Son Dakika Haberleri Türkiye ve Belçika 'nın Haber Portalı.

  • Dolar 5.3303
  • Euro 6.055
  • GR ALTIN 213.26
  • ÇEYREK 349.2

  • 12 Kasım 2016, Cumartesi 23:18
Zehra Özer

Zehra Özer

Gurbetçi çocuğun penceresinden…

Babam da büyük bir ihtimalle Belçikaya gelirken, (eski türk filmlerinde izlediğimiz gibi) elinde kemerlerle bağlı bavuluyla köyden binbir umutlarla yola çıkmıştı...  

 

Babam 1964 yılında kömür maden ocağında çalışmak üzere 26 yaşında misafir işçi olarak Belçika’nın Limburg eyaletinde bulunan Heusden-Zolder kentine gelmiş. Ondan önce de Zonguldak’ta kömür maden işçisiymiş. Kendisi gibi Belçika’ya misafir işçi olarak gelen iş arkadaşlarıyla birlikte bir evde beş yıl bekar hayatı yaşamış. Daha sonra artık yalnızlık canına tak etmiş olmalı ki, 1969 yılında Türkiye’de köyde yaşayan annemi, ağabeyimi, ablamı ve halamı da yanına almış. Sonra ben ailemin 3'üncü çocuğu olarak Heusden-Zolder'de maden işçi ailelerinin misafir edildiği evlerden birinde dünya’ya gelmişim.   

Sabah sabah nereden esti bilmiyorum babamın eskiden haftalık alıp okuduğu 'Hayat' dergileri geldi aklıma. Babam her hafta Hayat dergisini alır okur sonra odasında bir dolabı vardı, o dolabının üzerine onları destelerdi. Yaşım daha çok küçük olmasına rağmen, ana okuluna başlamışmıydım bilmiyorum, o dergileri elime alır okumasını bilirmişim gibi altını üstüne getirirdim. Babam seslenmezdi sadece gülümserdi onları esirgemezdi benden... O an ki içinde bulunduğum atmosferin vermiş olduğu içimi sımsıcak saran sevinci ve mutluluğu hala hissedebiliyorum. Rahmetli babamın yüreğimi yakan o çok sevdiğim sıcacık tebbesümü her aklıma geldiğinde içimde ki çocuğa yeniden can veriyor.

O dergilerden Atatürk’ün ve Osmanlı döneminde hükmetmiş Padişahların posterleri çıkardı, o eski resimlere bakmanın da ayrı bir tadı vardı sanki. Evimizin her bir odasında mutlaka Atatürk’ün veya bir Padişah’ın resmi vardı. Babam onların her birini kendi elleriyle çerçeveler, evimizin duvarlarına asardı. Çerçeveleri fırçayla aynı mavi renge boyardı. Türkiye'yi hiç görmemiş, aklı henüz ermeyen bir çocuğun mantığıyla, 'kim bu resimlerdeki bazı pozlarında sert, bazılarında yumuşak bakışlı adam?' diye aklımdan geçirdiğimi hatırlarım. Bazen sevgiyle bakar, bazen de korkardım o mavi çerçeveli resimlerden. Kendi dünyamda bunu kimseyle paylaşamaz ama Atatürk'ün lensin içine tam baktığı pozlarından aklım çıkardı, çerçevelerin önünden geçerken onunla göze göze gelmemek için ellerimle gözlerimi kapattığımı hatırlarım. O an ki çocuksu masumiyetime zaman zaman gülerim şimdi. Daha sonra ki yıllarda Türkçe kültür dersinde çok değer verdiğim Recep Cirik öğretmenizin anlatımıyla Atatürk'ün anlamını idrak ettikten sonra onu bende çok sevdim.

Ailemiz Limburg bölgesinden Gent şehrine yeni taşınmış, babam tekstil işçisi olarak çalışmaya başlamıştı, Türk aileleri dediğim gibi sayılıydı. Şimdi olduğu gibi evimizde çocukları aydınlatan çanak antenler yoktu, sadece Belçika’nın bir yerel kanalını gösteren siyah beyaz bir TV’miz vardı, oda olması gerektiği gibi doğru dürüst çekmezdi bile... O dönemde Türk sanatcıların pilakları vardı... evlerde şarkılar pikaplarda dinlenirdi. O zamanlar’da şimdi olduğu gibi Türk dükkanları, Türk mekanları yoktu. Benim bildiğim sadece Tercüman gazetisi vardı Türklerin günlük alıp okuyabileleceği... Babamın birde radyosu vardı, hep onu dinlerdi, radyo galiba sadece Türkiye’nin tek bir kanalını çekiyordu, hiç unutmam ‘Ankara'nın Sesi Radyosu’.. bazen babam yorgun işten gelmiş radyo yu dinlerken uzandığı koltukta uyur kalırdı ve yayın biterdi, radyo açık kalırdı.. Bir kadın sesi 'Burası Ankara’nın sesi radyosu' der ardından türürüt tarzında bir melodi sesi... ve yeniden alırdı 'Burası Ank...' o ses yankılanır dururdu oturma odamızda... taa ki annem mutfaktan çıkıp radyo'yu kapatınca ya kadar. Haaa birde annemin mutfaktan gelen yanık sesi vardı, annem kendini mutlu hissetiği zamanlarda hep şarkılar söylerdi. 'Telgrafın tellerine kuşlarmı kona...', 'Ağam Almanya’yı mesken mi tutu...' vs., favorisi Yüksel Özkasap' tı. Rahmetli annem tüm bildiği şarkıları türküleri mırıldanır dururdu kendi kendine evde iş tutarken, sayesinde hepsini küçük yaşta ezberledim. Ahh özleyince, insan neleri hatırlıyor neleri...

Biz çalışarak çok para biriktirmek isteyen, sevilen misafir işçilerin çocuklarıydık...

Babasının elinde yürüyen kız arkadaşım, "Baba birgün şuraya gidelim mi?" diye sordu babasına ve parmağıyla meydanlıkta kurulu olan sirki işaret etti. Kentin boşluk alanına çadırlar halinde sirk kurulmuştu...  Ramazan günüydü hepimiz Gent’tin büyük camisinde kılınan teravih namazından yeni çıkmış ve semtimizin insanlarıyla toplu halinde yürüyorduk. Bende annemle babamla birlikte evimize doğru yol almıştık. ‘Gidelim kızım gidelim, ben istemezmiyim sizi oraya götürmeyi. Tabii ki isterim ama oranın girişi en az adam başı 100 Frank'tır, bu çok para.’ Yani o zamanının 100 Belçika Frank’ı, şimdinin 2.5 Euro su. Hiç unutmam arkadaşımla babasının arasında geçen bu diyaloğu... Arkadaşım babasından aldığı cevap karşısında biraz üzülmüştü ama çok ta fazla büyütmedi kafasında, biraz daha yolumuzu ilerlettikten sonra unutmuştu bile sanki. Biz ikinci kuşak çocukları böyleydik işte. Biz bir sözü ikinci bir kez tekrarlatmazdık. Gözlerimin dolduğunu hatırlarım onlara kulak misafiri olduğumda ve hiç unutmadım... insanın hafızası tuhaf bir mekanizmadır benimde babamla böyle diyaloglarım vardı ve ben böyle birşeyi artık isteyemiyordum bile… ama nedense içimi ısıtan ve aynı zamanda içimi sızlatan bu diyalog hep aklımda kaldı. Bir evin ihtiyacı neyse alınıyordu ama onun dışında hiçbir lüksümüz yoktu.   

"İşçi göçünü zorunlu kılan sebepler, o tarihlerde Anadolu'nun içinden geçtiği süreçler çok etkileyiciydi. Buraya gelen en ilk neslin vatan hasretleri, özlemleri, mektuplaşmalar çok etkileyiciydi... Biz, Anadolu insanların buralarda ayakta kalmasını sağlayan ve bize yaşama sevincini veren dinimiz ve manevi değerlerimizdi, bu değerlerimiz hayatımızın her safhasında bizleri yönlendirir ve bizlere kılavuzluk yapardı. Asimile olmadan entegre olmayı başarabilen, Türkiye ile milli-manevi bağlarını koparmadan var olma mücadelesini sürdüren birinci ve ikinci kuşağın hikayelerini çoğumuz az çok biliyoruz.

Misafir işçiler, hem Belçika’nın kalkınmasına çok büyük katkıda bulundular hem de toplum için bir zenginlik oluşturdular. Birinci nesil misafir işçilerin yaptıkları asla unutulmaz. Popüler iktisadi boyutunda zamanla anlamını yitiren ama dönem itibarıyla da tarihte yerini bulan “Gastarbeiders“, “Konuk işçi” lerdi ailelerimiz.

Hatırlayabildiğim en eski hatıram ise, evimize küçük bir bebek gelmişti ve tüm ev halkı onunla ilgileniyordu. Onu ilk gördüğümde üzerinde kırmızı bir giysisi vardı. Yattık kalktık, yattık kalktık geldiği gibi gidecek sandığım bebek hiç gitmedi. Meğer o benden sonra doğan kardeşim Selami imiş. Bebek büyüdü ben büyüdüm aramızda 2 yaş 8 ay vardı. Ana okuluna yeni yeni gitmeye başlamıştım. Bizi çok seven komşularımız vardı ama onlar annemden farklı bir dil konuşuyorlardı. Bizi onlardan farklı kılan birşeyler vardı henüz çözemediğim. Annem neden komşularımızın konuştuklarını anlayamıyor acaba diye düşündüğümü hatırlarım. Annem kendini onlara ifade etmek için babamızın işten eve dönmesini beklerdi. Babam ne zaman eve dönse annemin yüzünde gülücükler açardı. Onun tek dayanağı babamdı. Ailemiz, babam, annem, ağabeyim, ablam, ben ve kardeşimden ibaretti. Bir de Bahriye halam vardı, oda bizimle birlikte yaşıyordu ve biz onu öz ablamız bilirdik. Babam komşularımızla çok güzel anlaşırdı, Flamanca dilinde kendini çok güzel ifade ederdi ama ben henüz iki farklı dilin konuşulduğunu çözememiştim. Annem onlar Flaman, biz Türk'üz derdi hep. Durumu kavrayamazdım. Ağabeyimin ve ablamın Türkiyeyle ilgili anıları vardı, bazen köyde yaşayan bir dedelerinden bahsederlerdi, ben onların anlattıklarını hiçbir yere oturtamazdım. Bir de o yıllarda aynı kent'te yaşayan tüm Türk aileleri birbirini tanıyorlardı. Çocukluğumda ne zaman yabancı bir yetişkin Türkle karşılaşsam değişmeyen bir soru vardı: "Nerelisin sen?" Şaşkın şaşkın bakardım, ne anlamı var bunun, neden bu soru Türk yetişkinler tarafından sık sık sorulan diye hep düşünürdüm çünkü benim için hiçbir anlamı yoktu. Cevap veremezdim, sonra “Kimin kızısın sen?” diye sorarlardı, babamın ismini söylerdim durumu öyle çözerdik.

“Türkiye yi çok özledim, köyü çok özledim” derdi annemiz sık sık. O yıllarda şimdi ki gibi al bir bilet uçağa bin git yoktu. Türkiye ne? diye sorardım, ”Orası bizim ülkemiz, orada senin koca baban, koca annen, dayın, teyzelerin, halaların, amcaların var,” derdi annem. (Annem o yıllarda annesinin babasının cenazesine bile gidemedi ve bu yüzden yıllarca onların yasını tuttu) “Safranbolu’da çok güzel bir evimiz var, dükkanımız var, evimize bağlı bir de bahçemiz var her yer yemyeşil,” diye anlatırdı. Zavallı annem satın almak için uğruna babamın Belçika’ya gelip çalışmasına neden olan o evinde hiç yaşayamadı bile, “evimin sefasını başkaları sürdü” derdi hep. Çocukluk aklı işte, annem yaşadığı gurbetin acısını böyle dile getirirken, ben Türkiye‘yi sadece tek bir sokak olarak hayal ediyordum. O sokakta tüm evlerin ön çepeleri, kapıları, kaldırımları hatta sokak taşları bile her yer açık yeşil rengindeydi çünkü annem her yer yemyeşil demişti. Hayalimde açık yeşil renginde dükkan kapısını açıyordum, dükkanın içi şeker doluydu, o şekerlerden para ödemeden alıp yiyordum, nasıl olsa dükkan bizim demişti annem. Bu hayalimi kurar iken o anda duyduğum sevincimi hala anımsayabiliyorum. Taa ki 1978 de babam bizi Türkiye ye tatile götürene kadar hayalimde ki Türkiye böyleydi...

 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


TaXiBXL
yukarı çık