

<p>Menopoz döneminde azalan östrojen düzeyi, beyin fonksiyonlarını da etkileyebilir. Bu süreçte kadınlar odaklanma güçlüğü, unutkanlık ve zihinsel yavaşlama hissi yaşayabilir. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve etkili stres yönetimi bu dönemde büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Beyin sağlığını korumak için bu önerilere kulak verin</strong></p>

<p>Beyin sağlığını desteklemek ve beyin sisi belirtilerini azaltmak için günlük yaşamda şu alışkanlıkların benimsenmesi önerilmektedir:</p>

<ul>
	<li>Kaliteli ve düzenli uyuyun. Yeterli uyku, beynin dinlenmesi ve bilişsel fonksiyonların korunması için temel gereksinimdir.</li>
	<li>Düzenli egzersiz yapın. Günlük fiziksel aktivite, beyne giden kan akışını artırarak zihinsel performansı destekler.</li>
	<li>Yeterli su tüketin. Özellikle yaz aylarında sıvı kaybını önlemek, dikkat ve odaklanmanın korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Dengeli beslenin. Omega-3 yağ asitleri ile B12 ve D vitamini açısından zengin bir beslenme düzeni, beyin fonksiyonlarının desteklenmesine katkı sağlar.</li>
	<li>Zihninizi aktif tutun. Kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni hobiler edinmek veya yeni bilgiler öğrenmek bilişsel kapasitenin korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Sosyal yaşamdan kopmayın. Aile ve arkadaşlarla iletişimde kalmak, sosyal aktivitelere katılmak beyin sağlığını olumlu yönde etkiler.</li>
	<li>Vitamin ve mineral eksikliklerini önemseyin. Uzun süren şikâyetlerde hekim önerisiyle gerekli tetkikleri yaptırmak ve eksiklikleri gidermek önemlidir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:47:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-1784623653.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz ayları kadınlarda bu sorunları artırıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-13660</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-13660</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ancak yapılan bazı küçük hatalar, bazı sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olarak tatil keyfini olumsuz etkileyebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, kadınlarda özellikle yaz aylarında çok sık görülen bazı sorunlara karşı basit ama etkili önlemler alınabileceğini, olası bir sorunda ise mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirterek “Kadınların yaz döneminde yaşadığı bazı şikayetler basit gibi görünse de yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Erken dönemde alınan önlemler ise birçok sorunun gelişmesini önleyebiliyor” diyor. Doç. Dr. Baran, yaz aylarında kadınlarda en sık görülen 4 önemli sorunu ve yaz hastalıklarından korunmada 7 altın kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ancak yapılan bazı küçük hatalar, bazı sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olarak tatil keyfini olumsuz etkileyebiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran</strong>, kadınlarda özellikle yaz aylarında çok sık görülen bazı sorunlara karşı basit ama etkili önlemler alınabileceğini, olası bir sorunda ise mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirterek “Kadınların yaz döneminde yaşadığı bazı şikayetler basit gibi görünse de yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Erken dönemde alınan önlemler ise birçok sorunun gelişmesini önleyebiliyor” diyor. Doç. Dr. Baran, yaz aylarında kadınlarda en sık görülen 4 önemli sorunu ve yaz hastalıklarından korunmada 7 altın kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Vajinal enfeksiyonlar</strong></p>

<p>Yaz aylarında artan sıcaklık ve nem, mantar enfeksiyonları başta olmak üzere vajinal enfeksiyonların daha sık görülmesine zemin hazırlayabiliyor. Özellikle uzun süre ıslak mayo veya bikiniyle kalmak, dar ve hava almayan kıyafetler tercih etmek risk oluşturabiliyor. Kaşıntı, yanma, kötü kokulu akıntı veya rahatsızlık hissi gibi belirtiler ortaya çıktığında vakit kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor. Enfeksiyon riskini azaltmak için mayo ve bikinilerin yüzme sonrasında değiştirilmesi, pamuklu iç çamaşırlarının tercih edilmesi ve genital bölgenin kuru tutulması kritik önem taşıyor.</p>

<p><strong>İdrar yolu enfeksiyonları</strong></p>

<p>Yetersiz sıvı tüketimi, uzun yolculuklar ve tuvalet ihtiyacının ertelenmesi yaz aylarında idrar yolu enfeksiyonlarının görülme sıklığını artırabiliyor. Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, kasık ağrısı ve idrarda kötü koku gibi belirtiler enfeksiyonun habercisi olabiliyor. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere kadar ilerleyebildiği için belirtilerin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Gün içinde yeterli miktarda su içmek, hijyen kurallarına dikkat etmek ve idrarı uzun süre tutmamak koruyucu önlemler arasında yer alıyor.</p>

<p><strong>Adet düzensizlikleri</strong></p>

<p>Mevsim değişiklikleri, yoğun sıcaklar, tatil dönemindeki uyku ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi bazı kadınlarda adet düzenini etkileyebiliyor. Adet tarihinin gecikmesi ya da beklenenden erken başlaması çoğu zaman geçici nedenlere bağlı olsa da sık tekrarlayan düzensizliklerde altta yatan başka bir sağlık sorunu bulunabiliyor. Bu nedenle adet döngüsündeki belirgin değişikliklerin takip edilmesi önem taşıyor. Düzenli uyku, dengeli beslenme ve stres yönetimi hormonal dengenin korunmasına katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Genital bölgede tahriş ve cilt problemleri</strong></p>

<p>Aşırı terleme, sürtünme ve nemli ortamlar yaz aylarında genital bölgede kızarıklık, tahriş ve hassasiyete yol açabiliyor. Özellikle sentetik kumaşlar ve dar kıyafetler bu şikayetleri artırabiliyor. Kaşıntı ve tahrişin uzun sürmesi enfeksiyonlarla karıştırılabildiğinden, belirtilerin devam etmesi halinde uzman görüşü almak gerekiyor. Günlük hijyene dikkat edilmesi, terleten kıyafetlerden kaçınılması ve cildin hava almasının sağlanması şikayetlerin önlenmesine yardımcı oluyor.</p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>YAZ HASTALIKLARINDAN KORUNMADA 7 ALTIN KURAL!</strong></p>

<p><strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Şafak Yılmaz Baran, </strong>keyifli bir yaz tatili geçirmek ve yaz hastalıklarından korunmak için 7 altın kuralı şöyle sıralıyor;</p>

<ul>
	<li>Islak mayo ve bikiniyle uzun süre kalmayın.</li>
	<li>Susamayı beklemeden su için.</li>
	<li>Tuvalet ihtiyacınızı ertelemeyin. </li>
	<li>Dar ve sentetik kıyafetleri uzun süre kullanmayın.</li>
	<li>Genital bölgenin hijyenini abartmayın.</li>
	<li>Uyku ve beslenme düzeninizi tamamen bozmayın.</li>
	<li>Kaşıntı, yanma, sık idrara çıkma veya ciltte tahriş gibi belirtiler varsa, doktora başvurmayı ertelemeyin.  </li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:38:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylari-kadinlarda-bu-sorunlari-artiriyor-1784277499.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Migren ve Baş Ağrısını En Aza İndiren 7 Öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-13650</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-13650</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsiminin bunaltıcı sıcakları, birçok kişi için sadece terleme ve yorgunluk değil, aynı zamanda şiddetli baş ağrısı ve migren ataklarını da tetikliyor. Özellikle dehidratasyon, güçlü güneş ışığı ve hava basıncı değişiklikleri migren hastalarında atak sıklığını belirgin şekilde artırıyor. Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları ihmal edilmemesi gereken bir durum olarak belirtiliyor. Ataklar sıklaşıyor, şiddetleniyor veya yeni belirtiler ekleniyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulması gerekiyor. Memorial Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Özden Yener Çakmak, sıcak havalarda baş ağrısı ve migren sorunu yaşayanlara önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sıcaklarda artış gösteriyor</strong></p>

<p>Sıcaklarda baş ağrısı ve migren, vücudun susuz kalması, damarların genişlemesi ve aşırı ışık maruziyeti gibi faktörlerle tetiklenen yaygın bir sağlık sorunu haline gelmektedir. Migrenin belirtileri aşağıdaki gibidir;</p>

<ul>
	<li>Şiddetli, zonklayıcı baş ağrısı (genellikle tek taraflı)</li>
	<li>Işık ve sese aşırı hassasiyet</li>
	<li>Bulantı ve kusma</li>
	<li>Baş dönmesi</li>
	<li>Görme bozuklukları (aura)</li>
	<li>Yorgunluk ve konsantrasyon kaybı</li>
	<li>Boyun ve omuzlarda kas gerginliği</li>
</ul>

<p>Migreni olan kişilerde bu ataklar daha şiddetli ve uzun sürebilir. Basit önlemlerle bu atakların sıklığı ve şiddeti önemli ölçüde azaltılabilir.</p>

<p><strong>Yaz aylarında ek tedavi gerekebilir</strong></p>

<p>Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları ihmal edilmemesi gereken bir durumdur. Sıcak havalarda baş ağrısı ve migren atakları sıklaşır, şiddetlenir, günlük yaşamı önemli ölçüde etkilerse veya görme kaybı, uyuşma, konuşma güçlüğü gibi yeni belirtiler eşlik ederse vakit kaybetmeden bir nöroloji uzmanına başvurmak gerekir. Kronik migren hastalarında doktor kontrolünde ilaç veya botoks uygulaması gibi koruyucu tedavi yöntemleri yaz aylarında atakları büyük oranda azaltabilmektedir. </p>

<p><strong>Sinir blokajı tedavisiyle baş ağrısından tamamen kurtulabilirsiniz</strong></p>

<p>Sıcak havalarda atakları sıklaşan ve standart ilaç tedavilerinden yeterli fayda göremeyen kronik migren hastalarında sinir blokajı tedavileri etkili bir seçenek olabilmektedir. Bu işlemde, ense ve baş bölgesindeki belirli sinirlere lokal anestezik ve bazen kortizon içeren enjeksiyon uygulanır, ağrıyı beyne taşıyan sinir yoluna, ince bir iğneyle ağrı kesici ilaç verilir. İlaç, siniri geçici olarak uyuşturur ve ağrı sinyali kesilir. Tedavi, atakların şiddetini ve sıklığını hızlı bir şekilde azaltabilir, hatta haftalar-aylar süren rahatlama sağlayabilir. Özellikle yaz aylarında yaşam kalitesini ciddi anlamda düşüren migrenlerde tercih edilen bu yöntem, uzman hekimler tarafından poliklinik şartlarında uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Sıcaklarda baş ağrısı ve migreni önlemek için önemli ipuçları;</strong></p>

<ol>
	<li>Bol su için. Susamasanız bile günde en az 2,5-3 litre su tüketin. Dehidrasyon migrenin en önemli tetikleyicilerinden biridir. </li>
	<li>Güneş ışığından korunun. Güneş gözlüğü ve şapka kullanın. Özellikle 11:00-16:00 saatleri arasında mümkün olduğunca gölgede kalın.</li>
	<li>Düzenli ve dengeli beslenin. Öğün atlamayın. Özellikle kafein, çikolata, işlenmiş gıdalar ve alkolden uzak durun.</li>
	<li>Serin ve karanlık ortamda dinlenin. Atak başladığında karanlık, sessiz ve serin bir odaya geçin. Soğuk kompres uygulayın.</li>
	<li>Stres ve uykuya dikkat edin. Yazın artan stres ve düzensiz uyku migreni tetikler. Her gün aynı saatte yatıp kalkmaya çalışın.</li>
	<li>Ani sıcak-soğuk farkından kaçının. Klimalı ortamdan direkt sıcak havaya çıkarken dikkatli olun. Vücudunuzu ani değişimlere karşı koruyun.</li>
	<li>İlaç kullanımında doktor kontrolü şarttır. Migren ilacınızı doktorunuzun önerdiği şekilde kullanın. Aşırı ağrı kesici kullanımı yine baş ağrısına yol açabilir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:37:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-migren-ve-bas-agrisini-en-aza-indiren-7-oneri-1784277444.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendinizi dinlemek ruhunuzu güçlendiriyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-13648</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-13648</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Buse Arslan, kendi kendini dinlemenin psikolojik iyilik haline etkisi ve ruminasyondan farkı hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kendini dinlemek, öz farkındalığın temel bileşenlerinden biri!</strong></p>

<p>Psikolojik açıdan ‘kendi kendini dinlemek’ kavramının, kişinin yalnızca zihninden geçen düşünceleri takip etmesi değil; duygularını, bedensel duyumlarını, ihtiyaçlarını ve içsel deneyimini fark edebilmesi anlamına geldiğini ifade eden Klinik Psikolog Buse Arslan, “Başka bir ifadeyle bu, kişinin dikkatini bir süreliğine dış dünyanın taleplerinden kendi iç dünyasına çevirebilmesidir. Çünkü insan zihni yalnızca düşünen değil, aynı zamanda hisseden ve anlam üreten bir yapıdır.” dedi. </p>

<p>Bu nedenle sağlıklı bir ruhsal işleyiş için kişinin zaman zaman kendi iç dünyasıyla temas kurabilmesinin oldukça önemli olduğunu aktaran Arslan, “Klinik açıdan bakıldığında kendini dinlemek öz farkındalığın temel bileşenlerinden biridir. Öz farkındalık; kişinin ne hissettiğini, neden böyle hissettiğini ve bu duyguların davranışlarını nasıl etkilediğini anlayabilme kapasitesidir. Kişi gün içinde huzursuz hissedebilir ancak bu huzursuzluğun altında aslında uzun süredir bastırdığı bir kırgınlık ya da yoğun bir tükenmişlik olduğunu ancak kendini dinlediğinde fark edebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırır! </strong></p>

<p>Kendini dinlemenin, sürekli kendini analiz etmek anlamına gelmediğine dikkat çeken Arslan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Günümüzde birçok kişi içe dönüklük ile aşırı zihinsel meşguliyeti birbirine karıştırabiliyor. Sağlıklı bir içe yöneliş kişiye açıklık ve farkındalık kazandırırken, aşırı analiz etme zamanla kişinin düşüncelerinin içinde kaybolmasına neden olabilir. Yani amaç zihinde olup biten her şeyi kontrol etmeye çalışmak değil, onları merak eden, yargılamayan ve anlayan bir tutum geliştirebilmektir.</p>

<p>Aslında psikoterapide de hedeflerden biri, kişinin kendi iç deneyimini daha doğru okuyabilmesini sağlamaktır. Çünkü çoğu zaman insanlar yaşadıkları duygudan değil, o duyguya yükledikleri anlamdan dolayı zorlanırlar. Kendi kendini dinleyebilen birey, zamanla duygularını bastırmak yerine tanımayı, ihtiyaçlarını fark etmeyi ve kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrenir.”</p>

<p><strong>Ruminasyon, çözüm üretmeyen tekrarlayıcı bir düşünme biçimi!</strong></p>

<p>Kendi kendini dinlemek ile ruminasyon (tekrarlayıcı düşünme) arasındaki farka değinen Buse Arslan, “İlk bakışta bu iki kavram birbirine oldukça benzer görünebilir. Çünkü her ikisi de kişinin dikkatini kendi iç dünyasına yöneltmesini içerir. Ancak psikolojik açıdan aralarında çok önemli bir fark vardır.” dedi.</p>

<p>Kendi kendini dinlemenin, kişinin duygu ve düşüncelerini anlamaya yönelik sağlıklı bir farkındalık süreci olduğunu ifade eden Arslan, “Ruminasyon ise aynı düşüncelerin çözüm üretmeden, tekrar tekrar zihinde dönüp durduğu ve kişinin bu döngünün içinde sıkışıp kaldığı bir düşünme biçimidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur! </strong></p>

<p>Sağlıklı bir içe yönelişte kişinin kendisine merakla yaklaştığını dile getiren Arslan, “Kişi yaşadığı bir tartışmanın ardından ‘Bu olay beni neden bu kadar etkiledi?’, ‘Aslında neye kırıldım?’ ya da ‘Bu durum bana ne hissettirdi?’ gibi sorular sorabilir. Bu soruların amacı kendini suçlamak değil, yaşanan deneyimi anlamlandırmaktır.” dedi.</p>

<p>Bu süreç sonunda kişinin genellikle duygularını daha iyi tanıdığını belirten Arslan, şunları söyledi:</p>

<p>“İhtiyaçlarını fark eder ve yaşadığı olaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşabilir. Ruminasyonda ise düşünce süreci ilerlemez; aynı noktada dönüp durur. Kişi saatlerce aynı olayı zihninde tekrar eder, farklı senaryolar kurar, kendisini ya da başkalarını suçlar ancak bütün bu zihinsel çabanın sonunda rahatlamak yerine daha da yorulur. Çünkü ruminasyonun temel amacı anlamak değil, belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Oysa yaşamın birçok alanında mutlak bir cevap ya da kesinlik mümkün değildir.</p>

<p>Ruminasyon özellikle depresyon ve kaygı bozukluklarında sık gördüğümüz bilişsel süreçlerden biridir. Kişi çoğu zaman düşündükçe çözüm bulacağını zanneder; ancak aslında düşüncenin içinde dolaşmaya devam eder. Bu nedenle ruminasyon, problem çözmekten çok psikolojik sıkıntının sürmesine katkıda bulunur.</p>

<p>Ayırt edici nokta şudur; kendini dinledikten sonra zihniniz biraz daha netleşiyor ve duygularınızı daha iyi anlıyorsanız bu sağlıklı bir farkındalıktır. Ancak aynı düşünceleri tekrar tekrar düşünüyor, buna rağmen hiçbir yere varamıyor ve kendinizi giderek daha yorgun hissediyorsanız, büyük olasılıkla ruminatif bir döngünün içindesinizdir.”</p>

<p><strong>Birçok kişi, en sert eleştiriyi kendisine yöneltiyor!</strong></p>

<p>İç sesimizin, doğuştan sahip olduğumuz değişmez bir özellik olmadığını vurgulayan Buse Arslan, “Çocukluk dönemindeki bakım verenlerle kurduğumuz ilişkiler, yaşam deneyimlerimiz ve kendimiz hakkında geliştirdiğimiz inançlar zamanla iç sesimizin tonunu şekillendirir.” dedi.</p>

<p>Özellikle sık eleştirilen, koşullu kabul gören ya da hata yapmanın tolere edilmediği ortamlarda büyüyen bireylerde, zaman içinde dışarıdan duyulan eleştirel seslerin içselleşebileceğini aktaran Arslan, “Yetişkinlikte ise bu ses artık dışarıdan değil, kişinin kendi zihninden gelmeye başlar. Bu nedenle birçok kişi, en sert eleştiriyi aslında kendisine yöneltir. Bu noktada Öz Şefkat Terapisi<strong> </strong>önemli bir bakış açısı sunar. Bu yaklaşımın kurucusu olan Klinik Psikolog Paul Gilbert, insanların çoğu zaman başkalarına gösterdikleri anlayış ve şefkati kendilerine göstermekte zorlandıklarını ifade eder. Oysa psikolojik dayanıklılığı artıran en önemli becerilerden biri, kişinin zorlandığı anlarda kendisiyle nasıl konuştuğudur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz? </strong></p>

<p>Terapide amacın, eleştirel iç sesi tamamen susturmak olmadığı bilgisini paylaşan Arslan, “Çünkü bu ses çoğu zaman aslında bizi korumaya çalışan, hata yapmamamızı isteyen bir parçadır; ancak bunu oldukça sert ve yıpratıcı bir dille yapar.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle terapide kişiye, bu eleştirel sesi fark etmesi ve onun karşısına daha şefkatli, daha dengeli bir iç ses geliştirmesinin öğretildiğini söyleyen Arslan, “Kişi iş yerinde yaptığı küçük bir hata sonrasında ‘yine beceremedim, benden hiçbir şey olmaz’ diye düşündüğünde, terapist ona şu soruyu yöneltebilir; ‘Aynı durumu çok sevdiğiniz bir arkadaşınız yaşasaydı ona ne söylerdiniz?’ Çoğu kişi bu soruya ‘herkes hata yapabilir’, ‘bu tek bir hata, seni tanımlamaz’, ‘bir dahaki sefere daha iyi olacaktır’ şeklinde cevap verir. Ardından ikinci soru gelir; ‘Peki neden aynı anlayışı kendinize göstermiyorsunuz?’” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeyleri daha düşük!</strong></p>

<p>Bu noktada ‘öz şefkat’ kavramının devreye girdiğini dile getiren Buse Arslan, “Kendine şefkat göstermek, yapılan hataları görmezden gelmek ya da sorumluluk almamak değildir. Tam tersine, kişinin kendi acısını inkâr etmeden, onu büyütmeden ve kendisini değersizleştirmeden karşılayabilmesidir.” dedi.</p>

<p>İnsanların çoğu zaman başkalarını motive etmek için destekleyici bir dil kullanırken, kendilerini motive etmek için sert eleştirilerin gerekli olduğuna inandıklarını hatırlatan Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Oysa araştırmalar bunun tam tersini gösteriyor. Kendisiyle daha şefkatli konuşabilen bireylerin kaygı düzeylerinin daha düşük, psikolojik dayanıklılıklarının ise daha yüksek olduğu görülüyor.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Jul 2026 11:37:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kendinizi-dinlemek-ruhunuzu-guclendiriyor-1784277434.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Yetersiz Su Tüketimi Böbreklerinizi Yıpratmasın</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-13609</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-13609</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Sıcak hava böbrekleri nasıl etkiliyor?</strong></p>

<p>Yaz aylarında vücut sıcaklığını dengelemek için deri damarları genişleyerek terleme artmaktadır. Terleme ile birlikte su ve elektrolit kaybı yaşanmaktadır. Kaybedilen sıvının yeterince yerine konulmaması ise vücuttaki sıvı hacmini azaltmaktadır. Bu durum böbreklere ulaşan kan akımını düşürürken idrar miktarının azalmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak böbreklerin filtreleme sistemi daha fazla çalışmak zorunda kalıyor ve özellikle sıcak havalarda böbrek taşı ile akut böbrek hasarı riski belirgin şekilde artmaktadır. </p>

<p><strong>En büyük risk fark edilmeyen sıvı kaybı</strong></p>

<p>Yaz aylarında böbrekleri tehdit eden en önemli etken sıcak hava değil, fark edilmeden gelişen sıvı kaybıdır. Böbrek sağlığını korumak için herkese uygun tek bir su tüketim miktarı bulunmaz Günlük sıvı ihtiyacı; yaş, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite düzeyi, iklim koşulları ve mevcut hastalıklara göre değişiklik gösterebilir. Sağlıklı bireylerde günlük sıvı tüketiminin kilogram başına yaklaşık 30-35 mililitre olması önerilir. Yaklaşık 70 kilogram ağırlığındaki bir kişi için bu miktar ortalama 2-2,5 litreye karşılık gelir. Ancak yaz aylarında, yoğun egzersiz yapanlarda ve aşırı terleyen kişilerde sıvı ihtiyacı daha da artar.</p>

<p><strong>İdrar rengi böbrekleriniz hakkında ipucu veriyor</strong></p>

<p>Yeterli su tüketilip tüketilmediğini anlamanın en pratik yollarından biri idrar rengini takip etmektir. Açık saman sarısı idrar genellikle yeterli sıvı alımını gösterirken, koyu sarı veya kehribar renk sıvı ihtiyacının arttığını düşündürür. Günlük idrar miktarında belirgin azalma da böbreklerin susuz kaldığını gösteren önemli bulgular arasında yer alır. Ancak bazı ilaçlar ve vitaminlerin de idrar rengini değiştirebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Böbrek taşı ve idrar yolu enfeksiyonlarına dikkat</strong></p>

<p>Sıvı kaybı nedeniyle yoğunlaşan idrar, böbrek taşı oluşumuna neden olan minerallerin kristalleşmesini kolaylaştırabilir. Daha önce böbrek taşı öyküsü bulunanlar, diyabet ve obezite hastaları, ailesinde böbrek taşı öyküsü olanlar, gut hastaları ile hiperparatiroidizm, hiperürisemi ve malabsorpsiyon sendromu bulunan kişiler daha yüksek risk altında bulunur. Yaz aylarında sık görülen idrar yolu enfeksiyonları da ihmal edilmemeli. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere ilerleyerek akut piyelonefrite neden olabilir.</p>

<p><strong>Gazlı içecekler suyun yerini tutmuyor</strong></p>

<p>Soğuk içeceklerin böbreklere zarar verdiği düşüncesi doğru değildir. Önemli olan içeceğin sıcaklığı değil, içeriğidir. Böbrek sağlığı için en doğru tercih her zaman sudur. Şekersiz maden suyu uygun miktarlarda tüketilebilir. Gazlı ve şekerli içecekler ise yüksek miktarda şeker, fruktoz, fosforik asit, sodyum ve kafein içerir. Yüksek fruktoz tüketimi ürik asit düzeyini artırırken idrarla kalsiyum atılımını yükselterek idrar sitratını azaltabilir. Bu değişiklikler böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırırken uzun vadede obezite, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı riskini de artırabilir. Özellikle enerji içecekleri sıcak havalarda yoğun fiziksel aktivite sırasında tüketildiğinde sıvı ve elektrolit dengesini bozarak böbrekler üzerinde ek yük oluşturabilir.</p>

<p><strong>Yaz meyveleri faydalı ama ölçülü tüketilmeli</strong></p>

<p>Karpuz ve kavun gibi su oranı yüksek meyveler sağlıklı bireylerde sıvı alımına katkı sağlayabilir. Ancak bu besinler suyun yerine geçmez. Diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin bu meyveleri kontrollü tüketmesi gerekir. Özellikle kavunun yüksek potasyum içerdiği unutulmamalıdır. Hipertansiyon ve diyabet kronik böbrek hastalığının en sık görülen nedenleri arasında yer alır. Yaz aylarında gelişen sıvı kaybı bu hasta grubunda akut böbrek hasarı riskini daha da artırabilir.</p>

<p><strong>Tatilde böbreklerinizi ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Deniz, havuz ve uzun yolculuklarda düzenli su tüketimi ihmal edilmemeli, uzun süre idrar tutulmamalı ve aşırı güneş altında kalınmamalıdır. Böbrek sağlığını korumak için yeterli sıvı tüketiminin yanı sıra tansiyon ve kan şekeri kontrolü, tuz tüketiminin sınırlandırılması ve ilaçların düzenli kullanılması da büyük önem taşır. Özellikle böbrek taşı, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin yaz aylarında sıvı tüketimine daha fazla özen göstermesi gerekir. Böbrek sağlığını korumak için normal düzeyde kalsiyum tüketilmeli, aşırı oksalat içeren besinlerden kaçınılmalı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi sınırlandırılmalı, meyve ve sebze ağırlıklı beslenilmeli, şekerli ve gazlı içecekler azaltılmalıdır. Özellikle kalsiyum oksalat taşı bulunan kişilerin ıspanak, pazı, pancar yaprağı, kakao, çikolata, badem gibi kuruyemişler ve aşırı siyah çay tüketimine dikkat etmesi önerilmektedir. </p>

<p><strong>Bu belirtileri hafife almayın</strong></p>

<p>Yaz aylarında aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir nefroloji uzmanına başvurulması gerekir. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde bu bulgular kalıcı böbrek hasarının habercisi olabilir.</p>

<ul>
	<li>İdrar miktarında belirgin azalma</li>
	<li>İdrarda kan görülmesi</li>
	<li>Yüksek ateş ve yan ağrısı</li>
	<li>Ani gelişen ödem</li>
	<li>Kontrol altına alınamayan tansiyon yüksekliği</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:56:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-yetersiz-su-tuketimi-bobreklerinizi-yipratmasin-1783954581.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her mutsuzluk depresyon anlamına gelmez!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-13587</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-13587</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, mutsuzluk ile depresyon arasındaki farklar ile depresyonun belirtileri, risk faktörleri ve ne zaman profesyonel destek alınması gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Depresyon, mevsimin tamamen değişmesi gibidir; artık hava hep karanlık, hep soğuktur!</strong></p>

<p>Mutsuzluk ve depresyon arasındaki temel farkın hava durumu metaforuyla açıklanabileceğini dile getiren Cumali Aydın, “Günlük mutsuzluk, aniden bastıran bir yaz yağmuruna benzer; iş yerinde ters bir olay yaşanır, sevdiğiniz biriyle tartışırsınız, moraliniz bozulur ama bir kahve içip arkadaşınızla konuştuktan sonra hava tekrar açar. Depresyon ise mevsimin tamamen değişmesidir; artık ortalık hep karanlık, hava hep soğuktur ve siz giyinme tarzınızla bu durumu değiştiremezsiniz.” dedi.</p>

<p>Kriterlere göre, sihirli formülün ‘süre ve işlevsellik’ olduğunu ifade eden Aydın, “Üzgün hissetmek normaldir, ancak neredeyse her gün, günün büyük bölümünde süren ve en az iki hafta boyunca devam eden bir çökkünlük hali varsa alarm zilleri çalar. Buna ek olarak, daha önce keyif aldığınız şeylere karşı belirgin bir isteksizlik (anhedoni) başlamışsa ve uyku, iştah, enerji düşüklüğü gibi bedensel sinyaller eşlik ediyorsa, bu artık ‘sadece bir ruh hali’ değil, tedavi gerektiren bir klinik tablodur. Örneğin, terfi alamadığına üzülen bir kişi hafta sonu güzel bir yemekte bunu unutabilirken, depresyondaki kişi terfiye değil, yemeğin varlığına karşı bile hissizleşir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Uzun süren mutsuzluk depresyon riskini artırır, ancak bu bir kader değil!</strong></p>

<p>Uzun süren mutsuzluğun her zaman depresyona dönüşebileceği inancının doğru olmadığına işaret eden Cumali Aydın, “Uzun süren mutsuzluk, depresyon için ciddi bir risk faktörüdür, adeta kuru bir ormanın kıvılcım beklemesi gibidir. Ancak bu bir kader değildir.” dedi.</p>

<p>Kronik strese maruz kalan bir bireyin beynindeki hipokampus bölgesinde küçülme görülebildiğini hatırlatan Aydın, “Bu da depresyona giden yolun taşlarını döşeyebilir. Fakat bu süreçte devreye giren koruyucu faktörler vardır; sosyal destek, anlamlı uğraşlar ve psikolojik dayanıklılık. Örneğin, yıllardır ekonomik zorluk çeken bir birey, güçlü aile bağları ve manevi inançları sayesinde bu kronik mutsuzluğu taşıyabilir ve klinik depresyona dönüşmeden ayakta kalabilir. Mutsuzluğu bir bataklık gibi düşünün; uzun süre içinde durmak riski artırır ama doğru nefes teknikleri ve yardım eli ile oradan çıkmak mümkündür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Doğal mutsuzluğunuzu, başkalarının yapay mutluluğuyla kıyaslamayın!</strong></p>

<p>Sosyal medyanın modern çağın en büyük tuzaklarından biri olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Sosyal medya, herkesin hayatının sadece ‘en iyi anlarından’ oluşan bir fragmanı sunar. Siz kendi kamera arkanızı, dağınık odanızı ve ağlama krizlerinizi bilirken, karşınızdakinin sadece ışıltılı kısmını görmek bir ‘karşılaştırma zehirlenmesi’ yaratır. Sosyal Karşılaştırma Teorisi’ne göre, sürekli yukarı doğru karşılaştırma yapmak yetersizlik hissini körükler. Araştırmalar, insanların arkadaşlarının olumsuz duygusal deneyimlerini sistematik olarak hafife aldığını gösteriyor. Bu da şu tehlikeli yanılgıya yol açıyor: ‘Herkes mutlu, bir tek ben berbat hissediyorum; demek ki bende bir sorun var.’ Oysa hissettiğiniz şey tamamen normal bir insani dalgalanma olabilir. Kendi doğal mutsuzluğunuzu, başkalarının yapay mutluluğuyla kıyaslayarak kendinize haksız yere ‘hasta’ etiketi yapıştırmamanızı öneririm.”</p>

<p><strong>‘Depresyonda değilim ama üzgünüm’ demek, ‘dizim ağrıyor ama kırık değil’ demeye benzer! </strong></p>

<p>‘Kendimi kötü hissediyorum ama depresyonda değilim’ şeklindeki bakış açısının çoğu zaman son derece doğru ve sağlıklı bir içgörü olduğunu vurgulayan Aydın, “Ruh sağlığı okuryazarlığının en önemli göstergelerinden biri, duygusal acıyı patolojiden ayırt edebilmektir.” dedi.</p>

<p>“Kayıp, hayal kırıklığı veya varoluşsal sorgulamalar sonucu kendinizi kötü hissetmeniz, ruhunuzun çalıştığını gösterir.” diyen Aydın,  ‘depresyonda değilim ama üzgünüm’ demenin ‘dizim ağrıyor ama kırık değil’ demeye benzediğini söyledi.</p>

<p>Ağrı var, gerçek ve can sıkıcı; ama bacağın alçıya ihtiyacı yok. Bu ayrımı yapabilmenin, kişinin duygularını yok saymadan onları sahiplenmesini sağladığını aktaran Aydın, “Ancak burada ince bir çizgi var: Eğer kişi, ‘ben güçlüyüm, depresyonda olamam’ gibi katı bir savunma mekanizmasıyla gerçek belirtileri görmezden geliyorsa, bu da bir inkardır. Sevdiği birini kaybeden birinin derin yas tutması normaldir ve bu depresyon değildir; fakat bu yas yıllar sonra bile kişinin kendine bakımını tamamen engelliyor ve sürekli bir ölüm arzusuna dönüşüyorsa, burada durup yeniden düşünmek gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Duygulara karşı verilen savaş, onları daha da büyütür!</strong></p>

<p>Mutsuzlukla baş ederken ilk kuralın, onunla savaşmayı bırakmak olduğunu kaydeden Aydın, “Duygulara karşı verilen savaş, onları daha da büyütür.” dedi.</p>

<p>Bunun yerine Davranışsal Aktivasyon denilen yöntemin denenmesini öneren Aydın, “Beyniniz ‘hiçbir şey yapmak istemiyorum’ dediğinde bile, sizi eskiden mutlu eden kısa bir yürüyüş, bir arkadaşa sesli mesaj atmak gibi küçük bir eylemi sırf bir deney olarak yapın. Eylemi yapmadan motivasyonun gelmesini beklemek, arabayı itmeden motorun çalışmasını beklemeye benzer. Fizyolojik olarak, düzenli ve tempolu yürüyüşün hafif ve orta düzey depresyonda en az bazı ilaçlar kadar etkili olduğu, çalışmalarla kanıtlanmıştır. Ayrıca, minnet (şükran) günlüğü tutmak, beynin olumsuz filtrelerini kırmak için bilimsel olarak desteklenen bir yöntemdir. Her gece yatmadan önce o gün iyi giden 3 şeyi yazmak, zamanla nöral yolları pozitife doğru kaydırabilir. Unutmayın, yemek yemek, duş almak gibi en temel öz bakım eylemleri bile bu dönemde büyük bir zaferdir; kendinizi bunlar için takdir edin.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>‘Uyusam ve hiç uyanmasam’ gibi pasif ölüm düşünceleri bile hafife alınmamalı!</strong></p>

<p>Geciktirilmemesi gereken noktanın, duygusal acının işlevselliği tamamen yuttuğu an olduğunun altını çizen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Şu üç durum, acil durum sinyalidir: Birincisi, işe gidememek, derslere odaklanamamak veya çocuğunuzla ilgilenememek gibi gündelik rollerinizin ciddi biçimde aksaması. İkincisi ve en önemlisi, bir kurtuluş yolu olarak ölüm düşüncesinin zihninizde sık sık belirmeye başlaması; ‘uyusam ve hiç uyanmasam’ gibi pasif ölüm düşünceleri bile hafife alınmamalı. Üçüncüsü ise, artık acıya karşı hissizleştiğiniz, duygusal olarak tamamen boşaldığınız ve hiçbir şeyin anlam ifade etmediği o derin çukurdur. Özellikle ‘benim durumum umutsuz, kimse beni anlamaz’ düşüncesi, depresyonun size oynadığı en büyük oyundur ve yardım aramanın önündeki en büyük engeldir. Bir uzmana ulaşmak için mükemmel hissetmeyi beklemeyin; kendinizi bir arkadaşınız yerine koyun, o bu halde olsa ne yapmasını söylerdiniz? İşte o şefkati kendinize gösterip telefonu açtığınız an, iyileşme yolculuğu çoktan başlamıştır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Jul 2026 17:54:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/her-mutsuzluk-depresyon-anlamina-gelmez-1783954458.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalbinizi Korumak Tabağınızdan Başlıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-13530</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-13530</guid>
                <description><![CDATA[Sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri olan protein ve lif, vücudun farklı ihtiyaçlarını karşılayan iki önemli besin öğesi olarak öne çıkıyor. Ancak günlük beslenmede protein tüketimi çoğu zaman yeterli düzeyde olurken, lif alımı ihmal edilebiliyor ve önerilen miktarın altında kalabiliyor. Oysa hem protein hem de lif içeren besinler; uzun süre tokluk sağlamanın yanı sıra kalp-damar hastaları başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişme riskinin azaltılmasına katkı sağlıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, kadınların günlük ortalama 25 gram, erkeklerin ise 38 gram lif tüketmesi gerektiğini belirtiyor. Kırmızı et, tavuk ve balık gibi yüksek proteinli besinlerin lif içermediğini söyleyen Prof. Dr. Çetin, sebze ve meyvelerin lif açısından zengin olmasına rağmen protein miktarlarının düşük olduğunu söylüyor. Bu nedenle hem protein hem de lif bakımından zengin besinleri düzenli olarak tüketmek büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>Kalp Dostu Beslenmede Baklagiller İlk Sırada!<br />
 </strong>Protein ve lifi aynı anda yüksek oranda içeren besinlerin başında baklagiller geliyor. Nohut, mercimek, kuru fasulye, barbunya ve börülce gibi besinler; hem ekonomik hem de besleyici özellikleriyle sağlıklı beslenmenin vazgeçilmezleri arasında.</p>

<p><strong> Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin,</strong> yapılan güncel araştırmalara da değinerek şunları söyledi; <em>“Araştırmalar gösteriyor ki, düzenli baklagiller tüketen kişilerde kolesterol ve tansiyon değerleri daha düşük seyrediyor, vücut kitle indeksi daha sağlıklı oluyor ve Tip 2 diyabet riski azalıyor. Ayrıca 2023 yılında yayımlanan kapsamlı bir çalışma ise, günlük beslenmeye yaklaşık 50 gram baklagiller eklenmesinin dış etkenlere bağlı olmayan ölüm riskini yüzde 6 oranında azalttığını ortaya koyuyor.”</em></p>

<p><strong> Soya ve Kuru Yemişler Kalbi Destekliyor<br />
 </strong>Soya fasulyesi ve soya ürünleri de hem protein hem lif açısından önemli besinler arasında yer alıyor. Tofu, soya sütü ve fermente soya ürünleri yalnızca kaliteli bitkisel protein sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda omega-3 ve omega-6 yağ asitleri bakımından da oldukça zengin. Fındık, badem, ceviz ve tuzsuz yer fıstığı gibi kuruyemişlerin de protein ve lif açısından zengin olması dikkat çekiyor. Bu besinler içerdiği sağlıklı yağlar sayesinde kolesterol seviyelerinin dengelemesine katkı sağlıyor, aynı zamanda E vitamini, magnezyum, potasyum gibi önemli vitamin ve mineralleri de içeriyor.</p>

<p><strong>Tohumlar ve Tahıllar Damar Sağlığını Koruyor<br />
 İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, chia tohumu, keten tohumu ve kabak çekirdeği gibi tohumların da kalp sağlığını desteklediğini, düzenli tüketimlerinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kronik iltihaplanmayı azalttığını ve yüksek tansiyon ile Tip 2 diyabet riskinin düşürülmesine katkı sağladığını ifade ediyor. Yulaf ezmesi, kinoa ve tam tahıllı ürünler de hem protein hem lif açısından önemli kaynaklar arasında. Bu besinler bağırsak mikrobiyotasını desteklerken, kalın bağırsak kanseri, kalp-damar hastalıkları ve Tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına da katkı sunuyor.</p>

<p>Sağlıklı beslenmenin tek bir besine bağlı olmadığını vurgulayan <strong>Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, sözlerini şöyle tamamlıyor<em>: “Protein ve lif açısından zengin besinleri dengeli bir beslenme planı içerisinde düzenli olarak tüketmek; sağlıklı kilo kontrolünü desteklerken, diyabet, yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi kronik hastalıkların önlenmesine de katkı sağlar. Günlük beslenmede baklagillere, tam tahıllara, kuru yemişlere ve tohumlara daha fazla yer vermek uzun vadede sağlığımız için önemli bir yatırımdır.”</em></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:43:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-1783597387.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yenidoğan Sarılığına Erken Müdahale Kalıcı Beyin Hasarını Önleyebilir</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13506</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13506</guid>
                <description><![CDATA[Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.</p>

<p><strong>Sarılık neden oluşuyor?</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı, kırmızı kan hücrelerinin parçalanması sonucu ortaya çıkan bilirubinin karaciğer tarafından yeterince hızlı işlenememesi nedeniyle gelişir. Yenidoğan döneminde bilirubini işleyen karaciğer enzim sistemi henüz tam olarak olgunlaşmadığından, bilirubin kanda birikerek ciltte ve göz aklarında sararmaya neden olabilir. Her sarılık tehlikeli değildir. Ancak bazı risk faktörlerinin varlığında bilirubin düzeyi kısa sürede tehlikeli seviyelere ulaşabilir. Bu nedenle özellikle yaşamın ilk günlerinde bebeklerin dikkatle izlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Sarılığın ilk belirtilerini doğru gözlemleyin</strong></p>

<p>Sarılık genellikle önce yüz ve göz aklarında başlar. Bilirubin seviyesi yükseldikçe sararma gövdeye, kollara ve bacaklara doğru yayılır. Sarılığın daha kolay fark edilebilmesi için bebeğin doğal ve aydınlık bir ortamda değerlendirilmesi önemlidir. Burnuna, alnına veya göğsüne hafifçe bastırılıp bırakıldığında ciltte oluşan sarı renk değişikliği de önemli bir ipucu olabilir. Özellikle koyu tenli bebeklerde sarılığı fark etmek daha zor olabileceğinden ailelerin daha dikkatli olması gerekir. Normal koşullarda sarılık, doğumdan sonraki 2-3. günlerde başlar. Zamanında doğan bebeklerde 1-2 hafta içinde, prematüre bebeklerde ise yaklaşık 3 hafta içinde düzelmesi beklenir.</p>

<p><strong>Anne sütü sarılığın azalmasına katkı sağlıyor</strong></p>

<p>Bilirubin, karaciğerde işlendikten sonra safra yoluyla bağırsaklara geçer ve dışkıyla vücuttan uzaklaştırılır. Bu nedenle bebeğin ilk günlerden itibaren sık ve yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Özellikle anne sütü ile düzenli beslenme, bilirubinin bağırsaklardan tekrar kana geçmesini azaltarak vücuttan atılımını kolaylaştırır. Sağlıklı bir yenidoğanın günde 8-12 kez emzirilmesi beklenir. Yetersiz beslenme ise bilirubin seviyesinin yükselmesine ve sarılığın daha ağır seyretmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurun</strong></p>

<p>Aşağıdaki belirtilerden biri ya da birkaçı görüldüğünde mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır:</p>

<ul>
	<li>İlk 24 saat içinde başlayan sarılık</li>
	<li>Bebeğin yeterince emememesi veya beslenememesi</li>
	<li>Sık kusma</li>
	<li>Aşırı uyku hali ya da huzursuzluk</li>
	<li>Sarılığın bacaklara kadar yayılması</li>
	<li>İdrar ve dışkı sayısında belirgin azalma</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Sarılığın 2 haftadan uzun sürmesi</li>
	<li>İdrarın çay renginde koyulaşması</li>
	<li>Dışkının açık veya beyazımsı renkte olması</li>
	<li>Fototerapi sonrasında sarılığın yeniden ortaya çıkması</li>
</ul>

<p>Bu durumlarda bilirubin seviyesi ciltten ölçüm yapan cihazlarla veya kan testiyle değerlendirilir. Gerekli görüldüğünde altta yatan nedeni araştırmak amacıyla ek tetkikler planlanabilir.</p>

<p><strong>Fototerapi en etkili tedavi yöntemlerinden biri</strong></p>

<p>Tedavi kararı; bebeğin bilirubin düzeyi, doğum haftası, kilosu, yaşı ve ek risk faktörleri dikkate alınarak verilir. Hafif vakalarda düzenli takip yeterli olurken, bilirubin seviyesinin yükseldiği durumlarda fototerapi uygulanır. Fototerapide özel mavi ışık kullanılarak bilirubin, vücudun kolayca atabileceği bir forma dönüştürülür. Tedavi sırasında bebek yalnızca bezi ve gözlerini koruyan özel bir maske ile ışık altında tutulur. Sıvı kaybı yaşanabileceği için bu süreçte bebeğin yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Uzmanlar, fototerapinin güneş ışığı ile aynı etkiye sahip olmadığını vurgulayarak, sarılığı azaltmak amacıyla yenidoğan bebeklerin güneşe çıkarılmasının güvenli ve doğru bir yöntem olmadığının altını çiziyor. Çok ileri düzeydeki sarılık vakalarında ise kan değişimi tedavisine başvurulabiliyor. Bu yöntemle bilirubin seviyesi hızla düşürülerek beyin hasarı riski azaltılmaya çalışılıyor.</p>

<p><strong>Erken tanı, ömür boyu sürebilecek hasarları önleyebilir</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı çoğu zaman geçici ve zararsız bir durum olsa da mutlaka sağlık profesyonelleri tarafından değerlendirilmelidir. Anne ve baba adaylarının sarılık belirtileri konusunda bilinçlendirilmesi, erken tanı ve tedavi açısından büyük önem taşır. Ailelerin farkındalığının artırılmasıyla bilirubin yüksekliğine bağlı gelişebilecek kalıcı beyin ve işitme hasarlarının büyük ölçüde önlenebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:37:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-1783597028.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yenidoğan Sarılığına Erken Müdahale Kalıcı Beyin Hasarını Önleyebilir</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13505</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-13505</guid>
                <description><![CDATA[Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yenidoğan sarılığı, yaşamın ilk günlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biri olarak görülüyor. Bebeğin cildinde ve göz aklarında sararma ile kendini gösteren bu durum, çoğu zaman fizyolojik nedenlere bağlı olarak gelişiyor ve kısa sürede kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı bebeklerde bilirubin düzeyinin hızla yükselmesi, beyin ve işitme sinirlerinde kalıcı hasara yol açabilen kernikterus tablosuna neden olabiliyor. Bu nedenle sarılığın yakından takip edilmesi ve riskli belirtilerin zaman kaybetmeden değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Dicle Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Şah İpek, yenidoğan sarılığında erken tanı ve tedavinin kalıcı nörolojik hasarların önlenmesinde hayati rol oynadığını belirtti.</p>

<p><strong>Sarılık neden oluşuyor?</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı, kırmızı kan hücrelerinin parçalanması sonucu ortaya çıkan bilirubinin karaciğer tarafından yeterince hızlı işlenememesi nedeniyle gelişir. Yenidoğan döneminde bilirubini işleyen karaciğer enzim sistemi henüz tam olarak olgunlaşmadığından, bilirubin kanda birikerek ciltte ve göz aklarında sararmaya neden olabilir. Her sarılık tehlikeli değildir. Ancak bazı risk faktörlerinin varlığında bilirubin düzeyi kısa sürede tehlikeli seviyelere ulaşabilir. Bu nedenle özellikle yaşamın ilk günlerinde bebeklerin dikkatle izlenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Sarılığın ilk belirtilerini doğru gözlemleyin</strong></p>

<p>Sarılık genellikle önce yüz ve göz aklarında başlar. Bilirubin seviyesi yükseldikçe sararma gövdeye, kollara ve bacaklara doğru yayılır. Sarılığın daha kolay fark edilebilmesi için bebeğin doğal ve aydınlık bir ortamda değerlendirilmesi önemlidir. Burnuna, alnına veya göğsüne hafifçe bastırılıp bırakıldığında ciltte oluşan sarı renk değişikliği de önemli bir ipucu olabilir. Özellikle koyu tenli bebeklerde sarılığı fark etmek daha zor olabileceğinden ailelerin daha dikkatli olması gerekir. Normal koşullarda sarılık, doğumdan sonraki 2-3. günlerde başlar. Zamanında doğan bebeklerde 1-2 hafta içinde, prematüre bebeklerde ise yaklaşık 3 hafta içinde düzelmesi beklenir.</p>

<p><strong>Anne sütü sarılığın azalmasına katkı sağlıyor</strong></p>

<p>Bilirubin, karaciğerde işlendikten sonra safra yoluyla bağırsaklara geçer ve dışkıyla vücuttan uzaklaştırılır. Bu nedenle bebeğin ilk günlerden itibaren sık ve yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Özellikle anne sütü ile düzenli beslenme, bilirubinin bağırsaklardan tekrar kana geçmesini azaltarak vücuttan atılımını kolaylaştırır. Sağlıklı bir yenidoğanın günde 8-12 kez emzirilmesi beklenir. Yetersiz beslenme ise bilirubin seviyesinin yükselmesine ve sarılığın daha ağır seyretmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurun</strong></p>

<p>Aşağıdaki belirtilerden biri ya da birkaçı görüldüğünde mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır:</p>

<ul>
	<li>İlk 24 saat içinde başlayan sarılık</li>
	<li>Bebeğin yeterince emememesi veya beslenememesi</li>
	<li>Sık kusma</li>
	<li>Aşırı uyku hali ya da huzursuzluk</li>
	<li>Sarılığın bacaklara kadar yayılması</li>
	<li>İdrar ve dışkı sayısında belirgin azalma</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Sarılığın 2 haftadan uzun sürmesi</li>
	<li>İdrarın çay renginde koyulaşması</li>
	<li>Dışkının açık veya beyazımsı renkte olması</li>
	<li>Fototerapi sonrasında sarılığın yeniden ortaya çıkması</li>
</ul>

<p>Bu durumlarda bilirubin seviyesi ciltten ölçüm yapan cihazlarla veya kan testiyle değerlendirilir. Gerekli görüldüğünde altta yatan nedeni araştırmak amacıyla ek tetkikler planlanabilir.</p>

<p><strong>Fototerapi en etkili tedavi yöntemlerinden biri</strong></p>

<p>Tedavi kararı; bebeğin bilirubin düzeyi, doğum haftası, kilosu, yaşı ve ek risk faktörleri dikkate alınarak verilir. Hafif vakalarda düzenli takip yeterli olurken, bilirubin seviyesinin yükseldiği durumlarda fototerapi uygulanır. Fototerapide özel mavi ışık kullanılarak bilirubin, vücudun kolayca atabileceği bir forma dönüştürülür. Tedavi sırasında bebek yalnızca bezi ve gözlerini koruyan özel bir maske ile ışık altında tutulur. Sıvı kaybı yaşanabileceği için bu süreçte bebeğin yeterli beslenmesi büyük önem taşır. Uzmanlar, fototerapinin güneş ışığı ile aynı etkiye sahip olmadığını vurgulayarak, sarılığı azaltmak amacıyla yenidoğan bebeklerin güneşe çıkarılmasının güvenli ve doğru bir yöntem olmadığının altını çiziyor. Çok ileri düzeydeki sarılık vakalarında ise kan değişimi tedavisine başvurulabiliyor. Bu yöntemle bilirubin seviyesi hızla düşürülerek beyin hasarı riski azaltılmaya çalışılıyor.</p>

<p><strong>Erken tanı, ömür boyu sürebilecek hasarları önleyebilir</strong></p>

<p>Yenidoğan sarılığı çoğu zaman geçici ve zararsız bir durum olsa da mutlaka sağlık profesyonelleri tarafından değerlendirilmelidir. Anne ve baba adaylarının sarılık belirtileri konusunda bilinçlendirilmesi, erken tanı ve tedavi açısından büyük önem taşır. Ailelerin farkındalığının artırılmasıyla bilirubin yüksekliğine bağlı gelişebilecek kalıcı beyin ve işitme hasarlarının büyük ölçüde önlenebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:37:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yenidogan-sariligina-erken-mudahale-kalici-beyin-hasarini-onleyebilir-1783597027.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Burun ameliyatında en büyük risk güneş!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-13490</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-13490</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, yaz aylarında yapılan burun estetiği veya burun ameliyatının ardından sıcak hava, güneş, deniz ve havuzun iyileşme sürecini nasıl etkileyeceği ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Gelişen teknoloji sayesinde yaz aylarında burun ameliyatları güvenle yapılabiliyor!</strong></p>

<p>Geçmiş yıllarda yaz aylarında burun ameliyatı yapmaktan çekinildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bunun en önemli nedenleri sıcak hava, yüksek nem ve o dönemde kullanılan eski tampon sistemleriydi. Eskiden yaz aylarında büyük burun ameliyatları çok tercih edilmezdi. Kanama riski daha yüksekti, kullanılan tamponlar hem ağrılıydı hem de hastalar için konforlu değildi. Ayrıca sıcak hava nedeniyle buruna uygulanan bantların çıkması gibi sorunlarla karşılaşılabiliyordu.” dedi.</p>

<p>Günümüzde ise cerrahi tekniklerin ve ameliyat sonrası bakım imkanlarının önemli ölçüde geliştiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Artık teknoloji çok ilerledi. Klimalı yaşam alanları yaygınlaştı, kullanılan tamponlar çok daha konforlu hale geldi ve kanama riski oldukça azaldı. Bu nedenle yaz ya da kış olması, ameliyat açısından belirleyici bir fark oluşturmuyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yaz aylarında en büyük risk güneş ışınları!</strong></p>

<p>Burun ameliyatı sonrasında asıl dikkat edilmesi gereken unsurun güneş ışınları olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, ameliyat sırasında burun derisinin kaldırılarak alttaki yapıların şekillendirildiğini ve daha sonra derinin yeniden yerine yerleştirildiğini anlattı.</p>

<p>Bu süreçte cildin alt dokulara yeniden yapışması gerektiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, şunları söyledi:</p>

<p>“Eğer bu dönemde yoğun güneş ışığına maruz kalınırsa pigmentasyon dediğimiz renk değişiklikleri oluşabilir. Burun cildi ile yüzün diğer bölgeleri aynı şekilde güneş görmediği için renk farklılıkları gelişebilir. Bu nedenle ameliyat sonrası ilk 6 ay boyunca güneşten mümkün olduğunca korunmak gerekir; doğrudan güneş ışığına maruz kalmayın, geniş siperlikli şapka kullanın, yüksek koruma faktörlü güneş kremi uygulayın, mümkün olduğunca gölgede kalmayı tercih edin.</p>

<p>Hastalara genellikle ameliyatı takip eden yaz tatili için deniz tatilini çok düşünmemeleri önerilir. Burun cildini ilk 6 ay boyunca güneşten korumak, başarılı bir iyileşme için en önemli noktalardan biridir.”</p>

<p><strong>Burun estetiği sonrası gözlük kullanımından kaçınılmalı!</strong></p>

<p>Burun kemiklerinin ameliyat sonrası yeniden şekillendiğini ve iyileşme sürecinin dikkatle korunması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Özellikle ağır ve kalın çerçeveli gözlükler bu dönemde tercih edilmemeli. Kalın çerçeveli gözlükler burun kemiğine baskı yapabilir. Özellikle sert çerçeveli gözlükler küçük darbeleri doğrudan buruna iletir.” dedi.</p>

<p>Güneş gözlükleri konusunda farklı bir noktaya da dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Güneş gözlüğü burnun farklı bölgelerinin güneşe farklı oranlarda maruz kalmasına neden olabilir. Burnun üst kısmını gölgede bırakırken alt kısmı güneş alabilir. Bu da burunda renk farklılığı oluşturabilir. Bu nedenle iyileşme döneminde güneş gözlüğü kullanımını önerilmez. Numaralı gözlük kullanmak zorunda olan hastalara ise ameliyat öncesinde kontakt lens kullanımına alışmaları tavsiye edilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Burun ameliyatı sonrası kuruluk ve kabuklanma normal!</strong></p>

<p>Burun ameliyatı sırasında burun içindeki mukozaya da müdahale edildiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, iyileşme sürecinde kuruluk ve kabuklanmanın doğal olduğuna değinerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Mukoza ameliyat sonrasında kendini yenilerken salgılar üretir. Bu salgıların düzenli temizlenmesi gerekir. Bu nedenle hastalara ilk iki hafta burun temizleme solüsyonları kullanmaları önerilir. Yaklaşık bir ay sonra da burun içi yeniden kontrol edilip temizlenir.</p>

<p>İstanbul gibi nem oranı yüksek şehirlerde kuruluk daha az görülür. Daha kuru iklimlerde ise nemlendirici sprey ve kremlerin kullanılması iyileşmeyi destekler. Nemlendirici spreyler hem mukozayı korur hem de iyileşme sürecini hızlandırır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 14:34:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/burun-ameliyatinda-en-buyuk-risk-gunes-1783596865.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Kişiye Özel Akıllı Yaklaşımlarla Tedavi Edilebiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-kisiye-ozel-akilli-yaklasimlarla-tedavi-edilebiliyor-13477</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/meme-kanseri-kisiye-ozel-akilli-yaklasimlarla-tedavi-edilebiliyor-13477</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde kadınlar arasında en sık görülen kanser türü olan meme kanseriyle mücadelede, tıp dünyası önemli bir dönüşüm yaşıyor. Artık tedavi başarısını belirleyen en önemli unsur hastalığın evresi değil, tümörün genetik ve biyolojik özellikleri oluyor. Bu sayede her hastaya standart tedavi yerine tamamen kişiye özel, hedefe yönelik akıllı tedavi stratejileri uygulanıyor. Bu yeni yaklaşım, hem tedavi başarısını artırıyor hem de hastaların gereksiz yan etkilere maruz kalmasını engelliyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşegül Kargı, meme kanseri tedavisinde gelinen son noktayı değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong> “Akıllı ilaçlar” kanser hücresini nokta atışıyla hedef alıyor</strong></p>

<p>Son yıllarda onkolojide en dikkat çeken gelişmelerden biri, halk arasında “akıllı bombalar” olarak da adlandırılan hedefe yönelik ilaç tedavileri olarak gösterilmektedir. Bu sistem, kanser hücresini tanıyan özel bir molekül ile hücreyi yok eden kemoterapi ajanının birleştirilmesini sağlar. Damardan uygulanan bu tedaviler, sağlıklı hücrelere zarar vermeden yalnızca kanserli hücreleri hedef alır. Böylece ilaç, adeta “adresini bularak” yalnızca hastalıklı hücreye etki eder. Özellikle agresif seyirli meme kanseri türlerinde yaşam süresini uzatırken, erken evre hastalarda da tedavi standartlarını yeniden şekillendirir.</p>

<p><strong>Sıvı biyopsi ile kanseri geri dönüş riskini erken yakalamak mümkün</strong></p>

<p>Tedavi sonrası en önemli kaygılardan biri, hastalığın tekrar etme riskidir. Geleneksel yöntemlerde nüksü tespit etmek için görüntüleme yöntemlerinin sonuçları beklenirken, günümüzde “sıvı biyopsi” sayesinde çok daha erken müdahale imkânı doğmaktadır. Bu yöntemle kanda dolaşan tümöre ait genetik parçacıklar basit bir kan testiyle tespit edilebilir. Görüntüleme yöntemlerinde herhangi bir bulgu ortaya çıkmadan önce hastalık yeniden aktif hale gelirse erken dönemde müdahale edilmesi mümkün olmaktadır. Bu da tedavi planının daha stratejik şekilde yeniden düzenlenmesine olanak sağlar.</p>

<p><strong>Genetik testler sayesinde gereksiz kemoterapi uygulamaları azalıyor</strong></p>

<p>Geçmişte tümör boyutu veya lenf nodu tutulumu nedeniyle birçok hastaya koruyucu amaçla kemoterapi uygulanırdı. Ancak günümüzde tümörün genetik özelliklerini analiz eden testler sayesinde bu yaklaşım büyük ölçüde değişti. Bazı yüksek riskli görünen hastalarda bile genetik analiz “düşük risk” sonucunu gösterebilir. Bu durumda kemoterapiye gerek kalmadan hastalar sadece hormon tedavileriyle takip edilebilir. Böylece saç dökülmesi, bulantı ve yorgunluk gibi kemoterapi yan etkilerinden kaçınılırken tedavi başarısı da korunabilir.</p>

<p><strong>Cerrahide amaç artık daha az müdahale ile daha yüksek yaşam kalitesi</strong></p>

<p>Modern meme kanseri cerrahisinde temel hedef, hastalığı tamamen ortadan kaldırırken hastanın yaşam kalitesini korumaktır. Geçmişte koltuk altındaki tüm lenf bezlerinin alınması, hastalarda kalıcı kol şişliği (lenfödem) ve hareket kısıtlılığı gibi sorunlara yol açabiliyordu. Güncel yaklaşımlar ise “bekçi lenf nodu” değerlendirmesi ile sınırlı cerrahiyi mümkün kılar. Az sayıda tutulum olsa bile tüm lenf bezlerinin alınması yerine daha koruyucu cerrahi yöntemler tercih edilebilir. Bu sayede hastalar, ömür boyu sürebilecek komplikasyon riskinden büyük ölçüde korunur.</p>

<p><strong>Meme kanseri artık yönetilebilir bir hastalık olarak görülüyor</strong></p>

<p>Meme kanseri, günümüzde biyolojisi daha iyi anlaşılan ve akıllı tedavi yöntemleriyle yönetilebilen bir hastalık haline geldi. Ancak erken tanı ve doğru yaşam alışkanlıkları hâlâ büyük önem taşır. Bu noktada üç temel öneri öne çıkıyor: </p>

<ul>
	<li>40 yaşından itibaren düzenli yıllık mamografi çekilmesi</li>
	<li>Tedavinin tümörün genetik yapısına göre planlanması</li>
	<li>Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 22:04:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/meme-kanseri-kisiye-ozel-akilli-yaklasimlarla-tedavi-edilebiliyor-1783537449.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Paranoya sadece şüphecilik değil!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/paranoya-sadece-suphecilik-degil-13403</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/paranoya-sadece-suphecilik-degil-13403</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Oğuz Tan, paranoyanın belirtileri, şizofreni ve paranoid kişilikten farkları, olası risk faktörleri ve tedavi sürecinde yaşanan güçlükleri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Paranoyanın temel belirtisi hezeyandır!</strong></p>

<p>Paranoyanın, tek belirtisi hezeyan (sanrı) olan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Oğuz Tan, “Hezeyan ya da sanrı, mantıklı tartışmayla düzeltilemeyen yanlış inançtır. Yani kişi yanlış bir şeye inanır ve katiyen aksini ispat edemezsiniz. Ne yaparsanız yapın, bu düşünceyi değiştiremezsiniz.” dedi.</p>

<p>Bu yanlış inancın sıklıkla bir fenalık görme veya takip edilme ile ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tan, “Kişi, ‘birileri beni takip ediyor, beni öldürecekler’, ‘evime kameralar yerleştirdiler’, ‘televizyonda geçen altyazılar beni tehdit ediyor’, ‘insanlar bana zarar vermeye, beni delirtmeye çalışıyor’ diye düşünebilir. Katiyen aksini ispat edemezsiniz. Kişi buna inanır. Bu yanlış inanç mistik alanda da olabilir. Kişi Tanrı, peygamber ya da ermiş olduğuna, vahiy aldığına inanabilir. Çevresine bir cemaat de toplayabilir. Çok da tutarlı olmadığı hâlde bunun aksini ispat edemezsiniz. Ya da İstanbul’un üçte birinin kendisinin olduğuna, büyük bir icat yaptığına veya 500 tane patent hakkı bulunduğuna inanabilir. Tamamen gerçek dışı olduğu ve herkese gerçek dışı geldiği hâlde kişi buna inanır ve kendi içinde tutarlı birtakım kanıtlarla bunu savunur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Fazla bilgiye maruz kalmak, kişinin paranoyaya olan yatkınlığını ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir!</strong></p>

<p>Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin yanıltıp paranoyaya sebep olduğuna dair henüz bir bulgu olmadığını aktaran Prof. Dr. Oğuz Tan, “Tabii bunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak şunu söyleyebiliriz; paranoya hastaları vardır, bir de paranoyaya yatkın olanlar vardır. Fazla bilgiye maruz kalmak, fazla araştırma yapmak ve fazla soruşturmak kişinin paranoyaya olan yatkınlığını besleyip ortaya çıkarıcı bir rol oynayabilir.” dedi.</p>

<p>En önemli faktörlerden birinin madde kullanımı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tan, “Esrar dâhil metamfetamin ve kokain çok sıklıkla paranoya durumuna yol açar. Uzun süre alkol kullanımı da paranoya gelişimine yol açabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir!</strong></p>

<p>Paranoya yaşayan kişinin, gerçekle düşünceyi birbirinden ayırt edemediğine işaret eden Prof. Dr. Tan, “Düşüncelerinin gerçek olduğuna inanır ve çevresinden kanıt toplar.” dedi.</p>

<p>Paranoya ile şizofreni arasındaki farklara değinen Prof. Dr. Tan, şunları söyledi:</p>

<p>“Şizofrenide de hezeyanlar görülür. Fakat şizofreni hastası kanıt toplamaz ve tutarlı olma kaygısı gütmez. Paranoyada ise kişi kanıt toplar ve tutarlı olma kaygısı güder. Üstelik paranoyada kişinin hayatındaki diğer bütün alanlar normaldir. Kişi işini başarıyla devam ettirir, ailevi sorumluluklarını yerine getirir, çevresiyle ilişkilerini sürdürür. Düzgün konuşur, düzgün anlatır ve dinler. Bu yüzden aile hastalığın şiddetinin farkında olsa da, kişinin hayatındaki diğer alanlar normal olduğu için bazı insanları da kendisine inandırabilir.”</p>

<p><strong>Paranoya ile paranoid kişilik aynı şey değil!</strong></p>

<p>Paranoya ile aşırı şüphecilik, yani paranoid eğilim ya da paranoid kişiliğin aynı şey olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Tan, “Paranoyada tek bir alanda kesin bir inanç vardır. Örneğin ‘beni takip ediyorlar, öldürecekler’, ‘eşim beni aldatıyor’ ya da ‘ben Tanrıyım, peygamberim’ gibi gerçek dışı ama kesin bir inanç söz konusudur.” dedi.</p>

<p>Paranoid eğilimde ise daha çok kuşkuculuk olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tan, “Kişi insanların kötü niyetli olduğuna, kendisine kötülük istediklerine inanır ve buluttan nem kapar. Tek bir belirli alanda gerçek dışı bir inanç yoktur; hayatın her alanında ve her gün kuşkuculuk vardır. Mesela ‘eşim beni aldatıyor’ diye düşünmez ama ‘Neredeydin?, Ne yapıyordun?, Bir yere mi gittin?, Neden bana yalan söyledin?’ gibi kuşkucu düşünceler taşır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kişi hasta olduğuna inanmaz!</strong></p>

<p>Paranoid düşüncelerin tedavisinin olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz Tan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hastaların önemli bir kısmı tedaviye iyi cevap verir. Tabii maalesef tedaviye cevap vermeyenler de vardır. Tedavi şarttır çünkü kişi durduk yere, tedavi görmeden düzelmez.</p>

<p>En büyük problem, paranoya hastalarında içgörünün olmamasıdır. Kişi hasta olduğuna inanmaz. ‘Siz yanlış biliyorsunuz. Kesinlikle bunun doğru olduğuna inanıyorum’ der. Hastaların büyük bölümü tedaviye inanmadığı için onları ikna etmek ve tedavi etmek zordur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 15:23:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/paranoya-sadece-suphecilik-degil-1783167826.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kuşadası Ağız Ve Diş Sağlığı Polikliniği Hizmete Başladı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kusadasi-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-13398</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kusadasi-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-13398</guid>
                <description><![CDATA[Çerçioğlu tarafından Aydın’a kazandırılan 5’inci Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği, Kuşadası’nda hizmet vermeye başladı. Nazilli, Efeler, Koçarlı ve Germencik’in ardından Kuşadası’na da kazandırılan poliklinik, vatandaşlardan yoğun ilgi gördü.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Tamamen ücretsiz olarak hizmete açılan Kuşadası Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği; modern yapısı, çağdaş tıbbi donanımı ve uzman kadrosu ile kent merkezinde hizmet sunmaya başladı. Aydın Büyükşehir Belediyesi Kuşadası Hizmet Binası’nda vatandaşlarla buluşan poliklinikte, ağız ve diş sağlığı alanında kapsamlı tedaviler gerçekleştiriliyor.</p>

<p>Polikliniğe gelen vatandaşlar, sunulan hizmetten duydukları memnuniyeti dile getirerek Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’na teşekkür etti.</p>

<p>Aydın’ın tüm ilçelerinde yatırımlarının artarak devam edeceğini belirten Başkan Çerçioğlu, <b>“Söz verdik, yaptık. Nazilli, Efeler, Koçarlı ve Germencik ilçelerimizin ardından Kuşadası’nda da Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniğimizi hemşehrilerimizin hizmetine sunduk. Kentimize hayırlı olmasını diliyorum.</b></p>

<p><b> Mobil Ağız ve Diş Sağlığı Kliniklerimiz ile de her gün farklı ilçelerimizde, kırsal mahallelerimiz başta olmak üzere kentimizin dört bir yanında hizmeti vatandaşlarımızın ayağına götürüyoruz. Çok yakında Söke ilçemizde de Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniğimizi hizmete açacağız. Tüm ilçelerimizde yatırım ve projelerimizi sürdürecek, hemşehrilerimizi hizmetlerimizle buluşturmaya devam edeceğiz. Hizmetle büyüyen Aydın”</b> ifadelerini kullandı.</p>

<p>Vatandaşlar, Kuşadası Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği hakkında detaylı bilgi ve randevu için 444 55 09 numaralı telefon üzerinden iletişime geçebiliyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 13:43:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kusadasi-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-1782989016.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Regl Düzenini Korumak İçin 6 Öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-regl-duzenini-korumak-icin-6-oneri-13380</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-aylarinda-regl-duzenini-korumak-icin-6-oneri-13380</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında değişen yaşam temposu, kadınların regl döngüsünü de etkileyebiliyor. Sıcak havalar, seyahatler, uyku düzenindeki değişiklikler ve beslenme alışkanlıklarındaki farklılıklar, hormonal dengede dalgalanmalara yol açarak regl tarihinin değişmesine neden olabiliyor. Uzmanlar, yaz mevsiminde yaşanan adet düzensizliklerinin çoğunun geçici olduğunu; ancak bazı durumlarda tıbbi değerlendirme gerekebileceğini belirtiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Elif Tozkır, değişen regl döngüsünde nelere dikkat edilmeli bu konuda bilgiler verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bir ay gecikince endişelenmeli miyim?</strong></p>

<p>Adet düzensizliği, kadınların yaşamlarının farklı dönemlerinde karşılaşabileceği yaygın sağlık sorunlarından biridir. Birçok kadın, adet döngüsündeki ufak bir değişiklikte bile endişelenerek “bir ay gecikince ya da gün sayısı azalınca bile adet düzensizliğim var mı?” sorusunu sormaktadır. Adet düzeninin net bir tanımı olsa da, döngü uzunlukları kişiden kişiye değişebilir. </p>

<p>Genellikle normal kabul edilen döngü 21-35 gün arasında değişirken, bu aralık dışına çıkan durumlar adet düzensizliği olarak değerlendirilebilir. Adet düzensizliği basit nedenlere dayanabileceği gibi, ciddi sağlık problemlerinin de erken belirtisi olabilir. Bu nedenle, tekrarlayan düzensizlikler veya uzun süreli gecikmelerde zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak en doğru ve güvenilir yöntemdir. Özellikle iki ay gibi uzun süreli gecikmeler, ciddi sağlık sorunlarına işaret edebilir ve mutlaka bir sağlık uzmanına danışılmalıdır.</p>

<p><strong>Yaz ayları regl takvimini şaşırtabilir!</strong></p>

<p>Yaz aylarında kadınların daha sık regl düzensizliği yaşadığını biliyoruz. Bunun temel nedeni sıcak havanın vücuttaki hormonal dengeyi dolaylı yollardan etkilemesidir. Bu durum kimi kadınlarda adet döngüsünde hafif sapmalara neden olabilir. Bu ilk bakışta normal gibi görünse de bu düzensizliklerin çok uzun sürmesi durumunda başka sağlık sorunları da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle hemen doktora başvurmak önemlidir. Çünkü adet düzensizliğinin birçok sebebi vardır. Bunlar arasında stres, ani kilo değişimleri, yeme bozuklukları, aşırı egzersiz, hormonal dengesizlikler, polikistik over sendromu (PKOS), tiroid rahatsızlıkları ve hatta kullanılan bazı ilaçlar yer alabilir. Özellikle stres, hipotalamus bölgesinde hormonal dengesizlik yaratarak adet döngüsünü önemli ölçüde etkileyebilir.</p>

<p><strong>Havuz ya da denize girmek regl döngüsünü etkilemez</strong></p>

<p>Havuza ya da denize girmenin adet döngüsünü etkilediği inancı kadınlar arasında yaygındır. Su, adet akışını tamamen durdurmaz; ancak basınç etkisiyle adet kanının geçici olarak dışarı çıkmasını önleyebilir. Havuz veya denize girmenin adet yoğunluğunu kalıcı olarak azaltıcı bir etkisi yoktur. Ancak hijyen koşullarına dikkat etmek önemlidir, enfeksiyon riski açısından dikkatli olunmalıdır.</p>

<p><strong>Hemen adet geciktiriciye başvurmayın!</strong></p>

<p>Tatillerini adet dönemine denk getirmemek için kadınlar sıklıkla regl geciktirici ilaçlara başvurmaktadır. Kısa süreli kullanımda genellikle güvenli sayılsa da bu ilaçlar sık ve uzun vadede kullanıldığında hormonal dengeyi bozarak adet düzensizliğine yol açabilir. Bu nedenle mutlaka doktor kontrolü ile kısa süreli kullanılmalıdır. Keyfi olarak üst üste her reglinin tatil dönemine gelmemesi için kullanmak doğru olmaz.</p>

<p><strong>Beslenme biçiminiz de regl düzeninizi etkileyebilir</strong></p>

<p>Beslenme ve yaşam tarzının adet döngüsü üzerinde etkisi büyüktür. Sağlıksız beslenme, vitamin-mineral eksiklikleri, aşırı zayıflama veya kilo alımı adet döngüsünü düzensizleştirebilir. Özellikle B vitamini, magnezyum, demir gibi minerallerin eksikliği doğrudan regl düzenini etkileyebilir. Düzenli ve dengeli beslenmek, yeterli su tüketmek ve hafif egzersizlerin yapılması regl döngü düzeninin korunmasını destekler. Bu çerçevede yaz döneminde vücudun ihtiyacı olan vitamin ve mineral kaynaklarının alınması için beslenme planınızı da mutlaka gözden geçirin.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları regl düzeninizi bozuyorsa bu 6 öneriyi dikkate alın!</strong></p>

<ol>
	<li>Hafif tempolu yürüyüş, yoga ve meditasyon gibi stres azaltıcı aktiviteler yapın.</li>
	<li>Düzenli uyku hormonal dengeyi destekler ve adet düzensizliği riskini azaltır. </li>
	<li>Sıcak havalarda sıvı kaybını önlemek için bol su tüketin.</li>
	<li>Kafein ve alkol tüketimi sınırlayın, fazla tüketim hormonal dengenizi bozabilir.</li>
	<li>B vitamini, magnezyum, demir kaynaklı beslenmeye önem verin.</li>
	<li>İki ay süren gecikmelerde hemen hekime başvurun.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 13:41:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-aylarinda-regl-duzenini-korumak-icin-6-oneri-1782988885.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kansere Dönüşecek Lezyonun Tespitinden  Yenilikçi Kombine Tedavilere…</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kansere-donusecek-lezyonun-tespitinden-yenilikci-kombine-tedavilere-13373</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kansere-donusecek-lezyonun-tespitinden-yenilikci-kombine-tedavilere-13373</guid>
                <description><![CDATA[Yıllardır en ölümcül kanser türlerinden biri olarak kabul edilen pankreas kanseri için bilim dünyasından umut veren haberler geliyor. Pankreas hastalıkları alanındaki en prestijli bilimsel platformlardan biri olan Avrupa Pankreas Derneği (EPC) ile Uluslararası Pankreatoloji Derneği’nin (IAP) ortak düzenlediği 58. EPC/IAP Ortak Kongresi, bu yıl ilk kez Türkiye’de, İstanbul’da gerçekleştirildi. Acıbadem Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Avrupa Pankreas Derneği Başkanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan’ın başkanlığında düzenlenen kongre; 46 ülkeden 1.200’ü aşkın cerrahı, onkoloğu, gastroenteroloğu, patoloğu ve temel bilim araştırmacısını aynı çatı altında buluşturdu. Dünyanın pankreas alanındaki en saygın bilim insanlarının katıldığı kongrede, pankreas kanseri ve pankreas hastalıklarına ilişkin en güncel bilimsel gelişmeler tüm yönleriyle ele alınırken, özellikle ABD’de düzenlenen Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Kongresi’nde açıklanan ve dünya tıp camiasında büyük yankı uyandıran son araştırma sonuçları da İstanbul’da ilk kez bu kapsamda ayrıntılarıyla değerlendirildi. Hedefe yönelik ilaçlardan yapay zekâ destekli erken tanıya, kişiye özel kanser aşılarından gelişmiş cerrahi tekniklere kadar pankreas hastalıklarının geleceğini şekillendirecek yenilikler, Türkiye’de ilk kez bu denli geniş katılımlı uluslararası bir bilimsel platformda masaya yatırıldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Yıllardır en ölümcül kanser türlerinden biri olarak kabul edilen pankreas kanseri için bilim dünyasından umut veren haberler geliyor. Pankreas hastalıkları alanındaki en prestijli bilimsel platformlardan biri olan Avrupa Pankreas Derneği (EPC) ile Uluslararası Pankreatoloji Derneği’nin (IAP) ortak düzenlediği 58. EPC/IAP Ortak Kongresi, bu yıl ilk kez Türkiye’de, İstanbul’da gerçekleştirildi. Acıbadem Üniversitesi’nin ev sahipliğinde, Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Avrupa Pankreas Derneği Başkanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan’ın başkanlığında düzenlenen kongre; 46 ülkeden 1.200’ü aşkın cerrahı, onkoloğu, gastroenteroloğu, patoloğu ve temel bilim araştırmacısını aynı çatı altında buluşturdu. Dünyanın pankreas alanındaki en saygın bilim insanlarının katıldığı kongrede, pankreas kanseri ve pankreas hastalıklarına ilişkin en güncel bilimsel gelişmeler tüm yönleriyle ele alınırken, özellikle ABD’de düzenlenen Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Kongresi’nde açıklanan ve dünya tıp camiasında büyük yankı uyandıran son araştırma sonuçları da İstanbul’da ilk kez bu kapsamda ayrıntılarıyla değerlendirildi. Hedefe yönelik ilaçlardan yapay zekâ destekli erken tanıya, kişiye özel kanser aşılarından gelişmiş cerrahi tekniklere kadar pankreas hastalıklarının geleceğini şekillendirecek yenilikler, Türkiye’de ilk kez bu denli geniş katılımlı uluslararası bir bilimsel platformda masaya yatırıldı.</em></strong></p>

<p><strong><em>Kongrede en çok ilgi gören başlıklardan biri ise Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Kongresi’nde açıklanan hedefe yönelik tedavi araştırmasının sonuçları oldu. Uzmanların şimdiye kadar pankreas kanseri alanındaki en önemli gelişmelerden biri olarak değerlendirdiği araştırmada, KRAS genini hedefleyen yeni nesil akıllı ilacın standart tedaviye yanıt vermeyen ileri evre pankreas kanseri hastalarında yaşam süresini yaklaşık iki katına çıkarması, bilim dünyasında büyük heyecan yarattı. 58. EPC/IAP Ortak Kongresi’nde bu çarpıcı gelişmenin klinik uygulamaya nasıl yansıyacağı, hangi hasta gruplarının bu tedaviden yararlanabileceği ve gelecekte tedavi algoritmalarını nasıl değiştireceği tüm ayrıntılarıyla tartışıldı. Uzmanlar, bu gelişmenin yalnızca yeni bir ilacın başarısını değil, pankreas kanserine yaklaşımda köklü bir değişimin ve yeni bir dönemin başlangıcını temsil ettiğini vurguladı…</em></strong></p>

<p>Dünya genelinde her yıl yaklaşık 510 bin kişiye pankreas kanseri tanısı konuyor. Türkiye’de ise yılda yaklaşık 7-8 bin yeni vaka görülüyor. Hastalıkla ilgili en önemli sorun ise erken dönemde belirti vermemesi. Bu nedenle hastaların büyük bölümü ileri evrede tanı alıyor ve pankreas kanseri hâlâ kanser kaynaklı ölümlerin en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Ancak kongrede paylaşılan yeni bilimsel çalışmalar, bu tablonun değişmeye başladığını gösteriyor. Kongre Başkanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, pankreas kanseri araştırmalarında tarihi bir döneme girildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Pankreas Kanserini Tamamen İyileştirmeyi Hedefliyoruz</strong></p>

<p>ASCO’da açıklanan yeni hedefe yönelik ilacın sonuçlarının, ABD’nin ardından ilk kez İstanbul’daki kongrede bilim dünyasıyla ayrıntılı biçimde paylaşıldığını belirten Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, bunun pankreas kanseri tedavisinde gerçek anlamda bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor: “Pankreas kanserinde umut veren bir döneme giriyoruz. ASCO’da açıklanan çalışma, son yılların en önemli bilimsel gelişmelerinden biri. Yeni KRAS inhibitörü, ilk tedavisi başarısız olan metastatik pankreas kanseri hastalarında ek kemoterapi gerektirmeden yaşam süresini yaklaşık iki katına çıkarıyor. Üstelik hastaların ağrıları azalıyor, yaşam kaliteleri artıyor ve tedavi günde tek tabletle uygulanabiliyor. Bu gerçekten son derece umut verici bir gelişme”…</p>

<p>Yeni ilacın bugün yalnızca metastatik hastalarda değerlendirildiğini ancak bunun yalnızca başlangıç olduğunu ifade eden Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, şimdi ilacın kemoterapiyle birlikte kullanımını, ameliyat öncesinde ve sonrasında uygulanmasını araştıran çalışmaların sürdüğünü belirtiyor. Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, ”Bugünkü hedefimiz yalnızca yaşam süresini uzatmak değil. Asıl hedefimiz, gelecekte bazı hastaları tamamen iyileştirebilmek. Eğer bu çalışmalar beklediğimiz gibi sonuçlanırsa, pankreas kanserinin doğal seyrini değiştirebiliriz” değerlendirmesini yapıyor.</p>

<p><strong>Pankreas Kanseri Gelecekte Kronik Bir Hastalığa Dönüşebilir</strong></p>

<p>Pankreas kanserine bakış açısının son yıllarda önemli ölçüde değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, meme kanserinde yaşanan bilimsel dönüşümün benzerinin pankreas kanserinde de yaşanabileceğini düşünüyor: ”20 yıl önce meme kanseri de çok korkulan hastalıklardan biriydi. Bugün geldiğimiz nokta ortada. Bilim aynı hızla ilerlemeye devam ederse, önümüzdeki 10-20 yıl içinde pankreas kanseri de tedavi edilebilir, bazı hastalarda tamamen iyileştirilebilir, birçok hastada ise uzun yıllar kontrol altında tutulabilen kronik bir hastalığa dönüşebilir.”</p>

<p><strong>Yeni Geliştirilen İlaç ”Oyunu Değiştiriyor”</strong></p>

<p>Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji, Hepatoloji, Enfeksiyon Hastalıkları ve Zehirlenmeler Bölümü Tıbbi Direktörü Prof. Dr. Patrick Michl, ASCO 2026’da açıklanan uluslararası çalışmanın pankreas kanseri tedavisinde uzun yıllardır beklenen kırılma noktası olduğunu söylüyor. Yeni KRAS inhibitörünü değerlendiren Prof. Dr. Patrick Michl, “Bizim üniversitemizin de içinde bulunduğu bu yeni ilaç çalışması, standart kemoterapi sonrasında hastalığı ilerleyen metastatik pankreas kanseri hastalarında yaşam süresini yaklaşık iki katına çıkardı. Bu, pankreas kanseri araştırmaları açısından devrim niteliğinde bir gelişme” diyor.</p>

<p>Yeni tedavinin yalnızca yaşam süresini uzatmadığını, hastaların yaşam kalitesini de artırdığını söyleyen Prof. Dr. Patrick Michl, ilacın kemoterapiye kıyasla farklı yan etki profiline sahip olduğunu, bu yan etkilerin yönetimine yönelik çalışmaların da eş zamanlı sürdüğünü ifade ediyor.</p>

<p><strong>Sıradaki Hedef, Akıllı İlaçları İmmünoterapi Ve Kanser Aşılarıyla Birleştirmek</strong></p>

<p>Pankreas kanseri tedavisinin geleceğinin tek bir ilaçtan değil, tedavi kombinasyonlarından geçtiğini vurgulayan Prof. Dr. Patrick Michl, bugün en yoğun çalışılan alanın KRAS inhibitörlerinin kemoterapi, immünoterapi ve diğer hedefe yönelik tedavilerle birlikte kullanılması olduğunu söylüyor: “Hastaların önemli bölümü bu ilaçlardan fayda görüyor ancak zaman içinde direnç gelişebiliyor. Şimdi amacımız bu direnci kıracak yeni kombinasyonlar geliştirmek. Hedefe yönelik ilaçları immünoterapi ve diğer biyolojik tedavilerle birlikte kullanarak çok daha uzun sağkalım elde etmeyi hedefliyoruz”.</p>

<p>Pankreas kanserinde umut veren bir diğer alanın ise kişiye özel geliştirilen mRNA kanser aşıları olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Patrick Michl, “Hastanın ameliyatla çıkarılan tümöründen veya biyopsi örneğinden elde edilen moleküler bilgiler kullanılarak hazırlanan bu aşılar, bağışıklık sistemine tümör hücrelerini tanımayı öğretiyor. Böylece vücudun kendi savunma sistemi geride kalan kanser hücrelerini hedef alabiliyor. Erken sonuçlar oldukça umut veriyor. Özellikle ameliyat edilen hastalarda geliştirilen mRNA aşılarının, hastalığın yeniden ortaya çıkmasını önlemede önemli rol oynayabileceğini düşünüyoruz. Önümüzdeki 1-2 yıl içinde büyük klinik çalışmaların sonuçlarını bekliyoruz” diyor.</p>

<p><strong>Asıl Hedefimiz Kanseri Tedavi Etmekten Ziyade, Oluşmasını Önlemek</strong></p>

<p>Dünyanın önde gelen pankreas uzmanlarını İstanbul’da bir araya getiren bu kongre, yalnızca onkologları değil; gastroenterologlardan cerrahlara, patologlardan temel bilim araştırmacılarına kadar pankreas kanseri alanında çalışan farklı disiplinlerden bilim insanlarını aynı çatı altında buluşturan önemli bir platform oldu. Pankreas kanserinin ancak multidisipliner bir yaklaşımla ele alınabileceğini yansıtan bu güçlü bilimsel etkinliğin dikkat çeken konuşmacılarından biri de Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Laura Wood oldu. Dünyada pankreas kanserinin oluşum mekanizmalarını araştıran en önemli bilim insanları arasında gösterilen Doç. Dr. Laura Wood, çalışmalarını kanser geliştikten sonraki döneme değil, hastalığın ortaya çıkmasından önceki evrelere odaklıyor. PanIN ve IPMN olarak adlandırılan kanser öncüsü lezyonları inceleyen ekibiyle birlikte, hangi hücrelerin kansere dönüşme potansiyeli taşıdığını ortaya çıkarmaya çalıştıklarını söylüyor: “Bu, pankreas kanserini ortaya çıkmadan önlemenin anahtarı olabilir. Biz pankreas kanserini tedavi etmekten önce nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyoruz. Kanser öncüsü hücrelerin neden bazı kişilerde kansere dönüştüğünü, bazılarında ise dönüşmediğini araştırıyoruz. Eğer bu dönüşümü durdurabilirsek gelecekte pankreas kanserini başlamadan önleme şansımız olacak”… </p>

<p>Pankreas kanserine karşı yeni geliştirilen KRAS inhibitörünün bugün ileri evre hastalarda umut verdiğini, bundan sonraki hedefin ise aynı ilacı çok daha erken dönemde kullanabilmek olduğunu söyleyen Doç. Dr. Laura Wood, “Şu sıralar yaptığımız bilimsel çalışmalarda genetik analizler, moleküler biyoloji yöntemleri ve yapay zekâ destekli görüntüleme sistemlerinden yararlanarak hangi öncü lezyonların kansere dönüşme riski taşıdığını belirlemeye çalışıyoruz. Amacımız tüm öncü lezyonları tedavi etmek değil. Önemli olan hangilerinin gerçekten kansere dönüşeceğini saptayabilmek. Böylece gereksiz tedavileri önlerken yüksek risk taşıyan hastaları çok erken dönemde koruyabileceğiz” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 13:40:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/kansere-donusecek-lezyonun-tespitinden-yenilikci-kombine-tedavilere-1782988836.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Kalbi Koruyacak Altın Değerinde Öneriler</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-13365</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-13365</guid>
                <description><![CDATA[Yaz ayları birçok kişi için tatil ve açık hava aktiviteleri anlamına gelse de artan sıcaklıklar kalp ve damar sistemi üzerinde önemli bir yük oluşturabiliyor. Özellikle ileri yaş grubundaki bireyler ve kalp hastaları için sıcak hava dalgalarının ciddi sağlık riskleri yaratabileceğine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için basit ancak etkili önlemler alınması gerektiğini vurguladı.
 ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz ayları birçok kişi için tatil ve açık hava aktiviteleri anlamına gelse de artan sıcaklıklar kalp ve damar sistemi üzerinde önemli bir yük oluşturabiliyor. Özellikle ileri yaş grubundaki bireyler ve kalp hastaları için sıcak hava dalgalarının ciddi sağlık riskleri yaratabileceğine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için basit ancak etkili önlemler alınması gerektiğini vurguladı.<br />
 </p>

<p><strong>Yaz aylarında kalbin iş yükü artıyor</strong></p>

<p>Sıcak havalarda birçok kişinin daha çabuk yorulduğunu, merdiven çıkarken zorlandığını veya kısa yürüyüşlerde nefes nefese kaldığını belirten Prof. Dr. Karabay, bunun yalnızca sıcaklık hissiyle açıklanamayacağını söyledi. Prof. Dr. Can Karabay ”Vücut normal ısısını koruyabilmek için sıcak havalarda daha fazla çalışır. Damarlar genişler, ciltteki kan akımı artar ve kalp vücudun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için daha fazla efor sarf eder. Sağlıklı bireylerde bu durum genellikle sorun yaratmaz ancak kalp hastalığı bulunanlarda sıcak hava önemli bir stres faktörüne dönüşebilir” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Kalp hastaları ve yaşlılar daha fazla risk altında</strong></p>

<p>Sıcak havaların herkesi etkilediğini ancak bazı gruplarda riskin daha yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Karabay, kalp yetersizliği bulunan hastalar, koroner arter hastalığı olanlar, yüksek tansiyon nedeniyle tedavi görenler ve ileri yaş grubundakilerin daha dikkatli olması gerektiğini söyledi. Özellikle yalnız yaşayan yaşlılarda sıvı kaybının fark edilmeden ilerleyebileceğine dikkat çeken Karabay, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin kalp sağlığının önemli bir parçası olduğunu vurguladı.<br />
 </p>

<p><strong>Susamayı beklemek geç kalmak anlamına gelebilir</strong></p>

<p>Sıcak havalarda vücudun susuz kalmasının kalp üzerinde ek yük oluşturabileceğini belirten Prof. Dr. Karabay, ”Susuzluk hissi ortaya çıktığında bazen vücut önemli miktarda sıvı kaybetmiş olabilir. Özellikle yaşlı hastaların düzenli sıvı tüketimine dikkat etmesi gerekir. Susamayı beklemek çoğu zaman geç kalmak anlamına gelir” diye konuştu.<br />
 </p>

<p><strong>İlaçlar doktor kontrolü dışında değiştirilmemeli</strong></p>

<p>Kalp hastalarının önemli bir bölümünün düzenli ilaç kullandığını söyleyen Prof. Dr. Karabay, özellikle idrar söktürücü kullananlarda sıcak havalarda sıvı kaybının daha belirgin hale gelebildiğini söyledi. Bazı hastalarda yaz aylarında ilaçların yeniden değerlendirilmesinin gerekebileceğini belirten Karabay, ”Hastalar kendi kendilerine ilaç değişikliği yapmamalı. İlaçların azaltılması veya kesilmesi gerektiği düşünülüyorsa buna mutlaka doktor kontrolünde karar verilmeli” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Tatilde kalp sağlığını korumak mümkün</strong></p>

<p>Yaz aylarında alınacak basit önlemlerin ciddi sağlık sorunlarının önüne geçebileceğini belirten Prof. Dr. Karabay, özellikle günün en sıcak saatleri olan 11.00 ile 16.00 arasında uzun süre güneş altında kalınmaması gerektiğini söyledi. Açık havada yapılacak yürüyüş ve egzersizlerin sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde tercih edilmesini öneren Karabay, yeterli sıvı tüketimi, hafif beslenme ve düzenli uykunun da sıcak havalarla mücadelede önemli olduğunu ifade etti.<br />
 </p>

<p><strong>YAZ AYLARINDA KALBİ KORUYACAK 5 ÖNERİ </strong></p>

<p>Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için şu önerilerde bulundu:</p>

<p>• Gün boyunca düzenli su tüketin.</p>

<p>• Öğle saatlerinde uzun süre güneş altında kalmayın.</p>

<p>• Egzersizleri sabah veya akşam saatlerinde yapın.</p>

<p>• İlaçlarınızı doktor önerisi dışında değiştirmeyin.</p>

<p>• Aşırı sıcak günlerde vücudunuzu zorlayacak aktivitelerden kaçının</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 13:39:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-1782988779.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz mevsiminde hamileler için 11 kritik öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-13318</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-13318</guid>
                <description><![CDATA[Yüksek sıcaklıklar, anne adaylarının günlük yaşamını zorlaştırabiliyor. Hamilelik döneminde hormonlardaki değişimler ve artan kan dolaşımı nedeniyle vücut sıcaklığının doğal olarak yükseldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Nuri Ceydeli, “Gebeler, hızlanan kan akışı nedeniyle kendilerini normalden daha sıcak hissedebilir. Hava sıcaklıklarının artması da bu durumu daha belirgin hale getirebilir. Bu nedenle yaz aylarında günlük alışkanlıkların ve yaşam koşullarının gebeliğe uygun şekilde düzenlenmesi önemli” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Nuri Ceydeli, yaz mevsimini daha konforlu geçirmek isteyen anne adayları için 11 önemli öneri paylaştı:</p>

<p><strong> </strong></p>

<ol>
	<li><strong>Susuz kalmayın: </strong>Gebelikte, özellikle sıcak havalarda yeterli sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Vücudun susuz kalması rahimde kasılmaları tetikleyerek erken doğum sancılarına ve erken doğuma neden olabilir. Bu nedenle anne adayları günde en az 2,5-3 litre su içmeli. Sıvı alırken de dikkatli olunmalı; kafein içeren çay ve kahve, sık idrara çıkmaya bağlı olarak sıvı kaybını artırabileceği için sınırlandırılmalı.</li>
	<li><strong>Sıcaktan kaçının: </strong>Hamileler mümkün olduğunca 11.00-15.00 saatleri arasında dışarı çıkmamalı, gölge ve serin alanları tercih etmeli. Doğrudan güneş altında kalınmamalı çünkü bu durum vücudun sıvı kaybını artırabilir. Sıcak havalarda klimalı ortamlar tercih edilmeli ancak ortamın aşırı soğuk olmamasına dikkat edilmeli. Ani ısı değişikliklerinden kaçınılmalı.</li>
	<li><strong>Yolculuklarda hareket etmeyi unutmayın: </strong>Hamileler, doktorlarının uygun görmesi halinde sağlık raporuyla 26. haftadan 34. haftaya kadar uçak yolculuğu yapabilir. Ancak ulaşım aracı ne olursa olsun yolculuk sırasında her saat başı 5-10 dakika hareket edilmeli ve uzun süre aynı pozisyonda kalınmamalı. Uçak yolculuklarında da düzenli olarak ayağa kalkıp yürünmeli. Bu kurallara uyulduğu sürece yolculuk süresine ilişkin özel bir kısıtlama bulunmaz.</li>
	<li><strong>Şişliklere karşı önlem alın: </strong>Hamileliğin son üç ayında her üç gebeden birinde, özellikle el ve ayaklarda şişlik görülebilir. Sıcak hava, yüksek nem ve uzun süre ayakta kalmak bu şikayetleri artırabilir. Bu nedenle gün içinde fırsat buldukça dinlenilmeli, ayaklar yüksekte tutulmalı ve mümkünse ayak ile bacaklara masaj yapılmalı. Ayak banyolarından yararlanılabilir. Ayrıca yüzük ve bilezik gibi aksesuarlar, el ve parmaklarda şişlik oluşmadan önce çıkarılmalı.</li>
	<li><strong>Beslenmenize dikkat edin: </strong>Yaz aylarında hafif ve kolay sindirilebilen besinler tercih edilmeli. Gaz yapan ve sindirimi zor gıdalardan uzak durulmalı. Öğünler az miktarda ancak daha sık aralıklarla tüketilmeli. Ayrıca yemek sonrasında hemen sıcak havaya çıkılmamalı.</li>
	<li><strong>Serin kalmaya özen gösterin: </strong>Sıcak havaların etkisini azaltmak için gün içinde serin duş alınmalı. İmkân varsa havuzda ya da denizde vakit geçirilmeli ve yüzülmeli. Deniz bulunan bölgelerde havuz yerine deniz tercih edilmeli. Her gün 15-20 dakikalık yüzme seansları yapılabilir. Deniz veya havuz sonrası ise ıslak kıyafetler bekletilmeden kuru olanlarla değiştirilmeli.</li>
	<li><strong>Egzersizi hafif tempoda sürdürün: </strong>Terlemeye bağlı aşırı sıvı kaybı oluşabileceği için hamilelikte yoğun egzersizlerden kaçınılmalı. Bunun yerine yoga, pilates ve t’ai chi gibi hafif aktiviteler ya da suda yapılan egzersizler tercih edilmeli. Egzersiz sonrasında kaybedilen sıvı ve minerallerin yerine konabilmesi için yeterli sıvı tüketilmeli.</li>
	<li><strong>Cilt sağlığınızı koruyun: </strong>Hamilelikte artan melatonin hormonunun etkisiyle ciltte lekelenme ve bronzlaşma eğilimi artabilir. Bu nedenle güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce uygun UVB koruması sağlayan bir güneş kremi kullanılmalı. Günümüzde gebelik dönemine özel geliştirilen güneş kremleri de tercih edilebilir.</li>
	<li><strong>Doğru kıyafetler tercih edin: </strong>Sıcak havalarda açık renkli kıyafetler tercih edilmeli. Pamuk ve keten gibi doğal kumaşlardan üretilen bol ve rahat giysiler kullanılmalı. Bu sayede hem terleme azaltılabilir hem de hareket özgürlüğü sağlanabilir.</li>
	<li><strong>Ayakkabı seçimine dikkat edin: </strong>Ayakların hava almasını sağlayan rahat ayakkabılar tercih edilmeli. Bu sayede hem şişlik kaynaklı rahatsızlıkların önüne geçilebilir hem de düşme riskinin azaltılmasına katkı sağlanabilir. Ek olarak bel sağlığını desteklemek için çok hafif topuklu ayakkabılar kullanılabilir.</li>
	<li><strong>Tatil planınızı doğru yapın: </strong>Hamileler yaz aylarında tatil planlarında aşırı sıcak olmayan bölgeleri tercih etmeli. Tatil sırasında doğrudan güneş altında uzun süre kalınmamalı, serin ve gölge alanlarda vakit geçirilmeli.</li>
</ol>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 12:32:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-1782379946.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer Hastaları Mavi Ev’de buluşuyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-hastalari-mavi-evde-bulusuyor-13310</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/alzheimer-hastalari-mavi-evde-bulusuyor-13310</guid>
                <description><![CDATA[ ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”background:white”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Antalya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren Alzheimer Hasta ve Hasta Yakınları Buluşma Merkezi (Mavi Ev), Alzheimer ve demans hastalarına yönelik sunduğu bakım ve sosyal etkinliklerle yaşam kalitesini artırırken, hasta yakınlarına da önemli bir destek sağlıyor. <span style=”color:black”>Zeka oyunlarından, ahşap boyamaya, müzik dinletisinden sebze yetiştiriciliğine, el işi çalışmalarından ergoterapiye kadar birçok sosyal çalışmanın yapıldığı merkez, hem hastalara hem de hasta yakınlarına destek oluyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Büyükşehir Belediyesi’nin sosyal belediyecilik anlayışı doğrultusunda faaliyetlerini sürdüren Mavi Ev’de, Alzheimer ve demans hastalarına uzman ekipler tarafından profesyonel destek veriliyor. Merkezde özellikle 1. ve 2. evre hastalara yönelik hizmet sunulurken, psikososyal destek, fizik tedavi, rehabilitasyon ve ergoterapi uygulamalarıyla hastaların günlük yaşam becerilerinin korunmasına katkı sağlanıyor. Hastaların güvenli bir ortamda vakit geçirmesine imkan tanıyan merkez, hasta yakınlarının da günlük işlerini rahatlıkla yapabilmelerine ve kendilerine zaman ayırabilmelerine olanak sunuyor. Böylece hem hastalar hem de aileleri için daha konforlu bir süreç oluşturuluyor.</span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>HEM ZİHİNSEL HEM FİZİKSEL GELİŞİM</span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Mavi Ev’de gerçekleştirilen zeka oyunları, ahşap boyama çalışmaları, el sanatları etkinlikleri, müzik dinletileri, bahçe ve sebze yetiştiriciliği faaliyetleri sayesinde hastaların sosyal hayata katılımları destekleniyor. Uygulanan programlarla fiziksel ve zihinsel aktivitelerini sürdüren hastalar, keyifli ve verimli zaman geçirirken sosyal bağlarını da güçlendiriyor. Merkezden yararlanan hasta ve hasta yakınları, sunulan hizmetlerden duydukları memnuniyeti dile getirerek Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sağladığı destekten dolayı teşekkür ediyor. </span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>BÜYÜKŞEHİR’E TEŞEKKÜR</span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Hasta yakını Recep Atik, “Eşim rahatsızdı, unutkanlık başladı. Kızımın desteğiyle burayı bulduk. Müdür hanımla tanıştık, sağ olsun bize yardımcı oldu, buraya gelmeye başladık. Buradaki hizmeti görünce pozitif anlamda çok şaşırdık. Ben her gittiğim yerde bunu anlatıyorum. Burası çok güzel bir yer. Allah buranın hayata geçmesine vesile olanlardan razı olsun. Burada bize çok iyi bakıyorlar. Personeller, müdür hanım bizimle çok ilgileniyor. Haftada 3 gün geliyoruz. Yakınlarımızı bekliyoruz. Yakınlarımız burada spor yapıyor, sosyal aktivite yapıyorlar. Vaktimiz burada çok güzel geçiyor. Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne bu hizmetten dolayı çok teşekkür ederim” diye konuştu. </span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>KEYİFLİ VAKİT GEÇİYOR</span></span></p>

<p><span style=”font-size:12pt”><span style=”font-family:”Times New Roman”,serif”>Alzheimer hastası Şükriye Tanrıverdi ise “Buraya her gün geliyorum. Bizimle çok güzel ilgileniyorlar. Benim yaşımdaki biri için çok önemli ve fayda sağlayacak etkinlikler yapıyoruz. Evde oturmaktansa burada olmak çok daha güzel. Burada yeni arkadaşlar ediniyoruz. Sosyalleşip, sohbet ediyoruz. Farklı farklı etkinlikler yapıyoruz” diyerek memnuniyetini dile getirdi. </span></span></p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 12:31:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/alzheimer-hastalari-mavi-evde-bulusuyor-1782379903.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kız çocuklarında idrar yolu enfeksiyonu riski 4 kata kadar çıkabiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kiz-cocuklarinda-idrar-yolu-enfeksiyonu-riski-4-kata-kadar-cikabiliyor-13297</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kiz-cocuklarinda-idrar-yolu-enfeksiyonu-riski-4-kata-kadar-cikabiliyor-13297</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağının en yaygın enfeksiyon hastalıkları arasında yer alan idrar yolu enfeksiyonları, zamanında tedavi edilmediğinde kalıcı sağlık sorunlarına yol açabilmesi nedeniyle önem taşıyor. Görülme sıklığının yaşa, cinsiyete ve erkek çocuklarda sünnet durumuna göre değişiklik gösterdiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Çocuk Nefrolojisi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı, “Bu hastalık, ateş şikâyetiyle sağlık kuruluşuna başvuran 2 yaş altındaki çocuklarda yüzde 1 ila 16 oranında tespit ediliyor. Daha büyük çocuklarda ise bu oran yaklaşık yüzde 8’e ulaşıyor. Kız çocuklarının erkek çocuklarına göre 2 ila 4 kat daha fazla risk altında olması, erken tanı ve tedavinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Çocuklarda sık görülen idrar yolu enfeksiyonları, erken dönemde fark edilip tedavi edilmediğinde kalıcı sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor. Özellikle böbreklere ulaşan enfeksiyonların kalıcı hasara neden olabileceğini ve ilerleyen yıllarda hipertansiyon ile böbrek yetersizliği riskini artırabileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Çocuk Nefrolojisi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı, “İdrar yolu enfeksiyonları bebeklerde ve küçük çocuklarda her zaman belirgin belirtilerle ortaya çıkmayabilir. Ateş, idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma ve idrarın renginde değişiklik gibi şikâyetlerin yanı sıra kusma, iştahsızlık ve karın ağrısı da enfeksiyonun habercisi olabilir. Bu nedenle nedeni açıklanamayan yakınmalarda idrar tahlili ve kültürüyle değerlendirme yapılması büyük önem taşıyor” dedi.</p>

<p><strong>Her 10 çocuğun 3’ünde idrar reflüsü görülüyor </strong></p>

<p>İdrar yolu enfeksiyonlarının, mikroorganizmaların idrar yollarına ulaşarak çoğalması sonucu geliştiğini açıklayan Bıyıklı, “Mikroplar genellikle idrar çıkış bölgesinden vücuda girerek mesaneye ve böbreklere kadar ilerleyebiliyor. Genital bölge hijyenine dikkat edilmemesi, yenidoğanlarda bezin uzun süre değiştirilmemesi, pişik, ishal ve parazitler hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırabiliyor. Kız çocuklarında idrar kanalının kısa olması riski artırırken, erkek çocuklarda sünnet derisi veya penis ucundaki darlıklar idrar akışını zorlaştırabiliyor. Üriner sistemdeki anatomik ya da nörolojik bozukluklar, taş oluşumu ve vezikoüreteral reflü de önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Mesanedeki idrarın böbreklere doğru geri kaçması olarak tanımlanan vezikoüreteral reflü, idrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların yaklaşık yüzde 30’unda görülüyor” dedi.</p>

<p><strong>Kız çocuklarında tekrarlama riski yüzde 60’a ulaşabiliyor </strong></p>

<p>İdrar yolu enfeksiyonlarının çocuklarda tekrarlama eğiliminde olduğunu paylaşan Bıyıklı, “İlk enfeksiyonun ardından erkek çocuklarda yüzde 20 ila 30, kız çocuklarında ise yüzde 40 ila 60 oranında tekrar görülebiliyor. Bu nedenle idrar yolu enfeksiyonu geçiren çocukların altta yatan nedenler açısından mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor. Bu çocukların yaklaşık yarısında idrar yollarına ilişkin yapısal sorunlar bulunabiliyor. Kaçak, darlık veya taş gibi problemler enfeksiyonların tekrarlamasına yol açarken, mesane ve bağırsak fonksiyon bozuklukları da tedavi başarısını olumsuz etkileyebiliyor. Enfeksiyonun böbreklerde hasar bırakması durumunda ise böbrek gelişiminde sorunlar, yüksek tansiyon ve böbrek yetersizliği gibi ciddi sağlık problemleri ortaya çıkabiliyor. Ayrıca kız çocuklarında çocukluk çağında geçirilen enfeksiyonlar ilerleyen yıllarda, özellikle adet dönemleri ve gebelikte yeniden görülebiliyor hatta gebelik zehirlenmesi riskini de artırabiliyor” dedi.</p>

<p><strong>İdrar tahlili tek başına yeterli olmayabilir </strong></p>

<p>İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda yalnızca idrar tahlili ve kültürüyle yetinilmemesi gerektiğini vurgulayan Bıyıklı, “Özellikle altta yatan anatomik sorunların ve olası böbrek hasarının araştırılması kritik. Bu amaçla böbrek ve mesane ultrasonografisi temel değerlendirmeler arasında yer alırken, bazı çocuklarda böbrek sintigrafisi yapılabiliyor. Hatta böbrek hasarı riski, aile öyküsü ve klinik bulgulara göre işeme sistografisi gibi ileri görüntüleme yöntemlerine de başvurulabiliyor. Gerektiğinde MR ürografi, bilgisayarlı tomografi, MAG3 ve ürodinami gibi ileri tetkikler de kullanılabiliyor. Tedavide ise uygun antibiyotiğin doğru doz ve sürede kullanılması çok kıymetli. Bazı çocuklarda ağızdan tedavi yeterli olurken, gerekli durumlarda enjeksiyon tedavisi ihtiyacı da doğabilir” dedi.</p>

<p><strong><em> </em>Genital bölgede ıslak mendil kullanımından kaçınılmalı</strong></p>

<p>İdrar yolu enfeksiyonlarından korunmada günlük alışkanlıkların önemli rol oynadığını belirten Bıyıklı, “Çocukların yeterli miktarda su tüketmesi ve kabızlık sorununun kontrol altına alınması enfeksiyon riskini azaltmada önemli rol oynuyor. Bez kullanan çocuklarda bezlerin sık değiştirilmesi ve mümkün olduğunca uzun süre bez kullanımından kaçınılması gerekiyor. Kız çocuklarında genital bölgenin önden arkaya doğru temizlenmesi, erkek çocuklarda ise penis çevresinin dikkatli şekilde yıkanması önemli. Ayrıca bu bölgelerin temizliğinde yalnızca su kullanılmasının yeterli olduğu bilinmeli. Özel bakım ürünleri ve ıslak mendiller genital bölgenin doğal yapısını bozabilir. Ek olarak uzun süre köpüklü banyolardan kaçınılması, pamuklu iç çamaşırı tercih edilmesi, iç çamaşırların günlük değiştirilmesi ve idrarın uzun süre tutulmaması da dikkat edilmesi gereken noktalar arasında” uyarısında bulundu.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 22:46:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/kiz-cocuklarinda-idrar-yolu-enfeksiyonu-riski-4-kata-kadar-cikabiliyor-1782330364.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Hülya Ensari: “Bağımlılık bir irade sorunu değil, biyopsikososyal bir hastalıktır”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-hulya-ensari-bagimlilik-bir-irade-sorunu-degil-biyopsikososyal-bir-hastaliktir-13295</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-hulya-ensari-bagimlilik-bir-irade-sorunu-degil-biyopsikososyal-bir-hastaliktir-13295</guid>
                <description><![CDATA[Madde bağımlılığı günümüzde yalnızca bireyin değil; ailenin, toplumun ve gelecek nesillerin ruhsal, sosyal ve fiziksel sağlığını tehdit eden önemli bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hülya Ensari, madde bağımlılığının yalnızca bireyi değil; aileyi, toplumu ve gelecek nesilleri etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekti. Bağımlılığın irade eksikliği değil; biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin rol oynadığı tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Ensari, erken farkındalık ve güçlü aile ilişkilerinin bağımlılıkla mücadelede kritik öneme sahip olduğunu söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”></span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hülya Ensari, 26 Haziran Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, bağımlılığın yalnızca bir alışkanlık değil, kişinin dürtü denetimini, benlik işlevlerini, ilişkilerini ve toplumsal uyumunu bozan psikiyatrik bir hastalık süreci olduğunu belirtti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bağımlılık biyopsikososyal bir hastalıktır</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Modern psikiyatri yaklaşımına göre bağımlılığın biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin birlikte rol aldığı “biyopsikososyal” bir hastalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Hülya Ensari, bağımlılığın yalnızca davranışsal değil, nörobiyolojik değişimlerle seyreden bir beyin hastalığı olduğuna dikkat çekti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bağımlılıkta özellikle mezolimbik dopamin sisteminin etkilendiğini belirten Ensari, tekrar eden kullanımın nöroadaptasyona ve kompulsif davranış örüntüsüne yol açtığını söyledi. Bağımlılık davranışında yalnızca kimyasal etkinin değil; kişinin ruhsal çatışmalarının, dürtü denetim sorunlarının, eksiklik duygularının ve çevresel etkenlerin de önemli rol oynayabildiğini vurguladı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Madde bağımlılığında tanı kriterleri nelerdir?</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Madde bağımlılığının, kişinin kullandığı maddenin zararlarını bilmesine rağmen kullanımı sürdürmesi, madde arayışının yaşamının merkezine yerleşmesi ve zamanla kullanım üzerinde kontrol kaybı gelişmesi durumu olduğunu belirten Prof. Dr. Hülya Ensari, tanı kriterlerine ilişkin şu bilgileri paylaştı:</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>“Bağımlılık yapıcı bir maddenin planlanandan daha fazla ya da daha uzun süre kullanılması, maddeyi bırakma veya azaltma girişimlerinin başarısız olması, madde temini ve kullanımına aşırı zaman ayrılması, madde kullanımına karşı şiddetli istek (craving) duyulması, kullanım bırakıldığında huzursuzluk, sıkıntı, uykusuzluk ve sinirlilik gibi yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması, giderek kullanılan madde miktarının artması, iş, okul ve aile sorumluluklarında aksamaların yaşanması ve sosyal sorunlara rağmen kullanımın sürdürülmesi bağımlılığın önemli göstergeleri arasında yer almaktadır.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Madde bağımlılığında risk faktörlerine dikkat!</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sağlık Bakanlığı Uyuşturucu ile Mücadele Ulusal Eylem Planı’nda da belirtildiği üzere bağımlılığın çok faktörlü bir süreç olduğunu ifade eden Prof. Dr. Hülya Ensari, bağımlılık gelişiminde erken yaşta madde ile karşılaşmanın, parçalanmış veya yoğun çatışmalı aile ortamlarının, aile içi iletişim eksikliğinin, çocukluk çağı travmaları ve ihmalin önemli rol oynadığını belirtti. Düşük benlik saygısının yanı sıra dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon ve davranım bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların da riski artırdığını ifade eden Ensari, riskli arkadaş çevresi, akademik başarısızlık, okuldan uzaklaşma, sosyal medya ve dijital ortamda madde kullanımını özendirici içeriklere maruz kalma, işsizlik, sosyal yalnızlık ve umutsuzluk duygularının bağımlılığın ortaya çıkmasında etkili olabildiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Ergenlik dönemi bağımlılık açısından kritik önemde</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Prof. Dr. Ensari, özellikle ergenlik döneminin kimlik gelişiminin sürdüğü ve dürtü kontrol mekanizmalarının tam olgunlaşmadığı bir dönem olması nedeniyle bağımlılık açısından kritik risk taşıdığını belirtti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Madde bağımlılığının belirtileri iyi gözlemlenmeli</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Madde kullanan bireylerde görülebilecek belirtilerin kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini belirten Prof. Dr. Hülya Ensari, ailelerin özellikle ani arkadaş çevresi ve davranış değişikliklerine, eve geç gelme ve gizlilik davranışında artışa, yalan söyleme eğilimine, ders başarısında veya iş performansında düşüşe, içine kapanma ya da saldırgan davranışlara ve sorumluluklardan kaçınma gibi değişimlere dikkat etmesi gerektiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Fiziksel belirtiler arasında gözlerde kızarıklık veya donukluk, uyku düzeninde değişiklikler, iştahın azalması ya da artması, kilo kaybı, kişisel bakımda bozulma ile konuşma ve denge sorunlarının görülebileceğini ifade eden Ensari, ruhsal belirtiler açısından ise duygu durum dalgalanmaları, sinirlilik, ani öfke patlamaları, kaygı ve huzursuzluk, motivasyon kaybı, dikkat ve hafıza sorunları ile çökkünlük ve sosyal geri çekilmenin önemli işaretler arasında yer aldığını belirtti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Ailelerin en önemli görevi, güven ilişkisini sürdürebilmektir</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Ailelerin burada en önemli görevinin yalnızca kontrol etmek değil, çocuğun ruhsal dünyasını anlayabilmek ve güven ilişkisini sürdürebilmek olduğunu belirten Prof. Dr. Hülya Ensari, aşırı cezalandırıcı, suçlayıcı veya dışlayıcı tutumların yardım arama davranışını azaltabildiğine dikkat çekti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sınırları net biçimde belirlenmiş aile ortamı oluşturulmalı</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bağımlılıkla mücadelenin yalnızca sağlık kurumlarının değil; ailelerin, okulların, yerel yönetimlerin, medyanın ve tüm toplumun ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Hülya Ensari, ailelerin çocuklarıyla sağlıklı ve etkili iletişim kurmasının, onların duygusal ihtiyaçlarını fark etmesinin ve kendilerini ifade edebilecekleri ancak sınırları da net biçimde<b> </b>belirlenmiş bir aile ortamı oluşturmasının önemine dikkat çekti. Ensari ayrıca ailelerin çocuklarının arkadaş çevresi ve dijital yaşamıyla yakından ilgilenmesi, sorun fark edildiğinde ise gecikmeden profesyonel destek alması gerektiğini ifade etti.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bağımlılık ahlaki bir zayıflık olarak değerlendirilmemeli</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Toplumsal düzeyde ise gençlerin sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere erişiminin artırılmasının, okullarda bilimsel temelli bağımlılık eğitimlerinin yaygınlaştırılmasının ve madde kullanımını özendirici içeriklerle etkin şekilde mücadele edilmesinin önem taşıdığını belirten Ensari, bağımlılığın ahlaki bir zayıflık olarak değil; tedavi edilebilir bir hastalık olarak görülmesi ve ruh sağlığı hizmetlerine erişimin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Erken farkındalık ve bilimsel tedavi büyük önem taşıyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bağımlılıkla mücadelede koruyucu ruh sağlığı hizmetleri, erken müdahale, rehabilitasyon ve toplumsal farkındalık çalışmalarının temel öneme sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Hülya Ensari, sözlerini şöyle tamamladı:</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>“Bağımlılık; bireyin iradesizliği değil, biyolojik, psikolojik ve sosyal yönleri olan karmaşık bir hastalıktır. Erken farkındalık, güçlü aile ilişkileri, sağlıklı sosyal çevre ve bilimsel tedavi yaklaşımları bağımlılıkla mücadelede en etkili araçlardır. 26 Haziran vesilesiyle özellikle çocuklarımızı ve gençlerimizi bağımlılıktan korumanın yalnızca ailelerin değil, tüm toplumun ortak sorumluluğu olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 22:45:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/prof-dr-hulya-ensari-bagimlilik-bir-irade-sorunu-degil-biyopsikososyal-bir-hastaliktir-1782330347.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanser Tedavisinde Yeni Çağ: Kemoterapinin Sonu mu Geliyor?</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kanser-tedavisinde-yeni-cag-kemoterapinin-sonu-mu-geliyor-13294</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kanser-tedavisinde-yeni-cag-kemoterapinin-sonu-mu-geliyor-13294</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi son yıllarda tıbbın en hızlı gelişen alanlarından biri. Uzun yıllar boyunca kanser tedavisinin temelini oluşturan kemoterapi, günümüzde yerini giderek daha hedefe yönelik ve kişiselleştirilmiş tedavilere bırakıyor. Kemoterapinin tamamen ortadan kalkacağını söylemek için henüz erken olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Ahmet Ünsal “Kemoterapi hala birçok kanser türünde önemli bir tedavi seçeneği ama tek silahımız değil. Son yıllarda geliştirilen yeni tedaviler sayesinde birçok hastada daha etkili sonuçlar elde edilebiliyor ve bazı durumlarda kemoterapiye olan ihtiyaç azalabiliyor. İmmünoterapi, akıllı ilaçlar ve yeni nesil hedefe yönelik tedaviler sayesinde kanserle mücadelede çok daha güçlü bir döneme girilmiş durumdayız” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser tedavisi son yıllarda tıbbın en hızlı gelişen alanlarından biri. Uzun yıllar boyunca kanser tedavisinin temelini oluşturan kemoterapi, günümüzde yerini giderek daha hedefe yönelik ve kişiselleştirilmiş tedavilere bırakıyor. Kemoterapinin tamamen ortadan kalkacağını söylemek için henüz erken olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Ahmet Ünsal “Kemoterapi hala birçok kanser türünde önemli bir tedavi seçeneği ama tek silahımız değil. Son yıllarda geliştirilen yeni tedaviler sayesinde birçok hastada daha etkili sonuçlar elde edilebiliyor ve bazı durumlarda kemoterapiye olan ihtiyaç azalabiliyor. İmmünoterapi, akıllı ilaçlar ve yeni nesil hedefe yönelik tedaviler sayesinde kanserle mücadelede çok daha güçlü bir döneme girilmiş durumdayız” dedi.</p>

<p><strong>İmmünoterapi kanser tedavisinde yeni bir dönem başlattı</strong></p>

<p>Kanser tedavisindeki en önemli yeniliklerin başında immünoterapinin geldiğini söyleyen Dr. Ahmet Ünsal ”İmmünoterapi, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanıyıp yok etmesini sağlayan bir tedavi yöntemidir. İmmünoterapinin özellikle akciğer kanseri, cilt kanseri ve böbrek kanseri gibi bazı tümörlerde sağ kalımı belirgin şekilde uzattığı gösterildi. Bu sayede bazı hastalarda yıllarca süren kalıcı yanıtların elde edilmesi artık mümkün hale geldi” diye konuştu.</p>

<p><strong>”Akıllı ilaçlar” tedaviyi kişiselleştiriyor</strong></p>

<p>“Akıllı ilaçlar” olarak bilinen hedefe yönelik tedavilerin de kanser tedavisinde önemli bir gelişme olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Onkoloji Uzmanı Dr. Ünsal bu ilaçların kanser hücresindeki belirli genetik bozuklukları hedef aldığını belirterek ”Kanser hücresindeki belirli genetik bozukluklar hedef alınarak normal hücrelere daha az zarar veriliyor. Böylece hem etkinlik artıyor hem de yan etkiler azalabiliyor. Günümüzde birçok akciğer, meme ve kolon kanseri hastasında tedavi kararı artık tümörün genetik özelliklerine göre veriliyor” dedi.</p>

<p><strong>Yeni nesil tedaviler umut vadediyor</strong></p>

<p>Kanser tedavisindeki en heyecan verici gelişmelerden birinin de antikor-ilaç konjugatları olduğunu vurgulayan Dr. Ünsal, ”Bu tedaviler, kanser hücresini tanıyan bir antikor ile güçlü bir kemoterapi ilacını bir araya getirir. Böylece ilaç doğrudan tümör hücresine taşınır ve sağlıklı dokular daha az etkilenir. Son yıllarda özellikle meme, akciğer ve mide kanserlerinde oldukça başarılı sonuçlar elde edilmiştir” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Gelecekte kanser tedavisinde ne tür gelişmeler olacak?</strong></p>

<p>Kanser tedavisinde geleceğe yönelik çalışmaların hız kesmeden devam ettiğini belirten Dr. Ünsal, yapay zeka destekli tanı sistemleri, sıvı biyopsi adı verilen kan testleri, kişiye özel kanser aşıları ve yeni nesil hücresel tedaviler üzerinde yoğun araştırmalar yürütüldüğünü söyledi. Bu gelişmeler sayesinde her hastanın tümörünün biyolojik özelliklerine göre tamamen kişiselleştirilmiş tedavi planlarının rutin hale geleceğinin öngörüldüğünü belirten Dr. Ünsal, kanser tedavisinin giderek daha hedefe yönelik ve hasta odaklı bir yapıya kavuştuğunu söyledi.</p>

<p><strong>Amaç sadece yaşam süresini uzatmak değil</strong></p>

<p>Kemoterapinin tamamen ortadan kalkacağını söylemek için henüz erken olduğunu vurgulayan Dr. Ünsal ”Artık kanser tedavisinde yalnızca kemoterapiden söz etmiyoruz. İmmünoterapi, akıllı ilaçlar ve yeni nesil hedefe yönelik tedaviler sayesinde kanserle mücadelede çok daha güçlü bir döneme girildi. Gelecekte amaç sadece yaşam süresini uzatmak değil, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini de koruyarak kanseri kontrol altına almak olacak” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Jun 2026 22:45:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/kanser-tedavisinde-yeni-cag-kemoterapinin-sonu-mu-geliyor-1782330342.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın Çocuklarda Sık Görülen Bu 5 Sağlık Sorununa Dikkat</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yazin-cocuklarda-sik-gorulen-bu-5-saglik-sorununa-dikkat-13236</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yazin-cocuklarda-sik-gorulen-bu-5-saglik-sorununa-dikkat-13236</guid>
                <description><![CDATA[Yaz tatili çocuklar için oyun, deniz, havuz ve açık havada geçirilen keyifli saatler anlamına geliyor. Ancak sıcaklıkların yükselmesi, beslenme düzeninin değişmesi ve çocukların günün büyük bölümünü dışarıda geçirmesi bazı sağlık sorunlarının görülme sıklığını da artırabiliyor. Özellikle küçük çocuklar, vücut ısılarını yetişkinler kadar kolay dengeleyemedikleri için sıcak havalardan ve çevresel etkenlerden daha fazla etkilenebiliyor. Güneş çarpması, ishal, kulak ve göz enfeksiyonları, cilt problemleri ve böcek ısırıkları yaz aylarında çocuklarda en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında bulunuyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Mehmet Ali Duman, çocukların yaz tatilini sağlıklı, güvenli ve keyifli geçirebilmesi için yaz aylarında sık görülen sağlık problemlerini ve korunma yolları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yaz aylarında çocukların hastalıklara veya durumlara yakalanmaması için öneriler şunlardır;</strong></p>

<p>Yazın çocuklar daha fazla enerji harcar ancak ebeveynlerin dikkatli olmasıyla bu dönem sorunsuz geçirilebilir. Yüksek ateş, şiddetli ishal, kusma veya bilinç bulanıklığı gibi durumlarda vakit kaybetmeden en yakın sağlık kurumuna başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>1. Güneş çarpması ve aşırı sıcak tehlikesine karşı;</strong></p>

<ul>
	<li>Çocuklar 11:00-16:00 saatleri arasında doğrudan güneş altında bırakılmamalıdır.</li>
	<li>Bol pamuklu, açık renkli ve hafif kıyafetler giydirilmeli, başlarını mutlaka şapka ile korumalıdır.</li>
	<li>Günde en az 1-1,5 litre (yaşa göre) su içmeleri sağlanmalı, susuzluk beklenmeden düzenli aralıklarla su verilmelidir.</li>
	<li>Araç içinde veya kapalı alanlarda asla yalnız bırakılmamalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>2. İshal ve mide-bağırsak enfeksiyonlarından korunmak için;</strong></p>

<ul>
	<li>Ellerin sık sık sabunla yıkanması alışkanlığı kazandırılmalıdır.</li>
	<li>Meyve ve sebzeler iyice yıkanmalı, çiğ tüketilen gıdalar dikkatli seçilmelidir.</li>
	<li>Açıkta satılan yiyecek, dondurma ve sokak yemeklerinden kaçınılmalıdır.</li>
	<li>Sadece şişelenmiş veya kaynatılmış su tüketilmelidir.</li>
</ul>

<p><strong>3. Deniz ve havuz kaynaklı enfeksiyonlara karşı;</strong></p>

<ul>
	<li>Havuz yerine temiz deniz tercih edilmelidir.</li>
	<li>Yüzme sonrası çocuklar mutlaka duş almalı ve ıslak mayo ile uzun süre oturmamalıdır.</li>
	<li>Kulakları iyice kurulamak kulak enfeksiyonlarını önler.</li>
	<li>Havuz sonrası gözlerde kızarıklık veya kaşıntı olursa hemen müdahale edilmelidir.</li>
</ul>

<p><strong>4. Cilt sorunları (İsilik, mantar, böcek ısırıkları) için;</strong></p>

<ul>
	<li>Aşırı terlemeyi önlemek için serin duşlar alınmalı, pudra kullanılabilir.</li>
	<li>Ayaklara terlik giydirilmeli, ıslak ayakla yürümekten kaçınılmalıdır.</li>
	<li>Sivrisinek ve böcek kovucu spreyler (doğal içerikli olanlar) kullanılmalı, akşam saatlerinde dışarıda korunmalıdır.</li>
	<li>Ciltte kızarıklık, kabarcık veya kaşıntı görüldüğünde hemen serin ve kuru tutulmalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>5. Genel yaz hijyen ve beslenme kuralları;</strong></p>

<ul>
	<li>Çocukların tırnakları kısa kesilmeli, hijyen kurallarına uymaları teşvik edilmelidir.</li>
	<li>Bol meyve, yoğurt, ayran ve ev yapımı serinletici içecekler tercih edilmelidir.</li>
	<li>Haftalık kilosu takip edilmeli, aşırı dondurma ve gazlı içecek tüketimi sınırlanmalıdır.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:35:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/yazin-cocuklarda-sik-gorulen-bu-5-saglik-sorununa-dikkat-1782124504.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Estetikte yeni trend:  Baby botoks ile doğal görünüm</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum-13142</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum-13142</guid>
                <description><![CDATA[Estetik uygulamalar, her geçen gün daha fazla ilgi gören ve hakkında daha çok konuşulan alanlar arasında yer alıyor. Teknolojideki gelişmeler ve artan talep, estetik dünyasında yeni yöntemlerin ve uygulamaların hızla yaygınlaşmasını sağlıyor. Öte yandan son dönemde öne çıkan doğal görünüm, sade makyaj ve “çabasız güzellik” anlayışı, estetik trendlerini de yeniden şekillendiriyor. Artık birçok kişinin yüz hatlarını tamamen değiştirmek yerine daha dinlenmiş, taze ve doğal bir görünüm elde etmeyi arzuladığını dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Haluk Duman, “Bu değişim, estetik uygulamalarda daha kontrollü ve kişiye özel yaklaşımların öne çıkmasına vesile olurken, yüz ifadesini korumayı amaçlayan baby botoks gibi uygulamaların da popülerleşmesini sağlıyor” şeklinde konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Klasik botoksun daha belirgin kırışıklıkları olan, mimik kasları güçlü veya çizgileri yerleşmiş ileri yaşlardaki kişilerde tercih edildiğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Haluk Duman, “Baby botoks ise daha düşük dozlarla uygulanır. Amaç yüz ifadesini tamamen durdurmak değil, mimikleri yumuşatarak daha doğal bir görünüm elde etmektir” dedi.</p>

<p>Son yıllarda botoks uygulamalarında yaş sınırının aşağı çekilmesinin altında stratejik bir değişim olduğuna değinen Duman, “İşlem artık yerleşmiş kırışıklıkları silmekten ziyade çizgiler derinleşmeden koruma kalkanı oluşturmak amacıyla tercih ediliyor. Baby botoks özellikle genç yaş grubu, yüz ifadesini korumak isteyenler ve sahne, ekran gibi mimik gücüne dayalı meslek profesyonellerince sıklıkla tercih ediliyor. Mikrodosaj tekniğiyle çalışıldığı için donuk ve yapay bir çehre yerine dinlenmiş, taze ve doğal bir yansıma hedefleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Koruyucu botoks, çizgilerin derinleşmesini yavaşlatıyor</strong> </p>

<p>Genç yaşta uygulanan koruyucu botoksun, yaşlanmayı tamamen durdurmasa da mimik kaynaklı çizgilerin derinleşmesini yavaşlattığını açıklayan Duman, “Özellikle alın ve göz çevresini yoğun kullanan kişilerde kas hareketlerinin kontrollü şekilde azaltılması, cildin aynı noktalardan sürekli katlanmasını önlüyor. Böylece çizgilerin zamanla kalıcı hale gelme riski azalıyor” dedi.</p>

<p><strong>Nihai görünüm 10-14 gün sonra ortaya çıkıyor</strong></p>

<p>Botoks uygulamasının sonrası için de önemli uyarılarda bulunan Duman, “İlk birkaç saat, sonucun başarısı açısından önem taşıyor. Bu süreçte öne eğilmemek, uygulama bölgesine masaj yapmamak ve baskı uygulamamak gerekiyor. Aynı gün yoğun egzersiz, sauna ve sıcak banyodan kaçınılması da ilacın istenmeyen şekilde yayılmasını önlemeye yardımcı oluyor. Botoksun tam etkisinin ortaya çıkması ve nihai görünümün oluşması ise genellikle 10-14 günü buluyor” dedi.</p>

<p><strong>Baby botoksun etkisi 2-3 ayla sınırlı kalabiliyor</strong> </p>

<p>Baby botoksta kullanılan düşük dozlar nedeniyle etki süresinin klasik uygulamaya göre daha kısa olduğunu belirten Duman, “Sonuçlar genellikle 2-3 ay devam ediyor. Klasik botoksta ise kalıcılık; kas yapısı, uygulanan doz ve kişinin metabolizmasına bağlı olarak değişse de genellikle daha uzun sürebiliyor. Bu nedenle işlem öncesinde beklentilerin doğru değerlendirilmesi önemli. Daha doğal ve hafif bir etki arayanlar için baby botoks uygun bir seçenek sunarken, daha belirgin ve uzun süreli sonuç hedefleyen kişilerde klasik botoks öne çıkıyor” dedi.</p>

<p><strong>İfade kaybının nedeni botoks değil, yanlış uygulama </strong></p>

<p>Botoksa ilişkin en yaygın kaygılardan biri olan ifade kaybının, çoğunlukla yanlış dozlama ve hatalı uygulamalardan kaynaklandığının altını çizen Duman, “Anatomik yapı değerlendirilmeden yapılan enjeksiyonlar donuk bir yüz ifadesine, asimetriye veya göz kapağı düşüklüğüne yol açabiliyor. Oysa doğru uygulamada amaç yüzü tamamen hareketsiz bırakmak değil, çizgileri yumuşatarak daha dinç bir görünüm elde etmek. Bu nedenle botoks, uzmanlık ve anatomi bilgisi gerektiren tıbbi bir işlem olarak değerlendirilmeli. Kaynağı belirsiz ürünlerle ve yetkisiz kişiler tarafından yapılan uygulamalar ciddi sağlık riskleri taşıyor. Güvenli sonuçlar için işlemin deneyimli hekimler tarafından gerçekleştirilmesi şart” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sık uygulamalar botoksun etkisini azaltabilir</strong></p>

<p>Botoksun çok sık aralıklarla ve yüksek dozlarda tekrarlanması, zamanla vücudun toksine karşı bağışıklık geliştirmesine ve etkisinin azalmasına sebebiyet verebilir diyen Duman, “Bu riski azaltmak için seansların uygun aralıklarla planlanması ve gerektiğinde tedavi programının hekim tarafından yeniden değerlendirilmesi kıymetli. Öte yandan düzenli ve doğru periyotlarla yapılan işlemler, orta ve üst yüz bölgesindeki çizgilerin kontrol altında tutulmasına yardımcı olur. Kas hareketlerinin oluşturduğu baskının azalması, cildin kolajen ve elastik yapısının korunmasına yardımcı olur. Başarılı bir botoks uygulaması, dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen, kişinin doğal görünümünü ve yüz simetrisini destekleyen ölçülü bir sonuçtur” dedi.</p>

<p><strong>Hatalı botoksu düzeltmek, önlemekten daha zor </strong></p>

<p>Hatalı botoks uygulamalarında düzeltme seçeneklerinin sorunun türüne göre değiştiğini vurgulayan Duman, “Aşırı kalkmış kaşlar gibi bazı durumlar ek müdahalelerle dengelenebilirken, göz kapağı düşüklüğü gibi komplikasyonlarda etkiyi anında ortadan kaldıracak bir yöntem maalesef yok. Bu gibi durumlarda genellikle destekleyici tedaviler uygulanır ve botoksun etkisinin zamanla azalması beklenir. Bu nedenle hatalı bir uygulamayı sonradan düzeltmektense, işlemi en başından alanında deneyimli hekimler ve güvenilir merkezlerde yaptırmak çok önemli” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 17:22:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/estetikte-yeni-trend-baby-botoks-ile-dogal-gorunum-1781792569.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun uyardı: “Kalp krizi artık gençleri de tehdit ediyor”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dr-ogr-uyesi-akin-torun-uyardi-kalp-krizi-artik-gencleri-de-tehdit-ediyor-13121</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dr-ogr-uyesi-akin-torun-uyardi-kalp-krizi-artik-gencleri-de-tehdit-ediyor-13121</guid>
                <description><![CDATA[Genç yaşlarda görülen kalp krizi vakalarında artış yaşandığını belirten Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, sigara, obezite, yüksek kolesterol, hipertansiyon, diyabet ve hareketsiz yaşam tarzının önemli risk faktörleri arasında yer aldığını söyledi. Kalp krizlerinin birçoğunda ani ölüm öncesinde uyarıcı belirtiler görülebildiğini ifade eden Torun, kalp sağlığının korunması için genç yaşlardan itibaren düzenli kontrollerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”></span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, son yıllarda genç erişkinlerde daha sık görülmeye başlayan kalp krizlerinin nedenleri, ani ölüm öncesinde ortaya çıkabilen belirtiler ve kalp sağlığının korunmasına yönelik önerilerde bulundu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Genç yaşta kalp krizi görülme sıklığı artıyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp krizinin uzun yıllar boyunca ileri yaş hastalığı olarak kabul edildiğini ancak son yıllarda genç erişkinlerde de daha sık görülmeye başladığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, genç yaşta ortaya çıkan kalp krizlerinin çoğu zaman birden fazla risk faktörünün bir araya gelmesiyle geliştiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sigara kullanımı, yüksek kolesterol, obezite, hipertansiyon, diyabet ve hareketsiz yaşam tarzının en önemli nedenler arasında yer aldığını kaydeden Torun, “Özellikle ailesinde erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan bireylerde genetik yatkınlık önemli bir risk faktörüdür. Bunun yanı sıra ailesel hiperkolesterolemi gibi kalıtsal kolesterol bozuklukları, damar sertliğinin çok daha erken yaşlarda gelişmesine neden olabilmektedir. Günümüzde stresli yaşam koşulları, düzensiz beslenme alışkanlıkları, yetersiz uyku ve bazı uyarıcı maddelerin kullanımı da gençlerde kalp damar hastalıklarının görülme sıklığını artıran faktörler arasında sayılmaktadır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Ani ölüm öncesinde uyarıcı belirtiler görülebiliyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Toplumda ani ölüm olarak değerlendirilen birçok kalp krizinin öncesinde bazı önemli belirtilerin ortaya çıkabildiğini ifade eden Torun, bu belirtilerin dikkate alınmasının hayat kurtarıcı olabileceğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>En sık görülen belirtinin göğsün orta kısmında hissedilen baskı, sıkışma veya yanma tarzındaki ağrı olduğunu belirten Torun, “Bu ağrı bazen sol kola, omuzlara, sırta, boyuna veya çeneye yayılabilmektedir. Nefes darlığı, soğuk terleme, çarpıntı, ani halsizlik, baş dönmesi ve bayılma hissi de önemli uyarı işaretleri arasındadır. Özellikle efor sırasında ortaya çıkan ve dinlenmekle geçen göğüs ağrıları dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte bazı kişilerde, özellikle diyabet hastalarında, tipik göğüs ağrısı olmadan yalnızca nefes darlığı veya aşırı yorgunluk görülebilir. Bu belirtilerin fark edilmesi ve zaman kaybetmeden tıbbi yardım alınması, ani ölüm riskini azaltan en önemli unsurlardan biridir” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp sağlığı kontrolleri 20’li yaşlarda başlamalı</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp sağlığının korunmasına yönelik değerlendirmelerin genç erişkinlik döneminde başlaması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, her bireyin 20 yaşından itibaren kardiyovasküler risk faktörleri açısından değerlendirilmesinin önem taşıdığını söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kan basıncı, kilo durumu, sigara kullanımı ve diğer risk faktörlerinin erken dönemde değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Torun, “Kolesterol ölçümleri ve temel risk analizleri de erişkin dönemde yapılmalıdır. Ailesinde erken yaşta kalp hastalığı bulunan kişilerde veya diyabet, hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği gibi risk faktörleri taşıyan bireylerde kontroller daha erken yaşlarda başlatılmalıdır. Kalp hastalıklarının önemli bir kısmı yıllar içerisinde sessiz şekilde geliştiğinden, şikâyet olmasa bile düzenli değerlendirmeler büyük önem taşımaktadır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kontrol sıklığı kişiye göre değişiyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kontrol sıklığının bireyin risk durumuna göre belirlenmesi gerektiğini belirten Torun, sağlıklı bireylerde belirli aralıklarla kan basıncı, kan şekeri ve kolesterol değerlendirmelerinin yeterli olabileceğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sigara kullanan, fazla kilolu olan, diyabet veya hipertansiyonu bulunan kişilerde takiplerin daha sık yapılması gerektiğini vurgulayan Torun, “Özellikle 40 yaş sonrasında kardiyovasküler risk değerlendirmesinin düzenli hale getirilmesi ve gerektiğinde kardiyoloji uzmanı tarafından ayrıntılı inceleme yapılması önemlidir. Burada amaç yalnızca hastalık ortaya çıktığında müdahale etmek değil, hastalık gelişmeden önce risk faktörlerini kontrol altına almaktır” ifadelerini kullandı.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp sağlığını korumanın yolu sağlıklı yaşamdan geçiyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp sağlığının korunmasında genç yaşlarda kazanılan alışkanlıkların büyük önem taşıdığını belirten Torun, sigara ve tütün ürünlerinden uzak durulması, düzenli fiziksel aktivite yapılması ve sağlıklı beslenilmesi gerektiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Akdeniz tipi beslenme modelinin kalp ve damar sağlığını desteklediğini ifade eden Torun, “Sebze, meyve, tam tahıl, balık ve zeytinyağı ağırlıklı beslenme kalp sağlığını desteklemektedir. Bunun yanında sağlıklı kilonun korunması, düzenli uyku alışkanlığı kazanılması ve stres yönetiminin ihmal edilmemesi gerekir. Gençlerin herhangi bir şikâyeti olmasa bile belirli aralıklarla tansiyon, kolesterol ve kan şekeri kontrollerini yaptırmaları, ileride gelişebilecek ciddi kalp damar hastalıklarının önlenmesinde önemli rol oynamaktadır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp hastalıklarının önemli bir bölümü önlenebilir</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kalp ve damar hastalıklarının hem dünyada hem de Türkiye’de en sık ölüm nedenleri arasında yer almaya devam ettiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Akın Torun, risk faktörlerinin erken dönemde belirlenmesinin ve yaşam tarzı değişikliklerinin zamanında uygulanmasının kalp krizi ve ani ölüm riskini önemli ölçüde azalttığını söyledi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Özellikle genç bireylerin kalp hastalıklarının yalnızca ileri yaşlarda görüldüğü düşüncesinden uzaklaşmaları gerektiğini vurgulayan Torun, “Kalp sağlığını korumanın en etkili yolu, hastalık ortaya çıkmadan önce önlem almaktır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 17:20:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/dr-ogr-uyesi-akin-torun-uyardi-kalp-krizi-artik-gencleri-de-tehdit-ediyor-1781792410.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıcak havalar mikroplara fırsat tanıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-13061</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-13061</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, yaz aylarında sıcaklıkların artmasıyla birlikte sağlık riski oluşturabilecek durumlar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sıcaklık yükseldikçe mikroorganizmalar da hızla çoğalıyor</strong></p>

<p>Yaz mevsiminin yalnızca insanlar için değil, hastalık yapıcı mikroorganizmalar için de uygun bir yaşam ortamı oluşturduğunu belirten Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Sıcak ve nemli havalar birçok bakteri türünün çoğalmasını hızlandırır.” dedi.</p>

<p>Özellikle Salmonella, E. coli, Campylobacter, Shigella ve bazı Vibrio türlerinin yaz aylarında daha sık görüldüğünü vurgulayan Dr. Mamçu, “İyi pişirilmemiş etler, çiğ tavuk ürünleri, açıkta bekletilen yiyecekler ve hijyenik olmayan su kaynakları enfeksiyonların en önemli bulaş yolları arasında yer alır. Pikniklerde veya açık hava organizasyonlarında saatlerce güneş altında bekleyen yiyecekler de ciddi sağlık riski oluşturur. Sıcak havalarda gıdaların bozulma süresi önemli ölçüde kısalıyor. Güvenli görünen bir yiyecek bile kısa süre içerisinde enfeksiyon kaynağına dönüşebiliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yazın en sık karşılaşılan sorunu gıda zehirlenmeleri!</strong></p>

<p>Yaz döneminde acil servislere başvuruların önemli bir bölümünü gıda kaynaklı enfeksiyonların oluşturduğuna işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal, ateş ve halsizlik gibi belirtilerin hafife alınmaması gerekir.” dedi.</p>

<p>Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde sıvı kaybının çok daha hızlı gelişebildiğine dikkat çeken Dr. Mamçu, “Bazı vakalarda hastaneye yatış ve yoğun tedavi gereksinimi oluşabilir. Mayonez içeren ürünler, tavuk yemekleri, deniz ürünleri, krema bazlı tatlılar ve soğuk zinciri korunmamış gıdalar yaz aylarında ekstra dikkat gerektirir. Tüketicilerin özellikle açıkta satılan yiyeceklere karşı temkinli olması önerilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Serinlemek için girilen sular hastalık kaynağına dönüşebiliyor!</strong></p>

<p>Yaz sıcaklarında serinlemek amacıyla tercih edilen bazı göl, dere ve kontrolsüz su kaynaklarının çeşitli enfeksiyonların bulaşmasına neden olabileceğini aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, şunları söyledi:</p>

<p>“Kirli sularda çok sayıda virüs, bakteri ve parazit bulunabilir. Norovirüs, Rotavirüs, Adenovirüs, Giardia ve Cryptosporidium gibi etkenler özellikle sindirim sistemi enfeksiyonlarına yol açabilir ve bu mikroorganizmalar ishal, kusma, karın ağrısı ve ateş gibi belirtilerle kendini gösterebilir. </p>

<p>Sadece bağırsak enfeksiyonları değil, göz ve cilt enfeksiyonları da yaz döneminde artış gösterir. Güvenilir olmayan sularda yüzmek bazı kişilerde ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.”</p>

<p><strong>Havuzlar her zaman masum değil!</strong></p>

<p>Toplumda havuzların denize göre daha güvenli olduğu yönünde yaygın bir algı bulunduğunu dile getiren Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Düzenli dezenfekte edilmeyen havuzlar enfeksiyon açısından önemli riskler taşır.” dedi.</p>

<p>Yetersiz klorlama yapılan havuzlarda kulak enfeksiyonları, göz enfeksiyonları, mantar hastalıkları ve çeşitli bağırsak enfeksiyonlarının daha sık görüldüğünü kaydeden Dr. Mamçu, “Özellikle çocuklar havuz suyunu yutmamalı. Aileler havuz seçiminde işletmenin hijyen uygulamalarını sorgulamalı. Ortak kullanım alanlarında kişisel havlu kullanımı da önemli bir koruyucu önlemdir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kenelere karşı bilinçsiz müdahaleden kaçınılmalı!</strong></p>

<p>Yaz aylarında artan kamp, piknik ve doğa yürüyüşlerinin beraberinde kene temaslarını da artırdığına dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Özellikle çalılık, uzun otluk ve ormanlık alanlarda daha dikkatli olunması gerekir. Her kene hastalık taşımaz ancak riskin göz ardı edilmemesi gerekir. Doğa aktivitelerinden sonra vücut dikkatlice kontrol edilmeli. Kene tespit edilmesi durumunda bilinçsiz müdahalelerden kaçınılmalı. Sağlık kuruluşlarına başvurularak uygun şekilde çıkarılması önem taşır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Parazitler yaz aylarında daha kolay yayılıyor!</strong></p>

<p>Yaz mevsiminde yalnızca bakteriyel ve viral enfeksiyonların değil, parazit kaynaklı hastalıkların da artış gösterdiğine değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Yıkanmamış sebze ve meyveler, kirli su kaynakları ve yetersiz hijyen koşulları parazit bulaşını kolaylaştırıyor.” dedi.</p>

<p>Uzun süren ishal, karın ağrısı, kilo kaybı, halsizlik ve sindirim sistemi problemlerinin bazı parazit enfeksiyonlarının habercisi olabileceğini hatırlatan Dr. Mamçu, belirtilerin uzun sürmesi halinde mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiğini ifade etti.</p>

<p><strong>Çocuklar ve yaşlılar için risk daha büyük!</strong></p>

<p>Yaz enfeksiyonlarının her yaş grubunda görülebileceği ancak bazı bireylerde çok daha ağır sonuçlara yol açabileceği uyarısını yapan Dr. Mamçu, “Özellikle 5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üzeri bireyler, hamileler, diyabet hastaları, kanser tedavisi görenler ve bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler daha dikkatli olmalı. Bu gruplarda enfeksiyonlar daha hızlı ilerleyebilir ve sıvı kaybı ciddi sonuçlar doğurabilir. Yüksek ateş, şiddetli ishal, sürekli kusma, kanlı dışkılama veya belirgin halsizlik durumlarında vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalı.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Basit önlemlerle büyük risklerin önüne geçilebilir…</strong></p>

<p>Yaz enfeksiyonlarının önemli bir bölümünün doğru hijyen uygulamalarıyla önlenebileceğini belirten Dr. Dilek Leyla Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yaz aylarında enfeksiyon riskini tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da doğru önlemlerle büyük ölçüde azaltmak mümkündür. El hijyenine dikkat etmek, güvenilir su tüketmek, gıdaların saklama koşullarına özen göstermek, sebze ve meyveleri iyi yıkamak, şüpheli gıdalardan uzak durmak ve doğa aktiviteleri sonrasında kene kontrolü yapmak oldukça önemlidir. Basit görünen bu uygulamalar hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından ciddi koruma sağlar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 15:44:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/sicak-havalar-mikroplara-firsat-taniyor-1781613879.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TAVİ Tedavisi Hastalara Yeni Bir Nefes Sunuyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tavi-tedavisi-hastalara-yeni-bir-nefes-sunuyor-13060</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tavi-tedavisi-hastalara-yeni-bir-nefes-sunuyor-13060</guid>
                <description><![CDATA[Kalp kapak hastalıkları özellikle ileri yaşlarda sık görülürken, nefes darlığı, çabuk yorulma, göğüs ağrısı ve bayılma gibi şikayetlerle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Uzun yıllar boyunca aort kapağı darlığının temel tedavisi açık kalp ameliyatıyken son yıllarda geliştirilen yeni yöntemler sayesinde uygun hastalar için ameliyatsız seçenekler de öne çıkıyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) yönteminin, çoğu zaman kasık damarından ilerletilen ince kateterler aracılığıyla yeni kapağın yerleştirilmesine olanak tanıdığını belirterek ”Bu sayede uygun hastalarda göğüs kemiğini açmadan aort kapağı değişimi gerçekleştirebiliyoruz. Bir zamanlar yalnızca açık kalp ameliyatı ile tedavi edilebilen aort kapağı darlığı, günümüzde birçok hasta için çok daha konforlu seçeneklerle tedavi edilebiliyor. TAVİ yöntemi, özellikle ileri yaş grubundaki hastalara yeniden rahat nefes alabilme, yürüyebilme ve günlük yaşamlarına bağımsız şekilde devam edebilme fırsatı sunuyor” dedi.
 ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kalp kapak hastalıkları özellikle ileri yaşlarda sık görülürken, nefes darlığı, çabuk yorulma, göğüs ağrısı ve bayılma gibi şikayetlerle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Uzun yıllar boyunca aort kapağı darlığının temel tedavisi açık kalp ameliyatıyken son yıllarda geliştirilen yeni yöntemler sayesinde uygun hastalar için ameliyatsız seçenekler de öne çıkıyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) yönteminin, çoğu zaman kasık damarından ilerletilen ince kateterler aracılığıyla yeni kapağın yerleştirilmesine olanak tanıdığını belirterek ”Bu sayede uygun hastalarda göğüs kemiğini açmadan aort kapağı değişimi gerçekleştirebiliyoruz. Bir zamanlar yalnızca açık kalp ameliyatı ile tedavi edilebilen aort kapağı darlığı, günümüzde birçok hasta için çok daha konforlu seçeneklerle tedavi edilebiliyor. TAVİ yöntemi, özellikle ileri yaş grubundaki hastalara yeniden rahat nefes alabilme, yürüyebilme ve günlük yaşamlarına bağımsız şekilde devam edebilme fırsatı sunuyor” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Aort Kapağı Darlığı Sinsi İlerleyebiliyor</strong></p>

<p>İleri yaşla birlikte vücudumuzdaki birçok yapı gibi kalp kapaklarımızın da zamanla yıprandığını söyleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay ”Özellikle kalpten çıkan temiz kanın tüm vücuda dağıtılmasını sağlayan aort kapağında gelişen kireçlenme ve sertleşme, kan akımını zorlaştırır ve kalbin daha fazla çalışmasına neden olur. Bu süreç yıllar içerisinde ilerler ve çoğu zaman ilk belirtiler yavaş yavaş ortaya çıkar. Hastalar başlangıçta yalnızca biraz daha çabuk yorulduklarını düşünür. Daha önce rahatlıkla çıkılan merdivenler zor gelmeye başlar, kısa yürüyüşlerde nefes nefese kalınır. Bazı kişiler göğüste baskı hissinden yakınırken, bazı hastalarda baş dönmesi veya bayılma atakları görülebilir” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Belirtileri Yaşlanmanın Doğal Sonucu Sanmayın</strong></p>

<p>Bu belirtilerin çoğu zaman yaşlanmanın doğal sonucu sanıldığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay ”Birçok hastamız nefes darlığını veya efor kapasitesindeki azalmayı yaşına bağlıyor. Oysa bunlar ciddi kapak hastalığının ilk belirtileri olabilir. Erken tanı koyduğumuz hastalarda hem tedavi seçeneklerimiz artıyor hem de hastalarımızın yaşam kalitesini belirgin şekilde iyileştirebiliyoruz. Kalp kapağı hastalıklarında erken tanı hayat değiştirir. Şikâyetler başladığında zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmak gerekir. Günümüzde elimizde son derece etkili tedavi seçenekleri var ve uygun hastalarda çok başarılı sonuçlar elde ediyoruz” diye konuştu.<br />
 </p>

<p><strong>Her Hastanın Açık Kalp Ameliyatına İhtiyacı Olmayabilir</strong></p>

<p>Geçmişte aort kapağı darlığının temel tedavisinin açık kalp ameliyatı olduğunu sözlerine ekleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay ”Açık cerrahi bugün hala birçok hasta için önemli bir seçenek olmaya devam ediyor. Ancak tıptaki gelişmeler sayesinde artık her hastanın büyük bir ameliyat geçirmesi gerekmiyor. Özellikle ileri yaş grubundaki veya ek sağlık sorunları bulunan hastalar için daha konforlu alternatifler bulunuyor. Son yıllarda kardiyolojideki en önemli gelişmelerden biri TAVİ yöntemi oldu. Bu işlemde yeni kalp kapağı, çoğu zaman kasık damarından ilerletilen ince kateterler yardımıyla kalbe ulaştırılıyor ve hastalıklı kapağın içerisine yerleştiriliyor. Göğüs kemiğinin açılmasına gerek kalmaması, özellikle ileri yaş grubundaki hastalar açısından önemli bir avantaj sağlıyor” dedi.</p>

<h2>TAVİ Teknolojisinde Önemli Gelişmeler Yaşanıyor</h2>

<p>Prof. Dr. Karabay’a göre TAVİ, günümüzde aort kapağı darlığının tedavisinde kullanılan en gelişmiş teknolojilerden biri. ”Son yıllarda kapak sistemlerinde ve görüntüleme teknolojilerinde çok önemli ilerlemeler yaşandı. Bugün kullandığımız sistemler sayesinde işlemleri çok daha güvenli ve başarılı şekilde gerçekleştirebiliyoruz” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>TAVİ Sonrasında Hastalar Hızlı İyileşiyor</strong></p>

<p>Hastaların önemli bir kısmının işlemden sonraki gün ayağa kalkabildiğini söyleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay, ”Genellikle birkaç gün içerisinde taburcu oluyorlar ve çoğu hasta yaklaşık üç gün sonra günlük yaşam rutinine geri dönebiliyor. Özellikle işlem öncesinde nefes darlığı nedeniyle günlük aktivitelerini yapmakta zorlanan kişilerdeki değişim gerçekten çok yüz güldürücü oluyor” dedi.</p>

<p>Her hasta için en doğru tedavi yönteminin aynı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Karabay, ”Karar süreci yalnızca tek bir doktorun görüşüyle değil, kardiyologlar, kalp damar cerrahları ve görüntüleme uzmanlarının birlikte yer aldığı ’Kalp Ekibi’ tarafından yürütülüyor. Ekokardiyografi, bilgisayarlı tomografi ve diğer gerekli incelemeler sonrasında hastaya en uygun yaklaşım belirleniyor” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 15:44:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/tavi-tedavisi-hastalara-yeni-bir-nefes-sunuyor-1781613874.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eşsiz Beauty Center, Gaziosmanpaşa’da Kişisel Bakım Trendlerine Yön Veriyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/essiz-beauty-center-gaziosmanpasada-kisisel-bakim-trendlerine-yon-veriyor-13047</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/essiz-beauty-center-gaziosmanpasada-kisisel-bakim-trendlerine-yon-veriyor-13047</guid>
                <description><![CDATA[Kişisel bakım ve güzellik sektörü, son yıllarda artan taleple birlikte önemli bir gelişim gösterirken, danışanların beklentileri de her geçen gün değişiyor. Artık yalnızca uygulama odaklı hizmetler değil, kişiye özel bakım planları ve profesyonel danışmanlık süreçleri de tercih sebebi haline geliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İstanbul Gaziosmanpaşa’da faaliyet gösteren Eşsiz Beauty Center, sunduğu hizmet çeşitliliği ve danışan memnuniyeti odaklı yaklaşımıyla bölgede dikkat çeken merkezlerden biri olarak öne çıkıyor. Gelişen güzellik teknolojilerini yakından takip eden merkez, kişisel bakım alanındaki yenilikleri hizmet süreçlerine entegre etmeye devam ediyor.</p>

<p>Günümüzde bireyler, bakım uygulamalarında standart çözümler yerine ihtiyaçlarına uygun yöntemleri tercih ediyor. Bu doğrultuda lazer epilasyon, cilt bakımı, bölgesel bakım uygulamaları, el ve ayak bakım hizmetleri gibi farklı alanlarda hizmet veren Eşsiz Beauty Center, her danışanın beklentisine uygun çözümler sunmayı hedefliyor.</p>

<p>Uzmanlar, düzenli kişisel bakım uygulamalarının yalnızca estetik görünüm açısından değil, bireylerin kendilerini daha iyi hissetmeleri ve günlük yaşam kalitelerinin artması açısından da önemli katkılar sağlayabileceğini ifade ediyor. Özellikle yoğun şehir yaşamının getirdiği tempo, profesyonel bakım hizmetlerine olan ilgiyi her geçen gün artırıyor.</p>

<p>Hijyen standartları, uzman kadro ve danışan memnuniyetini temel alan hizmet anlayışıyla çalışmalarını sürdüren Eşsiz Beauty Center, Gaziosmanpaşa’da kişisel bakım alanında tercih edilen merkezlerden biri olmayı sürdürüyor.</p>

<p>Sektör temsilcileri ise güzellik ve bakım alanındaki yatırımların önümüzdeki yıllarda da artarak devam edeceğini, kişiye özel hizmet sunan merkezlerin sektörde daha fazla ön plana çıkacağını belirtiyor.</p>

<p>Gaziosmanpaşa’da faaliyetlerini sürdüren Eşsiz Beauty Center, Merkez Mahallesi Salihpaşa Caddesi No:30/2 adresindeki merkezinde danışanlarını ağırlamaya devam ediyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Jun 2026 15:42:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/essiz-beauty-center-gaziosmanpasada-kisisel-bakim-trendlerine-yon-veriyor-1781613779.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın Yanlış Ürün Kullanımı Cilt Lekelerini Tetikleyebilir</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir-13036</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir-13036</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında birçok kişi daha parlak, eşit tonlu ve lekesiz bir cilt görünümü elde etmek için bakım rutinini yoğunlaştırıyor. Ancak uzmanlar, özellikle sosyal medyada önerilen çok sayıda serum, asit ve aktif içerikli ürünün bilinçsizce bir arada kullanılmasının ciltte beklenen faydayı sağlamayabileceği konusunda uyarıyor. Deri bariyerinin bozulmasıyla birlikte hassasiyet, tahriş ve güneş ışınlarına karşı artan duyarlılık gelişebiliyor. Bu durum da özellikle yazın cilt lekelerinin koyulaşmasına veya yeni lekelerin oluşmasına zemin hazırlayabiliyor. Dermatoloji uzmanları, sağlıklı ve eşit tonlu bir cilt için çok ürün kullanmak yerine doğru içerikleri doğru şekilde kullanmanın önemine dikkat çekiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Zeynep Altan Ferhatoğlu, yaz öncesi cilt bakımında dikkat edilmesi gerekenler konusunda bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yaz aylarında lekeler neden daha belirgin hale geliyor?</strong></p>

<p>Haziran aylarında UV indeksinin belirgin şekilde artmasıyla birlikte cildimizdeki melanosit adı verilen pigment hücreleri daha aktif çalışmaya başlar. Özellikle UVA ışınları derinin daha derin tabakalarına ulaşarak melanin üretimini artırır. Kış boyunca fark edilmeyen veya hafif seyreden pigment birikimleri bu dönemde daha görünür hale gelir. Ayrıca sıcaklık artışı, terleme, sürtünme ve ciltte oluşan inflamasyon da mevcut lekelerin koyulaşmasına neden olabilir.</p>

<p><strong>En büyük hata çok fazla içeriği bir arada kullanmak</strong></p>

<p>Yaz döneminde daha hızlı sonuç almak isteyen birçok kişi aynı anda birden fazla serum, asit ve retinol içeren ürünü kullanmaya başlar. Ancak bu yaklaşım cilt bariyerinin bozulmasına, hassasiyet gelişmesine ve güneşe karşı duyarlılığın artmasına neden olabilir. Sonuç olarak ciltte tahriş, lekelerde koyulaşma ve yeni pigmentasyon sorunları ortaya çıkabilir.</p>

<p>Özellikle yüksek oranlı AHA ve BHA asitleri ile retinol veya retinal içeren ürünlerin bilinçsiz şekilde kombinlenmesi yaz döneminde ciddi problemlere yol açabilmektedir. Cilt bakımında daha fazla ürün kullanmak her zaman daha iyi sonuç anlamına gelmez. Önemli olan doğru içerikleri doğru zamanda ve doğru şekilde kullanmaktır.</p>

<p><strong>Sosyal medyadaki doğal olarak sunulan tariflere dikkat!</strong></p>

<p>Limon, karbonat, elma sirkesi veya diş macunu gibi ürünlerle yapılan “doğal leke tedavileri” bilimsel olarak desteklenmemektedir. Üstelik bu uygulamalar ciddi tahrişe yol açarak lekelerin daha da koyulaşmasına neden olabilir. Özellikle limon sürüldükten sonra güneşe çıkılması, fitofotodermatit adı verilen ciddi reaksiyonlarla sonuçlanabilir. </p>

<p>Bazı pigment değişiklikleri yalnızca kozmetik bir sorun olmayabilir. Ani başlayan, hızla büyüyen, renk değiştiren veya düzensiz sınırlara sahip lekeler mutlaka dermatolojik değerlendirme gerektirir. Özellikle asimetri, kanama, kaşıntı ve hızlı büyüme gibi belirtiler varsa vakit kaybetmeden bir dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. </p>

<p><strong>Telefon ve bilgisayar ekranları lekeleri etkiliyor mu?</strong></p>

<p>Mavi ışığın özellikle melazmaya yatkın bireylerde pigmentasyonu artırabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak burada asıl önemli olan yalnızca telefon ekranları değil, toplam görünür ışık maruziyeti ve şehir yaşamının oluşturduğu oksidatif strestir. Bu nedenle özellikle lekeye yatkın kişilerde demir oksit içeren renkli güneş koruyucular fayda sağlayabilir.</p>

<p><strong>Beslenme ve yaşam tarzı da lekeleri etkiliyor</strong></p>

<p>Cilt sağlığı yalnızca kullanılan ürünlerle ilgili değildir. Aşırı şeker tüketimi, sigara kullanımı, kronik stres ve düzensiz uyku ciltte oksidatif stresi artırarak pigmentasyon sorunlarının daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Özellikle melazma gibi kronik leke problemlerinde yaşam tarzı faktörleri tedavi başarısını doğrudan etkileyebilmektedir.</p>

<p><strong>Leke tedavisinde zamanlama önemli</strong></p>

<p>Leke tedavisinde doğru zamanlama son derece önemlidir. Çünkü birçok tedavi yöntemi cildi güneşe karşı daha hassas hale getirir. Yaz döneminde bazı dermatolojik işlemler güvenle uygulanabilirken bazı uygulamalar leke riskini artırabilir. Nem odaklı medikal bakımlar, mezoterapi, PRP ve düşük irritasyonlu antioksidan uygulamalar yaz aylarında daha güvenli seçenekler arasında yer alır. Buna karşılık derin kimyasal peelingler, fraksiyonel CO2 lazerler ve agresif soyucu işlemler pigmentasyon riskini artırabileceği için daha dikkatli planlanmalıdır. Yaz aylarında işlem yapılacaksa etkili güneş koruması vazgeçilmezdir.</p>

<p>Son yıllarda pikosaniye lazerler, thulium ve non-ablatif fraksiyonel lazer sistemleri, traneksamik asit mezoterapileri ve kombine antioksidan uygulamaları sık tercih edilen yöntemler arasında yer almaktadır. C vitamini ve niasinamid kombinasyonları da destek tedavilerinde önemli rol oynar. Ayrıca daha kontrollü aktif içerik kullanımını esas alan “skin cycling” yaklaşımı son dönemde oldukça ilgi görmektedir.</p>

<p><strong>Yaz aylarında cildiniz için olmazsa olmazlar…</strong></p>

<p>Yaz aylarında bakım rutininin karmaşık olmasına gerek yoktur. Önerdiğimiz temel yaklaşım; nazik bir temizleyici, antioksidan içerikli bir serum ve geniş spektrumlu SPF 50+ güneş koruyucu kullanılmasıdır. Buna ek olarak cilt bariyerini destekleyen bir nemlendirici de rutinin önemli parçalarından biridir. Niasinamid, C vitamini, azelaik asit, seramid ve hyaluronik asit gibi içerikler yaz döneminde güvenle tercih edilebilir.</p>

<p>Lekeleri tedavi etmek çoğu zaman onları oluşmadan önlemekten daha zordur. Bu nedenle düzenli güneş koruyucu kullanımı, şapka ve gözlük gibi fiziksel koruyuculardan yararlanılması, öğle saatlerinde güneşten kaçınılması ve bilinçsiz aktif içerik kullanımından uzak durulması büyük önem taşır. Güneş hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır, ancak cildimiz için aramıza mesafe koymamız gerekir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:48:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/yazin-yanlis-urun-kullanimi-cilt-lekelerini-tetikleyebilir-1781527692.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güneş yanığı geçiyor, hasarı kalıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gunes-yanigi-geciyor-hasari-kaliyor-13034</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/gunes-yanigi-geciyor-hasari-kaliyor-13034</guid>
                <description><![CDATA[Güneş ışınları vücudumuzda D vitamini sentezinin yanı sıra ruh sağlığımız ve bağışıklık sistemimiz üzerinde son derece önemli bir rol oynuyor. Ancak, kontrolsüz şekilde güneş altında kalmak cildimizde ciddi sorunlar oluşturabiliyor. Özellikle açık tenli, açık renk gözlü ve çilli kişiler daha fazla tehdit altında oluyor. Ciltte yanık, kızarıklık ve su toplaması gibi hızlı etkilerinin yanı sıra; kuruluk, ince ve derin kırışıklar, kahverengi ve kırmızı lekeler gibi sonradan oluşan hasarlar da gelişebiliyor. Daha da önemlisi cilt kanserine adeta davetiye çıkarıyor! Üstelik eskiden daha çok ileri yaşların sorunu olan cilt kanseri, incelen ozon tabakası nedeniyle günümüzde 30’lu yaşlarda da daha sık görülüyor. Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, bu nedenle cildimizi  yaz aylarında güneş ışınlarından mutlaka korumamız gerektiğine dikkat çekerek,  “Düzenli ve yeterli miktarda güneş koruyucu kullanımı, uygun saatlerde dışarı çıkılması, koruyucu kıyafetlerin tercih edilmesi ve bulutlu havalarda dahi tedbirlerin sürdürülmesi cildimizi güneşin zararlı ışınlarından korumak için en etkili savunma yöntemleri arasında yer almaktadır” diyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, zararlı güneş ışınlarından korunmak için almamız gereken önlemleri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Güneş ışınları vücudumuzda D vitamini sentezinin yanı sıra ruh sağlığımız ve bağışıklık sistemimiz üzerinde son derece önemli bir rol oynuyor. Ancak, kontrolsüz şekilde güneş altında kalmak cildimizde ciddi sorunlar oluşturabiliyor. Özellikle açık tenli, açık renk gözlü ve çilli kişiler daha fazla tehdit altında oluyor. Ciltte yanık, kızarıklık ve su toplaması gibi hızlı etkilerinin yanı sıra; kuruluk, ince ve derin kırışıklar, kahverengi ve kırmızı lekeler gibi sonradan oluşan hasarlar da gelişebiliyor. Daha da önemlisi cilt kanserine adeta davetiye çıkarıyor! Üstelik eskiden daha çok ileri yaşların sorunu olan cilt kanseri, incelen ozon tabakası nedeniyle günümüzde 30’lu yaşlarda da daha sık görülüyor. <strong>Acıbadem International Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, </strong>bu nedenle cildimizi  yaz aylarında güneş ışınlarından mutlaka korumamız gerektiğine dikkat çekerek, <strong> </strong>“Düzenli ve yeterli miktarda güneş koruyucu kullanımı, uygun saatlerde dışarı çıkılması, koruyucu kıyafetlerin tercih edilmesi ve bulutlu havalarda dahi tedbirlerin sürdürülmesi cildimizi güneşin zararlı ışınlarından korumak için en etkili savunma yöntemleri arasında yer almaktadır” diyor. <strong> Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, </strong>zararlı<strong> </strong>güneş ışınlarından korunmak için almamız gereken önlemleri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. </p>

<p><strong>Bu saatler arasında güneşe çıkmayın</strong></p>

<p>Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla ulaştığı 10.00-16.00 saatleri arasında UV yoğunluğu en yüksek seviyeye çıkıyor. Bu saatlerde alınan ışın miktarının cildin savunma kapasitesini zorlayabildiğini anlatan Dr. Şenay Ağırgöl, ”Dolayısıyla güneşin yeryüzüne en dik açıyla ulaştığı saatlerde güneşe çıkılmamalı, bu mümkün değilse şapka ve gözlük kullanılmalı ve gölge alanlar tercih edilmelidir” diye konuşuyor. </p>

<p><strong>Güneş koruyucu kullanımını günlük rutine dönüştürün</strong></p>

<p>Cildimizi korumak için dikkat etmemiz gereken bir başka önemli nokta ise güneş koruyucudan düzenli olarak faydalanmak olmalı. Ancak çoğumuz güneş koruyucuyu yalnızca plaja giderken kullanıyoruz. Dermatoloji Uzmanı  Dr. Şenay Ağırgöl,<strong> </strong>güneş koruyucu ürünlerin günlük bakımın ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini belirterek,  “Koruyucu ürünün etkili olabilmesi için yaklaşık 15-30 dakika önce sürülmesi  ve gün içinde yenilenmesi son derece önemlidir.<strong> </strong>En az SPF 30 koruma sağlayan ürünler UV ışınlarının cilt üzerindeki yıkıcı etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktadır” diyor.  </p>

<p><strong>Güneş koruyucuyu her 2 saatte bir uygulayın</strong></p>

<p>Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, güneş koruyucuların etkilerinin devam etmesi için genel olarak her 2 saatte bir yenilenmelerini önerirken, şu bilgileri veriyor: “Terleme, denize veya havuza girme, yüzü havluyla kurulama gibi durumlarda ise bu sürenin beklenmeden ürünün tekrar sürülmesi gerekir. Tek seferlik uygulamanın gün boyu koruma sağlamadığı unutulmamalıdır.” </p>

<p><strong>Şapka ve koruyucu kıyafetleri ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Güneş koruyucuların yanı sıra almamız gereken başka önemli tedbirler de büyük önem taşıyor. Geniş kenarlı şapkalar yüzü, kulakları ve enseyi korurken uzun kollu ince giysiler de UV ışınlarının cilde doğrudan ulaşma riskini azaltıyor. Bu kıyafetlerin güneş koruyucu özellik taşıması daha etkin koruma sağlıyor.  Fiziksel koruma yöntemleri özellikle uzun süre dışarıda bulunacak kişiler için büyük avantaj sağlıyor.</p>

<p><strong>Gölgede olsanız bile tedbiri elden bırakmayın</strong></p>

<p>Şemsiyenin altında, denizde ya da bir ağacın gölgesinde kaldığımızda cildimizi güneşten koruduğumuz düşüncesine kapılabiliyoruz.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, aslında kum, beton, kumaş, su ve açık renkli yüzeylerin güneş ışınlarını yansıtarak cilde ulaşmasına neden olabildiğine vurgu yapıyor. Dolayısıyla gölgede bulunmak koruyucu önlemleri tamamen bırakmak için yeterli bir  neden oluşturmuyor.</p>

<p><strong>Bulutlu havalarda da korunmaya devam edin</strong></p>

<p>Toplumda en sık yapılan hatalardan biri bulutlu havalarda riskin ortadan kalktığını düşünmek. “Oysa UV ışınlarının önemli bir bölümü bulut tabakasını aşabiliyor” uyarısında bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr.  Şenay Ağırgöl, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hava kapalı, yağmurlu ya da serin olsa bile cilt güneş ışınlarından etkilenmeye devam eder. Bu nedenle güneş koruyucu kullanımı yalnızca güneşli günlerle sınırlandırılmamalıdır.” </p>

<p><strong>Bol su içerek cildin savunmasını güçlendirin</strong></p>

<p>Güneş altında geçirilen zaman arttıkça vücudun sıvı kaybı da yükseliyor. Yeterli su tüketimi cildin nem dengesinin korumasına yardımcı olurken sıcak havanın oluşturduğu stresin etkilerini azaltabiliyor. Özellikle yaz aylarında susama hissi beklenmeden gün içinde düzenli aralıklarla su içilmesi büyük bir önem taşıyor.</p>

<p><strong>Yetersiz miktar ‘eksik koruma’ demek </strong></p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerin etkili olabilmeleri için vücuda uygulama miktarı da son derece önemli. Ürünlerin yeterli kalınlıkta, ciltte katman oluşturacak şekilde ve ovalamadan uygulanması gerektiğini belirten Dr. Şenay Ağırgöl,<strong> </strong>“Bu miktar yüz, saçlı deri ve boyun bölgesi için yaklaşık bir tatlı kaşığı veya işaret ve orta parmak olmak üzere 2 parmak olmalıdır. Ense, dudak ile ayaküstü gibi güneş ışınlarının dik geldiği bu bölgeler de ihmal edilmemelidir” bilgisini veriyor. Cildimizi güneşten etkin koruduğumuzun en önemli işareti ise ciltte güneş sonrası kızarıklık oluşmaması ve cilt tonunun değişmemesi. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:47:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/gunes-yanigi-geciyor-hasari-kaliyor-1781527677.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tohum Otizm Vakfı Eğitim Kurumları Öğrencilerinden Gururlandıran Yıl Sonu   Gösterisi</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tohum-otizm-vakfi-egitim-kurumlari-ogrencilerinden-gururlandiran-yil-sonu-gosterisi-13032</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tohum-otizm-vakfi-egitim-kurumlari-ogrencilerinden-gururlandiran-yil-sonu-gosterisi-13032</guid>
                <description><![CDATA[Tohum Otizm Vakfı Eğitim Kurumları, geleneksel hale gelen Yıl Sonu Gösterisi ile bir eğitim dönemini daha coşku içinde tamamladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Türkiye’de 2003 yılından bu yana otizmde erken tanının önemine dikkat çekilmesi, nitelikli eğitimle otizmli bireylerin topluma kazandırılmalarına öncülük edilmesi ve bu çalışmaların yurt çapında yaygınlaştırılması amacıyla faaliyet gösteren Tohum Otizm Vakfı; 2006 yılında kurduğu Tohum Otizm Vakfı Eğitim Kurumları ile de otizmli çocuklara erken çocukluk, okul öncesi ve okul dönemi eğitimlerinde bilimsel temelli eğitim olanakları sunuyor.</p>

<p>Vakfın Şişli’deki okul yerleşkesinde gerçekleşen yıl sonu gösterisi; öğrenciler, veliler, mezunlar, öğretmenler, vakıf çalışanları ve özel eğitime gönül vermiş paydaşları bir araya getirerek unutulmaz anlara sahne oldu.</p>

<p>Büyük emekle hayata geçirilen etkinlikte öğrenciler; drama, dans, halay ve ritim gösterileriyle sahnede izleyicilerle buluştu. Program kapsamında öğrenciler yıl boyunca edindikleri becerileri sahne deneyimiyle paylaşırken, mezuniyet ve başarı belgeleri de takdim edildi.</p>

<p>Tohum Otizm Vakfı Eğitim Direktörü ve Okul Müdürü Ayşe Nur Kekiç, öğrencilerin yıl boyunca gösterdiği gelişimi sahnede izlemekten büyük gurur duyduklarını belirterek şunları söyledi: </p>

<p>“Bugün sahnede izlediğimiz her performans, öğrencilerimizin yıl boyunca emekle, sabırla ve sevgiyle attığı adımların bir yansıması. Kimi zaman ilk kez kurulan bir göz teması, kimi zaman beklenen bir kelime, kimi zaman da sahneye çıkma cesareti bizler için çok kıymetli. Doğru destek ve doğru ortam sağlandığında her çocuğun gelişebileceğine inanıyoruz. Onlara kazandırdığımız her beceri, yalnızca bugünü değil; bağımsız bireyler olarak gelecekte toplumun bir parçası olmalarını da destekliyor. Bu yolculukta öğrencilerimizin yanında olan ailelerimize, öğretmenlerimize ve tüm destekçilerimize gönülden teşekkür ediyoruz.”</p>

<p>Etkinlik kapsamında destek veren kurumlara teşekkür plaketleri Tohum Otizm Vakfı Genel Müdürü Seda Köknel tarafından takdim edildi. Tohum Otizm Vakfı Onursal Başkanı Mine Narin’in de yer aldığı etkinliğe; Şişli Kaymakamı Cevdet Ertürkmen, Şişli Milli Eğitim Şube Müdürü Adnan Can da katılım gösterdi. Etkinlik, tüm öğrencilerin ve eğitimcilerin sahnede bir araya geldiği coşkulu anlarla sona erdi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:47:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/tohum-otizm-vakfi-egitim-kurumlari-ogrencilerinden-gururlandiran-yil-sonu-gosterisi-1781527660.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmplant tedavisinde aynı gün yeni diş mümkün</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun-13020</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun-13020</guid>
                <description><![CDATA[ Diş kayıpları yalnızca estetik açıdan değil, ağız ve çene yapısının sağlıklı işleyişi açısından da önemli sorunlara yol açabiliyor. Günümüzde eksik dişlerin tedavisinde en güvenilir ve etkili yöntemlerin başında diş implantlarının geldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Kaybedilen diş kökünün yerine çene kemiğine yerleştirilen titanyum vidalar olarak tanımlanan diş implantları, gelişen teknoloji ve yüksek başarı oranları sayesinde artık rutin ve güvenilir tedaviler arasında yer alıyor” şeklinde konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>İmplant tedavisinde dikkat çeken gelişmelerden birinin de bazı hastalarda aynı gün yeni diş uygulanabilmesi olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Arzu Tekkeli, “Yerleştirilen implantın çene kemiğine ilk anda yeterli sağlamlıkla tutunduğu durumlarda bu yöntem güvenle tercih edilebiliyor. Her hasta için uygun olmasa da gerekli şartların sağlandığı vakalarda, kişiler tedavinin ardından yeni dişleriyle klinikten ayrılarak günlük yaşamlarına ve sosyal hayatlarına kısa sürede dönebiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Dijital planlama operasyon süresini kısaltıyor, başarıyı artırıyor </strong></p>

<p>Dijital planlama ve üç boyutlu (3D) ileri görüntüleme yöntemlerinin, hastaların çene ve kemik yapısının ayrıntılı değerlendirilmesini mümkün kıldığını dile getiren Tekkeli, “Böylece implantın kemiğe hangi açıyla ve ne kadar derinlikte yerleştirileceği, cerrahi başlamadan bilgisayar ortamında planlanabiliyor. Rehberli cerrahi sayesinde uygun hastalarda geniş kesi ve dikiş ihtiyacı olmadan uygulama yapılabiliyor. Bu yöntem operasyon süresini kısaltırken iyileşme konforunu da artırıyor. Ancak bu teknik her hasta için standart bir seçenek olmadığından, kişinin genel sağlık durumu, çene kemiğinin yapısı ve ihtiyaçları doğrultusunda uygunluk olup olmadığı kontrol ediliyor” dedi.</p>

<p><strong>Kemik yetersizliği günümüzde implant için engel oluşturmuyor </strong></p>

<p>Geçmişte çene kemiğinde ciddi hacim kaybı bulunan hastalar için implant tedavisinin sınırlı kaldığını vurgulayan Tekkeli, “Günümüzde gelişen cerrahi yaklaşımlar sayesinde bu durum büyük ölçüde aşılabiliyor. Kemik miktarının yeterli olmadığı vakalarda, implant öncesinde veya implant uygulaması sırasında kemik grefti (kemik tozu) ve membran gibi destekleyici yöntemlerden yararlanılabiliyor. Bu uygulamalarla kemik dokusunun güçlendirilmesi hedeflenirken, implant tedavisinin sağlam ve uzun ömürlü sonuçlar vermesi için uygun altyapı oluşturulabiliyor” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Diyabet, tedaviyi sekte uğratan faktörler arasında </strong></p>

<p>İmplant tedavisinde başarısızlığın çoğu zaman implantın vücut tarafından reddedilmesinden değil, implantın kemikle sağlıklı şekilde bütünleşmesini engelleyen çeşitli risk faktörlerinden kaynaklandığını dile getiren Tekkeli, “Biyouyumlu bir materyal olan titanyumun vücut tarafından kabul edilmemesi genellikle beklenmez. Ancak; kontrolsüz diyabet, bağışıklık sistemini etkileyen hastalıklar, kanser tedavileri, ileri derecede diş sıkma alışkanlığı, yetersiz ağız hijyeni ve ciddi kemik kayıpları tedavinin başarısını olumsuz etkileyebilir. Bu tür risklerin bulunmadığı hastalarda ise yeni nesil implant sistemleriyle oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor” dedi.</p>

<p><strong>İmplantın ömrünü tedavi sonrası bakım belirliyor</strong></p>

<p>Gelişen cerrahi teknikler sayesinde implant tedavisi sonrasında görülen ağrı, şişlik ve morluk gibi şikayetlerin önemli ölçüde azaldığının altını çizen Tekkeli, “Ancak tedavinin uzun vadeli başarısında cerrahi kadar tedavi sonrası bakım da kritik rol oynuyor. Hekimin önerdiği ilaçların düzenli kullanılması, ağız hijyenine özen gösterilmesi ve rutin diş hekimi kontrollerinin aksatılmaması implantların sağlıklı şekilde kullanılmasına katkı sağlıyor. Bunun yanında sigaradan uzak durulması, sistemik hastalıkların kontrol altında tutulması ve çene kapanışının doğru planlanması da implantların ömrünü etkileyen kritik faktörler arasında” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:46:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/implant-tedavisinde-ayni-gun-yeni-dis-mumkun-1781527574.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Parkinson riskinde çevresel faktörler öne çıkıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/parkinson-riskinde-cevresel-faktorler-one-cikiyor-13008</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/parkinson-riskinde-cevresel-faktorler-one-cikiyor-13008</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Parkinson hastalığında çevresel faktörlerin, yaşam tarzının ve biyolojik mekanizmaların etkisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Parkinson vakalarındaki artış yaşlanma hızını da aşıyor!</strong></p>

<p>Parkinson hastalığının, Alzheimer tipi bunamaya göre daha erken yaşlarda ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Genellikle 50-55 yaşlarında başlıyor. Uzun yıllardır özellikle köylerde yaşayanlarda, tarımla uğraşanlarda ve kuyu suyu kullananlarda Parkinson hastalığının daha sık görüldüğü biliniyor.” dedi.</p>

<p>Parkinson hastalığının yalnızca yaşlı nüfusun artmasına paralel olarak yükselmediğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Artış hızı yaşlanma oranının da üzerine çıkıyor. Bu durum, yaş dışında başka çevresel faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürüyor. California’da yapılan araştırmalarda, yaklaşık 21 farklı tarım ilacının Parkinson hastalığına da etki eden, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar verdiği gösterildi. Bu hücrelerin pestisitlere karşı oldukça hassas olduğu ve söz konusu kimyasalların laboratuvar ortamında hücre ölümüne yol açtığı uzun zamandır biliniyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tarım ilaçları ‘Parkinson epidemisi’ne mi neden oluyor? </strong></p>

<p>Araştırmaların, bazı tarım ilaçlarının Parkinson hastalığının ortaya çıkmasında rol oynayan beyin bölgeleri üzerinde seçici ve toksik etkiler oluşturduğunu ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu nedenle konu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorun olarak değerlendiriliyor ve bazı uzmanlar tarafından ‘Parkinson epidemisi’ olarak tanımlanıyor. Tarım ilaçlarının kontrollü ve bilinçli kullanımı büyük önem taşıyor.” dedi.</p>

<p>Domates ve benzeri bazı sebze-meyvelerin, üzerlerine uygulanan pestisitleri bünyelerine çekebildikleri için ‘kirli ürünler’ arasında gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:</p>

<p>“Türkiye’de domatesin yaygın tüketildiği düşünüldüğünde, tarım ilaçlarının denetlenmesi daha da önemli hâle geliyor. Sağlık ve Tarım Bakanlıklarının iş birliğiyle pestisit kullanımının uzman denetiminde, ölçülü ve kontrollü şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.</p>

<p>Ürünlerin yıkanması önemli olmakla birlikte, pestisitlerin tamamının bu yolla uzaklaştırılamadığı biliniyor. Özellikle ‘Paraquat’ adlı tarım ilacının yalnızca ürünlere değil, toprağa da nüfuz ederek uzun yıllar kalabildiği belirtiliyor. Geçmişte kuyu suyu kullanan kişilerde Parkinson hastalığının daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin de, pestisitlerin yer altı sularına karışması olabileceği düşünülüyor. Bu nedenle koruyucu önlemlerin zamanında alınması gerektiği ifade ediliyor.”</p>

<p><strong>Bir Parkinson ilacına eşdeğer etki için 5 kilo bakla gerekiyor!</strong></p>

<p>Baklanın içerisinde, Parkinson hastalığında eksikliği görülen dopaminle ilişkili bazı maddeler bulunduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak Parkinson tedavisinde 1960’lardan beri kullanılan ve beyinde dopamine dönüşen L-Dopa etken maddeli ilaç çok daha etkili bir seçenek olarak kabul ediliyor.” dedi.</p>

<p>125 miligramlık bir L-Dopa kapsülünün içerdiği etken maddeyi almak için yaklaşık 5 kilogram taze bakla tüketmek gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu nedenle yalnızca bakla yiyerek Parkinson tedavisini sağlamak gerçekçi görünmüyor. Bununla birlikte, bakladan elde edilen bazı ekstreler hafif Parkinson belirtileri olan kişilerde veya huzursuz bacak sendromunda destekleyici amaçla kullanılabiliyor. Yine de ilaç tedavisi daha pratik ve etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tekrarlayan kafa darbeleri Parkinson riskini artırabiliyor!</strong></p>

<p>Boksta baş bölgesine alınan tekrarlayıcı darbelerin, beyinde ‘mikrotravma’ olarak adlandırılan hasarlara yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin, kafatasının içinde sabit durmaz; beyin omurilik sıvısı içerisinde hareket edebilir durumdadır. Her darbede beyin kafatasının iç yüzeyine çarpar ve zaman içinde tekrarlayan bu travmalar birikici etki oluşturur. Bu nedenle tekrarlayan kafa travmalarının Parkinson hastalığının ve bazı bunama türlerinin daha erken ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor. Efsanevi boksör Muhammed Ali, bu durumun en bilinen örneklerinden biri olarak gösteriliyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Parkinson titremesi hareketle azalır, istirahatte belirginleşir!</strong></p>

<p>İnsan vücudunda normal koşullarda da çok hafif düzeyde fizyolojik titremeler bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak klinikte en sık karşılaşılan iki titreme türü esansiyel tremor ve Parkinson titremesidir.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Sultan Tarlacı sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Esansiyel tremor genellikle ailesel özellik gösterir. Çoğu zaman 20-25 yaşlarında hafif bir titreme ile başlar ve yaş ilerledikçe belirginleşir. Özellikle bir nesneye uzanırken veya nesneyi kullanırken artış gösterir.</p>

<p>Parkinson titremesi ise genellikle istirahat hâlinde ortaya çıkar. ‘Para sayar’ tarzda olarak tanımlanan bu titreme, kişi bir nesneye uzandığında veya hareket etmeye başladığında çoğu zaman azalır ya da kaybolur. Bu nedenle Parkinson titremesi, kural olarak bir ‘istirahat titremesi’ olarak kabul edilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 15:45:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/parkinson-riskinde-cevresel-faktorler-one-cikiyor-1781527508.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Modern yaşamın yeni kaçış rotası, mistik akımlar!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/modern-yasamin-yeni-kacis-rotasi-mistik-akimlar-12980</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/modern-yasamin-yeni-kacis-rotasi-mistik-akimlar-12980</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, insanların neden mistik ve spiritüel akımlara yöneldiği, bu yönelimin arkasındaki psikolojik ve toplumsal nedenleri ve bu tür akımlara karşı eleştirel düşünmenin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Mistik ve spiritüel akımlar gizemli yapıları ve kişisel güç vaadiyle çekici hâle gelebiliyor!</strong></p>

<p>Teknolojik gelişmeler ve modernleşmeyle birlikte toplumdaki hızlı değişimin, ekonomik ve kültürel istikrarsızlıkların daha derinden hissedilmesine neden olabildiğini aktaran Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu durum, sosyal bağların zayıflamasına, bireylerde belirsizlik ve kontrol kaybı hissinin artmasına, aynı zamanda anlam arayışının güçlenmesine yol açabiliyor. Tüm bu faktörler, kişileri çeşitli alternatif uygulamalara yöneltebiliyor.” dedi.</p>

<p>Geleneksel dinlerin, inanç sistemlerinin hatta bilimsel açıklamaların bazı bireyler için yeterince tatmin edici bulunmayabildiğine dikkat çeken Beyaz, “Tam da bu noktada, mistik ve spiritüel akımlar gizemli yapıları ve kişisel güç vaat ettikleri iddiasıyla çekici hâle gelebiliyor. Bireyler, yaşamlarında eksikliğini hissettikleri sorun çözme, iyileşme, özgüven kazanma ve aidiyet duygusunu bu tür uygulamalarda bulabileceklerini düşünebiliyor. Sosyal medyanın bu içerikleri viral hâle getirmesi ve merak duygusunu artırması da ilgiyi bu alanlara yöneltebiliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Bu yaklaşımlar, kontrol hissi yaratarak psikolojik çekim oluşturuyor!</strong></p>

<p>Hayatına anlam katma, kendini daha iyi tanıma ve kişisel gelişimini destekleme arayışında olan bireylerin bu tür eğitimlere ilgi gösterebildiğini ifade eden Uluğ Çağrı Beyaz, insanlar zaman zaman yaşamlarını anlamlandırmak, yaşadıkları belirsizliklerle başa çıkmak veya kendilerini daha iyi hissetmek amacıyla farklı yaklaşım ve eğitimlere yönelebildiklerini, bu tür çalışmaların, bireylere yaşamları üzerinde daha fazla farkındalık ve kontrol hissi kazandırabileceği düşüncesiyle ilgi çekebildiğini söyledi.</p>

<p>Beyaz, “Özellikle kişisel gelişim, aidiyet ve kendini keşfetme arayışı içinde olan kişiler için bu eğitimler merak uyandırabiliyor. Ayrıca sosyal medya ve popüler kültürün etkisiyle bu akımların yayılması hız kazanıyor. İnsanlar, başkalarının bu yöndeki deneyimlerini ve katılımlarını gördükçe merak duyabiliyor ve ‘ben de denemeliyim’ düşüncesine kapılabiliyor. Bunun yanında günlük yaşamda stres, kaygı veya depresif duygularla baş etmekte zorlanan bireyler, bu tür alternatif yöntemlere umut bağlayabiliyor. Spiritüel eğitimlerin rahatlama ve öz yeterlilik hissi sağlayacağı beklentisi de yaygınlaşmalarında etkili olabiliyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Farklı motivasyonlar spiritüel akımlara ilgiyi artırabiliyor!</strong></p>

<p> </p>

<p>Bu tür eğitimlere veya akımlara ilgi gösterenlerin farklı motivasyonlara sahip olabileceğini belirten Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu kişiler arasında kişisel gelişimine katkı sağlamak isteyenler, kendini daha iyi tanıma arayışında olanlar, farklı yaşam yaklaşımlarını merak edenler ve spiritüel konulara ilgi duyanlar bulunabiliyor. Kadınların bu konulara daha fazla ilgi gösterdiği yönünde yaygın bir kanaat bulunsa da, bu ilgi yalnızca cinsiyetle açıklanabilecek bir durum değildir.” dedi.</p>

<p>Özellikle 20’li ve 40’lı yaşlarda, sosyal medyayı yoğun kullanan ve kimlik arayışı içinde olan bireylerde bu eğilim daha belirgin görülebildiğine işaret eden Beyaz, “Kimi zaman yeni bir hobi edinme isteği, kimi zaman da yaşam tarzını değiştirme arzusu bu tür yönelimleri artırabiliyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bilimsel temeli olmayan trendler çoğu zaman umut tacirliğinden beslenir!</strong></p>

<p>Bu akımların cazibesinin temelinde modern yaşamın getirdiği belirsizlikler, yalnızlık hissi ve kontrol arayışının yattığına vurgu yapan Uluğ Çağrı Beyaz, “Bireylerin ve toplumun bu tür durumlar karşısında öncelikle eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeleri gerekiyor. ‘Bu vaatler gerçekçi mi?’ sorusu, sosyal medyanın büyüleyici dünyasında önemli bir rehber olabilir.” dedi.</p>

<p>Bireylerin kişisel gelişim, farkındalık ve iyi oluş arayışlarında farklı yöntemlerden yararlanabildiğini ifade eden Beyaz, özellikle ruh sağlığını ilgilendiren konularda bilimsel temelli yaklaşımların ve uzman desteğinin güvenilir bir yol haritası sunduğunu belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Günümüzde sıkça karşılaştığımız bazı olaylar, profesyonel yardımın önemini bir kez daha hatırlatıyor. Psikoterapi ve psikiyatrik değerlendirme süreçleri, bireylere sağlıklı ve güvenli bir keşif alanı sunar.</p>

<p>Sosyal medya kullanımında ise mistik içeriklerin etkisine kapılmak yerine güvenilir kaynakları takip etmek önem taşır. Aidiyet ihtiyacını karşılamak adına sanal topluluklara yönelmek yerine gerçek dostluklar kurmak ve yerel sosyal gruplarla doğrudan temas etmek daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir.</p>

<p>Kısacası, bilimsel temeli olmayan bu tür trendler çoğu zaman umut tacirliğinden beslenir. Bu nedenle hem bireylerin hem de toplumun bilinçli ve eleştirel bir bakış açısıyla hareket etmesi, yanıltıcı vaatlerden korunabilmek açısından büyük önem taşır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 18:26:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/modern-yasamin-yeni-kacis-rotasi-mistik-akimlar-1781277997.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yoğun iş temposunda sağlıklı beslenme düzeni için 10 öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri-12913</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri-12913</guid>
                <description><![CDATA[Yoğun iş temposu, dengeli ve düzenli beslenmeyi sürdürmeyi birçok kişi için zorlaştırıyor. Toplantılar, uzun çalışma saatleri ve yolda geçen zaman nedeniyle öğünlerin sıklıkla aksayabildiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Bu yoğunluk sonucunda öğün atlama, günü yalnızca kahveyle geçirme, akşam saatlerinde fazla yeme ve işlenmiş gıdalara yönelme gibi alışkanlıklar ortaya çıkabiliyor. Oysa gün içinde yeterli protein, lif ve su tüketmek; enerji seviyesini, odaklanmayı ve kilo kontrolünü destekliyor. Uzun süre aç kalmak ise tatlı isteğini artırırken porsiyon kontrolünü zorlaştırabiliyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Hızlı iş temposuna sahip kişiler için her gün aynı saatlerde kahvaltı, öğle ve akşam yemeği tüketmek çoğu zaman mümkün olmayabiliyor. Bu nedenle katı kurallar yerine sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları geliştirmek daha önemli diyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Derya Eren, “Buradaki temel hedef, gün boyunca vücudu uzun süre aç bırakmadan gerekli besin öğelerini karşılayabilmek. Çantada ya da ofis çekmecesinde bulundurulabilecek yoğurt, kefir, taze meyve, çiğ kuruyemiş veya tam tahıllı sandviç gibi seçenekler pratik çözümler arasında. Protein ve lif açısından zengin bu ara öğünler, kan şekerinin daha dengeli seyretmesine yardımcı olurken enerji düşüşlerini azaltıyor ve akşam saatlerinde ortaya çıkabilen aşırı yeme eğiliminin önüne geçebiliyor” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Yoğun iş temposunda sağlıklı beslenmeyi sürdürebilmek için 10 tavsiye:</strong></p>

<ol>
	<li>Enerji düşüşü yaşandığında şekerli atıştırmalıklar yerine protein ve lif içeren ara öğünler tercih edin.</li>
	<li>Kahve tüketiminde miktar kontrolünü koruyun. Kahvenin yanında şekerli bisküvi, çikolata veya hamur işleri yerine daha dengeli seçeneklere yönelin.</li>
	<li>Her fincan kahvenin yanında bir bardak su içerek günlük sıvı alımını destekleyin.</li>
	<li>İş yemekleri ve sosyal buluşmalarda “ya hep ya hiç” yaklaşımı yerine porsiyon kontrolüne odaklanın.</li>
	<li>Menü seçerken kızartmalar yerine ızgara, fırın veya haşlama yöntemleriyle hazırlanan yemekleri tercih edin.</li>
	<li>Tabağın yarısını sebzelerle tamamlayın, sosları ayrı isteyin ve karbonhidrat porsiyonlarını sınırlandırın.</li>
	<li>Tatlı isteği geldiğinde önce gerçekten aç olup olmadığınızı değerlendirin. Su içmek, kısa bir yürüyüş yapmak veya nefes molası vermek bu istekle baş etme noktasında yardımcı olabilir.</li>
	<li>Alışveriş yaparken “fit”, “light” veya “şekersiz” ifadelerine güvenmeyin. Ürünün içerik listesini ve eklenmiş şeker miktarını kontrol edin. Protein ve lif açısından zengin ürünleri tercih edin.</li>
	<li>Alışverişe aç çıkmamaya özen gösterin. Açlık hissi plansız ve yüksek kalorili seçimleri artırabilir. </li>
	<li>Hafta sonu kısa bir hazırlık yaparak sebzeleri doğrayın, baklagilleri porsiyonlayın ve sağlıklı alternatifleri hazır bulundurun. Böylece yoğun günlerde plansız ve sağlıksız seçimlerin önüne geçebilirsiniz.</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 13:22:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/yogun-is-temposunda-saglikli-beslenme-duzeni-icin-10-oneri-1781173378.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>5. Diyet Fest İçin Geri Sayım Başladı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/5-diyet-fest-icin-geri-sayim-basladi-12841</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/5-diyet-fest-icin-geri-sayim-basladi-12841</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin sağlıklı yaşam alanındaki en kapsamlı buluşmalarından biri olan Diyet Fest, 13-14 Haziran tarihlerinde Kemerburgaz Kent Ormanı Festival Alanı’nda beşinci kez kapılarını açmaya hazırlanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin sağlıklı yaşam alanındaki en kapsamlı buluşmalarından biri olan Diyet Fest, 13-14 Haziran tarihlerinde Kemerburgaz Kent Ormanı Festival Alanı’nda beşinci kez kapılarını açmaya hazırlanıyor.</p>

<p>Her yıl binlerce katılımcıyı bir araya getiren festival, bu yıl da sağlıklı yaşam, beslenme, spor ve fonksiyonel tıp  alanlarının öncü isimlerini aynı platformda buluşturacak.</p>

<p>TARTI’nın Ana Sponsorluğu ve Culturelle Probiyotik’in Co-Sponsorluğunda gerçekleştirilecek 5. Diyet Fest; sağlık profesyonelleri, diyetisyenler, öğrenciler ve sağlıklı yaşam meraklıları için iki gün boyunca benzersiz bir deneyim sunacak.</p>

<p>20.000 metrekarelik festival alanında kurulacak deneyim alanlarında ziyaretçiler; sağlıklı gıda markaları, fonksiyonel ürünler, vücut analiz ölçümleri, sağlık teknolojileri ve yenilikçi yaşam çözümleriyle buluşma fırsatı yakalayacak.</p>

<p>Festivalde ayrıca alanında uzman konuşmacıların yer alacağı sahne programları, marka deneyim alanları, tadımlar, yarışmalar ve sürpriz etkinlikler gerçekleştirilecek. </p>

<p>Festival programının öne çıkan etkinliklerinden biri, 13 Haziran Cumartesi günü saat 18.30’da gerçekleşecek olan ”Cem İşçiler’le Diyet Geyikleri” interaktif gösterisi olacak. Komedyen Cem İşçiler, sağlıklı yaşam, diyet kültürü ve günlük yaşamın eğlenceli yanlarını kendine özgü üslubuyla sahneye taşıyacak.</p>

<p>Günün finalinde ise saat 19.30’da sahne alacak olan Bariton konseri, katılımcılara müzik dolu keyifli anlar yaşatacak. </p>

<p>Bu yıl festivale destek veren markalar arasında; Aksu Vital, Altınkılıç, Avoya, California Walnuts, CNR, DeNeBi Diyet, Fellas, Jomani, Mayi Tuz, Möller’s Omega-3, Mutlu Makarna, Pronokal Group, Reis Gıda, Spor Endüstrisi A.Ş., Sultan, Verytest Ultimate, Vitalest, Wild Fruits ve Züber yer alıyor.</p>

<p>Sağlık sponsoru olarak Next Plus Health Systems’ın destek verdiği organizasyon, Uzman Diyetisyen Samet YAĞLI öncülüğünde Nutrition İstanbul tarafından gerçekleştiriliyor.</p>

<p>Beşinci yılında daha da büyüyen Diyet Fest, sağlıklı yaşamın yalnızca bir hedef değil, sürdürülebilir bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayan içerikleriyle katılımcılarını bekliyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 23:42:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/5-diyet-fest-icin-geri-sayim-basladi-1780951334.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Safra kanalı tıkanıklığı ciddi sonuçlar doğurabiliyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-12811</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-12811</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Şükrü Arslan, safra kesesi taşlarının belirtileri, yol açabileceği ciddi sağlık riskleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Safra kesesi taşları sessiz seyredebildiği gibi çeşitli şikâyetlerle de ortaya çıkabiliyor!</strong> </p>

<p>Safra kesesinin besin sindirimi için gerekli olan safranın depolandığı bir organ olduğunu hatırlatan Dr. Şükrü Arslan, “Bazı kişilerde safra sıvısının yoğunlaşıp kristalize olmasıyla taşlar oluşabilir.” dedi.</p>

<p>Bu taşların bazen hiçbir şikâyete sebep olmayabileceğini ifade eden Dr. Arslan, “Bazen de özellikle yağlı gıdalardan sonra karnın sağ üst tarafında ağrıya, bu ağrının omuz ve sırta vurmasına, bulantı, kusma, hazımsızlık ve şişkinlik şikayetlerine sebep olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tedavide amaç sadece taşı değil, taşın yol açabileceği hayati tehlikeleri de ortadan kaldırmak!</strong></p>

<p>Taşın safra kanalını tıkayabileceğine değinen Dr. Şükrü Arslan, şunları söyledi:</p>

<p>“Tıkanma neticesinde ateş, titreme, cilt ve gözde sararma, dışkı renginde açılma, idrar renginde koyulaşma gibi bulgular meydana gelebilir. Hastalığın tedavisinde günümüzde laparoskopik yani kapalı yöntemle ameliyatlar yapılabiliyor. Bu ameliyatta taşla beraber safra kesesi de alınır. Ameliyattan kısa süre sonra hastalar sosyal hayatlarına dönebilirler. Safra kesesi ameliyatıyla hem safra taşına bağlı şikayetlerin ortadan kaldırılması hem de ileride gelişebilecek hayati risklerin önüne geçilmesi hedeflenir.” </p>

<p><strong>Üç santimin üzerindeki safra kesesi taşları kanser riskini artırabiliyor! </strong></p>

<p>Safra kesesinde oluşan taşlara müdahale edilmediği durumlarda bazı riskler oluşabileceğine dikkat çeken Dr. Şükrü Arslan, “Taş, safra kesesini iltihaplandırabilir. Safra duvarında delinme meydana gelebilir ve sepsis dediğimiz ciddi enfeksiyon tablosu ortaya çıkabilir.” dedi.</p>

<p>Taşların safra kesesinden kanala düştüğü zaman ise tıkanma, sarılık ve iltihaplanmaya sebep olabileceğini kaydeden Dr. Arslan, “Taşın boyutu özellikle üç santimin üzerindeyse safra kesesi kanseri gelişmesine zemin hazırlayabilir. Safra kesesi taşları toplumda oldukça sık görülüyor ancak tüm taşlara ameliyat gerektirmiyor. Burada önemli olan taşın boyutu.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Riskli safra kesesi taşları mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiriyor! </strong></p>

<p>Taşın hastada şikâyet oluşturup oluşturmadığının ve ileride oluşturabileceği risklerin değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapan Dr. Şükrü Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yani hastada şikâyete sebep olan semptomatik taşlar varsa, safra kanalına düşme ihtimali daha yüksek olan milimetrik boyutlu taşlar varsa, kanser gelişmesine zemin hazırlayan özellikle üç santimden büyük boyutlu taşlar varsa, porselen kese dediğimiz safra kesesi duvarında kireçlenme durumu varsa, hastada aynı zamanda diyabet hastalığı da varsa, bu tarz hastalar mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmeli.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 23:38:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-1780951125.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tiroit nodülleri ülkemizde giderek artıyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-12731</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-12731</guid>
                <description><![CDATA[Tiroit bezi içerisinde gelişen ve çevre dokudan farklı bir yapıda olan tiroit nodülleri dünya genelinde ve ülkemizde yaygın görülen bir sağlık sorunu. Yetişkin nüfusun yüzde 30 ila 50’sinde saptanan tiroit nodülleri çoğunlukla iyi huylu oluyor ve ciddi bir problem oluşturmuyor. Ancak bazı  nodüller büyüyerek nefes darlığı,  yutma güçlüğü ve ses kısıklığı gibi yaşam kalitesini düşüren sorunlara neden olabiliyor, boyun bölgesinde belirgin bir çıkıntı oluşturarak estetik kaygı yaratıyor. Geçmiş yıllarda hastada şikâyet oluşturan iyi huylu tiroit nodülleri için cerrahi tedavi ön planda yer alırken, günümüzde ise gelişen teknolojiyle birlikte  ameliyatsız yöntemler ön plana çıkıyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,  son yıllarda artık birçok iyi huylu tiroit nodülünün ameliyatsız yöntemlerle  başarılı şekilde tedavi edilebildiğini belirterek, “Bu yöntemler arasında dokunun lazer veya kimyasal maddeler kullanılarak yok edilmesi prensibine dayanan ablasyon yöntemi ön plana çıkmaktadır. Özellikle radyofrekans ablasyon, mikrodalga ablasyon ve lazer ablasyon gibi yöntemler, seçilmiş hastalarda oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Bu yöntemlerin sağladıkları en önemli fayda ise birçok hastada tiroit hormonu üretiminin korunması sayesinde ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyacını azaltabilmesi veya tamamen ortadan kaldırabilmesidir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tiroit bezi içerisinde gelişen ve çevre dokudan farklı bir yapıda olan tiroit nodülleri dünya genelinde ve ülkemizde yaygın görülen bir sağlık sorunu. Yetişkin nüfusun yüzde 30 ila 50’sinde saptanan tiroit nodülleri çoğunlukla iyi huylu oluyor ve ciddi bir problem oluşturmuyor. Ancak bazı  nodüller büyüyerek nefes darlığı,  yutma güçlüğü ve ses kısıklığı gibi yaşam kalitesini düşüren sorunlara neden olabiliyor, boyun bölgesinde belirgin bir çıkıntı oluşturarak estetik kaygı yaratıyor. Geçmiş yıllarda hastada şikâyet oluşturan iyi huylu tiroit nodülleri için cerrahi tedavi ön planda yer alırken, günümüzde ise gelişen teknolojiyle birlikte  ameliyatsız yöntemler ön plana çıkıyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,</strong>  son yıllarda artık birçok iyi huylu tiroit nodülünün ameliyatsız yöntemlerle  başarılı şekilde tedavi edilebildiğini belirterek, “Bu yöntemler arasında dokunun lazer veya kimyasal maddeler kullanılarak yok edilmesi prensibine dayanan ablasyon yöntemi ön plana çıkmaktadır. Özellikle radyofrekans ablasyon, mikrodalga ablasyon ve lazer ablasyon gibi yöntemler, seçilmiş hastalarda oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Bu yöntemlerin sağladıkları en önemli fayda ise birçok hastada tiroit hormonu üretiminin korunması sayesinde ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyacını azaltabilmesi veya tamamen ortadan kaldırabilmesidir” diyor. </p>

<p><strong>İyot eksikliğine dikkat! </strong></p>

<p>Aynaya baktığımızda fark etmediğimiz, hatta yıllarca hiçbir şikâyete yol açmadan sessizce büyüyen tiroit nodülleri, günümüzde artık sadece ileri yaş gruplarında değil, 20’li ve 30’lu yaşlardaki genç erişkinlerde de sıkça rastlanan bir sorun. Bu artışın önemli bir kısmı ultrason kullanımının yaygınlaşması olsa da hatalı beslenme alışkanlıkları ve otoimmün hastalıklardaki artış gibi çeşitli faktörlerin etkili olabileceği düşünülüyor. Tiroit nodüllerinin oluşumunda pek çok etken rol oynuyor. En yaygın nedenlerinden birinin iyot eksikliği olduğunu belirten Prof. Dr. Melih Kara, “ Özellikle yıllarca süren iyot eksikliği tiroit bezinin büyümesine ve nodül oluşumuna yol açabilmektedir. Ayrıca genetik yatkınlık, ilerleyen yaş,  kadın olmak, boyun bölgesine radyasyon maruziyeti, sigara kullanımı ve Hashimoto gibi otoimmün tiroit hastalıkları önemli risk etkenleri arasında yer almaktadır” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Kadınlarda yaklaşık 4 kat fazla görülüyor</strong></p>

<p>Tiroit nodüllerinin kadınlarda daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Melih Kara, “Çalışmalarda, yaklaşık her 3 kadından 1’inde, hatta bazı serilerde yaklaşık her 2 kadından 1’inde, ultrason taramasında nodül saptandığı belirtilmektedir. Erkeklere göre kadınlarda yaklaşık 4 kat daha fazla görülmektedir. Bunun başlıca sebebi hormonal etkilerdir. Özellikle östrojenin tiroit dokusu üzerindeki uyarıcı etkisi ve otoimmün tiroit hastalıklarının kadınlarda daha sık olması nodül oluşumunu tetikleyebilmektedir. Aynı zamanda gebelikler de  tiroit dokusunu etkileyebilmektedir” ifadelerini kullanıyor.  </p>

<p><strong>Genellikle uzun yıllar hiçbir belirti vermiyor</strong></p>

<p>Tiroit nodülleri  çoğu zaman uzun yıllar hiçbir belirti vermedikleri için hastaların büyük bir bölümü nodülleri tesadüfen öğreniyor. Prof. Dr. Melih Kara, tiroit nodüllerinin belirti vermeye başladığında ise oluşan sorunları şöyle  sıralıyor:</p>

<ul>
	<li>Boyunda şişlik veya ele gelen kitle</li>
	<li>Yutkunurken takılma hissi</li>
	<li>Boğazda baskı veya dolgunluk hissi</li>
	<li>Nefes darlığı (özellikle büyük nodüllerde)</li>
	<li>Ses kısıklığı</li>
</ul>

<p>Aşırı hormon üreten bazı nodüllerde; çarpıntı, kilo kaybı, terleme ve sinirlilik gibi hipertiroidi belirtilerinin de ortaya çıkabildiğini söyleyen Prof. Dr. Melih Kara, “Hastaların çok az bir kısmında ise hızlı büyüme, sertlik, lenf bezlerinde büyüme veya kalıcı ses kısıklığı gibi kanser açısından dikkat gerektiren bulgular görülebilir” uyarısında bulunuyor. </p>

<p><strong>Hiçbir şikayetiniz olmasa bile 35 yaşından sonra…</strong></p>

<p>Tiroit nodüllerinde başarılı bir tedavi süreci için erken tanı ve doğru risk analizi kritik bir önemde. Çünkü erken dönemde saptanan riskli nodüller tedavi edildiğinde oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Özellikle ailede tiroit hastalığının olması, kadın olmak, iyot eksikliği bulunan bölgelerde yaşamak ve boyun bölgesine radyasyon öyküsünün daha dikkatli takip gerektirdiğine vurgu yapan Prof. Dr. Melih Kara,<strong> </strong>“Şikâyeti olmayan bireylerde bile özellikle 35 yaş sonrası en az bir kez tiroit muayenesi ve ultrason değerlendirmesi faydalı olabilmektedir. Sonrasında takip sıklığı; kişinin risk durumuna, nodül varlığına ve ultrason bulgularına göre belirlenmektedir. Boyunda şişlik, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, hızlı büyüyen kitle veya ele gelen sertlik durumunda ise mutlaka hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor. </p>

<p><strong>Ameliyat ihtiyacı giderek azalıyor, çünkü… </strong></p>

<p>Tiroit nodüllerinin tedavisinde temel hedef kanser riskini dışlamak, hastanın şikayetlerini gidermek ve tiroit fonksiyonlarını korumak. Her iyi huylu nodül doğrudan cerrahi müdahale gerektirmiyor. Küçük ve risksiz nodüllerde sadece takip yeterli olurken, bazı tablolarda ise ilaç tedavileri ve cerrahi müdahale gündeme gelebiliyor. Gelişen teknolojiyle birlikte artık birçok iyi huylu tiroit nodülünün ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebildiğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,  bu seçeneklerde son yıllarda “ablasyon” yönteminin öne çıktığını belirterek, “Tiroit ablasyonu özellikle iyi huylu olduğu biyopsiyle kanıtlanmış ancak büyümeye devam ederek baskı ya da kozmetik sorun oluşturan nodüllerde tercih edilmektedir. Ayrıca, cerrahi için riskli veya ameliyat istemeyen hastalarda da önemli bir alternatiftir” diyor. Kötü huylu nodüllerde ise temel tedavinin hâlâ çoğu hastada cerrahi yöntem olduğunu anlatan Prof. Dr. Melih Kara, “Ancak küçük, düşük riskli bazı papiller tiroit kanserlerinde ya da ameliyat olamayacak hastalarda ablasyon yöntemleri alternatif veya tamamlayıcı tedavi olarak kullanılabilmektedir” bilgisini veriyor.</p>

<p><strong>Hormon ilacı kullanma ihtiyacını azaltabiliyor </strong></p>

<p>İyi huylu tiroit nodüllerinde ablasyon yönteminin en önemli avantajlarından biri sağlam tiroit dokusunun büyük ölçüde korunması. Klasik cerrahi operasyonlarda bazen tiroit bezinin bir kısmı veya tamamı alınabilirken, ablasyon yönteminde sadece hedef nodül tedavi ediliyor.  Bu sayede birçok hastada tiroit hormonu üretiminin korunduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,  “Böylece ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyacı azalabilmekte veya tamamen ortadan kalkabilmektedir.  Boyunda hiçbir kesi izinin olmaması, genel anestezi gerektirmemesi ve iyileşme süresinin kısa olması da yöntemin önemli faydalarını oluşturmaktadır” diye konuşuyor.   </p>

<p><strong>Günlük yaşama kısa sürede dönüş</strong></p>

<p>Ablasyon tedavisinin ultrason eşliğinde ve lokal anestezi altında gerçekleştirildiğini anlatan<strong> </strong>Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Çoğu zaman hastanede yatış gerektirmeyen bu yöntem ortalama 20-45 dakika içinde tamamlanmaktadır. İnce bir iğne elektrot yardımıyla kontrollü ısı enerjisi verilerek nodülün küçültülmesi sağlanmaktadır. Hastalar genellikle  aynı gün evine dönebilmekte ve kısa sürede günlük yaşamlarına devam edebilmektedir”  diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 14:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-1780659180.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Beyin Tümörü Sonrası Kaç Yıl Yaşarım?” Sorusu Artık Değişiyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-12719</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-12719</guid>
                <description><![CDATA[Beyin tümörü tanısı alan hastaların en büyük korkularından biri yıllardır aynı soru işaretine dönüşüyor: “Kaç yıl yaşarım?” Beyin cerrahisi alanındaki teknolojik gelişmeler, moleküler tanı yöntemleri, akıllı ilaçlar ve ileri görüntüleme sistemleri sayesinde bugün artık bu sorunun yerini; “Nasıl daha kaliteli ve sağlıklı yaşarım?” sorusu almaya başladı. Uzmanlar, doğru zamanda yapılan müdahale ve kişiye özel tedavi yaklaşımları sayesinde beyin tümörüyle mücadelede son 20 yılda çok önemli bir yol kat edildiğini vurguluyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Zafer Orkun Toktaş, beyin tümörlerinin tedavisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beyin tümörleri geçmişe göre daha erken teşhis edilebiliyor</strong></p>

<p>Beyin tümörleri; beynin kendi hücrelerinden, beyin zarından veya kafatası kemiği gibi çevre dokulardan gelişebilen anormal hücre büyümeleridir. Ayrıca vücudun başka bir bölgesindeki kanserin beyne yayılmasıyla oluşan metastatik tümörler de görülebilmektedir. İyi huylu ya da kötü huylu olabilen bu tümörler, bulundukları bölgeye ve büyüme hızına göre farklı klinik tablolar oluşturabilir. Günümüzde beyin tümörleri, geçmişe kıyasla çok daha erken teşhis edilebiliyor, çok daha hassas yöntemlerle ameliyat edilebiliyor ve hastaların yaşam kalitesi korunarak tedavi süreçleri planlanabiliyor.</p>

<p><strong>Bazı tümörler kişilik değişiklikleriyle ortaya çıkabilir</strong></p>

<p>Beyin tümörlerinin belirtileri; tümörün boyutuna, oluşturduğu ödeme ve beynin hangi bölgesini etkilediğine göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen şikayet baş ağrısı olsa da; bulantı, kusma, görme bozuklukları, işitme kaybı, konuşma bozukluğu, yutma güçlüğü, kol ve bacaklarda güç kaybı gibi belirtiler de görülebilir. Bazı tümörler ise çok daha sinsi ilerleyebilir. Örneğin; frontal bölgedeki tümörler kişilik değişiklikleriyle ortaya çıkabilirken, oksipital bölgedeki tümörler yalnızca görme problemleriyle kendini gösterebilir.</p>

<p><strong>Kötü huylu tümörler erkeklerde daha sık izleniyor</strong></p>

<p>Beyin tümörleri her yaşta görülebilse de özellikle 40 yaş sonrası risk artmaktadır. Çocukluk çağında ise 14 yaş altı grupta daha sık rastlanır. Kadınlarda iyi huylu tümörler daha fazla görülürken, kötü huylu tümörler erkeklerde daha sık izlenmektedir. Bilinen en önemli risk faktörü radyasyon maruziyeti olarak kabul edilirken, ailesel kanser öyküsü de riski artırabilir. Cep telefonu kullanımı ve sigara ile ilgili araştırmalar ise halen devam etmektedir.</p>

<p><strong>Her beyin tümörü ameliyat gerektirir mi?</strong></p>

<p>Her beyin tümörü ameliyat edilmek zorunda değildir. Bazı tümörlerde yalnızca biyopsi yeterli olabilirken, bazı olgularda takip tercih edilebilir. Tedavi planı; tümörün tipi, bulunduğu bölge ve hastanın genel durumuna göre kişiye özel hazırlanmaktadır. Birçok olguda, beyin cerrahı ve onkoloji hekimi birlikte karar vermelidir. Sadece ışın tedavisi veya kemoterapi ile tedavi edilebilecek tümörler de vardır. Asıl önemli değişken, tümörün biyolojik özellikleri ve yerleştiği bölgedir.</p>

<p><strong>Beyin cerrahisinde teknoloji çağı</strong></p>

<p>Günümüzde beyin ameliyatlarında teknoloji adeta oyunun kurallarını değiştirmiş durumda.<strong> </strong>Artık ameliyat öncesi yapılan MR ve bilgisayarlı tomografi görüntülemeleriyle tümörün yeri, boyutu ve çevre dokularla ilişkisi milimetrik düzeyde analiz edilebilir. Üstelik ameliyat sırasında kullanılan intraoperatif ultrason (IoUSG) ve intraoperatif MR (IoMR) sistemleri sayesinde cerrahlar operasyon devam ederken gerçek zamanlı görüntüleme yapabilmektedir.<strong> </strong>Bu sayede tümörün ne kadar çıkarıldığı ameliyat sırasında net olarak görülebilir ve cerrahi strateji anlık olarak güncellenebilir.</p>

<p><strong>Kesiler küçülüyor, iyileşme süreci kısalıyor</strong></p>

<p>Modern navigasyon sistemleri sayesinde artık tümöre ulaşmak için en kısa ve en güvenli yollar planlanabilmektedir. Bu durum hem kesi boyutlarını küçültür hem de hastanın ameliyat sonrası iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Kanama ve enfeksiyon riskleri geçmişe göre çok daha düşük seviyelere iner ve birçok hasta ameliyatın ikinci gününde günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek duruma gelebilir.</p>

<p><strong>“Hasar kalır mı?” endişesi azalıyor</strong></p>

<p>Beyin ameliyatı geçiren hastaların en çok merak ettiği konuların başında fiziksel fonksiyonlarını kaybetme korkusu gelir. Ancak gelişmiş cerrahi teknikler sayesinde günümüzde hastaların büyük bölümü ameliyatın ertesi günü yürüyebiliyor, konuşabiliyor ve yemek yiyebiliyor. Hastaların erken mobilizasyonu iyileşme sürecinde oldukça önemlidir.</p>

<p>Beyin cerrahisinde geçmiş yıllara göre en büyük değişimlerden biri de komplikasyon oranlarının ciddi şekilde düşmesi oldu. “Uyanık beyin ameliyatı”, “nöromonitörizasyon” ve ileri görüntüleme teknolojileri sayesinde artık beynin konuşma, hareket ve diğer hayati fonksiyon bölgeleri korunarak ameliyat planlanabilmektedir. Beynin içindeki sinir ağları önceden görüntülenir ve kritik bölgelere zarar vermeden operasyon gerçekleştirilir.</p>

<p><strong>“Kaç yıl yaşarım?” yerine “nasıl yaşarım?” dönemi</strong></p>

<p>Beyin tümörlerinde yalnızca yaşam süresi değil, yaşam kalitesi de ön planda. Özellikle moleküler biyoloji alanındaki gelişmeler sayesinde tümörün genetik özelliklerine göre hedefe yönelik akıllı ilaçlar kullanılabilmektedir. Bu da tedavi başarısını belirgin şekilde artırmaktadır. Son 20 yılda beyin tümörlerinde hem yaşam süresi hem de tedavi başarısı dikkat çekici biçimde arttı.</p>

<p>Beyin hastalıkları çoğu zaman sinsi ilerler ve belirti verdiğinde ciddi hasarlar oluşmuş olabilir. Bu nedenle herhangi bir şikayet beklenmeden, rutin sağlık kontrolleri sırasında beyin MR’ı yapılmasını öneriyoruz. MR görüntüleme yönteminin radyasyon içermemesi ve güvenle tekrarlanabilmesi erken teşhis açısından önemli avantaj sağlar.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 15:06:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-1780574783.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mükemmeliyetçilik baskısı çocukları depresyona sürüklüyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-12684</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-12684</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, çocuklarda artan depresyonun nedenlerini ve aile, eğitim sistemi, sosyal medya, mükemmeliyetçilik baskısı ile yanlış ebeveyn tutumlarının çocuk ruh sağlığı üzerindeki etkilerin hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sosyal medyayı da içine alan mükemmeliyetçilik akımları, çocukları olumsuz etkiliyor!</strong></p>

<p>Günümüzde çocuklarda<strong> </strong>depresyon, kaygı bozukluğu ve duygu durum dengesizlikleri gibi rahatsızlıkların hızla arttığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Bu durumun elbette mizaç ve genetik yatkınlık gibi faktörleri olmakla birlikte, çevresel faktörler de önemli bir rol oynuyor.” dedi.</p>

<p>Bu çevresel faktörlerin başında uyaran fazlalığı geldiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Sosyal medyayı da içine alan mükemmeliyetçilik akımları, çocukları olumsuz etkiliyor. Çocuklar artık akranlarıyla dışarıda vakit geçirmek yerine zamanlarının çoğunu dijital dünyada, tek başlarına geçiriyorlar. Bu durum, gerçek sosyal bağların zayıflamasına neden oluyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuk, ailenin koyduğu çıtaya ulaşamadığını hissettiğinde depresyon tetikleniyor!</strong></p>

<p>Aile içi huzursuzluklar, çatışmalar ve özellikle ebeveynlerin aşırı mükemmeliyetçi beklentilerinin çocukları büyük bir baskı altına soktuğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Çocuk, ailenin koyduğu çıtaya ulaşamadığını hissettiğinde yetersizlik duygusu geliştiriyor ve bu da depresyonu tetikliyor.” dedi.</p>

<p>Çocuklarda depresyon riskini artıran diğer faktörlere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şunları söyledi:</p>

<p>“Akademik başarının da depresyonla oldukça fazla ilgisi var. Eğitim sistemindeki yoğun rekabet ve sınav odaklı yaşam, çocukların oyun oynaması ve dinlenmesi gereken zamanı ellerinden alıyor. Sürekli bir yarış içinde olmak, çocuklarda kronik stres ve tükenmişlik yaratarak depresyona zemin hazırlıyor.</p>

<p>Öte yandan pandemi dönemiyle birlikte çocukların rutinleri bozuldu ve belirsizlik arttı. Bu süreçte yaşanan hareketsizlik ve uyku düzenindeki bozulmalar, biyolojik olarak da depresyon riskini artırdı.”</p>

<p><strong>Çocuklar hem dış görünüş hem de yaşam tarzı açısından giderek tek tip bir görünüme zorlanıyor! </strong></p>

<p>Çocuk yetiştirirken, özellikle çocukların depresyon geliştirme riskini etkileyen durumlara değinen Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “İnsanlar, dış görünüşlerinin farklılığıyla güzeldir; ancak iç dünyaya baktığımızda hepimiz artılar ve eksilerden oluşan bireyleriz. Her alanda yetenekli, her alanda başarılı ve her alanda becerikli bir insan yoktur. Bu nedenle çocuklar kendi ilgi alanlarını bulmalıdır.” dedi.</p>

<p>Çocukların ortak bir görünüme itildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Çocuklar hem dış görünüş hem de yaşam tarzı açısından giderek tek tip bir görünüme zorlanıyor. Kız çocukları aşırı zayıf, yüz hatları birbirine benzeyen bir ideal algısına yönlendirilirken; erkek çocukları kaslı olma baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Aynı zamanda başarı ve yaşam tarzı açısından da daha az çalışarak daha fazla kazanmanın normal olduğu yönünde yanlış mesajlar veriliyor. Bu yaklaşım son derece yanlıştır.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sağlıklı özgüven, sınırlarla ve doğru rehberlikle gelişir! </strong></p>

<p>Çocukların sosyal medyaya yönelmesinin nedenleri hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “En büyük problemlerden biri, yeni nesil çocukların oyun alanlarının kısıtlanmasıdır. Oyun için ayrılması gereken zamanın azalması ve çocuklara sorumluluk konusunda aşırı beklenti yüklenmesi, onları farklı arayışlara yönlendirmektedir. Bu nedenle çocuklar, yaşlarına uygun olmamasına rağmen internet, bilgisayar oyunları ve sosyal medyaya yöneliyor.”</p>

<p>‘Çocuğun her istediğini yaparsak özgüveni artar’ düşüncesinin doğru olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sınırları olmayan, hak kavramını öğrenmemiş, sorumluluk almayan çocuklar ya düşük özgüvenli ya da kendini aşırı üstün gören bireyler haline gelirler. Sağlıklı özgüven, sınırlarla ve doğru rehberlikle gelişir.</p>

<p>Çocuklara verilen cezalar üç günden fazla olmamalı. Özellikle küçük çocuklar uzun süreli cezaların nedenini kavrayamaz ve hatırlamaz. Davranışı sönümlendirmek için uygulanması gereken doğru ceza yöntemi, hak mahrumiyetidir. Tıpkı yetişkin yaşamında olduğu gibi; bir kişi görevini yerine getirmezse karşılığında maddi kayıp yaşar. Benzer şekilde çocuklara da yaptıkları davranışın doğal sonucu olarak hak kaybı uygulanmalı ve bu durum şiddet veya bağırma olmadan, net bir şekilde açıklanmalı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 15:02:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-1780574562.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Reflü yemek borusunda kalıcı hasara yol açabiliyor, hatta…</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-12667</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-12667</guid>
                <description><![CDATA[En sık görülen sindirim sistemi hastalıklarından biri olan reflü, toplum tarafından çoğu zaman yalnızca “mide yanması” olarak değerlendiriliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Samet Yardımcı, ancak uzun süre devam eden reflünün yemek borusunda ciddi hasarlar oluşturabileceğini belirterek, “Tedavi edilmeyen reflü zamanla yemek borusunda kronik iltihaba ve hasara yol açabilmektedir. Bunun sonucunda ülser ve yemek borusunda daralma gibi sorunlar oluşabilmektedir. Ayrıca, bazı hastalarda Barrett özofagusu olarak adlandırılan hücresel değişikliklerin gelişmesine  ve buna bağlı olarak yemek borusu kanseri riskinin artmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla reflünün erken tanısı ve tedavisi büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Mide yanmasında kontrolsüz mide koruyucu ilaç kullanımına da dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Samet Yardımcı, “Mide koruyucu ilaçlar hekimin önerdiği süre ve dozda kullanıldığında oldukça faydalıdır. Ancak birçok hasta mideyle ilgili şikâyetlerinde hekime danışmadan yıllarca mide koruyucu ilaçlar almaktadır. Bu ilaçların gelişigüzel kullanımı kemik erimesi, vitamin eksiklikleri ve mide hücrelerinde yapısal değişim gibi ciddi sorunlar   oluşturabilmektedir” uyarısında bulunuyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>En sık görülen sindirim sistemi hastalıklarından biri olan reflü, toplum tarafından çoğu zaman yalnızca “mide yanması” olarak değerlendiriliyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Samet Yardımcı,</strong> ancak uzun süre devam eden reflünün yemek borusunda ciddi hasarlar oluşturabileceğini belirterek, “Tedavi edilmeyen reflü zamanla yemek borusunda kronik iltihaba ve hasara yol açabilmektedir. Bunun sonucunda ülser ve yemek borusunda daralma gibi sorunlar oluşabilmektedir. Ayrıca, bazı hastalarda Barrett özofagusu olarak adlandırılan hücresel değişikliklerin gelişmesine  ve buna bağlı olarak yemek borusu kanseri riskinin artmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla reflünün erken tanısı ve tedavisi büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Mide yanmasında kontrolsüz mide koruyucu ilaç kullanımına da dikkat çeken <strong>Genel Cerrahi Uzmanı </strong><strong>Prof. Dr. Samet Yardımcı, </strong>“Mide koruyucu ilaçlar hekimin önerdiği süre ve dozda kullanıldığında oldukça faydalıdır. Ancak birçok hasta mideyle ilgili şikâyetlerinde hekime danışmadan yıllarca mide koruyucu ilaçlar almaktadır. Bu ilaçların gelişigüzel kullanımı kemik erimesi, vitamin eksiklikleri ve mide hücrelerinde yapısal değişim gibi ciddi sorunlar   oluşturabilmektedir” uyarısında bulunuyor. </p>

<p><strong>Nedeni mide fıtığı olabilir</strong></p>

<p>Mide asidinin yemek borusuna kaçması sonucu oluşan reflünün pek çok nedeni olabiliyor. Obezite, sigara kullanımı ve sağlıksız beslenme en sık görülen sebepleri arasında yer alıyor. Prof. Dr. Samet Yardımcı,<strong> </strong>özellikle mide fıtığının (hiatal herni) reflünün altında yatan önemli nedenlerden biri olabileceğine vurgu yapıyor.  Prof. Dr. Samet Yardımcı,<strong> </strong>sözlerine şöyle devam ediyor: “Bazı hastalarda mide fıtığı nedeniyle mide ile yemek borusu arasındaki koruyucu mekanizma bozulmaktadır. Bu durum sadece yanma hissine değil; kronik öksürük, ses kısıklığı, ağız kokusu, gece nefes darlığı hissiyle uyanma ve yutma güçlüğü gibi şikâyetlere de yol açabilmektedir.”</p>

<p><strong>Yemek borusunda kalıcı hasara yol açabiliyor</strong></p>

<p>Tedavi edilmeyen reflü zamanla yemek borusunda kalıcı hasar oluşturabiliyor. Prof. Dr. Samet Yardımcı, bu nedenle özellikle uzun süredir devam eden mide şikâyetlerinde mutlaka hekime başvurmak gerektiğini vurgulayarak, “Bazı hastalarda yıllar süren reflüye bağlı olarak yemek borusunda hücresel değişiklikler gelişebilmektedir. Tedavide gecikildiğinde bu hücresel değişiklikler yemek borusu kanserinin gelişimine neden olabilmektedir. Dolayısıyla, sürekli mide yanması yaşayan kişilerin hekime danışmadan ilaç kullanarak şikâyetlerini baskılamaları son derece yanlıştır” diye konuşuyor. </p>

<p><strong>Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Samet Yardımcı, aşağıda yer alan belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmanın son derece önemli olduğunu anlatıyor.</p>

<ul type=”disc”>
	<li>Uzun süredir devam eden mide yanması </li>
	<li>Ağza acı su gelmesi </li>
	<li>Kronik öksürük ve ses kısıklığı </li>
	<li>Yemek sonrasında şişkinlik </li>
	<li>Yutma güçlüğü </li>
	<li>Sürekli mide koruyucu ilaç ihtiyacı</li>
</ul>

<p><strong>Tedaviden oldukça başarılı sonuçlar sağlanıyor</strong></p>

<p>Reflü hastalığında yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı durumlarda uygulanan cerrahi tedaviyle kalıcı çözüm sağlanabiliyor. Günümüzde reflü ameliyatlarının büyük bir kısmının laparoskopik (kapalı) yöntemle yapılabildiğini belirten Prof. Dr. Samet Yardımcı, uygun hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alınabildiğini vurgulayarak,  “Doğru hasta seçimiyle uygulanan modern reflü cerrahisi uzun süreli ilaç ihtiyacını azaltabilmekte ve yaşam kalitesini ciddi şekilde artırabilmektedir” diyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 21:31:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-1780511508.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kartepe Gastronomi Festivali İçin Geri Sayım Başladı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kartepe-gastronomi-festivali-icin-geri-sayim-basladi-12660</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kartepe-gastronomi-festivali-icin-geri-sayim-basladi-12660</guid>
                <description><![CDATA[Kartepe Belediyesi tarafından geçen yıl ilk kez düzenlenen ve yoğun ilgi gören Gastronomi Festivali’nin ikincisi için geri sayım başladı. Festival, 7 Haziran Pazar günü Kartepe Kent Meydanı’nda gerçekleştirilecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><strong><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Ünlü Şefler Sahne Alacak</span></span></span></strong></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Festival kapsamında gastronomi dünyasının tanınmış şefleri özel yemek gösterileri gerçekleştirecek. Katılımcılar, şeflerin hazırladığı lezzetleri yakından takip ederken mutfak sırlarını da öğrenme fırsatı bulacak. Festivalin en heyecanlı bölümlerinden biri olan yemek yarışmalarında ise yarışmacılar en lezzetli tabağı hazırlayabilmek için kıyasıya mücadele edecek. Saat 10.00 ile 20.00 arasında sürecek festival, gün boyu birbirinden renkli etkinliklere ev sahipliği yapacak. Ziyaretçilere geleneksel lezzetler festival boyunca ikram edilecek.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><strong><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Çocuklara Özel Etkinlikler, Akşam Konseri</span></span></span></strong></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Festivalde çocuklar da unutulmadı. Gün boyunca sürecek özel etkinlikler ve eğlence alanlarıyla minikler keyifli vakit geçirecek. Festival coşkusu ise akşam saatlerinde gerçekleştirilecek konserlerle zirveye ulaşacak.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><strong><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Başkan Kocaman’dan Davet</span></span></span></strong></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”font-size:13pt”><span style=”line-height:19.9333px”><span style=”font-family:Cambria, ”serif””>Kartepe Belediye Başkanı Av. M. Mustafa Kocaman herkesi festivale davet ederek,  “Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı Kartepe’miz, birbirinden değerli lezzetleri de içinde barındırıyor. Bu zenginliği, gelecek nesillere aktarmak ve hemşehrilerimizle birlikte paylaşmak amacıyla düzenlediğimiz Gastronomi Festivali’nde tüm vatandaşlarımızı bu eşsiz lezzet yolculuğuna ortak olmaya davet ediyorum.” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify”> </p>

<p style=”text-align:justify”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 21:31:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/kartepe-gastronomi-festivali-icin-geri-sayim-basladi-1780511471.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnız ebeveynler maratonu tek başına koşuyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-12584</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-12584</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, 1 Haziran Dünya Ebeveynler Günü kapsamında yalnız ebeveynlerin ergenlik dönemindeki çocuklarla yaşadığı en yaygın sorunlara dair açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kendine bakım, yalnız ebeveynler için lüks değil zorunluluk!</strong></p>

<p>Ebeveynliğin bir maraton gibi olduğunu dile getiren Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Yalnız ebeveynlik ise çoğu zaman bu maratonu tek başına koşmak gibidir. Bu nedenle kendine bakım, bir lüks değil, zorunluluktur.” dedi.</p>

<p>Yalnız ebeveynlerin tükenmişliğe karşı önlem alması gerektiğine dikkat çeken Ülkü, “Yakın çevre, arkadaşlar ya da destek gruplarıyla bağ kurmak, yalnızlık hissini azaltır. Haftada birkaç saat bile olsa sadece kendine ayrılan zaman, ruhsal yenilenme sağlar. Fiziksel sağlıkla ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi göz ardı etmemek gerekir. Uyku, beslenme ve egzersiz, duygusal dayanıklılığı artıran temel taşlardır. Yeterince iyi ebeveyn olmak, mükemmel olmaktan daha gerçekçidir. Ebeveynlik sürecinde psikolojik destek almak, zayıflık değil, dayanıklılık göstergesidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ebeveyn yorgunluğu, ergenle bağı zayıflatabilir!</strong></p>

<p>Yalnız ebeveynlerin ergen çocuklarıyla yaşadığı zorlukların başında otorite dengesi kurmak, duygusal kopukluk, iletişim sorunları ve rol karmaşası geldiğini vurgulayan İnci Nur Ülkü, “Ergenlik, bireyselleşme ve bağımsızlık talebinin arttığı, aynı zamanda yoğun duygusal fırtınaların yaşandığı bir dönemdir.” dedi.</p>

<p>Ebeveynin tüm yükü sırtlandığında, ergenin bu yükün farkında olmayabileceğini ifade eden Ülkü, “Ayrıca ebeveynin yorgunluğu, zaman zaman çocuğun duygusal ihtiyaçlarını gözden kaçırmasına yol açabilir. Bu da bağ kurma zorluklarına ve uzun vadede çatışmalı ilişkilere neden olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sınır koymak sevginin zıttı değil, aksine bir sevgi biçimi!</strong></p>

<p>Ergenlik döneminde sınırların, hem güvenli bir çerçeve sunduğunu hem de bireyselleşmeyi desteklediğini kaydeden İnci Nur Ülkü, “Ancak yalnız ebeveynler, çocuklarıyla daha ‘arkadaşça’ bir ilişki kurma eğiliminde olabilir. Bu da sınırların belirsizleşmesine yol açar. Sınır koymanın, sevginin zıttı değil, aksine bir sevgi biçimi olduğunu unutmamak gerekir.” dedi.</p>

<p>Yalnız bir ebeveynin dikkat etmesi gereken bazı noktalara değinen Ülkü, “Tutarlı olunmalı, koyulan kuralların devamlılığı önemlidir. Ergenin hangi davranışların kabul edilir olduğunu anlaması için kurallar açıkça ifade edilmeli. Disiplin, cezadan çok rehberlik anlamına gelmeli. Ergenin duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmeden sınır koymak, uzun vadeli güven ilişkisi inşa eder.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Çatışma, ergenlik döneminin doğal bir parçası!</strong></p>

<p>Yalnız ebeveynlerin, ergenlik dönemindeki çocuklarıyla yaşadıkları ciddi çatışmaları nasıl yönetebilecekleri konusunu da değerlendiren Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Çatışma, ergenlik döneminin doğal bir parçasıdır. Ancak yalnız ebeveyn için bu çatışmalar zaman zaman zorlayıcı olabilir. Bu durumda öncelikle ebeveynin kişiselleştirmemesi ve duygusal regülasyonunu sağlayabilmesi önemlidir.” dedi.</p>

<p>Etkili çatışma yönetimleri için bazı önerilerde bulunan Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Duygulara yer açın. Ergenin öfkesi ya da isyanı, aslında anlaşılma ihtiyacının bir yansıması olabilir. Tepki vermeden önce dinlemek önemlidir. Yoğun çatışmalar sırasında konuşmak yerine, ortam yatıştığında konuyu ele almak daha yapıcı olur. Sen dili yerine ben dili kullanılabilir. ‘Sen hep böyle yapıyorsun’ yerine ‘Ben bu durumda kendimi değersiz hissediyorum’ gibi ifadeler, savunmayı düşürür. Aile danışmanlığı ya da bireysel terapi, çatışmaların tekrarlayıcı hale gelmesini engelleyebilir.</p>

<p>Yalnız ebeveynlik, özellikle ergenlik döneminde hem zorlayıcı hem de dönüştürücü bir yolculuktur. Bu süreçte en önemli şey, hem ebeveynin hem çocuğun duygularının görülmesi ve ihtiyaçlarının anlaşılmasıdır. Unutulmamalıdır ki, ebeveynin kendi duygusal sağlığı ne kadar iyi olursa, çocuğuyla kuracağı ilişki de o kadar sağlıklı olacaktır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 22:30:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-1780342214.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Optisyenlik sadece gözlük satışı değildir!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-12571</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-12571</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Optisyenlik Program Başkanı Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, 1 Haziran Gözlükçüler ve Optisyenler Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Anatomik yapıya uygun çerçeve seçimi önemli! </strong></p>

<p>Göz sağlığının teşhisten uygulamaya kadar hassas bir süreç olduğunu ifade eden Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Göz hekimlerimiz bu sürecin ilk halkası olarak muayeneyi yapar, reçeteyi yazar. Optisyenler ise süreci tamamlayan, tıbbi bilgiyi teknik beceriyle birleştiren uzmanlardır. Optisyenlik, sadece bir gözlük satışı değildir; tamamen fizik, matematik ve optik bilimlerine dayanan çok teknik bir iştir. Reçetedeki değerlerin camlara milimetrik olarak işlenmesi, kişinin göz bebekleri arasındaki mesafenin doğru ölçülmesi ve anatomik yapısına en uygun çerçevenin seçilmesi hayati önem taşır. Yapılacak en ufak bir milimetrik odaklama hatası; kişide şiddetli baş ağrılarına, baş dönmelerine ve zamanla gözün daha da yorulmasına yol açar. Bu yüzden optisyenler, göz sağlığının korunmasında şakaya gelmeyecek bir sorumluluk üstlenir ve ancak ciddi bir akademik eğitim almış yetkin kişiler tarafından yapılması gereken bir mesleğin temsilcileridir.” dedi.</p>

<p><strong>Dijital göz yorgunluğu toplumsal bir sorun haline geldi</strong></p>

<p>Son yıllarda ekran kullanımının artmasıyla optisyenlere duyulan ihtiyacın da yükseldiğini vurgulayan Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Bundan 15-20 yıl öncesine kadar gözlük kullanımı daha çok ileri yaşlarla veya genetik faktörlerle bağdaştırılırdı. Sabah uyandığımız andan gece uyuyana kadar akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar ve televizyonlar hayatımızın merkezinde... Ekran karşısında geçirilen sürelerin katlanarak artması, dijital göz yorgunluğu dediğimiz durumu neredeyse bir toplumsal salgın haline getirdi.” diye konuştu.</p>

<p>Miyopi (uzağı görememe) oranlarının özellikle çocuklarda ve gençlerde çok ciddi seviyelere ulaştığını ifade eden Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Bu durum, toplumun bilinçli ve profesyonel göz sağlığı hizmetine olan ihtiyacını hiç olmadığı kadar yukarı taşıdı. Artık sadece görme kusurlarını düzeltmek için değil; mavi ışık filtreleri (Bluecut), UV korumalı camlar gibi koruyucu önlemler için de optisyenlerin kapısı çalınıyor.” şeklinde konuştu. </p>

<p><strong>Optisyenlik eğitimi üniversiteler düzeyinde ivme kazandı</strong></p>

<p>Türkiye’de optisyenlik eğitiminin son yıllarda üniversiteler düzeyinde ciddi bir ivme kazandığını anlatan Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu mesleğin ne kadar önemli ve disiplinli bir akademik süreç gerektirdiği artık çok daha iyi anlaşılıyor. İstihdam boyutuna baktığımızda, nüfusun yaşlanması ve biraz önce bahsettiğimiz dijitalleşmeye bağlı göz rahatsızlıklarının artması, sektörü her zaman canlı tutuyor. Mezunlarımız sadece kendi optik müesseselerini açmakla kalmıyor; mevcut optik mağazalarında mesul müdürlük, lens ve cam üreten uluslararası firmaların distribütörlüklerinde teknik uzmanlık veya hastanelerin ilgili birimlerinde atama usulü görev alma gibi geniş bir yelpazede iş bulabiliyorlar. Sektördeki profesyonellerin birlik ve beraberlik içinde olması, mesleki standartları yükseltirken yeni mezunların da sektöre adaptasyonunu ve istihdamını olumlu yönde etkiliyor.”</p>

<p><strong>Teknoloji mesleğimizi yok etmiyor</strong></p>

<p>Teknolojik gelişmelerin optisyenlik mesleğini dönüştürdüğünü belirten Okuyucu, “Teknoloji mesleğimizi yok etmiyor, aksine bizi daha hatasız ve daha nitelikli hizmet sunan bir noktaya taşıyor. Geleneksel yöntemlerle yapılan ölçümler, yerini artık dijital odaklama ve üç boyutlu yüz tarama sistemlerine bıraktı. Birçok ulusal ve uluslararası firma bu bağlamda teknolojiler üretmekte ve geliştirmektedir. Bu sayede bir hastanın çerçeve içerisindeki göz odağını sıfır hatayla tespit edebiliyoruz. Ki bu hatanın yapılmaması göz sağlığı açısından çok çok önem taşımaktadır.” dedi.</p>

<p><strong>Yapay zeka iyi bir optik profesyoneliyle yarışamaz! </strong></p>

<p>Yapay zekanın hayatımıza girmesiyle birlikte, kişinin yaşam tarzına en uygun cam tasarımını ve filtre kombinasyonunu yapay zekalı algoritmalar sayesinde saniyeler içinde analiz edebildiklerini dile getiren Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Akıllı gözlükler ve artırılmış gerçeklik teknolojileri ise gözlüğü sadece bir görme aracı olmaktan çıkarıp bir giyilebilir teknoloji haline getiriyor. Optisyenler artık sadece birer sağlık teknikeri değil, aynı zamanda bu yüksek teknolojiyi yöneten ve hastaya entegre eden teknoloji danışmanları haline zaman içinde gelecektir. Fakat unutmamalıdır ki insan hassasiyeti ve bütünsel yaklaşım açısından yapay zeka organları iyi bir optik profesyoneliyle yarışamaz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Optisyenlik dinamik ve asla eskimeyecek bir alan</strong></p>

<p>Sağlık alanında kariyer planlayan gençler için optisyenliğin güçlü bir seçenek olduğunu belirten Okuyucu, “Sağlık sektöründe çalışmak isteyen ama doğrudan hastane ortamında bulunmayı tercih etmeyen öğrenciler için optisyenlik biçilmiş bir kaftandır. Hem insan sağlığına doğrudan dokunup birinin yaşam kalitesini anında artırmanın manevi tatminini yaşıyorsunuz, hem de işin içine estetik, moda ve yüksek teknolojiyi katabiliyorsunuz. Dinamik, asla eskimeyecek ve insan var olduğu sürece bitmeyecek bir iş alanından bahsediyoruz. Gerek kendi işinin patronu olmak gerekse de aktif bir iş hayatı arzulayanlar için gayet temiz, nezih ve eğlenceli bir sektörümüz var. Optisyenlik eğitimi çok ciddi ve önemli bir süreçtir. Okulda aldıkları teorik bilgiyi, optik mekanik laboratuvarlarındaki okulumuzda çok donanımlı ve büyük laboratuvarlarımız var pratikle birleştirmeliler. Teknolojiyi, cam tasarımlarındaki yenilikleri ve hatta dünya gözlük modasını yakından takip etsinler. İletişim becerilerini geliştirsinler; çünkü bir optisyenin en büyük gücü, hastayı doğru dinlemek ve onun ihtiyacını tam olarak tespit etmektir.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 22:28:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/06/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-1780342135.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Reşat Öngören:  “Peygamberler ve velîler bile Hak ve hakikatle buluşmadan önce yalnızlık yaşıyor!”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-resat-ongoren-peygamberler-ve-veliler-bile-hak-ve-hakikatle-bulusmadan-once-yalnizlik-yasiyor-12534</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-resat-ongoren-peygamberler-ve-veliler-bile-hak-ve-hakikatle-bulusmadan-once-yalnizlik-yasiyor-12534</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Reşat Öngören, hakîkate giden yolda yalnızlığın önemini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hakîkat deyince neyi anlamalıyız?</strong></p>

<p>Hakîkat teriminin “doğru, gerçek, bir şeyi gerçekleştirmek” gibi anlamlara gelen “hak” kelimesinden türetildiğini belirten Prof. Dr. Reşat Öngören, “’Hâlis, saf, en doğru, en mükemmel’ anlamlarında kullanılmaktadır. İslâm’ın samimiyetle yaşanması durumunu ifade eden tasavvufta bu terim ‘görünenin ardındaki örtülü ve gizli mâna, dinî hayatın en yüksek seviyede yaşanarak ilâhî sırlara âşinâlık’ gibi anlamlar ifade eder. Hakikatin Hak ile ilişkili olması, Hakk’ın ise çeşitli mertebelerde görünür olması (tecellî) sebebiyle, farklı düzeylerde hakikatlerden ve bunların farklı derecelerde kavranmasından söz edilir; ‘hakîkatler hakîkati’ denildiğinde bütün hakikatleri kendisinde toplayan Cenâb-ı Hakk’ın zâtı kastedilir.” dedi.</p>

<p><strong>Hakîkatin doğduğu yer </strong></p>

<p>Kur’an ve hadiste geçtiği şekliyle “kalp” kelimesinin insanın anlama, kavrama, düşünme ve eşyanın hakikatini bilme yönünü ifade ettiğini, daha doğrusu insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliği olarak anıldığını dile getiren Prof. Dr. Öngören, “İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalp hakîkatin doğduğu yer olarak kabul edilmiştir. Zira kalbin biri duyular âlemini, diğeri fizik ötesi gayb âlemini algılamaya müsait iki yönü bulunduğu belirtilir. Beş duyu vasıtasıyla dış dünyayı idrak eden kalp, iç duyusuyla da metafizik boyuta ağar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Hakîkat için yalnızlık</strong></p>

<p>Kalbin birtakım hakikatlere ulaşması için her türlü kirlilikten ve gereksiz ilgilerden arınarak olgunlaşması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Öngören, “Bunun için önce fizikî daha sonra mânevî yalnızlık şarttır. Fizikî yalnızlığı ifade eden ‘halvet’ terimi esasen insanın yalnız başına olması değil hakîkatin kaynağı olan Hak ile baş başa olması demektir. İnsan bir süreliğine dış dünya ile temasını kesip birtakım ritüellerle iç dünyasını Hakk’a açmayı başardığı zaman gönlünde hakikate engel olan perdeler açılarak (keşf) hakikat idrak edilir. Bu durum iyice yerleştikten sonra artık fizikî yalnızlığa gerek kalmadan dış dünya ile temas sırasında bile kalp safiyetini koruduğu sürece hakikatle birliktelik söz konusu olur.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Dinimizin temel kaynaklarında peygamberlerin ve velîlerin bile Hak ve hakikatle buluşmadan önce yalnızlık yaşadıklarının özellikle belirtildiğini anlatan Prof. Dr. Öngören, “Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Mûsâ’nın Hak’la konuşması, hakîkatle (vahiy) buluşması öncesi Sîna dağında yalnız başına kırk gece hazırlık yaptığı (el-Bakara 51; Ârâf 142), Peygamber Efendimizin de vahiy öncesi Hıra mağarasında üç sene boyunca belli aralıklarla mânevî arınma yaşadığı bildirilmektedir (Buhârî, Bed’ul-Vahy 3; Müslim, İman 252).” dedi.</p>

<p><strong>Hakîkati kavrama düzeyleri</strong></p>

<p>Bir şeyi bilmenin ve kavramanın değişik düzeylerde gerçekleştiğini belirtmek gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Reşat Öngören, şöyle devam etti:</p>

<p>“Salt okumak ya da dinlemek suretiyle bir şeyi öğrenme ve kavrama (ilme’l-yakîn) bu düzeylerin ilkini oluşturur. Mesela ‘deniz’ diye bir gerçeklikten haberi olmayan kimsenin bunu bir kitaptan okuyarak ya da bir kimseden dinleyerek öğrenmesi böyledir. O kimse denizi gördüğünde bilgisinin kesinliği daha ileri aşamaya; görerek kavrama (ayne’l-yakîn) düzeyine yükselir. Bunun son aşaması ise bizzat kişinin suya girmesi ve yüzmesi ile; denizi hissederek ve yaşayarak (hakka’l-yakîn) gerçekleşir. Aynı derecelenme metafizik boyut için de geçerlidir. Tasavvuf ehli bu bilgi ve kesinlik aşamaları için Türkçede ‘bilmek, görmek ve olmak’ kelimelerini kullanmaktadır.”</p>

<p><strong>Hakîkat ve rüyâlar</strong></p>

<p>Yalnızlığın hakikate ulaşmadaki etkisinin dünya hayatında en güzel örneğinin rüyalar olduğunu söyleyen Prof. Dr. Öngören, “Nitekim uyku sırasında insanın dış dünya ile teması kesilmekte, bedenin etkisinden kurtulan rûhun hakikatle buluşabilmesinin önü açılmaktadır. İnsan ruhu rüya öncesi iç (enfüsî) ve dış (âfâkî) etkilere maruz kalmamış ise semboller şeklinde de olsa hakikatle; gayb ve gelecek bilgisiyle karşılaşabilmektedir. Semboller doğru yorumlandığında hakikat ortaya çıkmaktadır. Kurân-ı Kerim’de geçen sembollerle örülü rüyalardan birisi Mısır kralına aittir ve bu semboller Yûsuf Peygamber tarafından doğru yorumlanınca, o bölgede gelecek on dört sene boyunca yedi sene bolluk ardından yedi sene kuraklık ve kıtlık yaşanacağı gerçeği öğrenilmiştir (Yûsuf 47-48).” diye konuştu.</p>

<p><strong>“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar”</strong></p>

<p>Öte yandan bir hadis-i şerifte dünya hayatı için “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyrulduğunu hatırlatan Prof. Dr. Öngören, “Burada dünya hayatı uyku hali olarak tanımlanıyor; nasıl gece uykuda iken dünyada olup bitenden haberdar değil isek, dünyadaki yaşamımız boyunca da ölüm sonrası hayattan (âhiret) ve orada olup bitenlerden haberimiz olmuyor. Ancak hakikatin doğduğu yer olan kalbi maddî ve/veya mânevî yalnızlık ile lüzumsuz ilgilerden arındırarak ölmeden önce metafizik boyuta ağmayı (keşf) başaranlar, uyanıkken ya da uyku ile uyanıklık arasında dünya ötesi ve/veya dünya sonrası ile ilgili hakikatleri öğrenme ve kavrama imkanına kavuşmuş oluyorlar.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 May 2026 12:03:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/prof-dr-resat-ongoren-peygamberler-ve-veliler-bile-hak-ve-hakikatle-bulusmadan-once-yalnizlik-yasiyor-1779959022.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar değerleri gözlem ve deneyim yoluyla öğreniyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-12533</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-12533</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bayramlarda çocuklara kültürel değerlerin, sosyal becerilerin ve aidiyet duygusunun nasıl aktarıldığı hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bayramlar, değerlerin somutlaştığı sosyal alanlar!</strong></p>

<p>Bayramların, bireyleri ortak değerler etrafında bir araya getirerek toplumsal bağları güçlendiren ve kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasına katkı sağlayan özel zamanlar olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Çocuk gelişimi açısından değerlendirildiğinde, çocuklar özellikle erken yaşlarda gözlem ve model alma yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramlar; sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşma temelli ilişkilerin somut hale geldiği önemli sosyal alanlardır.” dedi.</p>

<p>Bayram öncesinde yapılan hazırlıklara değinen Aytop, “Aile bireylerinin bayramlaşması, çocukların büyüklerinin elini öpüp bayram harçlığı alması, ailece yapılan kahvaltılar ve akraba ziyaretleri; çocuğun kendisini ailesine ve kültürüne ait hissetmesini destekleyen önemli sosyal yaşantılar arasında yer alır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırıyor! </strong></p>

<p>Geleneklerin çocukluk döneminde öğrenilmesinin önemli olduğunu aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Gelenek, bir toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan değerler, alışkanlıklar ve davranış kalıpları bütünüdür. Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırır, toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Çocukluk döneminin, kimlik gelişiminin ve sosyal öğrenmenin yoğun olduğu dönemlerden biri olduğunu hatırlatan Aytop, “Tekrarlayan aile ritüelleri ve kültürel uygulamalar; çocuğun yaşamı daha düzenli ve öngörülebilir algılamasına katkı sağlar. Bu öngörülebilirlik, çocuğun duygusal güvenlik geliştirmesini destekler. Ayrıca gelenekler; çocukların sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve iletişim gibi sosyal becerileri gözlem ve deneyim yoluyla içselleştirmesine katkı sağlar. Geleneklerin hiç ya da yetersiz aktarılması durumunda çocukta sosyal kimlik gelişimi ve duygusal güven gibi alanlarda sınırlılıklar görülebileceği dikkate alınmalıdır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğreniyor!</strong></p>

<p>Büyüklerle geçirilen zamanın, çocukların sosyal becerilerinin gelişiminde önemli bir rol oynadığına işaret eden Aytop, şöyle devam etti:</p>

<p>“Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğrenirler. Bu süreçte ebeveynler ve aile büyükleri güçlü sosyal modeller olarak işlev görür. Çocuğun gelişim düzeyine uygun şekilde ev içi sorumluluklara katılması da önemlidir. Sofra hazırlığına yardım etme ve günlük rutinleri birlikte yürütme gibi deneyimler; sorumluluk bilincinin gelişmesini destekler. Aynı zamanda iş birliği yapma ve aidiyet geliştirme becerilerine katkı sağlar. Büyüklerle kurulan sağlıklı ilişkiler, iletişim becerilerinin gelişimini destekler. Yüz yüze etkileşimler kelime dağarcığını genişletir, kendini ifade etme becerisini güçlendirir ve sosyal iletişim kurallarının öğrenilmesine katkı sağlar.</p>

<p>Kuşaklararası etkileşimler empati ve duygu düzenleme açısından da önem taşır. Farklı yaş gruplarındaki bireylerin yaşam deneyimlerini gözlemlemek, çocuğun bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur. Aile büyüklerinden dinlenen yaşam deneyimleri ve gelenekler çocuğun aidiyet duygusunu ve kimlik gelişimini destekler.”</p>

<p><strong>Bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimleri!</strong></p>

<p>Dijitalleşmenin arttığı günümüzde, çocukların etkileşimlerinin giderek daha fazla ekranlar üzerinden gerçekleştiğini dile getiren Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu durum, yüz yüze etkileşimlerin azalmasına yol açabiliyor.” dedi.</p>

<p>Kuşaklararası temasın azalmasının sosyal bağların çeşitliliğini sınırlayabileceği uyarısını yapan Aytop, “Bu noktada bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Aile bireyleriyle fiziksel bir araya gelme, ziyaretleşme ve birlikte zaman geçirme; çocukların sosyal etkileşim repertuvarını zenginleştiren özel bir alan sunar. Bu deneyimlerin sınırlı kalması ise aidiyet hissi açısından bazı gelişimsel alanların daha zayıf deneyimlenmesine yol açabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Anlatımlar, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur ancak tek başına yeterli değil!</strong></p>

<p>Ebeveynlerin bayram kültürünü çocuklara aktarırken en etkili yaklaşımın, yaşantısal deneyimi merkeze alan bir tutum olduğunu vurgulayan Emine Akın Aytop, “Çocuklar değerleri ve kültürel ritüelleri çoğunlukla gözlem ve tekrar eden deneyimler yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramın; ziyaretleşme, bayramlaşma, paylaşma ve aile büyükleriyle bir araya gelme gibi boyutlarına çocuğun dahil edilmesi önem taşır.” dedi.</p>

<p>Anlatımın ise bu yaşantıyı anlamlandıran tamamlayıcı bir unsur olduğu bilgisini veren Aytop, “Ebeveynin bayramın anlamını açıklaması ve geleneklerin neden önemli olduğunu sade bir dille ifade etmesi, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur. Ancak tek başına anlatım genellikle sınırlı kalır. Aile içi bağlar açısından bayram deneyimleri, kaliteli ortak zaman geçirme ve yüz yüze etkileşim yoluyla ilişkisel yakınlığın güçlenmesine katkı sağlar. Birlikte geçirilen bu zamanlar, aile bireyleri arasında aidiyet hissinin pekişmesine olanak tanır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yüz yüze etkileşimin azalması, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir!</strong></p>

<p>Bayramların ‘tatile dönüşmesi’nin kültürel açıdan modern yaşamın getirdiği bir dönüşüm olarak ele alınabileceğini ifade eden Aytop, “Bu süreç, bir yandan bayramların geleneksel ritüellerinden uzaklaşma eğilimini beraberinde getirirken, diğer yandan aileyle bir araya gelme ve dinlenme ihtiyacına da karşılık verebilir.” dedi.</p>

<p>Kültürel açıdan en belirgin sınırlılığın, bayramın yalnızca bir tatil zamanına indirgenmesiyle birlikte yüz yüze etkileşim boyutunun zayıflaması olduğunu aktaran Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle çocuklar açısından bu durum, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir. Bayram vesilesiyle çocuklara aktarılması gereken en önemli gelenekler, bayramlaşma, akraba ziyaretleri ve paylaşma kültürüdür. Çocuğun büyüklerle yüz yüze iletişim kurması; nezaket, saygı ve sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine katkı sağlar. Paylaşma ve ikram kültürü ise çocukta cömertlik, empati ve sosyal karşılıklılık duygusunun gelişmesini destekler. Aile içi birlikte zaman geçirme ve ritüeller de çocuğun aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu geleneklerin korunmasının temel nedeni, çocukların bu değerleri çoğunlukla yaşantı içinden öğreniyor olmasıdır. Bayramlar bu açıdan, kültürel değerlerin davranışa dönüştüğü doğal sosyal öğrenme alanlarından biridir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 May 2026 12:03:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-1779959011.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenmeye dikkat çekildi;</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-12519</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-12519</guid>
                <description><![CDATA[Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sağlıklı yaşam farkındalığını artırmak amacıyla Anne Şehir Merkezleri aracılığıyla vatandaşlara rehberlik etmeye devam ediyor. Kurban Bayramı öncesinde dengeli beslenme, porsiyon kontrolü ve sağlıklı tüketim alışkanlıklarına yönelik önemli bilgilendirmelerde bulunan Büyükşehir diyetisyeni Buse Haldız,”Yeni kesilen etin hemen tüketilmesi sindirim problemlerine yol açabilir. Bu sebeple etin buzdolabında 12 ila 24 saat arasında dinlendirilmesi gerekiyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>BÜYÜKŞEHİR DİYETİSYENİ UYARDI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren Anne Şehir Merkezleri’nde görev yapan diyetisyen Buse Haldız, Kurban Bayramı’nda artan tatlı ve et tüketimi için öğün dengeleme ve tüketim miktarı konularında vatandaşlara önerilerde bulundu. Diyetisyen Haldız, “Yeni kesilen etin hemen tüketilmesi sindirim problemlerine yol açabilir. Kesim sonrası kas yapısının sert olmasından kaynaklı bu durum hazımsızlık, şişkinlik ve mide rahatsızlıklarına neden olabilir. Bunun için en sağlıklı yöntem, etin buzdolabında 12 ila 24 saat dinlendirilmesi. Bu süreçle et daha yumuşak ve sindirilebilir hale gelir” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>KAVURMA TÜKETİMİNE DİKKAT</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Bayram sabahlarının vazgeçilmezi olan kavurmanın kontrollü tüketilmesi gerektiğini belirten Haldız, küçük porsiyonların tercih edilmesini önerdi. Kavurmanın yanında domates, salatalık, roka ve maydanoz gibi sebzelerin tüketilmesinin sindirimi desteklediğini ifade eden Haldız, günün diğer öğünlerinde daha hafif beslenmenin önemli olduğunu da kaydetti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>KRONİK HASTALIĞI OLANLARA ÖZEL UYARI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalığı bulunan bireylerin bayram boyunca daha dikkatli beslenmesi gerektiğini vurgulayan Haldız, özellikle aşırı et, tuz ve şerbetli tatlı tüketiminden kaçınılması gerektiğini belirtti. Şeker hastalarının öğün atlamaması gerektiğini ifade eden Haldız, hipertansiyon hastaları için az tuzlu pişirme yöntemlerinin tercih edilmesini önerdi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>ÇOCUKLAR VE YAŞLILAR HASSAS GRUP</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Bayram döneminde çocuklar ve yaşlıların beslenme açısından daha hassas olduğunu belirten Haldız, çocuklarda aşırı şeker tüketiminin sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Yaşlı bireylerde ise hazımsızlık, tansiyon yükselmesi ve kan şekeri dalgalanmalarının sık görüldüğünü belirten Haldız, ağır ve yağlı yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini ifade etti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>EN SAĞLIKLI PİŞİRME YÖNTEMLERİNİ AÇIKLADI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Et pişirme yöntemleri hakkında da bilgi veren Haldız, “En sağlıklı pişirme yöntemi haşlamadır. Etin kendi suyuyla pişmesi sağlanır. Ekstra yağ gerektirmez, sindirimi kolaydır. Daha sonra fırında pişirme ve ızgara gelir. Kızartma ve aşırı yağda pişirme, yüksek ısıda istemediğimiz pişirme yöntemleridir” diyerek, vatandaşlara daha kolay sindirilebilir önerilerde bulundu.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”><b>“ET MUTLAKA SEBZE İLE DENGELENMELİ”</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”><span style=”line-height:normal”>Kurban Bayramı’nda kırmızı et tüketiminin arttığını hatırlatan Haldız,“Etin yanında sebze ve lifli gıdaların tüketilmesi hem sindirim sistemi hem de genel sağlık açısından oldukça önemlidir. Özellikle Kurban Bayramı gibi kırmızı et tüketiminin arttığı dönemlerde öğünlerin mutlaka sebzelerle dengelenmesi gerekir. Lifli besinler midenin boşalmasını yavaşlatır, daha uzun süre tokluk yapar, kolesterol dengesine ise katkı sağlar” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:start”><span style=”font-size:small”><span style=”color:#222222”><span style=”font-family:Arial, Helvetica, sans-serif”><span style=”font-style:normal”><span style=”font-variant-ligatures:normal”><span style=”font-weight:400”><span style=”white-space:normal”><span style=”background-color:#ffffff”><span style=”text-decoration-thickness:initial”><span style=”text-decoration-style:initial”><span style=”text-decoration-color:initial”> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 May 2026 12:49:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-1779875353.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı’nda et tüketiminde denge şart!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-12506</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-12506</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, Kurban Bayramı’nda kırmızı et ve sakatat tüketiminde porsiyon kontrolü, doğru pişirme ve sindirim sistemini koruyacak beslenme yöntemleri hakkında önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kırmızı et tüketiminde gün içindeki denge korunmalı!</strong></p>

<p>Kurban Bayramı’nın, paylaşmanın ve bir araya gelmenin en kıymetli zamanlarından biri olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu özel dönemde kırmızı et tüketiminin artması kaçınılmazdır; ancak önemli olan miktardan çok gün içindeki dengeyi koruyabilmektir.” dedi.</p>

<p>Gün boyunca sadece et ağırlıklı beslenmenin, kısa sürede sindirim sistemini zorlayabileceğine ve metabolik dengeyi olumsuz etkileyebileceğine değinen İspiroğlu, “Yetişkin bir birey için günlük ortalama 120-150 gram pişmiş kırmızı et tüketimi yeterlidir. Gün içinde birden fazla öğünde et tüketilecekse porsiyonlar küçültülmeli; mutlaka sebze, salata veya yoğurt gibi besinlerle denge sağlanmalıdır. Sadece et ağırlıklı beslenmek lif alımını azaltarak bağırsak hareketlerini yavaşlatırken; aynı zamanda vücudu susuz bırakabilir ve sindirim sistemini zorlayabilir. Aynı gün içinde sık aralıklarla et tüketmek de beklenenden daha fazla sindirim yükü oluşturabilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Dinlendirilmeden tüketilen et sindirimi zorlaştırabilir!</strong></p>

<p>Kurban etinin kesim sonrası hemen poşetlenmemesi ve üst üste yığılmaması gerektiğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Etler öncelikle serin, temiz ve hava alabilen bir ortamda ilk sıcaklığını atacak şekilde bekletilmeli; ardından buzdolabında dinlendirilmelidir. Henüz sıcaklığını kaybetmeden kapalı ortama alınan etlerde terleme ve buna bağlı bakteri üremesi riski artabilir.” dedi.</p>

<p>Dinlendirme sürecinin en az 24 saat olması gerektiğine vurgu yapan İspiroğlu, “Bu süreç tamamlanmadan tüketilen et daha sert olur ve sindirimi zorlaşabilir. Dinlendirme sonrası tüketilmeyecek etler, günlük kullanım miktarlarına göre porsiyonlanarak derin dondurucuya alınmalıdır. Donmuş etler oda sıcaklığında değil; buzdolabında çözündürülmeli ve çözüldükten sonra tekrar dondurulmamalıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sakatatlar, yüksek kolesterol ve purin içeriğine sahip!</strong></p>

<p>Sakatat tüketiminde en sık gözden kaçan riskler hakkında da bilgi veren İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Sakatatlar; özellikle karaciğer ve böbrek gibi organ etleri, yüksek kolesterol ve purin içeriğine sahiptir. Bu nedenle kalp-damar hastalığı, gut ve kolesterol yüksekliği olan bireylerin tüketimi sınırlandırması gerekir. Ayrıca sakatatlar hijyen açısından daha hassas ürünlerdir; güvenilir kaynaklardan temin edilmeli ve yeterli süre, uygun sıcaklıkta pişirilmelidir.”</p>

<p><strong>Etin pişirme yöntemi en az miktarı kadar önemli!</strong></p>

<p>Etin yıkanmasının çoğu zaman hijyenik bir uygulama olarak düşünülse de doğru olmadığına işaret eden İspiroğlu, “Çiğ et yıkandığında mikroorganizmalar, su sıçramasıyla mutfak yüzeylerine ve diğer besinlere yayılabilir. Bu nedenle et yıkanmamalı; hijyen, doğru pişirme ve mutfak ekipmanlarının temizliği ile sağlanmalıdır. Çiğ etle temas eden yüzeylerin ayrı tutulması ve iyi temizlenmesi büyük önem taşır.” dedi.</p>

<p>Etin pişirme yönteminin en az miktarı kadar önemli olduğunu kaydeden İspiroğlu, “Kızartma ve yoğun yağlı kavurmalar yerine ızgara, fırınlama veya haşlama yöntemleri tercih edilmeli. Yüksek ısıda ve doğrudan ateşle temas ederek pişirilen etlerde besin kaybı artabilir ve istenmeyen bileşikler oluşabilir. Etin kendi yağıyla pişirilmesi yeterlidir; ekstra yağ eklenmesi gereksiz kalori alımına yol açar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Amaç kusursuz beslenmek değil; genel dengeyi sürdürebilmek!</strong></p>

<p>Aynı gün içinde hem yağlı et yemeklerinin hem de şerbetli tatlıların yoğun tüketilmesinin, kan şekeri ve sindirim sistemi üzerinde yük oluşturabileceği uyarısını yapan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu durum özellikle diyabet ve insülin direnci olan bireylerde daha belirgin etkiler yaratabilir. Tatlı tüketilecekse porsiyonlar küçük tutulmalı; mümkünse sütlü veya meyveli alternatifler tercih edilmeli.” dedi.</p>

<p>Bu tür bir öğün sonrası dengeyi sağlamak için gün içinde su tüketiminin artırılmasını öneren İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yemek sonrasında yapılacak 20-25 dakikalık hafif yürüyüş de sindirimi destekleyebilir. Şişkinlik veya hazımsızlık hissedildiğinde zencefil, rezene veya nane gibi bitki çayları tercih edilerek sindirim sistemi rahatlatılabilir.</p>

<p>Bayram süresince birkaç gün yapılan beslenme değişiklikleri tek başına kalıcı kilo artışı oluşturmaz. Ancak gün boyu kontrolsüz tüketim bu süreci hızlandırabilir. Gün içinde en az bir öğünü sebze ağırlıklı planlamak; yeterli su tüketmek ve yemek sonrası kısa yürüyüşler yapmak dengeyi korumaya yardımcı olur. Amaç kusursuz beslenmek değil; genel dengeyi sürdürebilmektir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 May 2026 16:35:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-1779802535.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayramda et tüketimi günlük 150 gramı geçmemeli!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-12504</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-12504</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, Kurban Bayramı’nda sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, Kurban Bayramı’nda sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Günlük pişmiş et tüketimi 100-150 gram civarında olmalı</strong></p>

<p>Kurban Bayramı’nda sağlıklı kalmak ve sindirim sorunları yaşamamak için günlük et tüketim miktarına dikkat etmek gerektiğini ifade eden<strong> </strong>Beslenme Uzm.<strong> </strong>Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Yetişkin bir birey için günlük et tüketimi 100-150 gram (pişmiş ağırlık) civarında olmalıdır. Kalp-damar sağlığı ve böbrek fonksiyonları dikkate alındığında et tüketimi daha sınırlı miktarda (örneğin 70-100 gram) olmalıdır.” dedi.</p>

<p>Etin pişirme yönteminin sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Kübra Şahin, özellikle Kurban Bayramı gibi et tüketiminin yoğun olduğu dönemlerde doğru pişirme yöntemlerinin önem kazandığını ifade etti.</p>

<p><strong>Fırında pişirme besin değerini koruyor</strong></p>

<p>Haşlama yönteminin düşük kalorili olması ve sindirimi kolaylaştırması dolayısıyla önerildiğini kaydeden Şahin, yağın bir kısmının suya geçmesi sayesinde etin yağ oranının da azaldığını, fırında pişirmenin ise besin değerini büyük ölçüde koruduğunu ve ek doymuş yağ kullanılmadan sağlıklı pişirme imkânı sunduğunu belirtti. Şahin, ancak aşırı yüksek sıcaklıkta pişirmenin besin kaybına ve zararlı bileşiklerin oluşumuna neden olabileceği uyarısında bulundu.</p>

<p>Kavurma ve kızartma yöntemlerine karşı da uyarılarda bulunan Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Kavurma sindirimi zorlaştırabilir. Yüksek doymuş yağ ve kolesterol içeriği nedeniyle kalp-damar hastalıkları riskini artırabilir. Kızartmada ise yağ emilimi yüksek olduğu için kalori ve doymuş yağ miktarı artar, sindirim sistemi zorlanabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesi sağlık açısından çeşitli riskler taşıyor</strong></p>

<p>Şahin, Kurban Bayramı’nda yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesinin sağlık açısından çeşitli riskler taşıdığına dikkat çekti. Etin kesim sonrası mutlaka dinlendirilmesi gerektiğini belirten Şahin, erken tüketimin hem sindirim sistemi sorunlarına hem de gıda güvenliği risklerine yol açabileceğini söyledi.</p>

<p>Yeni kesilmiş etin hayvan kesildikten sonra kasılıp sertleştiğini ifade eden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Hemen tüketilen et serttir, çiğnenmesi ve sindirimi zordur. Bu durum şişkinlik, mide ağrısı, hazımsızlık, reflü ve gastrit şikayetlerinin artmasına neden olabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Et buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmeli</strong></p>

<p>Etin buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmesinin önemine vurgu yapan Şahin, “Dinlendirilen etin kas lifleri gevşer, daha yumuşak ve lezzetli hale gelir. Aynı zamanda sindirimi kolaylaşır. Ayrıca mikrobiyolojik açıdan da daha güvenli olur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Hijyen koşullarına dikkat edilmemesi halinde ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini kaydeden Şahin, “Uygun hijyen sağlanmazsa, taze ve ısısı düşmemiş et bakteri üremesi için uygun ortam oluşturabilir. Özellikle saklama koşulları uygun değilse ishal, mide bulantısı gibi gıda zehirlenmeleri görülebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sebzeler sindirim sistemi için önemli bir destek sağlıyor</strong></p>

<p>Kurban Bayramı’nda yalnızca et tüketimine değil, yanında tercih edilen besinlere de dikkat edilmesi gerektiğini belirten Beslenme Uzm. Şahin, kırmızı etin protein ve yağ açısından zengin olmasına rağmen lif, C vitamini ve karbonhidrat bakımından yetersiz olduğunu söyledi.</p>

<p>Sebzelerin sindirim sistemi için önemli bir destek sağladığını ifade eden Şahin, “Sebzeler lif kaynağıdır. Sindirim sistemini destekler, bağırsak hareketlerini düzenler. Aynı zamanda antioksidan, vitamin ve mineral açısından da zengindir.” dedi.</p>

<p>Tam tahıllı ürünlerin önemine de değinen Şahin, “Tam buğday ekmeği ve bulgur pilavı gibi tam tahıllar karbonhidrat kaynağıdır. Enerji sağlar, kan şekerini dengede tutar ve lif içerikleri sayesinde etle birlikte daha uzun süre tokluk hissi oluşturur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yoğurt, ayran ve kefir sindirim sisteminin daha rahat çalışmasını sağlıyor</strong></p>

<p>Fermente süt ürünlerinin de sindirimi desteklediğini kaydeden Beslenme Uzm. Şahin, “Yoğurt, ayran ve kefir gibi probiyotik içeren besinler sindirim sisteminin daha rahat çalışmasına katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>C vitamini içeren besinlerin etle birlikte tüketilmesinin faydalı olduğunu belirten Şahin, “Limonlu salata, domates, yeşil biber, maydanoz, portakal ve nar gibi C vitamini kaynakları, kırmızı ette bulunan demirin emilimini artırır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklar yaklaşık 50-100 gram arasında et tüketmeli</strong></p>

<p>Şahin, Kurban Bayramı’nda özellikle çocuklar ve yaşlıların et tüketiminde daha dikkatli olunması gerektiğini belirterek, porsiyon kontrolü ve doğru pişirme yöntemlerinin önemine dikkat çekti.</p>

<p>Çocukların yaşlarına ve gelişim durumlarına göre daha az miktarda et tüketmesi gerektiğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “Çocuklar yaklaşık 50-100 gram arasında et tüketmelidir. Etin hazırlanışında haşlama, fırında veya buharda pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Kızartmalardan ve çok yağlı kavurmalardan kaçınılmalıdır.” dedi.</p>

<p>Çocuklarda bağışıklık sisteminin henüz tam gelişmediğini vurgulayan Şahin, “Bu nedenle etin iyi pişmiş olması çok önemlidir. Et küçük parçalara ayrılarak tüketilmeli, yanında sebze, yoğurt ve tam tahıllı besinlerle dengeli bir öğün oluşturulmalıdır.” diye konuştu. </p>

<p><strong>Yaşlılar için et yumuşak ve kolay çiğnenebilir şekilde hazırlanmalı</strong></p>

<p>Yaşlı bireylerde ise kalp-damar sağlığı ve böbrek fonksiyonlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Şahin, “Yaşlılar et tüketimini daha sınırlı miktarda, yaklaşık 70-100 gram arasında tutmalıdır. Et yumuşak ve kolay çiğnenebilir şekilde hazırlanmalıdır.” diye konuştu.</p>

<p>Kavurma ve kızartma gibi ağır pişirme yöntemlerinden kaçınılması gerektiğini kaydeden Beslenme Uzm.  Şahin, “Tansiyon problemleri nedeniyle aşırı tuz kullanımından uzak durulmalıdır. Yaşlılarda mide asidi azalır. Bu nedenle sert, yağlı ve yoğun baharatlı etler sindirim sorunlarına yol açabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp görülebilir</strong></p>

<p>Bayramda aşırı et tüketiminin sindirim sistemi üzerinde çeşitli olumsuz etkiler oluşturabileceğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “Kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp ve bağırsak hareketlerinde yavaşlama gibi sorunlar görülebilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p>Bu etkileri azaltmak için lifli besinlerin artırılması gerektiğini belirten Şahin, “Yeterli su tüketmek, yağlı ve kızartılmış yiyeceklerden uzak durmak, porsiyon kontrolü yapmak, yemek sonrası hafif yürüyüşler gerçekleştirmek ve probiyotik besinler tüketmek sindirim sistemini rahatlatacaktır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Fiziksel aktivitenin önemine de değinen Şahin, “Hafif yürüyüşler sindirim sistemini hızlandırarak mide ve bağırsakların daha iyi çalışmasını sağlar, kabızlık riskini azaltır. Ayrıca metabolizmayı destekler, kan dolaşımını artırır, krampları ve şişkinliği hafifletir.” dedi.</p>

<p>Su tüketiminin de bayram döneminde ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Su tüketimi mide ve bağırsaklarda besinlerin çözülmesine ve emilmesine yardımcı olur. Lifli besinlerin bağırsakta hareketini kolaylaştırır, kabızlığı önler, vücudu detoksifiye eder ve mideyi rahatlatır.” Şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 May 2026 16:35:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-1779802519.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şizofreni kontrol altına alınabilen bir hastalık!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-12439</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-12439</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, 24 Mayıs Dünya Şizofreni Günü kapsamında, şizofreninin belirtileri, nedenleri, tedavi yöntemleri, aile desteği ve toplumsal damgalanma hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Şizofreni, algı ve davranışları etkileyen bir beyin hastalığı!</strong></p>

<p>Şizofreninin, beynin işleyişini etkileyen ciddi bir psikiyatrik hastalık olarak tanımlandığını ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Halk arasında çoğu zaman ‘akıl hastalığı’ olarak bilinse de, temel olarak kişinin düşünce, algı ve davranış bütünlüğünü bozan bir beyin hastalığıdır. Hastalık; gerçek dışı inançlar (hezeyanlar), çevresel algıda bozulma ve işlevsellik kaybı ile kendini gösterebilir.” dedi.</p>

<p>Şizofreni hastalarında en sık görülen belirtilere değinen Prof. Dr. Erkmen, “Kişinin kendisine zarar verileceğine inanması, takip edildiğini düşünmesi ya da kendisini son derecede önemli bir kişi olarak görmesi belirtiler yer alır. Bu düşünceler zamanla kişinin sosyal yaşamdan uzaklaşmasına, işini, eğitimini bırakmasına ve içe kapanmasına yol açabilir. Bazı vakalarda saldırgan davranışlar görülse de, bu durum hastalığın genel karakteristiği değildir. Aksine araştırmalar, şizofreni hastalarının toplumda sanıldığı kadar yüksek oranda şiddet eğilimi göstermediğini ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Şizofrenide genetik yatkınlık önemli bir risk faktörü!</strong></p>

<p>Şizofreninin erkeklerde kadınlara oranla daha sık görüldüğünü aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uzmanlara göre bunun nedenlerinden biri, kadınlarda östrojen hormonunun menopoz dönemine kadar koruyucu bir etki göstermesi. Menopoz sonrası dönemde bu koruyucu etkinin azalmasıyla kadınlarda hastalık riski artabilmekte.” dedi.</p>

<p>Şizofreninin kesin nedeninin tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik yatkınlığın önemli bir rol oynadığının kabul edildiğini kaydeden Prof. Dr. Erkmen, “Ailede şizofreni öyküsü bulunan bireylerde riskin daha yüksek olduğu gözlemleniyor. Bunun yanında çevresel faktörlerin, özellikle travmatik yaşam olaylarının ve ağır stres durumlarının hastalığın ortaya çıkışını tetikleyebileceği düşünülüyor. Ancak çevresel etkilerin rolü hâlen araştırılıyor.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Tedavinin bırakılması hastalığın tekrarlamasına yol açabilir!</strong></p>

<p>Şizofreni tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu tedavi genellikle uzun süreli devam eder. Hastalığın kontrol altına alınabilmesi için ilaçların düzenli kullanılması büyük önem taşır. Belirtiler düzelse bile tedavinin kendi kendine sonlandırılması, hastalığın tekrarlamasına neden olabilir. İlaç tedavisinin yanı sıra rehabilitasyon çalışmaları da tedavinin önemli bir parçasıdır. Hastaların sosyal hayata kazandırılması, iş becerilerinin geliştirilmesi ve toplum içinde bağımsız yaşayabilmeleri için çeşitli programlar uygulanır. Sanat ve müzik gibi alanların da rehabilitasyon sürecine olumlu katkı sağladığı biliniyor.</p>

<p>Günümüzde uzun etkili enjeksiyon tedavileri de kullanılabiliyor. Aylık, üç aylık ve hatta altı aylık iğneler sayesinde ilaç takibi kolaylaşıyor ve tedavi uyumu artıyor. Ancak her hastanın bu tedavilere yanıtı farklı olabileceği için kişiye özel planlama yapılması gerekiyor.”</p>

<p><strong>Şizofreni tedavisinde aile desteği en kritik unsurlardan biri!</strong></p>

<p>Şizofreni hastalarının toplumdan tamamen izole edilmesi gerekmediğine işaret eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uygun tedavi ve destekle birçok hasta eğitim hayatına devam edebilir ve çalışabilir. Bazı ülkelerde hastalar, daha kısa çalışma saatleri ve destekleyici iş ortamlarıyla üretken yaşamlarını sürdürebiliyor. Türkiye’de de benzer şekilde çalışan şizofreni hastaları bulunuyor.” dedi.</p>

<p>Şizofreni gibi kronik hastalıklarda aile desteğinin tedavinin en kritik unsurlarından biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Erkmen, “Ailelerin en önemli sorumluluğu, hastanın düzenli olarak doktora gitmesini sağlamak ve ilaç kullanımını takip etmektir. İlaçların aksatılması, hastalığın yeniden alevlenmesine yol açabilir. Ailelerin dikkat etmesi gereken erken belirtiler arasında; kişinin giderek içine kapanması, sosyal uyumunun bozulması, okul veya iş performansında belirgin düşüş, çevresine karşı kuşkucu düşünceler geliştirmesi yer alır. Bu tür belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden uzman desteği alınması önemlidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun!</strong></p>

<p>Şizofreni kelimesi toplumda çoğu zaman yanlış ve damgalayıcı bir şekilde kullanıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Bu durum hem hastaları hem de ailelerini olumsuz etkiliyor. Uzmanlara göre psikiyatrik tanıların bir ‘etiket’ olarak kullanılmaması, hastalığın bir sağlık sorunu olduğunun kabul edilmesi gerekir. Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun.” dedi.</p>

<p>Şizofreninin bazı hastalarda tamamen iyileşmese de, büyük oranda kontrol altına alınabilen bir hastalık olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Erkmen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Erken tanı ve düzenli tedavi ile birçok hasta sosyal yaşamına dönebilir, iş ve aile hayatını sürdürebilir. Güncel psikiyatri yaklaşımı, hastalığı tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, bireyin yaşam kalitesini artırmaya ve işlevselliğini korumaya odaklanır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 May 2026 23:51:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-1779569468.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’nin lezzetleri Karşıyaka’da buluştu</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/turkiyenin-lezzetleri-karsiyakada-bulustu-12412</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/turkiyenin-lezzetleri-karsiyakada-bulustu-12412</guid>
                <description><![CDATA[Karşıyaka’da düzenlenen Memleketimin Eli Yemek Yarışması, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan eşsiz lezzet hikayelerini festival coşkusuyla tek bir çatıda buluşturdu. Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde yoğun bir vatandaş katılımıyla gerçekleşen etkinlik, yarışmanın yanı sıra söyleşiler, sergiler ve atölyelerle tam bir kültürel hafıza şölenine dönüştü.

Karşıyaka Kent Konseyi ve Karşıyaka Belediyesi tarafından ‘Türkiye Bu Sofrada’ temasıyla, düzenlenen Memleketimin Eli Yemek Yarışması gastronomi ve kültür meraklılarını Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde bir araya getirdi. Vestel’in katkılarıyla gerçekleştirilen yarışmada, ön eleme aşamasında yarışmacıların hazırladıkları yemekleri ve bu yemeklerin hikayelerini anlatan videolar titizlikle incelendi. Değerlendirmelerin ardından finale kalmaya hak kazanan isimler, Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nin profesyonel mutfağında jüri karşısına çıktı. Vatandaşlardan yoğun ilgi gören etkinliğe Karşıyaka Belediye Başkan Vekili Kenan Kahraman ile Belediye Başkan Yardımcıları Murat Ilgın, Aykut Kolatar, Tolga Duman, Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürü Şükran Amcalar da katılarak yarışmacıların heyecanına ortak oldu.
Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Karşıyaka Kent Konseyi Genel Sekreteri Sema İzgür, “Yoğun ama nitelikli çalışmalarla, etkinliklerle dolu bir dönemi daha geride bırakıyoruz. Konseyin resmen kurulduğu 2005’ten bu yana 21 yıldır her dönem olduğu gibi bu dönemde de kente değer katan çalışmalara imza attık. İlk kez gerçekleştireceğimiz Memleketimin Eli Yemek Yarışması da bu örneklerden biri. Bugün burada olan, çalışmalarımıza katkı sunan herkese teşekkürlerimi sunuyorum” dedi.

KADİM LEZZETLER, HİKAYELERİYLE TANITILDI
Yarışmanın jüri koltuğunda Gazeteci-Yazar Nedim Atilla, Fotoğraf Sanatçı Lütfü Dağtaş, Ege Üniversitesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cem Karagözlü, Doktor Öğretim Üyesi Derya Saygılı ve Gastro Şef Günay Kıraç yer aldı. Makedonya’dan babaannemin boboları, Tokat’tan kabak kabuğu yemeği, Eskişehir’den mercimekli haşhaşlı börek, Bitlis’ten gari aşı, Şanlıurfa’dan pendirli helva, Kayseri’den madımak, İzmir’den enginar dolması, Antalya’dan filiz aşı ve Arnavutluk’tan pirinçli böreğin yarıştığı finalde katılımcılar, hazırladıkları tabakları geleneksel sunumlar eşliğinde jüriye sunarak lezzetlerin arkasındaki hikayeleri paylaştı. Jürinin yaptığı hassas değerlendirmeler sonucunda, zeytinyağlı zarafetiyle enginar dolmasını hazırlayan Elvan Yalçın birincilik ödülünün sahibi olurken; Eskişehir yöresine ait mercimekli haşhaşlı börek ile Filiz Tözün ikinciliğe, Şanlıurfa mutfağından peynirli helva ile katılan Mine Mutlu ise üçüncülüğe layık görüldü. Dereceye giren yarışmacılara hava temizleyici, ekmek kızartma makinesi ve blenderdan oluşan hediyeler takdim edilirken, yarışmaya katılan tüm katılımcılara da Kent Konseyi kurslarında hazırlanan el emeği göz nuru ürünler hediye edildi.

FESTİVAL TADINDA ORGANİZASYON
Mutfak yarışmasının yanı sıra festival atmosferinde geçen etkinlik alanında, sivil toplum kuruluşlarının stantları ve atölyeler yoğun ilgi gördü. Ziyaretçiler; yardım dernekleri, vakıflar, kahve stantları ile kadın emeği sergilerini, cam mozaik çalışmalarını inceleme fırsatı buldu. Resim ve keçe atölyeleri alana renk katarken, büyükannelerden miras kalan atasözleri ve deyimlerin asıldığı kültürel hafıza panosu da büyük beğeni topladı. Karşıyaka Belediye Orkestrası Trio Grubu’nun müzik dinletisi sunduğu organizasyonda; kişisel gelişim, doğru nefes teknikleri ve geleneksel Türk mutfağında sağlıklı beslenme konularında bilgilendirici söyleşiler vatandaşlarla buluşturuldu. Ayrıca, Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde ziyaretçilerini ağırlayan Koleksiyoner Vitali Franco’nun ‘Çaya Kaç Şeker’ sergisi de vatandaşlardan yoğun ilgi gördü.

“TÜRKİYE’NİN GERÇEK ZENGİNLİĞİ”
Karşıyaka Kent Konseyi Başkanı Dilek Karcı, “Karşıyaka Kent Konseyi olarak, ’Türkiye Bu Sofrada’ diyerek ilk kez böylesine anlamlı bir kültür ve lezzet yolculuğuna çıktık. Yola çıkarken beklentimiz İzmir ve Ege Bölgesi genelindeydi ancak yurdun dört bir yanından geleneksel tariflerin ve o lezzetlerin arkasındaki eşsiz hikayelerin burada buluştuğunu görmek bizlere çok büyük bir gurur verdi. Bu muhteşem çeşitlilik, Türkiye’nin gerçek zenginliğini yansıtıyor. Karşıyaka Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyemiz ve Kültür Sanat Koordinatörü Semih Türetken, yarışmamızın fikir yaratıcıları konseyimizin Kültür, Sanat ve Gelişim Projeleri Çalışma Grubu Başkanı Begüm Ertaş İncekara ve yürütme kurulu üyeleri başta olmak üzere; bu sofraya sevgisini ve emeğini katan tüm katılımcılarımıza, değerli jürimize, Karşıyaka Belediyesi’ne ve bu coşkuya ortak olan tüm vatandaşlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum” diye konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><b>Karşıyaka’da düzenlenen Memleketimin Eli Yemek Yarışması, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan eşsiz lezzet hikayelerini festival coşkusuyla tek bir çatıda buluşturdu. Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde yoğun bir vatandaş katılımıyla gerçekleşen etkinlik, yarışmanın yanı sıra söyleşiler, sergiler ve atölyelerle tam bir kültürel hafıza şölenine dönüştü.</b><br />
<br />
Karşıyaka Kent Konseyi ve Karşıyaka Belediyesi tarafından ‘Türkiye Bu Sofrada’ temasıyla, düzenlenen Memleketimin Eli Yemek Yarışması gastronomi ve kültür meraklılarını Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde bir araya getirdi. Vestel’in katkılarıyla gerçekleştirilen yarışmada, ön eleme aşamasında yarışmacıların hazırladıkları yemekleri ve bu yemeklerin hikayelerini anlatan videolar titizlikle incelendi. Değerlendirmelerin ardından finale kalmaya hak kazanan isimler, Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nin profesyonel mutfağında jüri karşısına çıktı. Vatandaşlardan yoğun ilgi gören etkinliğe Karşıyaka Belediye Başkan Vekili Kenan Kahraman ile Belediye Başkan Yardımcıları Murat Ilgın, Aykut Kolatar, Tolga Duman, Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürü Şükran Amcalar da katılarak yarışmacıların heyecanına ortak oldu.<br />
Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren Karşıyaka Kent Konseyi Genel Sekreteri Sema İzgür, “Yoğun ama nitelikli çalışmalarla, etkinliklerle dolu bir dönemi daha geride bırakıyoruz. Konseyin resmen kurulduğu 2005’ten bu yana 21 yıldır her dönem olduğu gibi bu dönemde de kente değer katan çalışmalara imza attık. İlk kez gerçekleştireceğimiz Memleketimin Eli Yemek Yarışması da bu örneklerden biri. Bugün burada olan, çalışmalarımıza katkı sunan herkese teşekkürlerimi sunuyorum” dedi.<br />
<br />
<b>KADİM LEZZETLER, HİKAYELERİYLE TANITILDI</b><br />
Yarışmanın jüri koltuğunda Gazeteci-Yazar Nedim Atilla, Fotoğraf Sanatçı Lütfü Dağtaş, Ege Üniversitesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cem Karagözlü, Doktor Öğretim Üyesi Derya Saygılı ve Gastro Şef Günay Kıraç yer aldı. Makedonya’dan babaannemin boboları, Tokat’tan kabak kabuğu yemeği, Eskişehir’den mercimekli haşhaşlı börek, Bitlis’ten gari aşı, Şanlıurfa’dan pendirli helva, Kayseri’den madımak, İzmir’den enginar dolması, Antalya’dan filiz aşı ve Arnavutluk’tan pirinçli böreğin yarıştığı finalde katılımcılar, hazırladıkları tabakları geleneksel sunumlar eşliğinde jüriye sunarak lezzetlerin arkasındaki hikayeleri paylaştı. Jürinin yaptığı hassas değerlendirmeler sonucunda, zeytinyağlı zarafetiyle enginar dolmasını hazırlayan Elvan Yalçın birincilik ödülünün sahibi olurken; Eskişehir yöresine ait mercimekli haşhaşlı börek ile Filiz Tözün ikinciliğe, Şanlıurfa mutfağından peynirli helva ile katılan Mine Mutlu ise üçüncülüğe layık görüldü. Dereceye giren yarışmacılara hava temizleyici, ekmek kızartma makinesi ve blenderdan oluşan hediyeler takdim edilirken, yarışmaya katılan tüm katılımcılara da Kent Konseyi kurslarında hazırlanan el emeği göz nuru ürünler hediye edildi.<br />
<br />
<b>FESTİVAL TADINDA ORGANİZASYON</b><br />
Mutfak yarışmasının yanı sıra festival atmosferinde geçen etkinlik alanında, sivil toplum kuruluşlarının stantları ve atölyeler yoğun ilgi gördü. Ziyaretçiler; yardım dernekleri, vakıflar, kahve stantları ile kadın emeği sergilerini, cam mozaik çalışmalarını inceleme fırsatı buldu. Resim ve keçe atölyeleri alana renk katarken, büyükannelerden miras kalan atasözleri ve deyimlerin asıldığı kültürel hafıza panosu da büyük beğeni topladı. Karşıyaka Belediye Orkestrası Trio Grubu’nun müzik dinletisi sunduğu organizasyonda; kişisel gelişim, doğru nefes teknikleri ve geleneksel Türk mutfağında sağlıklı beslenme konularında bilgilendirici söyleşiler vatandaşlarla buluşturuldu. Ayrıca, Cordelion Mutfak Sanatları Merkezi’nde ziyaretçilerini ağırlayan Koleksiyoner Vitali Franco’nun ‘Çaya Kaç Şeker’ sergisi de vatandaşlardan yoğun ilgi gördü.<br />
<br />
<b>“TÜRKİYE’NİN GERÇEK ZENGİNLİĞİ”</b><br />
Karşıyaka Kent Konseyi Başkanı Dilek Karcı, “Karşıyaka Kent Konseyi olarak, ’Türkiye Bu Sofrada’ diyerek ilk kez böylesine anlamlı bir kültür ve lezzet yolculuğuna çıktık. Yola çıkarken beklentimiz İzmir ve Ege Bölgesi genelindeydi ancak yurdun dört bir yanından geleneksel tariflerin ve o lezzetlerin arkasındaki eşsiz hikayelerin burada buluştuğunu görmek bizlere çok büyük bir gurur verdi. Bu muhteşem çeşitlilik, Türkiye’nin gerçek zenginliğini yansıtıyor. Karşıyaka Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyemiz ve Kültür Sanat Koordinatörü Semih Türetken, yarışmamızın fikir yaratıcıları konseyimizin Kültür, Sanat ve Gelişim Projeleri Çalışma Grubu Başkanı Begüm Ertaş İncekara ve yürütme kurulu üyeleri başta olmak üzere; bu sofraya sevgisini ve emeğini katan tüm katılımcılarımıza, değerli jürimize, Karşıyaka Belediyesi’ne ve bu coşkuya ortak olan tüm vatandaşlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 22:53:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/turkiyenin-lezzetleri-karsiyakada-bulustu-1779220384.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aile bağlarının güçlü olması nitelikli iletişime bağlı!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-12256</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-12256</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 15 Mayıs Aile Günü kapsamında, aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yer!</strong></p>

<p>Ailenin neden önemli olduğunu açıklayan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yerdir. O yüzden bireyin yaşamında; kişilik gelişmesinde, özgüveninin gelişmesinde, iletişim tarzında, sorun çözme becerilerinde ailenin rolü çok büyüktür.” dedi.</p>

<p>Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle birlikte aile bağlarının oldukça zayıfladığını aktaran Demirsoy, “Toplumu sağlıklı bir toplum yapan, sağlıklı bireylerdir; sağlıklı birey de ancak sağlıklı aile ilişkilerinin içerisinde yetişebilir. Modern yaşamda aileler artık daha az iletişim kuruyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Birey ve aile birbirini karşılıklı etkiliyor! </strong></p>

<p>Aile günü gibi özel günlerin sembolik hatırlama açısından önemli olduğunu ancak sadece bir gün hatırlamamak gerektiğini dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Tabii ki, sürekliliği olması önemli. Özellikle bizim gibi kurumların burada bir görevi var. Sağlıklı iletişim becerileri, sorun çözme yöntemleri öğrenilirse bu, aileyi dayanıklı ve güçlü kılacaktır.” dedi.</p>

<p>Her ailede sıkıntılar yaşandığına işaret eden Demirsoy, şöyle devam etti:</p>

<p>“İnsan hayatında, yaşamın akışı içerisinde inişler çıkışlar, zor zamanlar olur. Eğer bağlar güçlüyse, ilişkiler sağlıklıysa bu zor zamanlara karşı dayanıklı olunur. Klinik ortamda bize insanlar sıkıntıyla, sorunla geliyorlar ama önemli olan bu sorunlar ortaya çıkmadan önce yapılacaklardır. İşte orada bağları güçlendirmek, aile içi iletişimin artması, aileyi zor zamanlara karşı dayanıklı ve güçlü kılacaktır. Bireyde bir sıkıntı olduğu zaman bu aileyi etkiliyor; aile içi etkileşimlerde sorun olduğu zaman da bireyi etkiliyor. İki taraflı bir etkileşim var.”</p>

<p><strong>Aile içinde nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart!</strong></p>

<p>Ailedeki bağı güçlendirmek için birlikte zaman geçirmenin çok önemli olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Ailenin ritüelleri çok değerlidir. Özel günler, bayramlar, kandiller; bunlar bizim toplumumuzda aile bağlarını ve kişiler arası ilişkileri güçlendiren sosyal destek sistemleridir. Bunlar günümüzde biraz zayıflamaya başladı. Komşuluk ilişkileri bile zayıfladı. İnsan sosyal bir canlıdır. İnsanın iyilik halini; yakın ve doyurucu sosyal ilişkilerinin çokluğu belirliyor.” dedi.</p>

<p>Birlikte yemek yeme, ailece belli zamanlarda bir araya gelme gibi ritüelleri kaybetmemek gerektiğini aktaran Demirsoy, “Nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart. O sırada birbirini dinlemek çok önemli. İletişim diyoruz ama iletişimde en önemli unsur konuşmaktan da önce dinlemek. Karşısındakini dinlemek, anlayabilmek... İnsan anlaşıldığını hissettiği zaman karşısındakine kendini yakın ve bağlı hisseder. Bu insanın bir ihtiyacıdır. Eğer aile içi ilişkiler sağlıklıysa, kişi kendini gerçekleştirebiliyorsa, işitildiğini ve anlaşıldığını hissediyorsa o aile bağları güçlüdür ve zorluklara karşı dayanıklıdır. Böyle ailelerin çok olduğu bir toplum da güçlü olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar!</strong></p>

<p>Aileyi oluşturan çekirdeğin evlilik ilişkisi olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Eş ilişkisinde de kadının ve erkeğin nasıl bir geçmişi olduğu, kendi köken ailelerinden ne aldıkları çok önemlidir. İçinde yetişilen aile kişiliği belirliyor; ne tarz ilişkiler kuracağını, nasıl bir romantik bağlanma yaşayacağını, nasıl bir evlilik yürüteceğini belirliyor.” dedi.</p>

<p>Neden bazı ailelerde bu bağlar zayıf olduğuna değinen Demirsoy, “Biraz ‘bireyselliğin’ bir değer olarak sunulduğu bir dönemdeyiz. Kişiler arası ilişkiler, aile bağlarının güçlü olması, birbirine karşı hoşgörü ve yerine göre önceliği diğerine verebilmek gibi özellikleri gerektiriyor. Ama ‘ben önemliyim, öncelik benim’ dendiği zaman bu, ilişkileri yaralayan bir şeye dönüşüyor. İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Anne-babanın çocuklara doğru rol model olması gerekiyor! </strong></p>

<p>Teknolojinin gelişmesi ve dijitalleşmenin de aile kavramı üzerinde etkileri olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Çocuklar kendi odasında bilgisayarla, anne-baba elinde telefonla... Ailelerde bu örüntüyü çok görüyoruz. Aileler bunu ne zaman sorun ediyor? Çocuk ders çalışmıyorsa veya sorumluluklarını aksatıyorsa. Halbuki çocuk model alarak öğrenir. Anne-baba kendisi televizyon karşısında veya sosyal medyada zaman geçiriyorsa, çocuğa ‘bunu yapma’ demenin hiçbir anlamı yok. Ne dediği değil, ne yaptığı önemlidir.” dedi.</p>

<p>Biz ailelere bu durumda ‘dijital detoks’ önerildiğini dile getiren Demirsoy, şunları söyledi:</p>

<p>“Doğru model oluşturmaları gerekiyor. Çocuk, anne-babasının ilişkisini model alacak; hayattaki diğer insanlarla, nesnelerle ve sorumluluklarla olan ilişkisini onlara bakarak kuracaktır. Eğer aile içinde samimi, sıcak bir hava varsa, ilişkiler yakınsa o çocuk da dünyaya o şekilde yönelir. Haz odaklı olmamayı, bazı yaşam hedeflerine ulaşmak için öncelikleri doğru sıralamayı öğrenir. Bu tamamen anne-babanın kendisinde bunları geliştirmiş olmasına bağlı.</p>

<p>Aile kavramı sadece kan bağıyla sınırlı değil tabii ki. Toplumumuzda büyük aile, akrabalar ve hatta komşuluk birer sosyal destek sistemidir. Bazen hastalık, iş temposu gibi nedenlerle anne-babanın yetişemediği durumlarda, diğer sosyal destek sistemleri devreye girdiğinde dayanıklılık artar.”</p>

<p><strong>Aile bağlarını güçlendirmek için 3 öneri! </strong></p>

<p>Aile bağlarını güçlendirmek için önerilerde bulunan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, sözlerini şöyle tamamladı.</p>

<p>“İletişim ve etkileşim önemli. Aile sadece aynı evin içinde yaşayan insanlar topluluğu değildir; gerçek bir etkileşim gerekir. Birbirini dinlemek, ‘yanındayım’ mesajını verebilmek ve hissettirebilmek çok önemlidir. Anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanabilir, hiçbir sorun çözümsüz değildir. Sorun odaklı değil, çözüm odaklı olmak gerekir. Hayatın getirdiği zorluklar aslında daha iyi şeyleri geliştirme fırsatıdır. Bu bakış açısıyla zorluklardan nasıl güçlü çıkabiliriz, buna bakılmalı.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 May 2026 22:44:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-1778787849.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dijital dünyada aile olmak mümkün!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dijital-dunyada-aile-olmak-mumkun-12255</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dijital-dunyada-aile-olmak-mumkun-12255</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ”Aileye Bilgelik Aşısı” adlı kitabında, dijital dünyanın aile içindeki sorunları ve çözüm önerilerini ele aldı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ”Aileye Bilgelik Aşısı” adlı kitabında, dijital dünyanın aile içindeki sorunları ve çözüm önerilerini ele aldı. </p>

<p><strong>Dijital bağımlılık, kişinin özgür iradesini ortadan kaldırabilir</strong></p>

<p>Dijital bağımlılığı kişinin dijital araçlarla kontrolsüz ve işlevselliğini bozacak düzeyde meşgul olması olarak tanımlayan Prof. Dr. Tarhan, bu durumu ikiye ayırıyor ve “Birincisi dependence dediğimiz kötüye kullanım. İkincisi ise addiction dediğimiz, kişiyi adeta esir alan bağımlılık. Bu aşamada artık kişinin özgür iradesi zayıflar, davranışı bağımlılık yönetir. Bağımlılığın ilk belirtisi, kişinin yaptığı davranışların, eylemlerin hayatındaki en öncelikli ve önemli bir konu haline gelmesidir. 60 dakikanın 50 dakikasında onu düşünür. Bir şeylere ilgilenirken bile ‘Ne yaparım da hemen dijital oyun oynarım, ne yaparım da hemen dijital bir ortama girerim’ tarzında devamlı aşırı zihinsel uğraş içindedir. Dijital kumar bağımlılığı da dijital oyun bağımlılığı gibi dijital bağımlılık içine girer.” dedi.</p>

<p><strong>Beyinde dopamin sistemi nasıl etkileniyor?</strong></p>

<p>“Son yapılan araştırmalarda bağımlılığın da şeker hastalığı gibi benzer hastalık olduğu tespit edildi.” diyen Prof. Dr. Tarhan, “Bağımlılıkta da dijital, eğlence, madde haz unsurlarıyla meşgul olanlarda bir müddet sonra preaddiction, yani bağımlılık öncesi bir durum oluyor ve beynindeki dopamin reseptörleri bozuluyor. Şekerdeki insülin reseptörleri bozulduğu gibi, dopamin reseptörleri de bozuluyor. Bir müddet sonra dopamin reseptörleri daha çok dopamin istiyor, daha çok haz istiyor. Bundan sonra da dopamin yetmezliği sendromu, yani ödül yetmezliği sendromu başlıyor. Böylece kişi hayatının merkezine bağımlılık maddesini alıyor. Bu dijital/sanal olur, kimyasal olur, hiç fark etmez aynı dopamin sistemi beyninde etkileniyor.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kuşakların sosyalleşme araçları</strong></p>

<p>Son yıllarda X, Y, Z kuşaklarından söz edildiğini ve kuşakları teknolojiyle ilişkilendirerek tanımladığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Ben bu kuşakları yaştan bağımsız değerlendirmeye çalışıyorum. X kuşağı, radyo kuşağıdır ve radyonun döneminde doğmuş, büyümüşlerdir. Radyo ile hayatla iletişim kurarak sosyalleşmişlerdir. Y kuşağı da televizyonla sosyalleşmiştir. Z kuşağı da sosyal medyayla kuşağıdır ve sosyal medya ile sosyalleşmişler, iletişim kurmuşlardır. Z kuşağı, sosyal medyayı hayatlarında en önemli iletişim unsuru haline getirmiş bir kuşaktır. Bu üç kuşak arasında çok hızlı değişimler yaşanmış, önemli farklılıklar vardır. Eski kuşaklar zorluk içerisinde olgunlaşıyorlardı. Sosyal medya kuşağı ise her şeye kolay eriştikleri için varlık içerisinde olgunlaşmak durumundalar.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Dijital bağımlılık nasıl anlaşılır?</strong></p>

<p>Dijital bağımlılığın anlaşılmasında madde bağımlılığındaki ölçütlerin kullanıldığını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu ölçütleri dijital bağımlılığa, ekran maruziyetine uygulamasını yaptığımız zaman, aşırı zihinsel uğraş, başarısız bırakma girişimlerini görüyoruz. Yani kişinin, kötü sonuçlarını gördüğü halde devam etmesi, tehlikeli kullanımlar ortaya çıkıyor. Özellikle gençlerin yaşadığı dijital dünyada, öğrenilmiş otizm vakaları artıyor. Gençlerin, başkalarıyla anlamlı iletişim kurmakta zorlandığı, sosyal ortamlarda kendilerini ifade etmekte güçlük çektiği, duygularını ifade etmekte ve anlamakta zorlandıkları görülüyor. Bu durum, dijital dünyanın getirdiği öğrenme ve iletişim biçimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.”</p>

<p><strong>Dijital oyun bağımlılığı</strong></p>

<p>Dijital oyun bağımlılığı popülerliğinin özellikle pandemi döneminden sonra arttığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü insanlar içe kapandı, evde yalnız kaldılar. Bir eğlence ve ilgi alanı olarak oyunlara çok yöneldiler. Dünyada yapılan araştırmalarda, pandemi döneminde bağımlılık tanısı %50 artış gösterdi. Pandemi geçtikten sonra bunun yavaş yavaş normale dönmesi lazım ama çok normale dönmedi. Dijital bağımlılık da bir bağımlılık türü olarak literatüre girdi. Çocuklarda, özellikle gençlerde daha çok ortaya çıkıyor. Zevk alacakları başka alanlara yönelmekten daha kolay zevk alacakları için buna yöneliyorlar. Oyunların çoğu da tek kişilik oyunlar değil, çevrimiçi gruplarla oynanan strateji tarzı oyunlar. TÜİK’in 2021’de, 6-15 yaşlarındaki çocuklarda yaptığı istatistikte önceki yıllara göre %66 artış olduğu görüldü. Kendi klinik tecrübelerimizde de bunu çok görüyoruz.” dedi.</p>

<p><strong>Dijital oyunlardaki şiddet</strong></p>

<p>Dijital oyunlarda yönetilmenin özellikle çocukların ilgisini çektiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Sanal ortamda ellerinde silahla insanları öldürüyorlar, bu da çocukların hoşuna gidiyor. Soyut düşünce ve beceri gelişmediği için çocuklar eğlence olarak görüyorlar. Mesela şu anda çocuklara özellikle Gazze’deki olaylar örnek gösterilerek, ‘Bak, sen oynuyorsun sanal şiddet oyununu ama bunun gerçeğinde çocuklar annesiz, babasız, yuvasız kaldı’ denebilir. Yahut ‘Bu bir oyundur, oyun olarak oyna, her insan beyninin eğlenmeye de ihtiyacı var ama bu insanın günlük zamanı içerisinde %20’yi geçmemeli. Diğer eğlenceler var, arkadaşlarla sohbet gibi, bunlara da zaman ayırmalısın’ önerisi sunulabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Empati eğitiminin önemi</strong></p>

<p>“Şu anda dünyadaki bütün kötülükleri bir odaya doldurun kapısını empati yoksunluğu açar. Çünkü empati olmayan bir kimse sadece kendi çıkarından olaylara bakar ve karşı tarafın acı çekmesinden rahatsız olmaz.” diyen Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Anne babalarıyla zaman geçirmeyen çocuklarda oyun bağımlılığını daha fazla görüyoruz. Hatta bu çocuklar öyle oyun bağımlısı oluyor ki vakit kaybetmemek için tuvaletini odasında pet şişeye yapıyor. Oyun bağımlılığı, beyindeki ödül ceza sistemini bozuyor, yani kokain bağımlılığından farklı değil. ‘Ne olacak bir oyun!’ dememek lazım. Birçok anne de ‘Aman evde, gözümün önünde oyun oynuyor. Ne olacak ki!’ deyip, çok dikkate almıyor. Dikkate almadığında da çocuk bir müddet sonra artık başka şeyden haz almamaya başlıyor. Artık bağımlılara ödül yetmezliği sendromu deniyor. Bu kişilerde beyin ödüllere, hazzı aramaya çok daha kolay ulaşıyorlar. O bölgeyi tedavi etmek gerekiyor ama tabii ki kişi isterse bu tedavi oluyor.”</p>

<p>Bağımlılık tedavisinde nörobilimsel yöntemlerin kullanıldığı belirten Prof. Dr. Tarhan, “Beyindeki bozulan ödül sistemi manyetik uyarılarla yeniden düzenlenmeye çalışılıyor. Ancak kişi istemezse hiçbir tedavi işe yaramaz.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 May 2026 22:44:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/dijital-dunyada-aile-olmak-mumkun-1778787841.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kilo verme sürecinde hız değil, kalıcılık önemli!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kilo-verme-surecinde-hiz-degil-kalicilik-onemli-12212</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/kilo-verme-surecinde-hiz-degil-kalicilik-onemli-12212</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, kilo verme girişimlerinde yapılan yanlışlar ve izlenmesi gereken yollar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hızlı verilen kilo genellikle aynı hızla geri alınır!</strong></p>

<p>Zayıflamak isteyen birçok kişinin yaptığı en büyük hatanın, süreci hızlandırmaya çalışmak olduğunu vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Kısa sürede değişim görmek cazip gelir ancak vücut bu kadar hızlı değişime uygun değildir. Hızlı verilen kilo çoğu zaman aynı hızla geri alınır ve bu durum süreci daha da zorlaştırır.” dedi.</p>

<p>Kilo verme sürecinin yalnızca fiziksel bir süreç olmadığını hatırlatan İspiroğlu, “Kendi bedeninden memnun olmayan, sürekli eleştiren bir yaklaşımın sürdürülebilir olması mümkün değildir. Amaç, bedeni yok saymak ya da cezalandırmak değil; onu anlayarak daha iyi bir noktaya taşımak olmalı. Hızlı sonuç beklentisi ve kolay çözüm arayışı, bu tür yanlış yöntemlere yönelimi artırır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Süreç yalnızca kilo kaybı üzerinden değil, vücut kompozisyonunu koruyarak yönetilmeli!</strong></p>

<p>Hızlı kilo verdiren, aşırı kısıtlayıcı beslenme yaklaşımlarının kısa vadede sonuç veriyor gibi görünse de vücutta bazı riskler oluşturabildiğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Kas kaybı, metabolizma hızında düşüş ve hormonal dengesizlikler bu süreçte en sık karşılaşılan sorunlar arasında yer alır. Bu nedenle sürecin yalnızca kilo kaybı üzerinden değil, vücut kompozisyonunu koruyarak yönetilmesi önem taşır.</p>

<p>Bu noktada tartıdaki sayı tek başına bir hedef olarak görülmemeli. Çünkü kilo kaybının niteliği en az miktarı kadar önemli. Yağ kütlesinin azalması, kas kütlesinin korunması ve metabolik dengenin sürdürülebilmesi sağlıklı bir sürecin temel göstergeleridir. Bu nedenle yalnızca sayıya odaklanmak yerine, vücuttaki değişimin bütüncül olarak değerlendirilmesi gerekir.”</p>

<p><strong>Detoks ve benzeri uygulamalar kalıcı sonuç vermez, sadece geçici etki sağlar! </strong></p>

<p>Son dönemde sosyal medyada su diyetleri, detokslar, ödem attıran çaylar, zayıflatan kahveler gibi uygulamaların oldukça yaygınlaştığına değinen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu yaklaşımların hiçbiri tek başına kalıcı kilo kaybı sağlamaz. Kısa süreli değişimler olsa bile bu durum çoğu zaman yağ kaybı anlamına gelmez.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı kilo kaybının, düzenli ve dengeli beslenme olmadan mümkün olmadığını kaydeden İspiroğlu, “Bu tür ürünler ya da uygulamalar sürecin yerine geçmez, yalnızca geçici etki oluşturur. Sosyal medyada paylaşılan bu içeriklerin büyük kısmı kişisel deneyimlere dayanır. Bilimsel bir değerlendirme içermez. Ayrıca her bireyin metabolizması farklıdır. Bu nedenle bir kişide etkili görünen bir yöntem, başka bir kişide aynı sonucu vermeyebilir. Her birey için aynı yaklaşımın işe yaraması söz konusu olamaz. Bu tür yaklaşımların bilinçsiz şekilde uygulanması sağlık açısından risk oluşturabilir. Sosyal medyada görülen uygulamalara temkinli yaklaşılması, sürecin kişiye özel ve sürdürülebilir bir şekilde planlanması gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kalıcı olan, yaşam tarzı değişikliği!</strong></p>

<p>Vücudun, aldığı enerjiden fazlasını harcadığında kilo kaybı gerçekleştiğine işaret eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Ancak önemli olan bu dengeyi kısa süreli değil, sürdürülebilir şekilde kurabilmektir. Yeterli ve dengeli beslenmek, kas kütlesini korumak ve günlük yaşamı buna göre düzenlemek sürecin en önemli parçalarıdır.” dedi.</p>

<p>Kilo verme sürecinin sadece ne yediğinizle ilgili değil, aynı zamanda alışkanlıklarla da ilgili olduğunun altını çizen İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Gerçekçi hedefler koymak, süreci aceleye getirmemek ve küçük ama kalıcı değişiklikler yapmak uzun vadede çok daha etkili sonuçlar sağlar.</p>

<p>Klinikte en sık karşılaşılan hatalardan biri, beslenmenin gereğinden fazla kısıtlanmasıdır. Hızlı kilo verme isteğiyle yapılan bu yaklaşım kısa vadede sonuç verse de uzun vadede sürdürülebilir olmaz. Son dönemde popüler olan, bilimsel temeli zayıf ve aşırı kısıtlayıcı beslenme yaklaşımları da benzer şekilde risk taşır. Kısa sürede kilo kaybı sağlasa da uzun vadede sağlığı olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle kilo verme sürecinde hızlı sonuçlara odaklanmak yerine sürdürülebilir ilerlemek gerekir. Çünkü kalıcı olan, yaşam tarzı değişikliğidir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 20:50:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/kilo-verme-surecinde-hiz-degil-kalicilik-onemli-1778176206.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-12171</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-12171</guid>
                <description><![CDATA[İdrar kaçırma, birçok kişinin konuşmaktan çekindiği ancak toplumda oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunu. Şikâyetlerle yaşamaya devam etmek yerine altta yatan nedeni araştırmanın önemine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “İdrar kaçırma kader değil, çözülebilir bir sağlık problemi. Günümüzde uygulanan modern tedavi yöntemleri sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor ve hastaların yaşam kalitesi belirgin şekilde artıyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>İdrar kaçırma, tıbbi adıyla üriner inkontinans, kişinin istemi dışında idrarını tutamaması durumudur. Günlük yaşamı etkileyen, giderek artan ya da ani başlayan kaçırma şikâyetlerine eşlik eden belirtilerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Gece sık idrara kalkma, idrar yaparken yanma veya idrarda kan görülmesi önemli uyarı işaretleri olabilir” dedi. Sorunun özellikle kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık görüldüğünü belirten Allahverdiyev, “Kadınların yaklaşık yüzde 25 ila 50’si hayatlarının bir döneminde bu problemle karşılaşıyor. Erkeklerde ise görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor ve özellikle 65 yaş üzeri bireylerde yaşam kalitesi belirgin şekilde etkilenebiliyor. Bu nedenle belirtiler fark edildiğinde gecikmeden bir uzmana başvurmak büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İdrar tutar gibi kasları 3-5 saniye sıkmak pelvik tabanı güçlendiriyor </strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın gelişiminde birçok faktörün rol oynadığını belirten Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Kadınlarda gebelik ve doğum pelvik taban kaslarını zayıflatabilir, menopoz dönemindeki hormonal değişiklikler ise mesane kontrolünü olumsuz etkileyebilir. Erkeklerde ise en sık neden prostat büyümesine bağlı mesane çıkış problemleridir. Bunların yanı sıra idrar yolu enfeksiyonları, aşırı aktif mesane, sinir sistemi hastalıkları, obezite, kronik öksürük, kabızlık ve bazı ilaçlar da idrar kaçırmayı tetikleyebilir. Tamamen önlenmesi her zaman mümkün olmasa da bazı yaşam tarzı değişiklikleriyle şikayetlerin ilerlemesi yavaşlatılabilir. Pelvik taban kaslarını güçlendiren Kegel egzersizleri (İdrarı tutmayı sağlayan kasları sıkıp gevşetmeye dayanan egzersizler) yapmak, ideal kiloyu korumak, aşırı kafein tüketiminden kaçınmak ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bu süreçte önemli rol oynar. Ayrıca kabızlığın önlenmesi ve sigaranın bırakılması da mesane sağlığını destekleyen temel adımlar arasında yer alır” dedi.</p>

<p><strong>İdrar kaçırma en sık öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında görülür</strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın farklı tipleri olduğunu vurgulayan Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “En sık karşılaşılan tiplerden biri stres tipi idrar kaçırmadır. Bu durumda öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında pelvik taban kaslarının zayıflığına bağlı kaçırma görülür ve özellikle kadınlarda daha yaygındır. Sıkışma (urge) tipinde ani ve güçlü idrar yapma isteği ön plandadır; hastalar çoğu zaman tuvalete yetişemeden kaçırma yaşayabilir. Bazı hastalarda her iki tip bir arada bulunur; bu durum mikst tip olarak adlandırılır ve özellikle kadınlarda ve menopoz döneminde daha sık görülür. Taşma (overflow) tipi idrar kaçırmada mesanenin yeterince boşalamaması sonucu damla damla kaçırma olur ve sıklıkla prostat büyümesi gibi idrar akımını engelleyen durumlarla ilişkilidir. Fonksiyonel idrar kaçırmada kişi fiziksel veya bilişsel nedenlerle tuvalete zamanında ulaşamaz. Nörojenik hastalıklarda (felç, Parkinson hastalığı, multipl skleroz vb.) ise mesane ve sfinkter fonksiyonlarının bozulmasına bağlı olarak hastada urge veya taşma tipi kaçırma gelişebilir. Fistül varlığında (idrar yolu ile vajina arasında anormal bağlantı) idrar sürekli ve kontrolsüz şekilde akar; bu durum genellikle doğum travmaları, cerrahiler veya radyoterapi sonrası görülür” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Çok çeşitli tedavi seçenekleri mevcut</strong></p>

<p>Tedavinin, şikâyetin tipine ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlanması gerektiğine değinen Allahverdiyev, “İlk aşamada yaşam tarzı değişiklikleri ve pelvik taban egzersizleri önerilir. Sıkışma tipinde ilaç tedavileriyle mesane kontrolü sağlanabilir. Daha ileri durumlarda ise cerrahi ve girişimsel yöntemler devreye girer. Kadınlarda askı ameliyatları ve botulinum toksin uygulamaları, erkeklerde prostat tedavileri ve sinir stimülasyonu gibi yöntemlerle başarılı sonuçlar elde edilebilir. Kadınlarda sık uygulanan pubovajinal sling ameliyatında ise kişinin kendi dokusuyla idrar torbasına destek verilerek özellikle öksürme ve hapşırma sırasında yaşanan kaçırma kontrol altına alınır” bilgilerini verdi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:35:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-1777919720.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan:   “Dijital çağda fırtınaya karşı deve gibi dayanıklı olmalıyız!”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-dijital-cagda-firtinaya-karsi-deve-gibi-dayanikli-olmaliyiz-12157</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-dijital-cagda-firtinaya-karsi-deve-gibi-dayanikli-olmaliyiz-12157</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri”nin dördüncü oturumu, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın katılımıyla gerçekleştirildi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Gazeteci Şaban Özdemir’in moderatörlüğünde online gerçekleştirilen, Türkiye’nin ve Dünyanın farklı bölgelerinden kişilerin katıldığı program “Dijital Dünya ve Toplum”<strong> </strong>başlığında yapıldı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, dijitalleşmenin insanlık için yeni bir gerçeklik alanı oluşturduğunu belirterek, bu dönüşümün matbaanın icadı kadar köklü etkiler doğuracağını söyledi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, içinde bulunulan süreci “iki gerçeklikli bir yaşam” olarak tanımlayarak, “Artık yalnızca fiziksel dünyada değil, aynı zamanda dijital bir gerçeklikte yaşıyoruz. Bu dönüşüm, 200-300 yıl önceki endüstri devrimi gibi insanlık tarihini yeniden şekillendirecek güçte.” dedi.</p>

<p><strong>“Teknoloji hız, değerler ise yön verir”</strong></p>

<p>Dijitalleşmenin insan hayatına büyük bir hız kazandırdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, bu hızın doğru yönetilmemesi halinde ciddi riskler doğurabileceğine dikkat çekerek, “Teknoloji bize hız veriyor ama yön vermiyor. Yönü değerler belirler. Hızlı giden bir Ferrari düşünün; eğer direksiyondaki kişi usta değilse o araç takla atar. Bugün dijital dünyada da aynı risk var. Eğer bu hıza uygun beceriler geliştirmezsek, özellikle gençler bu sürecin kurbanı olabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Dikkat süresi 15 dakikadan 1 dakikaya düştü”</strong></p>

<p>Bilgi çağında yaşanan hızlı dönüşümün insan zihni üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Eskiden öğrencilerin dikkati 15 dakika sonra dağılırdı, şimdi bu süre 1-3 dakikaya kadar indi. Bilginin yarı ömrü 30 yıldan 3 yıla düştü. Bu hız, insan zihninin taşıyabileceğinin ötesine geçmiş durumda.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong> </strong></p>

<p><strong>Dopamin tuzaklarına dikkat! </strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, dijital dünyanın insan beyninde hızlı haz mekanizmalarını tetiklediğini belirterek, “Teknoloji dopamin üzerinden çalışır; yani hızlı haz verir. Ama değerler serotonerjik sistemle ilgilidir ve emek, sabır, anlam gerektirir. Eğer sadece haz odaklı yaşarsak, anlamı kaybederiz.” şeklinde konuştu.</p>

<p>Dijitalleşmenin sosyal ilişkiler üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, yüz yüze iletişimin yerini alan sanal etkileşimlerin ilişkileri yüzeyselleştirdiğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Aynı evde yaşayan insanlar bile dijital iletişimle birbirinden kopabiliyor. Buna ‘eş zamanlı yalnızlık’ diyoruz. Fiziksel temasın azalması, ilişkilerin derinliğini zayıflatıyor ve kırılgan hale getiriyor.” dedi.</p>

<p><strong>Mutluluk dışarıda değil, içeride!</strong></p>

<p>Modern yaşamın mutluluğu yanlış yerde aradığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Lüks içinde yaşayan ama mutlu olmayan birçok insan var. Çünkü mutluluğu dış koşullara bağlamışlar. Oysa mutluluk içsel bir durumdur. Küçük şeylerden mutlu olabilmek, şükran duygusu geliştirmek gerekir.” diye konuştu.</p>

<p>Seminerde, pozitif psikolojinin önemli yaklaşımlarından biri olan PERMA modeline de değinen Prof. Dr. Tarhan, psikolojik dayanıklılığın bu modelle güçlendirilebileceğini belirtti. </p>

<p><strong>Anlam odaklı yaşam şart</strong></p>

<p>Dijital çağda hayatta kalmanın anahtarının anlam odaklı yaşam olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan,<br />
 “Haz odaklı değil, anlam odaklı bir yaşam felsefesi geliştirmeliyiz. İnsan hayatının sonunda nasıl anılmak istediğini düşünmeli. Bu bakış açısı, hem bireysel mutluluğun hem de toplumsal sağlığın temelidir.” ifadesinde bulundu. </p>

<p><strong>‘Dijital Otizm’ başladı</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, özellikle erken çocukluk döneminde ekran maruziyetinin nörogelişimsel etkilerine vurgu yaparak, şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>“0-3 yaş arası dönemde ekran maruziyeti olan çocukların sosyal ve duygusal beyin alanlarında gelişim geriliği olduğu görülüyor. Bu durum artık literatürde de klinikte de gözlemleniyor. Hatta buna ‘dijital otizm’ deniyor.”</p>

<p>Küçük yaşta dijital ekranlara uzun süre maruz kalan çocuklarda dil gelişimi ve sosyal becerilerin ciddi biçimde etkilendiğini belirten Tarhan, “Çocuk konuşma becerisini geliştiremiyor çünkü konuşmaya ihtiyaç duymuyor. Sürekli ekran karşısında pasif bir izleyici oluyor. Bu durumda hem sözcük üretimi hem ince motor beceriler hem de sosyal-duygusal gelişim zayıflıyor.” diye görüşlerini dile getirdi.</p>

<p><strong>Tek yönlü ilişki beyni geliştirmiyor</strong></p>

<p>Çocuk beyninin gelişiminde karşılıklı etkileşimin kritik olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, dijital ortamların bu süreci bozduğunu ifade ederek, “Beyin çift yönlü ilişkiyle gelişir. Tek yönlü ekran ilişkisiyle sosyal ve duygusal beyin gelişimi gerçekleşmez. Bu nedenle erken yaşta ekran bağımlılığı ciddi bir risk oluşturuyor.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, bazı ülkelerde alınan önlemlere de dikkat çekerek, “İsveç 0-3 yaş arasında ekranı tamamen yasakladı. Bazı ülkelerde bu yaş grubu için ekran maruziyeti sıfıra indirildi. Daha büyük yaşlarda ise günlük süre ciddi şekilde sınırlandırılıyor.” diye konuştu. </p>

<p><strong>Gençlerde yalnızlık ve intihar oranları artıyor</strong></p>

<p>Dijitalleşmenin sadece çocukları değil gençleri de etkilediğini belirten Prof. Dr. Tarhan, küresel ölçekte artan yalnızlık ve ruh sağlığı sorunlarına dikkat çekti.</p>

<p>“16-24 yaş aralığında ‘çok yalnızım’ diyenlerin oranı bazı araştırmalarda yüzde 40’lara ulaşıyor. Pandemi sonrası bu oran daha da arttı. Genç intiharları da ciddi bir alarm seviyesinde.” diyen Prof. Dr. Tarhan, İngiltere’de kurulan “Yalnızlık Bakanlığı” gibi girişimlerin bile bu sorunun küresel boyutunu gösterdiğini ifade etti.</p>

<p><strong>Dijitalleşme tek başına suçlu değil</strong></p>

<p>Dijital teknolojinin tamamen olumsuz bir unsur olarak görülmemesi gerektiğini ancak kontrolsüz kullanımın ciddi riskler doğurduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Teknoloji tarafsızdır. İyi kullanılırsa hayatı kolaylaştırır, kötü kullanılırsa insanı savurur. Ferrari örneğinde olduğu gibi, hız var ama direksiyonu tutacak eğitim yoksa risk büyür. Onu kullanabilmek bir eğitim, donanım gerektirir…” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, dijital dönüşümün toplumsal etkilerine ilişkin “Bu hızlı dönüşümün bedelini en çok gençler ödüyor. Aileler, eğitim sistemi ve toplum bu yeni gerçekliğe uyum sağlayamazsa psikolojik sorunlar artmaya devam edecek.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Güçlü aile bağları dijital dünyanın zararlarını önlüyor</strong></p>

<p>Toplumun giderek “tüketim odaklı” bir yapıya sürüklendiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, üretim kültürünün zayıflamasını kritik bir risk olarak nitelendirdi.</p>

<p>Hızlı dijitalleşme karşısında korku yerine güçlü sosyal bağların önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Dijital hızlı değişimden korkmayalım. Aile bağlarını ve sosyal bağları güçlü tutarsak dijital dünyanın zararlarını büyük ölçüde önleriz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Aile toplumun çekirdeği</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, aile yapısını “atom çekirdeği” metaforuyla açıklayarak, güven ilişkilerinin toplumsal yapının temelini oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Aile toplumun çekirdeğidir. Güven bağı ise o çekirdeğin nükleer enerjisidir. Güvenin olduğu ailede çocuk dış dünyadan zarar görse bile tekrar geri döner.” dedi.</p>

<p>Dijitalleşmenin getirdiği hızın kontrol edilmemesi halinde bireyleri ve toplumu savurabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Bu çağda değişmeyen şey hızdır. Eğer bu hıza uygun zihinsel ve duygusal donanım geliştirmezsek, dijital fırtınada ayakta kalamayız.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>“10 yaşına kadar çocuk anne babayı taklit eder. Ailede dijital okuryazarlık varsa çocukta da gelişir. Ama anne baba örnek olamıyorsa profesyonel destek gerekebilir.” diyen Prof. Dr. Tarhan, ergenlik döneminde çocukların farklı rol modeller aramaya başladığını, bu süreçte ebeveyn rehberliğinin kritik olduğunu söyledi.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş olayı </strong></p>

<p>Anne-baba iyi örnek olamıyorsa, böyle durumlarda profesyonel yardım alınması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti: </p>

<p>“Çocuğun bir psikiyatri uzmanına götürülmesi gerekebilir. Kahramanmaraş olayında da aktarılanlardan gördük ki iki psikolog, çocuğun psikiyatriye yönlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş. Çocukta ciddi davranış bozuklukları olduğu, ilaç tedavisi gerektirecek düzeyde sorunlar bulunduğu ve tedavisiz bırakıldığı belirtilmiş. Bu durum ciddi bir ihmal ve aynı zamanda bir tür istismar olarak değerlendiriliyor. Anne-babanın çocuğu tedavi ettirmemesi, çocuğun ihmal edilmesi anlamına gelir ve bu da bir çocuk istismarıdır. Avrupa’da benzer bir durumda devletin müdahale ederek çocuğu zorunlu tedaviye yönlendireceği ifade edilmektedir. Okul ortamında da öğretmen ve okul psikoloğunun yönlendirmelerine rağmen gerekli adımların atılmadığı durumlar yaşanabiliyor.”</p>

<p><strong>Eğitimde sınırlar net olmalı!</strong></p>

<p>Eğitim sistemindeki bazı sorunlara da dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bazı durumlarda evde liderliğin çocuklara geçtiği, okulda ise sınıf liderliğinin zayıfladığı görülüyor. Oysa sınıf yönetiminde liderin öğretmen olması gerekiyor. Öğretmen sınıf lideri olamaz hale gelirse eğitim sistemi çöker. Anne baba her şeye karışan müşteri gibi görülmemeli. Eğitimde sınırlar net olmalı.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Aile içi rol karmaşasına da değinen Prof. Dr. Tarhan, “çocuk merkezli aile modelinin” uzun vadede sağlıklı olmadığını ifade etti.</p>

<p><strong>Fırtınada hayatta kalma modeli</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, dijital çağın hızını “çöl fırtınasına” benzeterek, deve metaforu üzerinden anlattı:</p>

<p>“Bu çağ bir çöl fırtınası gibi. Hayatta kalmak için develeşmek gerekir. Çünkü bu hız fırtınasında başka türlü ilerleyemeyiz. Akut durumlarda kenara çekilmek gerekir, ancak bu çöl koşullarında ilerlemek zorundaysak, develerden örnek almamız gerekir. Deve çölde nasıl ilerler? Örneğin deve dikenleri çatır çatır yer, ağzına hiçbir şey olmaz. Ayağının altına diken battığında ise hemen yola devam edemez, durmak zorunda kalır. Bu şekilde özel bir donanımla yaratılmıştır. Uzun süre su içmeden yaşayabilir; hörgücü su deposu gibi görev yapar. Su içtiğinde ise çok miktarda su içer ve bunu uzun süre kullanır. Biz de bu örnekten hareketle, hörgüçte su biriktiren deve gibi dayanıklılık becerilerimizi geliştirmeliyiz. Yani psikolojik dayanıklılık eğitimini içselleştirmemiz gerekir. Devenin göz yapısında da çöle uygun özel bir koruma, perde sistemi vardır; kum fırtınasında bile görebilmesini sağlayan bir kapak sistemi bulunur. Bu da bize, içinde bulunduğumuz çağda kendimizi ve çocuklarımızı bu koşullara uygun şekilde geliştirmemiz gerektiğini gösterir. Bu nedenle bu çağda değiştiremeyeceğimiz şartlara karşı, doyumu erteleme becerisi geliştirmemiz gerekir.”</p>

<p><strong>Dopamin tuzağına dikkat!</strong></p>

<p>Modern çağın en büyük risklerinden birinin “hemen ve şimdi” kültürü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Dopamin tuzağı, insanı kısa vadeli hazza mahkûm eder. Oysa serotonin sistemi uzun vadeli mutluluğu sağlar.” dedi.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel’in de katıldığı online buluşmada Prof. Dr. Tarhan, bireylerin sadece teknoloji kullanmayı değil, sonuçları öngörmeyi de öğrenmesi gerektiğini belirterek, “Hangi davranışın hangi sonucu doğuracağını bilmek, bu çağın en önemli becerisidir. Planlama, dayanıklılık ve değerler eğitimi olmadan dijital çağ yönetilemez.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:33:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/prof-dr-nevzat-tarhan-dijital-cagda-firtinaya-karsi-deve-gibi-dayanikli-olmaliyiz-1777919619.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessizlik de bir yardım çığlığı!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sessizlik-de-bir-yardim-cigligi-12155</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sessizlik-de-bir-yardim-cigligi-12155</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, 4 Mayıs Uluslararası Şiddet Mağduru Çocuklar Günü kapsamında şiddet ve zorbalığa maruz kalan çocukların neden çoğu zaman sessiz kaldıkları hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bazı çocuklar sessiz kalarak kendini korumaya çalışır!</strong></p>

<p>Şiddete maruz kalan bazı çocukların yardım isterken bağırmadığını, kapıyı çarpmadığını, yüksek sesle itiraz etmediğini ifade eden Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Daha sessiz bir yol seçerler; susmak. O sessizlik, çoğu zaman bir boşluk değil, tam aksine, içi korku, utanç ve çaresizlikle dolu bir alandır.” dedi.</p>

<p>Akran şiddetine maruz kalan çocukların bir kısmının kendini savunmaması ya da durumu yetişkinlerle paylaşmamasının, dışarıdan bakıldığında ‘tepkisizlik’ gibi görünse de, aslında bir hayatta kalma stratejisi olduğunu aktaran Ülkü, “Çocuk, tehdit karşısında bedensel ve duygusal olarak kilitlenir. Ne söyleyeceğini bilemez, hareket edemez, sanki sahnenin içinde ama kendisi yokmuş gibi hisseder. Bu durum, güçsüzlükten çok, beynin kendini koruma biçimidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sessizlik çoğu zaman ipuçlarıyla konuşur! </strong></p>

<p>Çocukların neden anlatmadığına değinen Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, şunları söyledi:</p>

<p>“Bunun arkasında çoğu zaman görünmeyen ama güçlü duygular vardır. ‘Söylersem daha kötüsü olur’ korkusu, ‘ben bir şey yaptım, hak ettim’ gibi içselleştirilmiş suçluluk ya da ‘kimse bana inanmaz’ düşüncesi… Zorbanın aynı sınıfta olması, arkadaş grubunun dağılacağı kaygısı ya da daha önce yardım isteyip sonuç alamamış olmak da çocuğu sessizliğe iter. Böylece çocuk, kendini korumanın yolunu görünmez olmakta bulur.</p>

<p>Oysa sessizlik çoğu zaman ipuçlarıyla konuşur. Okula gitmek istemeyen, ders başarısı aniden düşen, içine kapanan ya da tam tersine öfke patlamaları yaşayan bir çocuk bize bir şey anlatıyordur. Sık sık karın ağrısı ya da baş ağrısı yaşayan, eşyalarını kaybeden, arkadaşlarından uzaklaşan çocukların hikâyesine dikkatle bakmak gerekir. Bazen de ipuçları dijital dünyadadır; telefonunu saklayan, mesajlardan kaçınan bir çocuk, siber zorbalığın hedefi olabilir.”</p>

<p><strong>Çocuk yalnız kalmamalı! </strong></p>

<p>Böyle durumlarda tek bir doğru olmadığına işaret eden Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Her durumun dinamiği farklıdır. Ancak çocuklara şu temel yollar öğretilmeli; güvenli değilse ortamdan uzaklaşmak, kalabalığa yönelmek, güvendiği bir yetişkinden yardım istemek ve sınır koyan kısa cümleler kullanmak… ‘Bunu istemiyorum’, ‘dur’, ‘bana dokunma’ gibi net ifadeler, çocuğun kendini ifade etmesini kolaylaştırır. Özellikle siber zorbalıkta, kanıtları silmeden saklamak da önemlidir. En kritik nokta ise şu; çocuk yalnız kalmamalı.” dedi.</p>

<p>‘Hayır deme’ ve sınır koyma becerisinin, bir günde öğrenilen bir davranış olmadığına vurgu yapan Ülkü, “Bu beceriler, evde ve okulda tekrar ederek, deneyimleyerek gelişir. Çocuklara duygularını tanıma, rahatsızlık hissettiklerinde bunu fark etme ve ifade etme alanı açılmalı. Küçük yaşlardan itibaren ‘istemiyorsan hayır diyebilirsin’ mesajını duyan bir çocuk, zorbalık karşısında da daha güçlü durabilir. Burada en önemli model yine yetişkinlerdir. Kendi sınırlarını sağlıklı şekilde ifade eden bir ebeveyn, çocuğuna en etkili dersi verir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Bir çocuğu korumanın ilk adımı, söyleyemediklerini fark etmektir! </strong></p>

<p>Çocukların yardım isteyebilmesi için yalnızca bireysel değil, toplumsal bir güven alanına ihtiyaç olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Okulların açık kapı politikası benimsemesi, zorbalıkla ilgili net ve uygulanabilir kurallar koyması, çocukların kendilerini ifade edebileceği güvenli alanlar yaratması gerekir.” dedi.</p>

<p>Ailelerin ise yargılamadan dinleyen, suçlamadan anlayan bir tutum benimsemesinin hayati önem taşıdığının altını çizen Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“‘Sana inanıyorum, bu senin hatan değil ve birlikte çözebiliriz’ cümlesi, bir çocuğun dünyasında sandığımızdan çok daha büyük bir yer açar. Medya da bu süreçte önemli bir rol üstlenir; yardım aramayı zayıflık değil, cesaret olarak gösteren bir dil kullanmak gerekir.</p>

<p>Unutmamak gerekir ki, şiddete uğrayan bir çocuğun sessizliği boşluk değildir. O sessizlik, dikkatle dinlendiğinde bize çok şey anlatır. 4 Mayıs Uluslararası Şiddet Mağduru Çocuklar Günü, yalnızca bir farkındalık günü değil; çocukların duyulmayan seslerini gerçekten duymaya başlamak için bir hatırlatmadır. Çünkü bazen bir çocuğu korumanın ilk adımı, onun söyleyemediklerini fark edebilmektir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:33:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/sessizlik-de-bir-yardim-cigligi-1777919593.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Canikli Vatandaşlara Yerinde Hizmet: 16 Bin Kişiye Diş Tedavisi</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/canikli-vatandaslara-yerinde-hizmet-16-bin-kisiye-dis-tedavisi-12154</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/canikli-vatandaslara-yerinde-hizmet-16-bin-kisiye-dis-tedavisi-12154</guid>
                <description><![CDATA[Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde 4 ayda 16 bin hastaya modern diş ünitlerinde tedavi hizmeti sunuldu. 
Canik Belediyesi’nin ilçeye kazandırdığı Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’yle vatandaşlar ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm tedavilerini gerçekleştirebiliyor. Canikli vatandaşlara büyük kolaylık sağlayan Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi, vatandaşların çevre ilçelere gitmeye gerek duymadan ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm tedavilerini gerçekleştirebilmelerine imkân sunuyor. Canik Belediyesi’nin yerinde, hızlı ve etkin hizmet adımlarının önemli çalışmaları arasında yerini alan Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde 2026 yılının ilk 4 ayında 16 bin vatandaşa tedavi hizmeti sunuldu. Son teknoloji cihazlarla donatılan modern diş ünitlerinin yer aldığı merkezde, muayene ve tedavi işlemleri ile birlikte ayrıca cerrahi müdahaleler de yapılıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde 4 ayda 16 bin hastaya modern diş ünitlerinde tedavi hizmeti sunuldu. <br />
Canik Belediyesi’nin ilçeye kazandırdığı Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’yle vatandaşlar ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm tedavilerini gerçekleştirebiliyor. Canikli vatandaşlara büyük kolaylık sağlayan Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi, vatandaşların çevre ilçelere gitmeye gerek duymadan ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm tedavilerini gerçekleştirebilmelerine imkân sunuyor. Canik Belediyesi’nin yerinde, hızlı ve etkin hizmet adımlarının önemli çalışmaları arasında yerini alan Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde 2026 yılının ilk 4 ayında 16 bin vatandaşa tedavi hizmeti sunuldu. Son teknoloji cihazlarla donatılan modern diş ünitlerinin yer aldığı merkezde, muayene ve tedavi işlemleri ile birlikte ayrıca cerrahi müdahaleler de yapılıyor. </p>

<p>Yaşamı Kolaylaştıran Projeler <br />
Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde çocuklar ve yetişkinler için ayrı modern diş ünitlerinin yer aldığını ifade eden Canik Belediye Başkanı İbrahim Sandıkçı, vatandaşların ağız ve diş sağlığı ile ilgili tüm tedavilerini Canik’te gerçekleştirebildiğini söyledi. Başkan İbrahim Sandıkçı, ”Canik’imize kazandırdığımız Canik Ağız ve Diş Sağlığı Merkezimiz, modern diş ünitleriyle hemşehrilerimize hizmet vermeyi sürdürüyor. Yetişkin ve çocuk diş ünitlerinin yer aldığı merkezimizle hemşehrilerimiz, ağız ve diş sağlığı ile ilgili tedavi işlemlerinin tamamını gerçekleştirebiliyor. Hemşehrilerimizin yerinde hizmet almalarına imkân sunan merkezimiz, modern ve son teknoloji cihazlarla donatılan diş ünitleriyle gündelik yaşamın daha kolay bir hale gelmesinde önemli bir rol üstleniyor. Canik’mize değer katan, hemşehrilerimizin yaşamını kolaylaştıran eser ve hizmetleri ilçemize kazandırmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.</p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:33:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/canikli-vatandaslara-yerinde-hizmet-16-bin-kisiye-dis-tedavisi-1777919587.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şekersiz gazozun adresi Çamlı’ya yeni destek</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sekersiz-gazozun-adresi-camliya-yeni-destek-12113</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sekersiz-gazozun-adresi-camliya-yeni-destek-12113</guid>
                <description><![CDATA[İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle Türkiye’nin ilk şekersiz stevia (şeker otu) gazozunu üreten Çamlılı üreticiler, talep ettikleri kurutma makinesine kavuştu. Büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan kooperatifin ürettiği stevia, istiridye mantarı ve domates gibi ürünlerin raf ömrünü uzatıp katma değerini artıracak makine teslim edildi. Destekle birlikte üreticiler, köylerinde üretmeye devam edebildiklerini vurguladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın kırsal kalkınma hamlesi ve üretici odaklı destek politikaları, İzmirli çiftçiye nefes aldırdı. Kırsalda gelir çeşitliliğini artırmak ve kadın üreticileri güçlendirmek amacıyla çalışmalarını sürdüren İzmir Büyükşehir Belediyesi, daha önce sağladığı stevia (şeker otu) fidesi desteğiyle Türkiye’de ilk kez şeker ilavesiz stevia gazozu üretiminin önünü açtığı Güzelbahçe Çamlı Üretim ve Pazarlama Kooperatifi’ne bu kez katma değeri artıracak sebze ve meyve kurutma makinesi desteği sağladı. Üyelerinin dörtte üçü kadınlardan oluşan kooperatifin, Başkan Tugay’a ilettiği talep doğrultusunda yapılan saha çalışmaları ve ihtiyaç analizlerinin ardından 80 tepsili kurutma makinesi temin edildi. Ürünlerin değerini artıracak bu destek, özellikle kadın üreticiler olmak üzere kooperatif üyeleri arasında memnuniyetle karşılandı.</p>

<p><strong>“Kooperatiflerimizin yanında olmaya devam edeceğiz”</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nda görevli ziraat mühendisi Hilal Balcıoğlu, kooperatife sağlanan destek sürecini şöyle anlattı: “Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olarak 2025 yılında kooperatifimize 15 bin stevia fidesi vermiştik. Üreticiler bu fideleri yetiştirip kurutarak gazoz üretiminde kullandı ve kuru ürün olarak da satışa sundu. Geçtiğimiz ay Başkan Dr. Cemil Tugay’ın katıldığı kooperatif toplantısında kurutma makinesi talebinde bulundular. Amaçları, ürünlerini kurutarak katma değerini artırmak ve pazara daha güçlü şekilde sunmaktı. Bu talep karşılık buldu ve makine teslim edildi. Çiftçilerimiz istiridye mantarı, domates, tarhana ve salça gibi ürünler üretiyor. Satılamayan ürünler bu makine sayesinde kurutularak daha uzun süre değerlendirilebilecek. Daha önce stevia bitkisini kendi imkanlarıyla kurutuyorlardı, şimdi ise daha kontrollü ve hijyenik koşullarda üretim yapabilecekler. Kooperatifin 57 ortağının 40’ı kadınlardan oluşturuyor. Kadın üreticilerimiz dayanışma içinde hareket ediyor. Biz de İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak başkanımızın öncülüğünde kooperatiflerimizin yanında olmaya devam edeceğiz.”</p>

<p><strong>“Raf ömrünü uzatacak”</strong></p>

<p>Çamlı Kooperatifi kurucu üyelerinden ve gıda mühendisi Işık Şahbaz, “İzmir Büyükşehir Belediyesi ile yaptığımız kooperatif toplantısında ürünlerimize nasıl katma değer kazandırabileceğimizi öğrendik ve Cemil Başkanımızdan rica ettik. Kendisine teşekkür ediyoruz. Bu toplantıların devamını diliyorum. Şu an dört kabinli bir kurutma makinemiz var. Bu kabin bizim ürünlerimize katma değer kazandırdığı gibi raf ömrünü de uzatacak. Çok daha hijyenik ürünler elde edeceğiz. Bundan önce tamamen ev koşullarında kurutma yapılıyordu. Bazıları güneşte, bazıları gölgede kurutuyordu. Standart bir ürün elde edemiyorduk. Şimdi istediğimiz şekilde tek tip standart ürün üretme şansımız olacak” ifadelerini kullandı. </p>

<p><strong>“Bizim için de gurur” </strong></p>

<p>Kooperatif üyesi Sine Köse, desteğin ürün çeşitliliğini artıracağını ve uzun vadeli değerlendirme imkânı sağlayacağını ifade ederek, “Çok teşekkür ediyoruz. Bu destekler öncelikle köyde yaşamaya devam etmek için insanlara fırsat yaratıyor. Bence en önemli ayağı bu. Çünkü burada kalmaya devam etmek demek, toprağımızı işlemek demek. Toprağımızı işlemek demek, burada kalabilmek demek. Stevia zaten dünyada çok kullanılan bir ürün. Bu ürüne katma değer katmak, gazoz olarak üretmek bizim için de büyük gurur” diye konuştu. </p>

<p><strong>“Marka oluşturmaya başladık”</strong></p>

<p>Kooperatif üyelerinden Ayşe Özgen de kurutma makinesinin hijyen ve kalite açısından önemli katkı sağlayacağını belirterek, “Çok güzel bir çalışma yapıyoruz ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız destekliyor. Bu kurutma makinesi, mantarlarımız, kekiklerimiz, köyümüzde yapılan tarhanamız için çok önemli. Bir marka oluşturmaya başladık. Biz kadınlar, önümüz açıldığında çok güzel işler başarırız” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Büyükşehir tam destek veriyor”</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sağladığı desteklerin Çamlı halkının hayatına dokunduğunu söyleyen Çamlı Mahallesi Muhtarı Ebru Günay Köse ise “İzmir Büyükşehir Belediyesi bize tam destek vermeye çalışıyor, sağ olsun. Kooperatifimiz ve Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı çok iyi çalışıyor. Bunu görmekten çok mutluyuz, çok teşekkür ediyoruz. Kooperatifin gelişmesiyle birlikte kadınların istihdamı daha kolay oldu. Herkese destekleri için teşekkür ederiz” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 15:28:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/05/sekersiz-gazozun-adresi-camliya-yeni-destek-1777811315.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş dönmesi (vertigo) kişiyi eve hapsedebiliyor!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bas-donmesi-vertigo-kisiyi-eve-hapsedebiliyor-12100</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bas-donmesi-vertigo-kisiyi-eve-hapsedebiliyor-12100</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde her 10 kişiden birinde görülen vertigo (baş dönmesi) son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Günümüzde yanlış yaşam alışkanlıklarının etkisiyle gençlerde de sık rastlanan vertigonun bir hastalık değil, önemli bir belirti olduğunu vurgulayan Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Sürmeli, “Vertigo, kişinin kendisinin ya da çevresindeki nesnelerin döndüğünü, sallandığını veya hareket ettiğini hissetmesidir. Bu durum tek başına bir hastalık değil, altta yatan başka bir sağlık sorununun habercisidir” diyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Sürmeli, günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen hatta kişiyi eve hapsedebilen vertigoyu tetikleyen hataları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde her 10 kişiden birinde görülen vertigo (baş dönmesi) son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Günümüzde yanlış yaşam alışkanlıklarının etkisiyle gençlerde de sık rastlanan vertigonun bir hastalık değil, önemli bir belirti olduğunu vurgulayan <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Sürmeli</strong>, “Vertigo, kişinin kendisinin ya da çevresindeki nesnelerin döndüğünü, sallandığını veya hareket ettiğini hissetmesidir. Bu durum tek başına bir hastalık değil, altta yatan başka bir sağlık sorununun habercisidir” diyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Sürmeli, günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen hatta kişiyi eve hapsedebilen vertigoyu tetikleyen hataları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Yüzde 85 iç kulaktan kaynaklanıyor ama!</strong></p>

<p>Halk arasında baş dönmesi olarak bilinen vertigo yüzde 85 iç kulaktan kaynaklanırken, yüzde 15’i beyinle ilgili hastalıkların (migren, inme, tümörler, MS vb) belirtisi olabiliyor. Ancak baş dönmesi durumunda pek çok hasta, çoğu zaman hastanede hangi branşa başvuracağını bilemeyerek zaman kaybedebiliyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi KBB Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Sürmeli </strong>bu konuda şöyle konuşuyor: “Baş dönmesi baş hareketleriyle tetikleniyorsa, kulak çınlaması, işitme kaybı veya kulakta dolgunluk hissi eşlik ediyorsa öncelikle KBB (Kulak Burun Boğaz) uzmanına başvurulmalıdır.  Çünkü bu belirtiler iç kulak kaynaklı bir soruna işaret eder. Ancak baş dönmesi şiddetli baş ağrısıyla geliyor, kolda-bacakta uyuşma/güçsüzlük, çift görme, konuşma bozukluğu, yutma güçlüğü gibi belirtiler eşlik ediyorsa zaman kaybetmeden Nöroloji uzmanına başvurulmalıdır.”</p>

<p><strong>Tanı koymada gecikme yaşanabiliyor, çünkü… </strong></p>

<p>Ülkemizde her 10 kişiden birinde vertigo görüldüğünü, ancak vertigonun her hastada aynı şekilde ortaya çıkmadığını belirten Doç. Dr. Sürmeli, bu durumun tanıyı zorlaştıran en önemli faktörlerden birisi olduğunu söylüyor. Doç. Dr. Sürmeli şöyle diyor: “Hastalar şikayetlerini çoğu zaman ‘her şey dönüyor’, ‘yürürken savruluyorum’, ‘yer ayağımın altından kayıyor’ ya da ‘sarhoş gibiyim’ şeklinde ifade ediyor. Bazı hastalarda ise sadece sersemlik hissi, göz kararması veya dengesizlik ön planda olabiliyor. Bu nedenle her baş dönmesi aynı değildir ve detaylı değerlendirme gerektirir.” Vertigonun çoğunlukla tedavi edilebilir ve yönetilebilir bir durum olduğunu belirten Doç. Dr. Mehmet Sürmeli “Doğru tanı, düzenli takip, önerilen egzersizlerin yapılması ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile vertigo ataklarını en aza indirmek mümkündür. Ancak vertigoyla birlikte nörolojik bulgular (uyuşma, güçsüzlük, bilinç kaybı, bayılma, konuşma bozukluğu, çift görme, şiddetli ve hiç geçmeyen baş dönmesi) eşlik ediyorsa, ani ve tek taraflı işitme kaybıyla geliyorsa, ileri yaşta ilk kez ortaya çıktıysa, hipertansiyon, diyabet hastalığı varsa, zaman kaybetmeden Nöroloji uzmanına başvurulmalıdır” diyor. </p>

<p><strong>Vertigoyu tetikleyen 10 hata!</strong></p>

<p>“Klinik gözlemler ve araştırmalar; son yıllarda vertigo şikayetiyle sağlık kuruluşlarına başvuran kişi sayısında belirgin bir artış olduğuna işaret etmektedir” diyen KBB Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Sürmeli, günlük yaşamda yapılan bazı hatalı davranışların da vertigoyu tetiklediğini vurguluyor. Doç. Dr. Sürmeli vertigoyu tetikleyen 10 hatalı davranışı şöyle sıralıyor;</p>

<ul>
	<li>Yataktan hızla kalkmak</li>
	<li>Başı ani çevirmek veya yukarı-aşağı sallamak</li>
	<li>Aşırı tuz tüketmek</li>
	<li>Yetersiz su içmek</li>
	<li>Uzun süre ekran başında hareketsiz kalmak</li>
	<li>Yeterli ve kaliteli uyumamak </li>
	<li>Düzensiz ve hareketsiz yaşam tarzı</li>
	<li>Stresi kontrol edememek ve anksiyete</li>
	<li>Düzensiz ve sağlıksız beslenme, öğün atlama</li>
	<li>Aşırı kafein ve alkol tüketmek </li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:18:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/bas-donmesi-vertigo-kisiyi-eve-hapsedebiliyor-1777465087.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş teli her yaşta mümkün!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dis-teli-her-yasta-mumkun-12099</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/dis-teli-her-yasta-mumkun-12099</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, ortodontik tedavi hakkında merak edilenleri açıkladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Çapraşık dişler genel sağlığı da olumsuz etkileyebilir!</strong></p>

<p>Dişlerdeki çapraşıklığın yalnızca estetik bir sorun olmadığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, “Aynı zamanda ağız sağlığını ve genel sağlığı olumsuz yönde etkileyebilir.” dedi.</p>

<p>Çapraşık dişlerin, fırçalamayı ve diş ipi kullanımını zorlaştırdığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, “Bu durum zamanla dişlerde çürümeye, plak birikimine, renklenmelere ve diş eti iltihabı problemlerine yol açabilir. Aynı zamanda dişlerdeki yanlış konumlanma ve yanlış kapanış, çene eklemine ekstra yük bindirir. Bu durum çene ve baş ağrılarına, çiğneme güçlüklerine ve hatta bazı durumlarda konuşma bozukluklarına yol açabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Erken müdahale ile daha büyük ortodontik sorunların önüne geçmek mümkün!</strong></p>

<p>Çocuklarda ilk ortodontik muayenenin 7 yaş itibarıyla yapılması gerektiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, “Bu yaşta çocukların ağzında hem süt dişleri hem de kalıcı dişler birlikte bulunur. Erken muayene sayesinde dişlerin sürme yönü, çene gelişimi, kapanış problemleri ve yer darlığı gibi sorunlar erken bir dönemde tespit edilebilir. Gerektiği durumlarda erken müdahale yapılarak, ileride oluşabilecek çene asimetrisi veya daha büyük ortodontik sorunların önüne geçmek mümkün olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hangi ortodontik yöntemin seçileceği, hastanın diş yapısına ve tedavi ihtiyacına göre belirlenir!</strong></p>

<p>Şeffaf plaklar ile klasik diş tellerinin aynı amaca, yani dişlerin ideal konuma getirilmesine hizmet ettiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, ancak uygulama şekillerinin farklı olduğunu hatırlattı. </p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, şöyle devam etti:</p>

<p>“Şeffaf plaklar, kişiye özel üretilen, gerektiğinde çıkarılabilen, belirli aralıklarla değiştirilen neredeyse görünmez apareylerdir. Günlük kullanımda daha estetik ve konforludur; yemek yerken veya diş fırçalarken çıkarılabilmesi hastaya kolaylık sağlar. Klasik diş telleri ise dişlere sabitlenen braket ve tellerden oluşur. Bu durumda hastanın bireysel motivasyonuna gerek kalmadan, bu apareyler diş hareketlerini daha kontrollü bir şekilde yönlendirmeye yardımcı olur. Hangi yöntemin seçileceği, hastanın diş yapısına ve tedavi ihtiyacına göre bir ortodonti uzmanı tarafından belirlenir.”</p>

<p><strong>Ortodontik tedavi sadece çocukluk dönemine ait bir uygulama değil! </strong></p>

<p>Yetişkinlerde de diş teli tedavisi yapılabileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, “Ortodontik tedavi sadece çocukluk dönemine ait bir uygulama değildir. Yetişkin yaşlarda da belirli bir planlama ile dişler hareket ettirilebilir. Burada belirleyici olan yaş değil, diş ve diş eti sağlığıdır. Detaylı bir muayene ile uygun vakalarda diş teli veya şeffaf plak gibi yöntemlerle dişler ideal konumuna getirilebilir. Doğru planlama ve düzenli takip ile yetişkinlerde de oldukça başarılı sonuçlar elde etmek mümkün.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>İyi ağız hijyeni, diş eti sorunlarını ve çürükleri önleyerek tedavinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlar!</strong></p>

<p>Diş teli takılıyken temizlik ve bakım nasıl yapılması gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Muteber Durmuş, “Ağız hijyeni, diş teli tedavisindeki en önemli konulardan biri. Braketler ve teller yiyecek artıklarının daha kolay birikmesine neden olabileceği için temizlik rutini çok daha özenli yapılmalı. Günde en az iki kez, mümkünse her öğünden sonra dişler yumuşak kıllı bir ortodontik diş fırçası ile fırçalanmalı. Ulaşılamayan yerler arayüz fırçası ile temizlenmeli; diş ipi veya ortodontik diş ipi kullanılarak diş aralarının temizliği sağlanmalı. İyi bir ağız hijyeni hem diş eti problemlerinin hem de çürük oluşumunun önüne geçer, tedavinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Koruyucuların düzenli kullanımı ve kontroller tedavinin kalıcılığı için önemli! </strong></p>

<p>Ortodontik tedavi bittikten sonra dişlerin tekrar bozulmaması için önerilerde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tedavi bittikten sonra dişlerin bozulmaması için ‘retainer’ (pekiştirme teli) veya ‘Essix plağı’ (pekiştirme plağı) denilen apareyler kullanılır. Bu apareyler, dişlerin yeni pozisyonuna alışmasına yardımcı olur ve elde edilen sonucun korunmasını destekler. Pekiştirme teli genellikle dişlerin arkasına sabitlenen ince bir teldir. Pekiştirme plakları ise dişlerin üzerine tam oturan şeffaf plaklardır. Bu koruyucuların kullanım süresi ve şekli hekim tarafından belirlenir. Düzenli kullanım ve hekim kontrollerine uyum, tedavinin kalıcılığı açısından hayati önem taşır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:18:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/dis-teli-her-yasta-mumkun-1777465082.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukların Severek Tükettiği İçecekler Diyabet Riskini Artırıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklarin-severek-tukettigi-icecekler-diyabet-riskini-artiriyor-12081</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/cocuklarin-severek-tukettigi-icecekler-diyabet-riskini-artiriyor-12081</guid>
                <description><![CDATA[Genellikle yetişkinlerde görülen Tip 2 diyabet, günümüzde çocuklarda da kendini göstermeye başladı. Modern yaşamın getirdiği hareketsizlik, değişen beslenme alışkanlıkları, artan ekran süreleri çocukları henüz daha 10’lu yaşlardayken Tip 2 diyabet riskiyle karşı karşıya getirebiliyor. Çocukları diyabetten korunmak için ebeveynlerin bazı önemli noktalara dikkat etmesi gerekiyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt Sinem Türkmen, çocukların tip 2 diyabet riskleri ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bir kutu gazlı içecek 10 kaşık şeker içerebiliyor</strong></p>

<p>Son dönemlerde çocuklar arasında gazlı içecekler, renkli atıştırmalıklar, meyve suyu olmayan aromalı içecekler ve katkı maddeli sütlerin tüketimi artmış durumdadır. Ancak masum görünen bu alışkanlıklar aslında büyük bir tehlikenin habercisi olabilir. Çocukların severek tükettiği bu ürünler, çoğu zaman “gizli şeker depoları” olarak karşımıza çıkar. Öyle ki tek bir kutu gazlı içecek, 7- 10 çay kaşığı şeker içerebilir. Bu tür ürünlerin düzenli tüketimi ise sadece kilo artışına değil, aynı zamanda insülin direncine de zemin hazırlar. </p>

<p><strong>Çocuklar anne babalarının tabağını örnek alıyor</strong></p>

<p>Çocuklarda sağlıksız beslenme alışkanlıklarının kontrol altına alınması için anne babalara önemli görevler düşmektedir. Yani çözüm aslında evin içinde saklıdır. Ev yapımı limonata, taze sıkılmış meyve suyu, katkısız yoğurt ve şeker eklenmeden hazırlanan meyve püreleri çocuklar için çok daha sağlıklı alternatiflerdir. Çocukların beslenme konusunda en çok anne ve babalarının tabağına dikkat ettiği bilinmektedir. Evde sebze, meyve, baklagil ve tam tahıllar ne kadar sık tüketilirse, çocuklar da bu besinleri o kadar benimseyip hayatlarının bir parçası haline getirir. </p>

<p><strong>Özel günlerinizde pizza, hamburger yerine sağlıklı besinleri tercih edin</strong></p>

<p>Yapılan çalışmalar aile sofralarının sadece yemek yenilen bir alan olmadığını, aynı zamanda sağlıklı alışkanlıkların kazanıldığı bir “eğitim ortamı” olduğunu ortaya çıkarmıştır. Birlikte sofraya oturmak, çocuklara doğru beslenme davranışlarını kazandırmada önemli bir adımdır. Öte yandan, özel günlerde sıkça tercih edilen pizza ve hamburger gibi yüksek kalorili yiyecekler, çocukların ilerleyen yaşlarda duygusal durumlarla bu tür besinleri ilişkilendirmesine yol açabilir. Bu nedenle sağlıklı yiyeceklerin de özel anların bir parçası olması gerekir. </p>

<p><strong>Her çocuk her gün en az 60 dakika hareketli olmalı</strong></p>

<p>Beslenmenin yanı sıra hareket de büyük önem taşır. Günümüzde çocuklar, sokakta oyun oynamak yerine ekran başında saatler geçirmektedir. Bu durum ise hareketsizlik ve buna bağlı kilo artışını beraberinde getirir. Oysa çocukların her gün en az 60 dakika aktif olması gerekir. Yürüyüş, dans, ip atlama ya da bisiklete binmek önerilebilir. Basit gibi görünen bu aktiviteler, hem fiziksel hem de ruhsal sağlık için büyük fayda sağlar. </p>

<p><strong>Düzenli uyku çocukların hormon dengesini olumlu etkiliyor</strong></p>

<p>Bir diğer kritik konu ise uyku düzenidir. Yetersiz uyku, çocuklarda da tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi hormon dengesini bozabilir. Geç yatma, uzun süreli ekran kullanımı ve düzensiz uyku alışkanlıkları diyabet riskini artıran faktörler arasında yer alır. Çocukların yaşlarına uygun uyku süresine dikkat edilmesi ve yatmadan en az bir saat önce ekranların kapatılması gerekir. </p>

<p><strong>Çocuklukta kazanılan sağlıklı alışkanlıklar yetişkinlikte diyabet riskini en aza indirir</strong></p>

<p>Diyabetle mücadele, hastalık ortaya çıktıktan sonra değil, çok daha önce başlamalıdır. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandıran, çocuklarını hareket etmeye teşvik eden ve ekran süresini sınırlayan aileler, aslında çocuklarına sağlıklı bir geleceğin kapısını açar. Öte yandan bazı belirtiler de göz ardı edilmemelidir. Sık acıkma, sürekli tatlı isteği, hızlı kilo artışı ya da aşırı susama gibi durumlar diyabetin erken sinyalleri olabilir. Böyle bir durumda bir uzmana başvurmak ve basit bir kan şekeri ölçümü yaptırmak, erken tanı açısından büyük önem taşır. Unutulmamalı ki, çocuklukta kazanılan her sağlıklı alışkanlık, yetişkinlikte diyabet riskini azaltan en güçlü yatırımdır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:15:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/cocuklarin-severek-tukettigi-icecekler-diyabet-riskini-artiriyor-1777464954.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Sıfır atık mutfak” yaklaşımı yaygınlaşmalı!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sifir-atik-mutfak-yaklasimi-yayginlasmali-12066</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sifir-atik-mutfak-yaklasimi-yayginlasmali-12066</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, 29 Nisan Gıda İsrafını Durdurma Günü kapsamında değerlendirmelerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Birçok gıda çöpe gidiyor…</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Beslenme Uzm. Hatice Nurseda Hatunoğlu, evlerde fark edilmeden büyüyen gıda israfına dikkat çekerek, “Evlerde en sık israf edilen gıdaların başında ekmek, taze sebze ve meyveler, süt ve süt ürünleri ile pişmiş yemek artıkları geliyor. Özellikle çabuk bozulan gıdalar, plansız alışveriş ve uygun olmayan saklama koşulları nedeniyle tüketilemeden çöpe gidebiliyor.” dedi.</p>

<p><strong> Planlı alışveriş israfı azaltıyor!</strong></p>

<p>İsrafı önlemenin en önemli adımlarından birinin alışverişi planlı yapmak olduğunu söyleyen Hatunoğlu, “Bunun için alışveriş öncesinde evde bulunan gıdalar kontrol edilmeli ve ihtiyaca göre bir liste hazırlanmalıdır. Ayrıca açken alışveriş yapmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü açlık hissi, ihtiyaç dışı gıdalara yönelimi artırabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Planlı haftalık menü israfı önlüyor! </strong></p>

<p>Haftalık menü planı yapmanın gıda israfını azaltmada etkili bir yöntem olduğunu kaydeden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Menü planı sayesinde aynı malzemeler farklı öğünlerde değerlendirilebilir, gereksiz alışverişin önüne geçilir ve yemek hazırlama süreci daha düzenli hale gelir.” ifadesinde bulundu. </p>

<p><strong>Artan yemekler doğru şekilde değerlendirilmeli</strong></p>

<p>Artan yemeklerin doğru saklama ve yeniden kullanma yöntemleriyle güvenli şekilde tüketilebileceğini vurgulayan Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Artan yemekler doğru şekilde saklandığında ve uygun yöntemlerle yeniden değerlendirildiğinde hem güvenli hem de besleyici olabilir. Örneğin sebze yemekleri çorbalara eklenebilir, pilavlar farklı tariflerle yeniden hazırlanabilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, yemeklerin piştikten sonra uzun süre oda sıcaklığında bekletilmemesi, mümkün olan en kısa sürede buzdolabına kaldırılması, buzdolabında da uzun süre bekletilmemesi ve tekrar tüketilirken yeterli sıcaklığa ulaşmasının sağlanmasıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Sıfır atık mutfak” yaklaşımı yaygınlaşmalı</strong></p>

<p>“Sıfır atık mutfak” anlayışının önemine dikkat çeken Beslenme Uzm. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Sıfır atık mutfak yaklaşımı, gıdaların mümkün olan en verimli şekilde kullanılmasını ve atığın en aza indirilmesini hedefler. Bu yaklaşımda sadece yenilebilir kısımlar değil, kabuk ve sap gibi genellikle atılan bölümler de değerlendirilir. Porsiyon kontrolü yapmak ve artan yemekleri yeniden kullanmak bu yaklaşımda oldukça önemlidir.” dedi.</p>

<p><strong>Bayatlayan gıdalar çöpe gitmek zorunda değil</strong></p>

<p>Bayat ekmeklerin galeta unu ya da kruton olarak kullanılabileceğini belirten Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Bayatlayan ekmekler galeta unu, kruton veya farklı yemeklerde kullanılabilirken, yumuşamaya başlayan meyveler smoothie ya da komposto yapımında değerlendirilebilir. Sebzeler ise çorba, püre veya fırın yemeklerine eklenerek yeniden kullanılabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Az ama doğru alışveriş” vurgusu</strong></p>

<p>Doğru alışveriş alışkanlıklarının önemine değinen Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Az ama doğru alışveriş yapmak için ihtiyaç kadar ürün almak, mevsiminde gıdaları tercih etmek ve tüketilebilecek miktarda alışveriş yapmak gerekir. Alışveriş yaparken bilinçli ve planlı olmak oldukça önemlidir.” ifadesinde de bulundu. </p>

<p><strong>İsrafı azaltan basit alışkanlıklar!</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Mutfakta israfı azaltmak için haftalık menü planı yapmak, alışveriş listesi hazırlamak, gıdaları doğru saklamak, son kullanma tarihlerini düzenli kontrol etmek ve artan yemekleri değerlendirmek gibi basit alışkanlıklar oldukça etkilidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Gıda israfı bütçeyi ve sağlığı da etkiliyor</strong></p>

<p>Çöpe atılan her gıdanın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sağlık ve çevre açısından da kayıp olduğunu belirten Hatunoğlu, “Çöpe atılan her gıda, aslında harcanan paranın, emeğin ve doğal kaynakların kaybı anlamına gelir. Bunun yanında plansız alışveriş ve tüketim, sağlıksız beslenme alışkanlıklarını da beraberinde getirebilir. Bu nedenle gıda israfı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sağlık ve çevre açısından da önemli bir sorundur.” dedi.</p>

<p><strong>Küçük adımlar büyük fark oluşturur!</strong></p>

<p>Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, gıda israfını önlemek için büyük değişimlere gerek olmadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Gıda israfını önlemek için büyük değişikliklere gerek yoktur. Küçük ama bilinçli adımlar hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli sonuçlar doğurur. İhtiyacımız kadar almak ve elimizdeki gıdaları en iyi şekilde değerlendirmek, sürdürülebilir ve sağlıklı bir yaşamın temelini oluşturur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:14:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/sifir-atik-mutfak-yaklasimi-yayginlasmali-1777464841.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlık, destek ve umut merkezi</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/saglik-destek-ve-umut-merkezi-12036</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/saglik-destek-ve-umut-merkezi-12036</guid>
                <description><![CDATA[İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Karşıyaka’da hayata geçirdiği merkez; diyabet farkındalığından otizm etkinliklerine, psikolojik danışmanlıktan ailelere desteğe kadar geniş bir yelpazede hizmet sunarak İzmirlilerin yaşam kalitesini artırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Karşıyaka Girne Bulvarı’nda, uzun süredir atıl durumdaki üç daireyi dönüştürmesiyle hayata geçen danışmanlık merkezi; Diyabet Farkındalık Merkezi, Otizm Etkinlik Merkezi ve Psikolojik Destek Birimi ile koruyucu ve destekleyici sağlık hizmetleri sunuyor. Merkezde, diyabet hastaları ve risk grubundaki bireylerin yanı sıra tüm vatandaşlara yönelik çalışmalar yürütülürken; otizmli bireyler için uzmanlar eşliğinde eğitici ve eğlenceli etkinlikler düzenleniyor. Psikolojik Destek Birimi’nde ise çocuk, ergen ve yetişkinlere danışmanlık hizmeti veriliyor. Farklı hizmetleri tek çatı altında buluşturan merkez, yalnızca sağlık desteği sağlamakla kalmıyor; bireylerin yaşam kalitesini artırmayı, ailelerin gündelik yaşamına da nefes olmayı hedefliyor.</p>

<p><strong>Ölçümler yapılıyor</strong><br />
Diyabet Farkındalık Merkezi’nin çalışmalarını aktaran Uzman Diyetisyen Semiha Özge Kara, başvuranların önce kayıt altına alındığını, ardından diyabet eğitim hemşiresine yönlendirildiğini belirtti. Danışanın öyküsünün değerlendirilerek kronik hastalıklar ve sağlıklı yaşam konusunda bilgilendirme yapıldığını ifade etti. İhtiyaç halinde diyetisyene yönlendirme yapıldığını aktaran Kara, “Son üç ayda yapılan tetkikleri inceliyor, vücut analizi yapıyor; bel ve kalça çevresi ölçümlerini alıyoruz. Yaşam ve beslenme alışkanlıklarını değerlendirerek kişiye özel öneriler sunuyor, düzenli kontrollerle süreci takip ediyoruz” dedi. Amaçlarının danışanların sağlıklı kiloya ulaşması ve bunu koruması olduğunu vurgulayan Kara, bu sayede kronik hastalıkların yönetimine destek olduklarını, verilen eğitimlerle de farkındalığı artırmayı hedeflediklerini söyledi.</p>

<p><strong>Türkiye’de diyabet oranı yüksek</strong><br />
Kara, diyabetin; pankreasın yeterli insülin üretememesi ya da üretilen insülinin vücut tarafından etkin kullanılamaması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu belirtti. Tip 1, tip 2 ve gebelik diyabeti gibi türleri bulunduğunu ifade etti. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun 2025 raporuna göre Türkiye’de diyabet oranının yüzde 16,3’e yükseldiğini aktaran Kara, bu oranla Türkiye’nin Avrupa’da en yüksek diyabet görülme sıklığına sahip ülke konumunda olduğunu söyledi. Tip 2 diyabetin en önemli nedenlerinden birinin obezite olduğuna dikkat çeken Kara, prediyabet ve insülin direnci bulunan bireylerde riskin daha yüksek olduğunu vurguladı. Kara, yaşam tarzı değişikliğinin önemine işaret ederek, Diyabet Farkındalık Merkezi’nde danışanlara bu süreçte destek verdiklerini dile getirdi.</p>

<p><strong>“Artık içim rahat edecek”</strong><br />
Otizm Etkinlik Merkezi, aileler için önemli bir ihtiyaca yanıt veriyor. Otizmli kızı Seray’ı merkeze getiren Sema Tokalı, kızının 4 yaşında atipik otizm tanısı aldığını belirterek merkezin açılmasından büyük memnuniyet duyduğunu söyledi. Tokalı, “İşlerimi hep kızıma göre ayarlıyordum. Onu güvenle bırakabileceğim bir yer olması beni rahatlattı. Uzmanlar eşliğinde etkinliklere katılacak, sosyalleşecek ve gelişim gösterecek. Artık içim daha rahat, ben de işlerimi daha kolay halledebileceğim” dedi. Merkezin otizmli çocuklar ve aileleri için önemli bir destek olduğunu vurgulayan Tokalı, hizmetten dolayı İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür etti.</p>

<p><strong>Böyle bir merkeze çok ihtiyacımız vardı”</strong><br />
“Otizmli oğlu Toprak’ı merkeze getiren Aysun Ediz Aslan, hizmetten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Aslan, çocuğunu 2 yaşından bu yana özel eğitimlere götürdüğünü belirterek merkezin önemli bir ihtiyaca yanıt verdiğini söyledi. “Çocuklarımızı güvenle bırakabileceğimiz bir yer yoktu. Bu merkez hayatımızı kolaylaştırdı” diyen Aslan, burada çocuklara birebir ilgi gösterildiğini ve hizmetin hem çocuklar hem de aileler için büyük katkı sağladığını ifade etti. Aslan, merkezin açılmasında emeği geçenlere teşekkür etti.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 13:15:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/saglik-destek-ve-umut-merkezi-1777371301.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sık İdrara Çıkma ve Karın Ağrısı</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-12032</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-12032</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağında sık görülmesine rağmen çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen böbrek reflüsü, idrarın mesaneden böbreklere doğru geri kaçmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle sık idrara çıkma, karın ağrısı, tekrarlayan ateşli idrar yolu enfeksiyonlarıyla kendini gösterebilen bu tablo, erken tanı konulmadığında kalıcı böbrek hasarına yol açabiliyor. Uzmanlar, çocuklarda görülen idrar yolu enfeksiyonlarının mutlaka dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Hakan Kocaman, çocuklarda böbrek reflü hastalığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İdrar akışı terse döner ve bakteriler böbreklere ulaşır</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın normalde tek yönlü olması gereken akışının tersine dönmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu durum, bakterilerin böbreklere ulaşmasını kolaylaştırarak enfeksiyon riskini artırır. Özellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde görülen hastalık, çoğu zaman belirgin şikâyet oluşturmadan ilerleyebilir.</p>

<p><strong>0-5 yaş arası çocuklar en riskli grupta</strong></p>

<p>VUR açısından en riskli grup 0-5 yaş arası çocuklardır. Erkek bebeklerde yaşamın ilk yılında daha sık görülürken, kız çocuklarında genellikle tekrarlayan enfeksiyonlarla ortaya çıkmaktadır. Ailesinde reflü öyküsü olanlar, doğumsal idrar yolu anomalisi bulunan çocuklar ile kabızlık ve işeme bozukluğu yaşayanlar da risk grubunda yer alır. Hastalığın en yaygın nedeni doğumsal faktörlerdir. Üreterin mesaneye giriş yerindeki kapak mekanizmasının yeterince gelişmemesi reflüye yol açabilir. Bunun yanı sıra mesane çıkışında tıkanıklık, nörojen mesane, posterior üretral valv gibi yapısal sorunlar ya da uzun süreli işeme disfonksiyonları da hastalığın gelişmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler çocuklarda böbrek reflüsüne işaret edebilir!</strong></p>

<p>Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ve özellikle ateşli enfeksiyonlar en önemli işaretler arasında yer alır. Bir yaş altı bebeklerde nedeni açıklanamayan yüksek ateş, gebelikte saptanan böbrek genişlemesi ve ailede reflü öyküsü bulunması da dikkate alınmalıdır. Ayrıca büyüme geriliği ve çocukluk çağında görülen hipertansiyon da değerlendirilmesi gereken diğer önemli bulgulardır.</p>

<p>Hastalık çoğu zaman doğrudan belirti vermese de idrar yolu enfeksiyonu sırasında bazı şikâyetlerle kendini gösterebilir. Bebeklerde yüksek ateş, huzursuzluk, beslenme güçlüğü, kusma ve kilo alamama görülebilir. Daha büyük çocuklarda ise sık ve ağrılı idrara çıkma, karın veya bel ağrısı, kötü kokulu ya da bulanık idrar ve gece alt ıslatma gibi belirtiler ön plana çıkabilir.</p>

<p><strong>Böbrek hasarı varsa cerrahi gündeme gelebilir</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflünün en büyük riski, yol açtığı enfeksiyonlar ve buna bağlı gelişen böbrek hasarıdır. Tanı için ilk basamak genellikle ultrasonografidir. Kesin tanı ise “işeme sistoüretrografisi” (VCUG) ile konur ve bu yöntemle reflünün derecesi belirlenir. Gerekli durumlarda böbreklerde kalıcı hasar olup olmadığını değerlendirmek için böbrek sintigrafisi de yapılabilir.</p>

<p>Tedavi süreci her çocuk için bireysel olarak planlanmalıdır. Çünkü reflünün derecesi, çocuğun yaşı, enfeksiyon sıklığı ve böbreklerde hasar olup olmaması en önemli belirleyici unsurlardır. Düşük dereceli reflülerin önemli bir kısmı zamanla kendiliğinden düzelebilmektedir. Hafif vakalarda düzenli takip ve enfeksiyonlardan korunma yeterli olabilirken, orta dereceli olgularda endoskopik yöntemler tercih edilebilir. İleri dereceli ve böbrek hasarı riski bulunan durumlarda ise cerrahi tedavi gündeme gelebilir. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 13:14:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-1777371274.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan:   “Atalarımızın öğrettiği erdem ahlakını tüketmek üzereyiz”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-atalarimizin-ogrettigi-erdem-ahlakini-tuketmek-uzereyiz-12031</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-atalarimizin-ogrettigi-erdem-ahlakini-tuketmek-uzereyiz-12031</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Veli Buluşmaları” programı kapsamında 3 binin üzerinde veliyle bir araya geldi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“Hiç olmadığı kadar ergeni hastaneye yatırmak zorunda kalıyoruz…”</strong></p>

<p>Eğitimcilerin ve velilerin yoğun ilgi gösterdiği buluşmada teşhis yanlış olursa tedavinin de yanlış olabileceğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan; şöyle devam etti:</p>

<p><strong>“</strong>Çocuk ve ergen ruh sağlığı için son yıllarda yaşanan savrulma tesadüfi değil. İki tane önemli etken var. Birincisi, pandemi birçok şeyi altüst etti. Biz COVID pandemisinden önce genellikle yaşlılar etkilenecek diye beklerken en çok gençler etkilendi. Pandeminin dışında burada teknolojiye hız kazandırdı. Evrensel değerlerde küresel olarak aşınma vardı. Bu bizi de çok fazla etkiledi. Mesela Avrupa’daki etkisinden daha fazla küresel değer aşınması etkiledi. Bütün bunlar üst üste geldiği zaman okulda mesela akran zorbalığı Avrupa ortalaması yüzde 30’lardayken bizde yüzde 40’larda gibi. Bunca senelik psikiyatri uzmanlığı hayatımda son yıllarda hiç olmadığı kadar ergeni hastaneye yatırmak zorunda kalıyoruz. Bunların kök nedenini araştırdığımızda aslında 100 vakanın 80’i birbirine benzer çıkıyor. Bu nedenle bu ivme devam edecek gibi gözüküyor. Bu yok edilemez ama azaltılabilir. Burada aileye, eğitimcilere ve okul iklimine önemli görevler düşüyor. Gençlerin burada yapacakları muhakkak var ama ondan önce okul iklimi ve ailenin bu konudaki farkındalığı çok önemli. Bir sorunu çözmek için önce farkına varmak gerekiyor. Farkındalık ilk adım. Farkındalık yoksa tanı, teşhis yanlış oluyor. Teşhis yanlış olursa tedavi de yanlış oluyor. Onun için teşhisi doğru koyabilmek önemli.” </p>

<p><strong>“Gençlerin mentorluğa ihtiyacı var”</strong></p>

<p>İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün düzenlediği programda aşınan değerler canlandırıldığında gençlerin hızlıca toparlanılacağını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Aileler karamsar olmasınlar. Bizim toplumumuzda asırlardır gelen bir Anadolu irfanı var. Bu Anadolu irfanındaki ve bazı aşınan değerleri canlandırırsak çok hızla toparlarız. Gençlere iyi yol arkadaşlığı, mentorluk yapmamız gerekiyor. Gençlerin mentorluğa ihtiyacı var. Burada akran mentorluğu da önemli. Biz üniversitede, ‘Akran Mentorluğu-Hedef Arkadaşlığı’ programı yaptık. Mesela uluslararası öğrenciler vardı. Her ülkenin öğrencisi Nijeryalılar bir grup, Filistinliler bir grup, Suriyeliler bir grup, Orta Asya’dan gelen bir grup dolaşıyorlar. Ön test-son test yaptık. Bunların sonucunda da bu Hedef Arkadaşlığı projesinde akran mentorluğunda bir Türk öğrenciye bir uluslararası öğrenciyi akran yaptık. Ayrıca İstanbul’daki çeşitli yerlere grup grup seyahatler yaptık. Onlar müthiş kaynaştılar ve o gerilim bitti. Yoksa öbür türlü kutuplaşmalar vardı. Gruplaşmalar, kavgalar, ses tonları yükselmeler vardı, düzeldi. Bunların çözümleri var yani çözüm, bilimsel metodoloji.” dedi.</p>

<p><strong>“Sorunlara bilimsel metodolojiyle çözüm bulmamız gerekiyor”</strong></p>

<p>Yeni sorulara yeni cevap vermenin bu zamanda bilimin metodolojisi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Sorunlara bilimsel metodolojiyle çözüm bulmamız gerekiyor. Geleneksel çözümlerimiz artık işe yaramıyor. Eski sorulara yeni cevaplar vereceğiz. Eski sorulara eski cevapları verirsek biz aynı yerde patinaj yapıp dururuz. Yeni sorulara yeni cevap vermenin metodolojisi de bu zamanda bilimin metodolojisidir. Ve buna bütün dünyanın kullandığı ve şu anda bizim de çok kolay kullanabileceğimiz altyapımızın olduğu metotlar var. Bunlarla ilerleyebiliriz. Anne babaya şiddet uygulayan çocuklar bize geldiği zaman en çok gördüğümüz, bu çocuklar ergenliğe yeni girmiş çocuklar. Erken ergenlik dönemi işte 12-14 yaş. Erken ergenlik döneminde çocukların yetiştirilme biçimine bakıyoruz. Önce bir nörogelişimsel bozukluk var mı; otizme benzer bir durum, hastalık var mı diye bakıyoruz. Hastalık yoksa yetiştirilme biçimine bakıyoruz. Ailedeki anne-baba rollerine bakıyoruz. Çocuk doğru-yanlış, iyi-kötü, özgürlük ve sorumluluk çizgilerini biliyor mu, sınırlarını biliyor mu? Çocuk evin hükümdarı gibi büyütülmüş, anne baba çocukların etrafında dönüyor. Çocuk okulda her istediği olmalı diye düşünüyor. Arkadaşları her istediğini yapmalı, sınırları bilmiyor çünkü. Daha sonra içindeki acı öfkeye dönüşüyor. Öfke birikiyor düşmanlığa dönüşüyor, düşmanlık da devam edince şiddete dönüşüyor. Böyle bir zincirleme bir ilerleme oluyor. Eğer böyle durumlarda anne baba rehberliği yoksa, uzman konusunda müdahale yoksa genellikle böyle büyük olaylar ortaya çıkıyor. Yani özel böyle evin hükümdarı gibi yetiştirilmiş çocuklar bu konuda çok riskli çocuklar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Psikolojik sağlamlık çalışmaları yapınca problemler büyümeden çözülüyor”</strong></p>

<p>Çocukta öngörülemezlik, belirsizlik ve temel güven duygusunun olmamasının beyinde hasar vermeye yettiğinden bahseden Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Aile mentorluğu ya da akran mentorluğundaki maksat patolojiyi, hastalığı düzeltmek değil, sağlam yönleri güçlendirmek. Sağlam yönleri güçlendirip, psikolojik sağlamlık çalışmaları yapınca problemler büyümeden çözülüyor. Buna birincil koruma deniyor. Bu gibi çözümler var. Bir çocuk anneyi, babayı bir de onların ilişkisini örnek alır. Evde sürekli gerilim varsa yapılan beyin tarama çalışmaları var. Beyin tarama çalışmalarında ABD’de Irak Savaşına giden askerlerin beynindeki travma izleri araştırılmış ve beyindeki hangi yapı bozulmuş onu tespit etmişler. Bir de ailede fırtınalı evliliklerdeki çocukların beyin taramasını yapmışlar. Evlilikteki çocukların savaştaki asker gibi beyinlerinde aynı travma izleri çıkmış. Savaştaki en büyük korku nedir? Güvensizlik, ölüm korkusu ve öngörülemezlik, belirsizlik. Bir çocuk için de öngörülemezlik, belirsizlik ve temel güven duygusunun olmaması beyinde hasar vermeye yetiyor. Çocuk şiddeti bir müddet sonra sorun çözme yöntemi, hak arama yöntemi olarak kabul ediyor ve devam ettiriyor. Böyle olaylarda da ‘Bana engel olan şey benim düşmanımdır, benim yanımda olmayan şey benim düşmanımdır.’ tarzındaki bir yaklaşımla rahatlıkla şiddete yöneliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Sorgulama yapabilen kişilerin sınır ihlalleri daha az oluyor”</strong></p>

<p>Problemi çözmek yerine gençlerin sağlam yönlerini güçlendirmek hedeflendiğinde sonucun daha hızlı alınacağına değinen Tarhan; “İnsanoğlu bir şeyi istediği zaman onu akla uygun hale getirebiliyor. Aklı olumsuz yönde kullanıyor. İnsanoğlu kendini aldatma üstadıdır. Öz eleştiri yapanlar yahut da başkasının eleştirisine açık olanlar, sorgulama yapabilen kişilerin sınır ihlalleri daha az oluyor. Okul şiddeti, okula silah götürme olayları ABD’de çok yaygın ve şimdi azalmaya başladı. Onlar okullarda mindfulness çalışmaları yaptılar. Psikolojik sağlamlık çalışmalarında daha sorun çıkmadan ‘psychological resilience’ deniyor. Bizde yılmazlık gibi; okul yılmazlığı, aile yılmazlığı gibi bir psikolojik sağlamlık çalışmaları yapıyorlar. Hiç problemle uğraşmıyorlar. Mesela rehber öğretmenlerimiz sorunlu vakalarla uğraşmak yerine, problemi çözmek yerine gençlerin sağlam yönlerini güçlendirmek şeklinde hareket etse daha hızlı sonuç alınır. Bununla ilgili biz üniversitede 5 yıl kadar 20 tane psikologla birlikte 19 modüllük bir çalışma yaptık. Bu çalışmayı ‘Mutluluk Bilimi ve Değerler’ diye 2022’de yayınladık. Daha sonra ikinci baskısını 2025’te yardımcı ders kitabı formatında yaptık. Kendi kültürümüze uygun çözümler ürettik. Anlam ve amaç modülü var. Onun dışında öfke yönetimi, stres yönetimi, minnettarlık, şükran, bağışlayıcılık ve empati modülü var. Empatiyi öğretiyoruz, zaten en önemli şey de empati yoksunluğu. Bütün bunlar olmadığı zaman güven zayıflıyor, güven zayıflayınca korku ortaya çıkıyor, korku çıkınca da şiddet ortaya çıkıyor. Yani böyle bir altyapı oluşuyor. Bu nedenle teşhisi doğru koyarsak çözüm doğru olur.” dedi.</p>

<p><strong>“Atalarımızın öğrettiği erdem ahlakını tüketmek üzereyiz”</strong></p>

<p>Toplumu toplum yapan değerlerin devam ettirilmesi gerektiğinden bahseden Tarhan; “Teknoloji hayatımıza hız kazandırdı ama anlam, amaç ve değerler hayatımıza yön kazandırıyor. Hız kazandırmak iyi, yön vermek daha iyi. Bizi biz yapan değerleri devam ettirmemiz gerekiyor. Bu değerler neden önemli? Değerler, erdem ahlakı genetik değil epigenetik. Genetik DNA’mızdan geliyor. Şu anda atalarımızın öğrettiği erdem ahlakını tüketmek üzereyiz. Çünkü epigenetik, iki üç nesil geçti. Sosyolojik fazlar genellikle otuz senedir. Üç faz geçti, dördüncü fazdayız. Artık okullarımızın erdem ahlakını öğretme endişesi olmalı. Japonlar, Çinliler 4-6 yaş arası çocuklara paylaşımcılığı, empatiyi öğretiyorlar. Hatta çocuğa hayata hazırlansın diye akvaryumdaki balığın öleceğini bile öğretiyorlar. Esas temel 4-6 yaşta atılıyor. Milli Eğitim’imizin öyle bir çalışması olduğunu duydum, şiddetle başlamalı. Hiç olmazsa 10-15 sene sonrasını kurtarırız ama bunu bilimsel metodolojiyle yapacağız. Yöntemleri var ve bizim kültürümüze çok uyuyor. ABD’lilerin kullandığı mindfulnessı araştırdım sanki Mevlâna’yı, bizim Anadolu irfanımızı almışlar, metodoloji geliştirmişler, sistematize etmişler, bilim haline getirmişler psikolojik sağlamlık çalışmaları olarak bize sunuyorlar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Okullarda iletişim tek yönlü değil, çift yönlü olmalı”</strong></p>

<p>Empati yoksunluğunun bütün kötülüklerin kapısını açtığını belirten Tarhan; “Anne-babanın ve eğitimcilerin ‘kelebek avcısı’ gibi olması lazım. Kelebek avcısı kenara çekilir, bekler, kelebeği incitmeden yakalar ve kafese koyar. Çocuk bir şey yaptığı zaman hemen tepki göstermek yerine dağın arkasını görebilecek bir liderlik lazım. Şefkatle o çocuğun hatalarındaki sosyal ve duygusal ipuçlarını yakalamak gerekir. Mesela çocuk içine kapandıysa ya da her zaman konuşan çocuk artık konuşmuyorsa bunu fark etmek lazım. Okulda ve evde öğrencilerimizi, çocuklarımızı avcumuzun içi gibi tanımalıyız. Okullarda iletişim tek yönlü değil, çift yönlü olmalı. Milli Eğitim’in yeni modellerinde proje odaklı eğitim ve takım çalışması var; bu devrimsel bir şey. Batı bu tür sorgulayan insanları yetiştirdiği için teknolojide ilerliyor. Bunun olması için yüksek güvenlikli toplumlar lazım çünkü insanlar geleceğini güvende hissetmeli. ABD’de travmaya duyarlı liseler açtılar. Adı SEL (Social Emotional Learning - Sosyal ve Duygusal Öğrenme) liseleri. Risk gruplarındaki çocuklarla sosyal ve duygusal beceri çalışmaları yapıyorlar. Eğitimcilerin ve ailelerin empatiyi öğretmesi çok önemli. Empatiyi öğrenen bir çocuk, karşı tarafın duygularını ve haklarını anlar. Empati yoksunluğu bütün kötülüklerin kapısını açar.” dedi.</p>

<p><strong>“Manevi bağışıklık sistemimizi güçlendirmemiz gerekiyor”</strong></p>

<p>Özgürlük adı altında sorumsuzluğun yaygınlaştığının altını çizen Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Okul yönetiminin güven kuralı ile yaşamı geliştirmesi lazım. Bir hatayı biri yaptığında ceza almaz, diğeri yaptığında alırsa adalet duygusu zedelenir ve şiddet artar. Güven sosyal sermayedir ve iki ayağı vardır: Güven ve iş birliği. İçsel denetim yani vicdan çok önemlidir. Dış denetim, ceza yeterli olmaz. Günümüzde özgürlük adı altında sorumsuzluk çok yaygınlaştı. Aile ve okulun kontrolü zayıfladı. Bizim manevi bağışıklık sistemimizi güçlendirmemiz gerekiyor. Anne-babalar çocuklarını sadece mutlu etmek için değil, hayata hazırlamak için uğraşmalılar. Güç, güzellik ve başarı takıntısı insanları sömürüyor. Gerçek mutluluk, kendini tanımak ve kendinle barışık olmaktır. Çocuklardaki davranış bozukluklarının arkasında çoğu zaman ‘gizli depresyon’ vardır. Çocuk depresyondayım demez ama davranışıyla bunu gösterir. Eğer evde sevgi ve disiplin varsa, çocuk dışarıda hata yapsa bile bir süre sonra evdeki huzura geri döner. Krizleri bir büyüme ve gelişme fırsatı olarak görmeliyiz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Beynimiz biyolojik bir bilgisayar gibidir ve zihnimiz onu yönetir”</strong></p>

<p>Ailede uygulanması gereken 5S kuralına dikkat çekerek sözlerini sonlandıran Tarhan;<strong> “</strong>Nebraska Üniversitesinin mutlu aileler üzerinde yaptığı bir çalışmada üç ortak özellik bulunmuş. Birlikte zaman geçirmek, eşlerin birbirine verebileceği en güzel hediye nitelikli beraberliktir. 10-15 dakika bile olsa göz temasının kurulduğu, birbirini dinledikleri çift yönlü bir iletişim. Takdir, övgü ve onay sözlerini çok kullanmak. Eleştiri odaklı ilişkilerde sorun çok çıkıyor. ‘97 aldın, neden 100 almadın?’ demek çocuğu hayata küstürür. Sorunları incitmeden, ego tatmini için değil, ailenin geleceği için çözmeye odaklanmak gerekir. Birlikte kiliseye giden aileler yani yaşam felsefelerinin benzer olması. Bu güven veren bir beraberlik sağlar. Yaşlı çiftlerin birbirine şefkat göstermesi gibi. Şefkat, içinde empati barındıran büyük bir duygudur. Şartlı sevgi özgüveni düşürür. Ayrıca ailede uygulanması gereken ‘5S Kuralı’da vardır. Sevgi, saygı, sabır, sadakat, samimiyet. Sevgi, koşulsuz olmalı. Saygı, içinde nezaket olan bir saygı. Sabır, hem olumsuz durumlarda isyan etmemek hem de bir hedefe giderken zorluklara katlanmak. Sadakat, hem yalan söylememek hem de bağlılık. Samimiyet ise içtenlik. Niyet beyni programlar. Eğer sabah 4’te kalkmaya niyet ederseniz, saat kurmadan uyanırsınız. Beynimiz biyolojik bir bilgisayar gibidir ve zihnimiz onu yönetir.” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 13:14:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/prof-dr-nevzat-tarhan-atalarimizin-ogrettigi-erdem-ahlakini-tuketmek-uzereyiz-1777371269.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bahar depresyonuna karşı 6 kritik öneri</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bahar-depresyonuna-karsi-6-kritik-oneri-12030</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bahar-depresyonuna-karsi-6-kritik-oneri-12030</guid>
                <description><![CDATA[Bahar aylarında doğanın canlanmasıyla birlikte pek çok kişinin enerjisi ve motivasyonu artarken, bazı kişilerde ise tam tersine yorgunluk, huzursuzluk ve depresif bir ruh hali ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi’nden Klinik Psikolog Seda Akcan, “Bahar depresyonu çoğu zaman görünür bir neden olmaksızın ortaya çıkan; ancak bireyin iç dünyasında anlamlı karşılığı olan bir deneyimdir. Bazı bireyler bahar aylarında kendilerini daha yorgun, huzursuz ve duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bastırılmış duygular, ertelenmiş ihtiyaçlar ve fark edilmeyen zihinsel yükler bu dönemde daha görünür hale gelebilir. Günlerin uzamasıyla birlikte artan ‘aktif olma’ baskısı, kişinin iç dünyasıyla, dış dünyanın beklentileri arasında uyumsuzluk yaratır. Bu da kaygı, isteksizlik ve tükenmişlik hissini beraberinde getirir, bahar depresyonuna neden olabilir” diyor. Klinik Psikolog Seda Akcan, bahar depresyonunun belirtilerini, hazırladığı 10 soruluk test ile anlattı, bahar depresyonuna karşı 6 kritik önerisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bahar aylarında doğanın canlanmasıyla birlikte pek çok kişinin enerjisi ve motivasyonu artarken, bazı kişilerde ise tam tersine yorgunluk, huzursuzluk ve depresif bir ruh hali ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi’nden Klinik Psikolog Seda Akcan</strong>, “Bahar depresyonu çoğu zaman görünür bir neden olmaksızın ortaya çıkan; ancak bireyin iç dünyasında anlamlı karşılığı olan bir deneyimdir. Bazı bireyler bahar aylarında kendilerini daha yorgun, huzursuz ve duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bastırılmış duygular, ertelenmiş ihtiyaçlar ve fark edilmeyen zihinsel yükler bu dönemde daha görünür hale gelebilir. Günlerin uzamasıyla birlikte artan ‘aktif olma’ baskısı, kişinin iç dünyasıyla, dış dünyanın beklentileri arasında uyumsuzluk yaratır. Bu da kaygı, isteksizlik ve tükenmişlik hissini beraberinde getirir, bahar depresyonuna neden olabilir” diyor. Klinik Psikolog Seda Akcan, bahar depresyonunun belirtilerini, hazırladığı 10 soruluk test ile anlattı, bahar depresyonuna karşı 6 kritik önerisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>1. Kendinizi sürekli yorgun hissediyor musunuz?</strong></p>

<p>Herhangi bir hastalığa bağlı olmadan ve yeterince dinlenmenize rağmen yorgunluğunuz geçmiyorsa, nedeni fiziksel değil; duygusal ya da zihinsel tükenmişlik olabilir. Baharda artan hareketlilik beklentisiyle içsel yavaşlık çatıştığında bu his daha da belirgin hale gelebilir.</p>

<p><strong>2. Sabahları yataktan çıkmakta zorlanıyor musunuz? </strong></p>

<p>Yataktan çıkmakta zorlanmak ve güne isteksiz başlamak bahar depresyonunun erken sinyallerinden biri olabilir. Kişi bilinçdışı şekilde güne başlamayı erteleyerek, duygusal yükten kaçınmaya çalışabilir. Bu durum içsel motivasyon kaybının önemli bir göstergesi olabilir.</p>

<p><strong>3. Eskiden keyif aldığınız şeyler artık sizi mutlu etmiyor mu?</strong></p>

<p>Daha önce size iyi gelen aktivitelerin artık ilginizi çekmemesi veya keyif vermemesi duygusal bir geri çekilmenin önemli göstergelerindendir. Bu durum kişinin yaşamdan aldığı tatminin azalmasıyla ilişkilidir ve depresif süreçlerde sıkça gözlemlenir.</p>

<p><strong>4. Kendinizi diğer insanlarla kıyaslayıp yetersiz hissettiğiniz oluyor mu?</strong></p>

<p>Kıyaslama davranışı çoğu zaman özdeğer algısıyla ilişkilidir. Kişi, kendi içsel ölçütleri yerine dış referanslara odaklandığında, yetersizlik ve değersizlik duygusu derinleşir. Bahar aylarında artan sosyal görünürlük bu karşılaştırmaları daha da artırır.</p>

<p><strong>5. Duygusal dalgalanmalar yaşıyor musunuz?</strong></p>

<p>Duyguların kısa sürede ve yoğun bir biçimde değişmesi psikolojik esnekliğin zorlandığını gösterir. Kişi bir yandan uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan içsel çatışmalar yaşayabilir. Bahar dönemindeki biyolojik ve çevresel değişimler bu kırılganlığı artırabilir.</p>

<p><strong>6. Dikkatinizi toplamakta zorlanıyor musunuz?</strong></p>

<p>Odaklanma güçlüğü, unutkanlık ve zihinsel dağınıklık; stresli dönemlerde artar. Zihin ‘şimdi ve burada’ kalmakta, mevcut ana odaklanmakta zorlanır; geçmişe dair düşüncelerle gelecek kaygıları arasında gidip gelir.  Bu durum performansı düşürür,  yetersizlik hissi yaratabilir. </p>

<p><strong>7. Uyku düzeniniz değişti mi?</strong></p>

<p>Uyku, psikolojik dengeyi düzenleyen en temel alanlardan biridir. Uykuya dalamamak ya da aşırı uyuma isteği, kişinin duygusal düzenleme becerilerinde zorlanma yaşadığını gösterebilir. Zihin, gün içerisinde işlenemeyen duyguları gece yaşamaya devam eder. </p>

<p><strong>8. İştahınızda değişiklik fark ettiniz mi?</strong></p>

<p>İştahın artması ya da azalması, duygu durumla yakından ilişkilidir. Kimi bireyler stresli dönemlerde duygusal boşluğu doldurmak için daha çok yerken, kimileriyse tam tersine iştah kaybı yaşayabilir. Bu durum, içsel denge arayışının bir yansımasıdır. </p>

<p><strong>9. Sosyal ortamlardan uzaklaşmak istiyor musunuz?</strong></p>

<p>İnsanlarla iletişim kurmaktan kaçınma, davetleri reddetme ve yalnız kalma isteği bazen bir korunma mekanizmasıdır. Kişi anlaşılmama ya da yargılanma ihtimaline karşı kendini izole ederek duygusal güvenliğini korumaya çalışır. Ancak bu durum uzun vadede yalnızlık hissini derinleştirir.</p>

<p><strong>10. Geleceğe dair umutsuzluk veya isteksizlik mi hissediyorsunuz?</strong></p>

<p>Zaman zaman umutsuz hissetmek normaldir, ancak bu duygunun sürekli ve yoğun yaşanması mutlaka dikkate alınmalıdır. Umutsuzluk kişinin gelecekle bağının zayıfladığını ve kontrol duygusunun azaldığını gösterebilir Değişimin mümkün olmadığına inanıldığında bu his kişi için yaşamın anlamını da azaltabilir. </p>

<p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>BAHAR DEPRESYONUNA KARŞI 6 KRİTİK ÖNERİ</strong></p>

<p>Klinik Psikolog Seda Akcan, bahar depresyonuna karşı 6 kritik öneride bulunuyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Biyolojik ritminizi yeniden yapılandırın</strong></li>
</ul>

<p>Mevsim geçişi insanın biyolojik saatini de etkilediği için; uyku düzeninde değişiklik, sabahları zor uyanma ya da gün içinde dalgalanan enerji hali sık görülür. Biyolojik ritminizi; her gün aynı saatlerde uyuyup- uyanarak, sabahları gün ışığına maruz kalarak ve gece ekran kullanımını sınırlandırarak dengeleyebilirsiniz. </p>

<ul>
	<li><strong>Duygularınızı bastırmak yerine anlamlandırın</strong></li>
</ul>

<p>Bahar ayları toplumda genellikle ‘canlanma’ ve ‘mutluluk’ ile ilişkilendirilir. Ancak iç dünyanız bu beklentiyle örtüşmediğinde, ikincil bir suçluluk ve yetersizlik hissedebilirsiniz. ‘Böyle hissetmemeliyim’ düşüncesi duygusal yükü arttırır. Duygunuzu fark etmek, isimlendirip kabul etmek psikolojik esnekliğinizi artırarak içsel dengenizi korumaya katkı sağlayabilir. </p>

<ul>
	<li><strong>Kendinizden beklentinizi yeniden düzenleyin</strong></li>
</ul>

<p>Enerjiniz düşükken kendinizden yüksek performans beklemeniz özgüveninizi zedeleyebilir. Bu nedenle büyük hedefler yerine küçük, ulaşılabilir ve sürdürebilir hedefler belirleyin. Tamamladığınız küçük adımlar, kontrol duygunuzu güçlendirir ve motivasyonunuzu kademeli olarak artırır.</p>

<ul>
	<li><strong>Bedensel aktiviteyi bir zorunluluk değil, destek aracı olarak görün</strong></li>
</ul>

<p>Fiziksel hareket zihni de dengeler. Açık havada yürüyüş, hafif egzersi ve düzenli hareket; stres hormonlarını azaltır, mutluluk hormonlarının artmasına destek olur. Özellikle doğayla temas, zihinsel yükü hafifletmede oldukça etkilidir. Ancak yoğunluk değil süreklilik önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sosyal temasınızı bilinçli şekilde sürdürün</strong></li>
</ul>

<p>Bahar depresyonunda sık görülen içe çekilme ve sosyal ilişkilerden uzaklaşma eğilimi yalnızlık hissini derinleştirerek bahar depresyonunun belirtilerini güçlendirebilir. Kişinin kendini güvende hissettiği ve yargılanmadan var olabildiği ilişkilerle temasını sürdürmesi duygularını düzenlemesine yardımcı olur. Sosyal destek, bu süreçte en önemli koruyucu faktörlerden biridir.</p>

<ul>
	<li><strong>Profesyonel desteği geciktirmeyin</strong></li>
</ul>

<p>Klinik Psikolog Seda Akcan “Yakınmalarınız günlük yaşamınızı etkilemeye başladıysa ve 2 haftadan uzun bir uzmandan destek almak önemlidir. Psikolojik destek, kişinin bu süreci daha sağlıklı anlamlandırmasına ve yönetmesine yardımcı olur. Erken müdahale, depresif belirtilerin kronikleşmesini önemlede kritik bir rol oynar” diyor. </p>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 13:14:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/bahar-depresyonuna-karsi-6-kritik-oneri-1777371262.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zayıflama iğneleri tek başına yeterli değil!</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/zayiflama-igneleri-tek-basina-yeterli-degil-12022</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/zayiflama-igneleri-tek-basina-yeterli-degil-12022</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, zayıflamak amacıyla kullanılan iğnelerin işleyiş biçimleri ve bu ilaçları kullanırken dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İlaçlar süreci kolaylaştırır ama tek başına sihirli bir etki yaratmaz!</strong></p>

<p>Zayıflama iğnelerinin son dönemde sık konuşulan bir konu haline geldiğini aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Zayıflama iğneleri temelde iştahı azaltarak, mide boşalmasını yavaşlatarak ve daha erken tokluk sağlayarak kişinin gün içinde daha az kalori almasına yardımcı olur. Yani bilimsel olarak kilo kaybının temelinde yine kalori açığı vardır. Bu ilaçlar süreci kolaylaştırır ama tek başına sihirli bir etki yaratmaz.” dedi.</p>

<p><strong>Önemli olan yağ kaybını sağlarken kas kütlesini koruyabilmek! </strong></p>

<p>Zayıflama iğnesi kullanırken beslenmeye dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu süreçte en kritik nokta yeterli ve dengeli beslenmeyi korumaktır. İştah azaldığı için birçok kişi fark etmeden yetersiz protein alır. Bu da kas kaybını hızlandırabilir. Bu nedenle öğünler küçülse bile protein kaynaklarına mutlaka yer verilmeli. Yeterli sıvı alımı da ihmal edilmemeli. Bulantı yaşayan kişilerde sıvı eksikliği daha ciddi sorunlara yol açabilir. </p>

<p>Yani iğneyi kullanırken önemli olan üç şey; protein alımını korumak, su tüketimini aksatmamak ve kasları aktif tutmak. Sadece kilo vermeye odaklanmak yanlış bir yaklaşım olur. Önemli olan yağ kaybını sağlarken kas kütlesini koruyabilmektir. Bu nedenle özellikle direnç/ağırlık egzersizi sürecin önemli bir parçasıdır.”</p>

<p><strong>Beslenme düzeni değişmezse, iğneyi bırakınca kilo alınabilir!</strong></p>

<p>İğneyi bırakınca tekrar kilo alınıp alınmayacağını değerlendiren Hülya Yiğit İspiroğlu, “Beslenme düzeni değişmediyse kilo geri alımı oldukça olasıdır. Çünkü ilaç bırakıldığında iştah kontrolü eski haline dönebilir.” dedi.</p>

<p>Kişi eski yeme alışkanlıklarına geri dönerse verilen kilonun önemli bir kısmının geri alınabileceğini kaydeden Hülya Yiğit İspiroğlu, bu nedenle bu sürecin sadece kilo verme dönemi değil aynı zamanda sürdürülebilir beslenme alışkanlığı kazanma dönemi olması gerektiğini ifade etti. </p>

<p><strong>Kilo kaybının ana belirleyicisi alınan ve harcanan enerji dengesi! </strong></p>

<p>Bilimsel olarak, iğne kullanmak yerine düşük kalorili diyetlerle benzer bir kalori açığı oluşturulabiliyorsa kilo kaybının mümkün olduğuna işaret eden Hülya Yiğit İspiroğlu, “Ancak zayıflama iğneleri iştahı ve yeme isteğini biyolojik olarak etkilediği için bazı kişilerde bu süreci daha sürdürülebilir hale getirebilir. Bu durum iğnenin tek başına yağ yaktığı anlamına gelmez<strong>. </strong>Kilo kaybının ana belirleyicisi yine alınan ve harcanan enerji dengesidir. Tabi ki bu durum sağlıklı bireyler için geçerlidir, diyabet gibi kronik hastalığı olan bireyler için süreç daha farklı ilerleyebilir.” dedi.</p>

<p>Hülya Yiğit İspiroğlu, “Burada en kritik nokta şudur. İster ilaç kullanılsın ister kullanılmasın yeterli protein alımı, yeterli sıvı tüketimi, sürdürülebilir beslenme alışkanlığı ve kas kütlesinin korunması sürecin temelini oluşturur. Çünkü önemli olan sadece kilo vermek değil verilen kilonun sağlıklı ve kalıcı olmasıdır. Özetle zayıflama iğneleri süreci kolaylaştırabilir ama kalıcı sonucu belirleyen şey yaşam tarzı değişikliğidir.” diyerek sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 13:13:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/zayiflama-igneleri-tek-basina-yeterli-degil-1777371214.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Didim 2. Ege Lezzetleri Festivali Coşkusu Sürüyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/didim-2-ege-lezzetleri-festivali-coskusu-suruyor-12007</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/didim-2-ege-lezzetleri-festivali-coskusu-suruyor-12007</guid>
                <description><![CDATA[Ege mutfağının köklü geçmişi ve zengin tatlarını bir araya getiren 2. Didim Ege Lezzetleri Festivali, renkli görüntülere sahne olmaya devam ediyor. Didim Belediyesi tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenen festival, eşsiz lezzetleri ve kültürel zenginlikleriyle katılımcılardan büyük ilgi görüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Festivalin ikinci gününde Türkiye’nin dört bir yanından gelen ziyaretçiler ve üreticiler bir araya gelirken, stantlarda sergilenen yöresel ürünler ve geleneksel tarifler büyük beğeni topladı. Etkinlik boyunca düzenlenen tadım etkinlikleri, atölyeler ve gösteriler, ziyaretçilere unutulmaz bir deneyim sunuyor.</p>

<p>Etkinliğin 2.gününde gerçekleştirilen, Michelin Anahtar Sahibi Ömer Özcan ve Şef Orçun İdiz eşliğinde Mavraki: Didim’in Gizli Balığı Sahneye Çıkıyor isimli Workshop, Prof. Dr. Hasan Yıldırım ve Nihal Kadıoğlu Çevik tarafından gerçekleştirilen Kökten Geleceğe: Gelenek mi, Gelecek mi? isimli Workshop, Prof. Dr. Hüseyin Üreten, Doç. Dr. Sedat Akkurnaz, Dr. Fatma Buse Akkurnaz tarafından gerçekleştirilen Workshop - Miletliler Ne Yerdi? Merveilleux Patisserie & Shortcut Artisan Şef Merve Burcu Akbulut eşliğinde Workshop - Bugün Bir Tatlı Yapmıyoruz… Sadece Onu Bu Coğrafyanın Kimliğine Dönüştürüyoruz, Şef Damla Uğurtaş  eşliğinde Akköy’den Michelin Çıkar mı? ve Ege Otu ve Gurme Restoran İkilemi isimli workshop katılımcılar tarafından büyük ilgi gördü</p>

<p>Festival alanında Ege’nin birbirinden özel yemekleri, zeytinyağlıları, ot yemekleri ve deniz ürünleri ziyaretçilerin beğenisine sunulurken, yerel üreticiler de ürünlerini tanıtma fırsatı buluyor. Katılımcılar hem lezzet yolculuğuna çıkıyor hem de Ege kültürünü yakından tanıma imkânı elde etti.</p>

<p><strong>Festival Göz Dolduruyor</strong></p>

<p>Didim Ege Lezzetleri Festivali, sadece gastronomi tutkunlarını değil, aynı zamanda kültür ve sanat meraklılarını da kendine çekiyor. Renkli görüntüler, samimi atmosfer ve zengin içerik, festivali bölgenin en dikkat çekici etkinliklerinden biri haline getiriyor.</p>

<p><strong>Başkan Hatice Gençay’dan Festival Mesajı</strong></p>

<p>Didim Belediye Başkanı Hatice Gençay yaptığı açıklamada, festivalin her geçen yıl büyüyerek daha geniş kitlelere ulaştığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:</p>

<p>“Ege’nin eşsiz mutfak kültürünü ve yerel değerlerimizi tanıtmak amacıyla hayata geçirdiğimiz Didim Ege Lezzetleri Festivali’nin ikinci yılında da yoğun ilgi görmesinden büyük mutluluk duyuyoruz. Bu festival sadece lezzetleri buluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda üreticilerimizi destekliyor, kentimizin tanıtımına katkı sağlıyor. Halkımızı bu güzel atmosferi paylaşmaya davet ediyoruz.”</p>

<p>Ege’nin bereketini ve misafirperverliğini en iyi şekilde yansıtan festival, Didim’in tanıtımına da önemli katkı sağlarken, katılımcılara unutulmaz anlar yaşatmaya devam ediyor. Festivali 26 Nisan Pazar günü sona erecek.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 20:05:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/didim-2-ege-lezzetleri-festivali-coskusu-suruyor-1777223142.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Buca’da doğayla iç içe sosyal hizmet: Dere Kafe</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bucada-dogayla-ic-ice-sosyal-hizmet-dere-kafe-12005</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/bucada-dogayla-ic-ice-sosyal-hizmet-dere-kafe-12005</guid>
                <description><![CDATA[Buca Belediyesi’nin işletmelerinden birisi olan ve Kaynaklar’ın eşsiz doğasında, yüksek hijyen standartlarıyla hizmet veren Dere Kafe kaliteyi uygun fiyatlarla sunuyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Buca Belediyesi’nin sosyal belediyecilik anlayışıyla hayata geçirdiği tesisler, Bucalılara hem kaliteli hem de ekonomik kaçış noktası sunuyor. Bu tesislerin başında gelen ve Kaynaklar’ın huzurlu atmosferinde, su kenarında konumlanan Dere Kafe, modern hizmet anlayışıyla Bucalıların vazgeçilmezi olmayı sürdürüyor. Vatandaşların ekonomik kaygı duymadan keyifle sosyalleşebileceği modern bir yaşam alanı olarak öne çıkan Dere Kafe, kamu işletmesi güvencesiyle en yüksek hijyen standartlarını sunuyor.</p>

<p><strong>BAŞKAN’DAN ”EŞİT HİZMET” VURGUSU</strong></p>

<p>Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, her vatandaşın kaliteli hizmete erişim hakkı olduğunu belirterek şunları söyledi: ”Sosyal belediyecilik ilkemiz gereği, halkımızın ailesiyle birlikte huzur içinde dinlenebileceği, doğayla buluşabileceği alanlar yaratmayı önceliğimiz olarak görüyoruz. Dere Kafe’de vatandaşlarımızın yüksek standartlarda hizmete en uygun fiyatlarla ulaşmasını sağlıyoruz. Tüm hemşehrilerimizi bu eşsiz atmosferi paylaşmaya davet ediyorum.”</p>

<p><strong>ZENGİN MENÜ, UYGUN FİYAT</strong></p>

<p>Buca Belediyesi iştirakı BUCAMAR tarafından işletilen Dere Kafe’nin mutfağında kahvaltı çeşitlerinden el açması gözlemeye, ızgara ve güveçten hamburger ve kızartma çeşitlerine kadar her damak tadına uygun seçenekler yer alıyor. 29 Ekim Mahallesi, Kaynaklar Köyü No: 4 adresinde bulunan kafe, yaz saati uygulaması kapsamında hafta içi 09.00 ila 17.00, hafta sonu ise 09.00 ila 19.00 saatleri arasında hizmet veriyor. Tesis, pazartesi günleri kapalı oluyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 20:05:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/bucada-dogayla-ic-ice-sosyal-hizmet-dere-kafe-1777223130.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Sevil Atasoy:   “Uyuşturucu akışını kesmek, terörün finansal damarını kesmektir!”</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-sevil-atasoy-uyusturucu-akisini-kesmek-terorun-finansal-damarini-kesmektir-11932</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/prof-dr-sevil-atasoy-uyusturucu-akisini-kesmek-terorun-finansal-damarini-kesmektir-11932</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu (INCB) Başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan himayelerinde gerçekleştirilen 5. Antalya Diplomasi Forumu kapsamında düzenlenen “Terörle Mücadele: Uluslararası İşbirliğinin Yeniden Sahiplenilmesi” panelinde önemli değerlendirmelerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>17-19 Nisan 2026 tarihlerinde İngiltere Dışişleri Bakanlığında DEAŞ Karşıtı İletişim Birimi Başkanı Martyn Warr’ın moderatörlüğünde düzenlenen panele; Prof. Dr. Sevil Atasoy’un yanı sıra Nijerya Savunma Bakanı Christopher Gwabin Musa, Mozambik Milli Savunma Bakanı Cristovao Artur Chume, Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Kıdemli Danışmanı Dareen Khalifa, Finlandiya Dışişleri Bakanlığı Dış ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Outi Holopainen ve NATO Harekâttan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Vekili Burcu San da katıldı.</p>

<p><strong>Küresel güvenliğin görünmeyen kilit aktörü: INCB!</strong></p>

<p>INCB’nin yalnızca bir “uyuşturucu denetim kurumu” olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sevil Atasoy, kurulun küresel güvenlik mimarisinin kritik bir unsuru olduğunu söyledi.</p>

<p>Birleşmiş Milletler sistemi içinde bağımsız bir organ olarak faaliyet gösteren INCB’nin, uyuşturucu ticareti ile terörün finansmanı arasındaki bağı kesmeye yönelik en somut ve operasyonel araçlardan biri olduğunu belirten Atasoy, Kurulun üç uluslararası sözleşmeden aldığı yetkiyle devletler arasında gerçek zamanlı bir güvenlik ağı kurduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>1988 Sözleşmesi, terör finansmanına doğrudan müdahale</strong></p>

<p>Atasoy, özellikle 1988 tarihli sözleşmenin yalnızca uyuşturucu maddeleriyle değil, bu maddelerden doğan yasa dışı ekonomik sistemlerle de mücadele etmesi bakımından “oyun değiştirici” olduğunu vurguladı.</p>

<p>Bu çerçevenin kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele eden uluslararası mekanizmalarla birlikte çalışarak çift yönlü bir etki yarattığını belirten Atasoy, “Bir yandan kaynağı kurutuyor, diğer yandan finansal sistem içindeki akışı kesiyoruz.” dedi.</p>

<p><strong>Tehdit daha oluşmadan engelleniyor!</strong></p>

<p>INCB’nin sahadaki etkilerine de değinen Atasoy, öncül kimyasalların izlenmesi sayesinde yasa dışı üretimin daha başlamadan engellenebildiğini ifade etti.</p>

<p>Yakın zamanda tonlarca fentanil öncülünün saptırılmasının önlendiğini hatırlatan Atasoy, bunun milyarlarca ölümcül dozun piyasaya girmesini engellediğini belirterek, “Bu, terörün finansmanını daha doğmadan kesmek anlamına gelir.” dedi.</p>

<p><strong>“Artık parçalı değil, bütünleşik bir tehditten söz ediyoruz”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Sevil Atasoy günümüzde terör örgütleri, organize suç şebekeleri ve dijital platformların birbirine entegre olduğu yeni bir tehdit modeliyle karşı karşıya olunduğunu belirtti.</p>

<p>Bu yapının esnek, sınır aşan ve hızla uyum sağlayabilen bir karakter taşıdığını ifade eden Atasoy, “Artık parçalı değil, bütünleşik bir tehditten söz ediyoruz. Bu da mücadeleyi çok daha karmaşık hale getiriyor.” dedi.</p>

<p><strong>Uyuşturucuyla mücadele aynı zamanda terörle de mücadele…</strong></p>

<p>Konuşmasının en dikkat çekici bölümünde uyuşturucu ile mücadele ile terörle mücadelenin ayrılmaz hale geldiğini ifade eden Atasoy; “Uyuşturucu kaçakçılığını engellediğinizde, sadece bir suç türünü değil, terörün finansal yaşam hattını, damarını kesmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Finansman zafiyeti güvenlik açığı yaratıyor!</strong></p>

<p>Uluslararası mekanizmaların yeterli kaynakla desteklenmemesi durumunda ciddi boşluklar oluşacağını belirten Atasoy, bu boşlukların suç ve terör ağları tarafından istismar edildiğini ifade etti.</p>

<p>Atasoy, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:</p>

<p>“Daha güvenli ve öngörülebilir bir gelecek mümkündür. Ancak bunun yolu, çok taraflı iş birliğini güçlendirmekten geçiyor.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 22:44:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/prof-dr-sevil-atasoy-uyusturucu-akisini-kesmek-terorun-finansal-damarini-kesmektir-1776800645.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>V-NOTES Yöntemiyle Ameliyat İzsiz, Dikişsiz, Kesisiz Yapılıyor</title>
                <category>SAGLIK - SANTE</category>
                <link>https://www.bruxelleskorner.com/haber/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-11843</link>
                <guid>https://www.bruxelleskorner.com/haber/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-11843</guid>
                <description><![CDATA[Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, ”Tıp teknolojisindeki gelişmeler yalnızca hayat kurtarmayı değil, hastaların yaşam kalitesini korumayı da önceliklendiriyor. Halk arasında ’izsiz cerrahi’ olarak bilinen Vaginal Natural Orifice Transluminal Endoscopic Surgery (V-NOTES) yöntemi, vücutta hiçbir kesi ya da iz bırakmadan gerçekleştirilebilmesiyle dikkat çekiyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, ”Tıp teknolojisindeki gelişmeler yalnızca hayat kurtarmayı değil, hastaların yaşam kalitesini korumayı da önceliklendiriyor. Halk arasında ’izsiz cerrahi’ olarak bilinen Vaginal Natural Orifice Transluminal Endoscopic Surgery (V-NOTES) yöntemi, vücutta hiçbir kesi ya da iz bırakmadan gerçekleştirilebilmesiyle dikkat çekiyor” dedi.</p>

<p>Büyük kesilerle yapılan ameliyatların ve laparoskopik girişimlerin ötesinde bu tekniğin sağladığı avantajları anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, ”V-NOTES, cücudun sunduğu doğal açıklıklar kullanılarak, karın duvarına neşter vurmadan gerçekleştirilen kapalı bir ameliyat yöntemidir. Gelişmiş, yüksek çözünürlüklü kameralar ve cerrahi aletler karın cildinden değil, doğal yollardan içeri ilerletilir. Yani dışarıdan bakıldığında ameliyat olduğu kanıtlanacak tek bir dikiş izi bile olmaz” diye konuştu.</p>

<p>’AĞRISIZ İYİLEŞME SAĞLIYOR’</p>

<p>İzceyhan, ”Ameliyat sonrası ağrının yüzde 90 sebebi karın kaslarının ve cildinin kesilmesidir. Bu yöntemde kesi olmadığı için hastalar çok daha az ağrı hissediyor. Estetik olarak vücut bütünlüğü tamamen korunuyor. Çoğu hasta ameliyatın akşamında ya da ertesi gün taburcu oluyor. Karın duvarı açılmadığı için ileride oluşabilecek ’ameliyat yeri fıtığı’ riski bu yöntemde tamamen ortadan kalkıyor. Hastalar bir haftayı yatakta geçirmek yerine, birkaç gün içinde normal hayatlarına, işlerine dönebiliyorlar” ifadelerini kullandı.</p>

<p>’DAHA GÜVENLİ VE NET GÖRÜŞ SAĞLIYOR’</p>

<p>İzceyhan, ”Rahim alınması (histerektomi), yumurtalık kistlerinin temizlenmesi, tüplerin bağlanması veya dış gebelik ameliyatları hatta bazı rahim sarkması operasyonlarını bu yöntemle gerçekleştirebiliyoruz. Her cerrahi yöntem her hasta için sihirli bir değnek değildir. Özellikle karın bölgesinde çok yağlanma (obezite) olan hastalarda veya daha önce geçirilmiş ameliyatlar nedeniyle karın duvarında çok fazla yapışıklık olan hastalarda V-NOTES bize çok daha güvenli ve net bir görüş alanı sağlıyor” dedi.</p>

<p>Bazı durumlarda bu yöntemin uygulanmayacağını söyleyen İzceyhan, ”Rahim veya miyomlar çok devasa boyutlara ulaşmışsa veya çok ileri derecede, tüm organları birbirine yapıştırmış derin bir endometriozis (çikolata kisti) tablosu varsa, o zaman klasik kapalı veya robotik yöntemler tercih edilebiliyor. Ayrıca yöntemin doğal yollar üzerinden uygulanması nedeniyle henüz cinsel birliktelik yaşamamış hastalar için uygun değil” diye konuştu.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 16:10:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.bruxelleskorner.com/images/haberler/2026/04/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-1776345026.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
